17 Aralık 2012 Pazartesi

İSKENDER PALA - BABİL'DE ÖLÜM İSTANBUL'DA AŞK

MERHABALAR;

İskender Pala'nın kitabı  öğretmenlere dağıtılacak

Divan Edebiyatı’nın geniş kitlelere yayılmasında önemli çalışmaları olan İskender Pala’nın,  2003’de yayımlandığında çok dikkat çeken ve ilgi gören, Divan Edebiyatı güzellemesi olan  “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” adlı romanıyla karşınızdayım uzun bir aradan sonra.

“ Bize kalırsa aşkı tanımayan bir okuyucu bu kitabı hiç okumamalıdır. Çünkü yazıcı, aşk konusunda istediği kadar deneyimli olsun ve inandırıcı şeyler söylesin, kitabın konusu herkesin can sıkıcı bulduğu acılar, hasretler ve ayrılıklar ise, hele de adını Elem koymuşsa, söylediklerinin aşka dair merak edilen şeyler söyleyeceğine kolay kolay kimseyi inandıramaz, bunu bilirim.”  (vii, romanın girizgah’ından...)



İlimler Akademisi’nin antik çağ bazilikalarından bozma kütüphanesinde, Kanun Koyucunun Bağdat’a girmesini kutlayanların dışarıdan gelen sevinç çığlıkları arasında çalışan Hilleli Mehmet Efendi (Fuzuli)’ye Keldani ve Asur tarihi uzmanı yetmişlik Süryani kütüphane görevlisi tarafından bir hançer verilir.

Kabzası çift boynuzlu ve çatal dilli bir yılan başı biçiminde dökülmüş bir hançerdir bu. Hançerin üzerinde son derece değerli taşlar ve yazılar vardır. Hançeri verirken kütüphaneci “ölmesini bilenler için hançer hayat demekir; ve aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır, ona sahip olan dünyaya hakim olur” der. Emanetini uygunsuz kişilerden korumasını ister. Hileli başta anlatılanlara pek önem vermez, hançerin maddi değeriyle ilgilenir. 

Kütüphaneyi Kanun Koyucu adına teslim alan Celalzade Mustafa, Fuzuli ile tanışır ve onu evinde yapılan sohbetlere davet eder. Burada ona Leyla ile Mecnun’u yazma fikri verilir.

Hilleli sonraki günlerde kütüphaneye uğradığında kütüphanecinin öldüğünü ve kendinden önce birkaç kişinin daha kütüphaneciyi sorduğunu öğrenince telaşlanır. Hançeri tekrar tekrar inceler. Hançerin üzerindeki 7 taşa aynı anda baskı uygulanınca hançerin kabzasından fırlayan sahtiyan şerit fırlar. Üzerinde karmaşık harflerin olduğu verev kesilmiş bir deridir bu. Başına gelebileceklerden korkan Hilleli şerit alır ve hançeri kaldığı medresenin avlusundaki dut ağasının altına gömerek ondan kurtulur. Deriyi de matarasının sapına astar olarak diker.

Bu kısım romanımızın bence en heyecanlı ve güzel bölümü. Bu bölümden sonra çöl kızı Leyla’nın yaptığı parşömene Hilleli’nin Leyla ile Mecnun mesnevisini yazması ve yazarken de öğrendiği yedi sırrı mesneviye gizlemesi bu nedenle de Kanun Koyucunun Bağdat’ı almasında Tanzimat dönemine kadar mesnevinin ve mesnevinin sırrının peşine düşenler anlatılıyor kitabımızda. Hem de mesnevinin üzerine yazıldığı parşömen tarafından… 



" Dicle'nin serin yamaçlarında bir çilek idim ben. Son taşkında bedevilerin bağlar ve bahçeleri harab olunca geç yeşermiş, şiddetli güneş ile erken kızarmıştım. Bir gün kara kaşlı, kara gözlü bir Arap kızı nazik elleriyle koparıp koydu sepetine beni. Dalım yaprağım benimle idi. Umuyordum ki al dudaklarına dokunacaktım. Hatta tam da dudaklarına yaklaştırmışken… Olmadı... Olamadı… Olamadım… Eksik kaldım, yarım kaldım.
Adı Leyla idi, dudaklarından koparıp bir kazana attı beni sonra hiç acımadan.  Hurma lifleri, çöl dikenleriyle beraber kaynadıkça kaynadı suyum, dağıldım, ezildim.  Yanıyordum ve henüz olgunlaşmamış bir hurma ile kol kanat olduk bu yangında birbirimize, ama nafile!.. Gül dudaklar umarken dikenler battı yüreğime. Yanışım ateşten miydi, aşktan mı anlayamadım. Bir tekneye döktü güzeller güzeli sevgi dolu varlığımı, çiğnetti çocuklara. Güneşte büyümüştüm, güneşte kurutulup candan ayrıldım. Mermer ile merdane arasında lif lif karıştım aynı kaderi paylaştığım hurma ile, birbirimize sıkı sıkı sarılmayı öğrendik dikenlerle. Rengim solarken canıma batan liflerin ve dikenlerin hesabını soramadım kimselerden."



 Arka Kapak


Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına...


Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem...

Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi...

Sirüş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi...

Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi...

Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi...

Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi...

Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını, 
Babil uyandığı zaman?!..



KİTAPTAN NOTLAR;

Romanımızın fonunu Osmanlı Devleti’nin en görkemli zamanlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın(Kanun Koyucu’nun) Bağdat’ı alışından başlayarak, hasta adama dönüşene kadar ki hali oluşturmaktadır. 

Romanın en ilginç tarafı romandaki hikâyenin her hangi bir karakter değil de kitabın ağzından anlatılmasıdır. Gerçi romanın geçtiği zaman dilimi boyunca yaşayabilecek gerçek bir karakter de pek mümkün değil ama… Acaba yazar bu şekilde sanatın insan hayatının üstünde zaman ve mekânlarda hüküm sürdüğü vurgusu mu yapmak istedi?

Romanda “Babil Cemiyeti (BC)” adlı gizli bir örgüt vardır. Bu örgüt, önceleri bilimsel bir amaçla kurulmuş; zamanla siyasî, entrikacı ve çıkarcı bir amaca yönelmiştir. Belli başlı devletlerin üst kademelerinde bu örgütün üyeleri vardır. Hatta Hürrem Sultan bile…


Romanı eleştirmek için ya da bir hata bulmak için okumadım elbette. Ancak okudukça gözüme bir sürü kurgu hatası çarptı ve bir noktadan sonra sadece bitirmek için okuduğum bir kitap oldu.  Yazar Divan edebiyatçısı, aşk üzerine bazı güzel benzetmeler de yapmış ama romanın kurgusu çok zayıf geldi bana.

Roman boyunca inanılmaz fazla yazım hatası vardı. Bunlar dizgi hatası olmak için de oldukça fazlaydılar. İskender Pala’ya yakıştıramadım…
Yazar roman boyunca tüm bildiklerini sıralamış ve adeta ve bilgi kalabalığı yapmış. Bu denli fazla bilgi kalabalığı da kitabın çok yavaş ilerlemesine sebep oldu benim için. 

Romanda diğer İskender Pala romanlarında olduğu gibi her bölüm öncesine ve bölüm içerisine serpiştirilmiş olan beyitlerle, birçok kişiyi hakkında çok az şey bildiği Divan Edebiyatıyla tanıştırma kaygısı bazen roman konusunun önüne geçmiş ve roman bölümleri arasında kopukluğa sebep olmuş...

Kitabı okumaya başladığımda başlangıçta konusu çok hoşuma gitti.  Osmanlı devleti zamanlarında aşk temalı bir gezintiye çıktığımı sırlarla, gizli cemiyetlerin olduğu maceralı bir roman okuyacağımı düşündüm.  Divan Edebiyatı şairlerinin bazı beyitleri de keyifli geldi. Ancak kitabın ilerleyen sayfalarında roman son derece ağır bir hızda ilerliyor. Araya konan beyitler dikkat dağıtıp, asıl konudan uzaklaştırıyor.

Fuzuli, Baki, Nabi ve Şeyh Galip gibi şairlerin hepsi çok değerli şairler ancak abartı derecesinde övülmeleri gereksiz olmuş. Sanırım yazar burada “Divan Edebiyatı”nı sevdirme misyonuna uygun davranmış.

Osmanlı devleti zamanındaki hemen her şeyi detaylandırma kaygısı tempoyu tamamen düşürüyor. Hatta sırrın çözüldüğü bölümlerde bile heyecan artmıyor.  Yazar bazı önemli olaylardan sırf bahsedebilmiş olmak için bahsedilmiş havası var.  İskender Pala, sanki tüm bildiklerini sığdırmaya çalışmış bu kitaba.  Hatta o kadar ileri gidilmiş ki çoğu yerde, kitabın konusunun ne olduğunu dahi unuttuğumu hatırlıyorum.
Bir de roman boyunca göze batan, sırıtan sözcükler var ki, onlardan bahsetmek istiyorum.


“...cami, medrese, türbeler, aşevi, kervansaray, sıbyan mektebi, muvakkithane ve sebilleri aynı kompleks içinde...”(s. 71)


“...İstanbul'da sultan Bayezit'in sarayına hediye olarak sunulmuş, zekasıyla çevresindekileri etkileyince de sarayın kolej eğitimi veren enderun mektebine verilmişti...”

Gelişimini tamamlayamamış organizmalar, küveze konulmuş bebekler gibiydim; ama çok hızlı büyüyordum.”(s. 30 - 37)


Duman rengi bir lekeye dönmüştü adım, artık "Kays" diye okunamıyordu, ama kömürün izi, gizli bir fligran gibi Kays adını kazımıştı bağrıma. (s. 30 - 37)



Bahsedilen yapı külliye, hatta aynı cümlenin başında ve sonunda da geçiyor ama “kompleks” kelimesi sırıtıyor.  O dönem için bilinmeyen, kullanılmayan bir kelime diye tahmin ediyorum hiç değilse Osmanlı’da. “Kompleks”ten sonra roman içinde geçen ve dönemi anlatırken muhtemelen dönemde kullanılmayan bir kelime daha. “kolej”.  Bir de organizma ve küvez yok mu? Küvez icat edilmiş miydi, acaba o dönemlerde ? Gerçekten fena halde sırıtmış…

 “BUEM (Babil Uzay Araştırmaları Merkezi)” Böyle bir merkez gerçekten olsaydı adı herhalde o dönemin diline göre “Babil Feza Tetkik...."  gibi bir şey olurdu herhalde. Bu isim günümüze uygun ama kitaba değil… 
Ayrıca  “BC (Babil Cemiyeti)”, “L&M (Leyla ile Mecnun)” ve “BUEM (Babil Uzay Araştırmaları Merkezi)” kısaltması beni özellikle rahatsız etti. Bu sözcükler romanın doğasını bozmuş gibi geldi bana. Bir de “&” işareti yok mu tam bir fiyasko. Divan edebiyatı ile “&” işaretini bir araya getirmek her kitaba nasip olmaz elbette.

Acaba tabletler ve tarihi eserler gerçek midir? Romanla ilgili en merak ettiğim konu bu oldu diyebilirim bir de Fuzuli’nin mesnevisi hala herhangi bir yerde ilk yazıldığı şekliyle korunabilmiş midir acaba?

Bundan önce yazarın Şah ve Sultan, Od, Katre-İ Matem, romanlarını ve İki Dirhem Bir Çekirdek  ile Muhibbi derlemesini okudum. Katre-i Matem’i de biraz sıkıcı bulmuştum. Ama kurgusunu çok beğenmiştim. Şah ve Sultan ile Od’a hayran kalmıştım.  Ancak bence içlerinde dil bakımından en ağır ve konunun ilerleyişi açısından en sıkıcı bulduğum İskender Pala kitabı bu oldu diyebilirim.
Yazarın profesör kimliği yazar kimliğinin önüne fazlasıyla geçmiş. 

Bu akşamlık bu kadar...

Yeni paylaşımlarda görüşmek dileğiyle.....

NOT: İskender Pala fotoğrafı alıntıdır....BURADAN...


5 Kasım 2012 Pazartesi

PİERRE LEMAITRE - ALEX

MERHABALAR

Yaz tatilinde D&R’nın Can Yayınları kampanyasından birkaç kitap da ben almıştım… Keşke almayı düşündüğüm diğer Can Yayınları kitapları da kampanyaya dâhil olsaydı. Neyse; D&R’dan aldığım ve okuduğum kitaplardan birini paylaşmak istiyorum sizlerle..



Pierre Lemaitre ‘nin Türkçe’ye çevrilen ilk romanı “ALEX”…


ARKA KAPAK;

Sıradan bir kadın, bir gün sokak ortasında kaçırılır. Ne var ki yalnız kaçıranın değil, kurbanın kimliği de şüphelidir. Tek bilinen, içinde ne ayakta durabildiği ne de uzanabildiği bir kafeste, korkunç şartlar altında hapsedilerek sürekli işkence gördüğü ve isminin Alex olduğudur…
Davayı üstlenmek zorunda kalan Başkomiser Verhoeven, bir yandan geçmişiyle hesaplaşırken bir yandan da bu gizemli kadını celladının elinden kurtarmak için zamanla yarışmak zorunda kalır. Soruşturma ilerledikçe Alex’in karmaşık geçmişiyle yüz yüze gelecek, hiç beklemediği bir sürprizle karşılaşacak ve hayatının en zor kararını vermek zorunda kalacaktır...
Alex, kurban, cellat ve kurtarıcı üçlüsüne getirdiği psikolojik derinlikle, solukları kesen ritmiyle, tüyler ürperten gerçekçi anlatımıyla ve dehşet içinde bırakan sonuyla gerilim tutkunlarını baştan çıkaracak.
İddia ediyoruz, Alex sizi çok şaşırtacak…


Romanımız üç bölümden oluşmaktadır ve; bu üç bölümün her birinde farklı bir Alex’le karşılaşıyoruz.

“Alex vitrinin gerisinden dışarıdaki adamı gördü. Adam karşı kaldırımda duruyordu, birini ya da bir şeyi bekler gibiydi. İki saat içinde üçüncüydü bu. Alex’i takip ediyordu. Şimdi artık kesinlikle anlamıştı. Ama neden ben? Aklına gelen ilk soru bu olmuştu. Sanki kendisi hariç bütün kızların peşine bir erkek takılabilirmiş gibi. Sanki erkeklerin bakışlarını her yerde, metroda, sokakta, mağazalarda sürekli olarak hissetmiyormuş gibi. Alex her yaştan erkeğin hoşuna giden bir kızdı... Alex peruğu yerine koydu. Elleri sebepsiz yere titriyordu. Aptalcaydı. Adamın hoşuna gitmiş, adam da onu takip etmiş, şansını deniyordu; sokağın ortasında saldıracak hali yoktu ya...”

Pierre Lemaitre’in yazdığı Alex ’in  1. Bölümü kısaca Alex’i tanıttıktan sonra yukarıdaki satırlarda anlatıldığı gibi bir takiple konuya giriyor. Alex 30’unda vekil hemşirelik yapan güzel bir kadındır. Ama öyle doğuştan güzel olanlardan değil.. Çirkin ördek yavrusu olanlardan…
Sıradan bir günde peşinde bir adam olduğunu fark eder, biraz endişeye kapılsa da adamın ortadan kaybolmasıyla rahatlar. Alışveriş yapar, restorana gidip yemek yer. Restorandan ayrıldığında ‘bütün gün takip edilmiş olmasına rağmen’ otobüse binmek yerine yürümeye karar verir. Belki de bu karar hayatının en büyük hatası... Birkaç metre ileride park etmek için kaldırıma çıkan beyaz minibüsle bina arasındaki aralıktan geçmeye kalkması da ikinci hatası! Ve tabii ki kaçırılır.

Alex’in kaçırılışına şahit olan bir sokak sakinin ihbarıyla bir polis soruşturması başlatılır. Görev bu işi almaya pek de istekli olmayan Camille’ye verilir. Camille’in hamile eşi hastaneden kaçırılıp öldürülmüştür. O yüzden bu görev onun için çok önemlidir, Alex’in başına bir şey gelmeden onu kurtarmak istemektedir.
Alex darp edilip bağlandıktan sonra terk edilmiş metruk binaya getirilir. Burada soyularak hiçbir eklemini oynatamadığı dar bir tahta kafese konur. Bu kafes kalın halatlarla yerden yükseğe bağlıdır. Alex’i kaçıran adam her gün gelip onun fotoğrafını çekmekte ve ölümünü beklemektedir.

Bir taraftan Camille de bir ip ucu bulmaya çalışmaktadır. Kaybolan kız ile ilgili kimsenin kayıp başvurusu yapmaması da ilginçtir. Alex’i kaçıran kişinin Pascal Trarieux’un babası olduğu bilgisine ulaşılır. Pascal Trarieux geçen yıl temmuz ayından beri kayıptır. Adam polis takibi esnasında intihar ederek ölür.
Alex kendisine saldıran sıçanların da yardımıyla içinde bulunduğu tahta kafesi yere düşürerek parçalamayı ve evine dönmeyi başarır. Sakın kitap bitti sanmayın… Buraya kadar ki kısım sadece kitabımızın 1. bölümü…
Romanımızın 1. Bölümü Alex’in kurban olduğu bölüm... Romanı okumamış olanlar için devamını yazmıyorum…


KİTAPTAN NOTLAR..
  • Polisiye- Gerilim; en severek okuduğum türlerden biridir.. Kitabı seçerken öncelikle arka kapak dikkatimi çekti elbette. Bazen arka kapak yazıları okuyanı tatmin etmeye biliyor ya da fazla beklentiye sokup hayal kırıklığına uğratabiliyor. Ancak Alex’in arka kapak yazısı son derece dozunda hazırlanmıştı bence…
  • 1.Bölümün girişinde de Alex’in peruk merakından uzunca bahsediliyor. Bu merak romana başlar başlamaz Alex’in gizlenme ya da tanınmama ihtiyacıyla ilgili şüphe uyandırdı bende. Tabi ki haksız çıkmadım…
  • Alex’in kafeste kaldığı günler anlatılırken çizilen tablo son derece ürkütücü… Açlık, eklemlerindeki ağrı, bir kafese tıkılıp kalma ve saldırmak üzere olan sıçanlar… Dahasına mideniz dayanmayabilir…
  • Thomas Vasseur (Alex’in abisi)ile  Pascal Trarieux’un tanışıklığından ilk kez 105. Sayfada bahsediliyor. Bu tanışıklık Alex ile ilgili olayların çözülmesinde önemli bağlantılardan biri….
  • Alex tanıştığı pek çok insana kendini farklı isimlerle tanıtmıştır. İsimleriye birlikte lensleri ve perukları da değişmiştir. Pascal’a Nathalie Granger, Bernard Gattegno’ya Léa, Felix’e Julia… Ayrıca Alex tanıştığı farklı insanlara farklı davrandığı için onu anlatan herkes farklı kadın portreleri çizmektedir. Ev arkadaşına göre son derece pasaklıyken, bir başkasına göre derli toplu titiz olabilmektedir.
  • Romanın 2. Bölümünde anlatılan cinayetlerin işleniş şekli ilginç bir o kadar da manidar. Katil öldürdüğü kişilerin biri hariç hepsinin başına sert bir cisimle vurduktan sonra boğazından sülfirik asit boşaltarak öldürüyor. 30 yaşındaki bir genç kadını seri katile çeviren şey nedir acaba? Alex cinayet işlerken öldürdüğü kişileri rastgele seçiyormuş gibi görünüyorken; ardından kişileri neden öldürdüğü açıklanıyor elbette.
  • Alex’in cinayet işlediği yerlerde parmak izlerini bırakmaktan çekinmemesi de ilginç… Bunda poliste kaydının olmamasının da etkisi var elbette…
  • Alex kitabın 1. Bölümünde kurban, 2. Bölümde katil, 3. Bölüm de ise intikamcı oluyor ve kitabın arka kapağında iddia edildiği gibi şaşırtıyor. Hele 3. Bölümde Alex’in kurguladığı bir cinayet var ki...
  • Biraz da romanın dilinden bahsedecek olursak; dili son derece akıcı.. Dili yalın ve akıcı. Tasvirler tadında bırakılmış, gereksiz uzatmalardan özellikle kaçınılmış.. karakterlerle ilgi gereksiz bilgi kalabalığı yapılmamış…
  • 1.ve 2. Bölümde Alex ile komiser Camille’ın arasında gidip geliyor romandaki öykü...  Alex’in 2. Bölümün sonundaki ölümünün ardından olaylar Camille tarafından anlatılarak roman bitiriliyor.  Romanın sonunu tahmin edemiyorsunuz, sonuna kadar temposu koruyor…

NOT: PİERRE LEMAITRE görseli netten alıntıdır.

30 Eylül 2012 Pazar

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU- CARİYENİN GELİNİ- NURBANU

MERHABALAR; 

Yine bir Demet Altınyeleklioğlu kitabıyla karşınızdayım;

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU- CARİYENİN GELİNİ- NURBANU

İKTİDARA GİDEN YOLDA HÜRREM’İN İZİNDEN YÜRÜYECEKTİ



ARKA KAPAKTAN;

GÜZELLER GÜZELİ CECİLİA BAFFO’YDU O…
Venedik Venedik olalı, ondan güzelini görmemişti. Altın Kız derlerdi ona. Serenatlar ona yapılır, aşk şiirleri onu anlatırdı. “Güneş doğudan değil, Cecilia’nın gözlerinden doğar, onun gözlerinden batar. Yıldızlar gözlerinde parıldar” derdi şarkılar. Ancak kaderin rüzgarı yaman esecek, Cecilia kaçırılacak ve Sultan Süleyman’ın haremine savrulacaktı. Rüyaların kraliçesi, artık bir köleydi. Haremi birbirine katan cariye Cecilia’nın yolu, Sultan Süleyman’ın, güzellikte kendisiyle yarışan biricik kızı Mihrimah’la kesişti. “Senin adın artık Nurbanu olsun!” dedi Mihrimah. “Tanrı’nın Işığını Saçan Kraliçe…” Nurbanu, güzelliği ve aklıyla büyülediği, Hürrem’in oğlu Şehzade Selim’in ruhunda iktidar fırtınası yaratacaktı. Oysa, Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem, iktidar oyununu Selim’in değil, küçük oğlu Beyazıt’ın üzerine kurmuştu. Ve böylece kayınvalide Hürrem ve gelin Nurbanu arasında amansız bir mücadele başladı…

ÖLÜMÜN KIYISINDA YAŞANAN HAYATLAR. HAREM CEHENNEMİNDEN CENNETE UZANAN BİR YOL. KENDİ DESTANINI YARATAN, OSMANOĞLU’NA KADER KATAN, AYKIRI BİR KADIN. AŞK, ENTRİKA, TUZAK, İHANET…



KİTAPTAN;

“Tarih benim için ne der, umurumda değil. Tarih, kalem kimin elindeyse onun hikayesini anlatır. Bugün kahraman ilan ettiğini, yarın lanetler. Hain diye damgaladığına yarın bir bakarsın alkış tutar. Osmanlı’nın benim hakkımda vereceği hüküm de umurumda değil. Venedik’in dediği de, diyeceği de. Ben bahtımın çizdiği yolda yürüdüm. Başka çarem vardı da yapmadım mı, başka yolum vardı da yürümedim mi? Kader rüzgarsa, insan dediğin de önüne kattığı kuru yaprak. Estimi bir o yana savurur adamı, bir bu yana. Savrula savrula buralara geldim, bunları yaptımsa suç benim mi? Varsın tarih istediğini yazsın. Osmanlı ne bilirse onu desin. Venedik, maskesiz dolaşamadığına bakmadan varsın beni ayıplasın. Hepsi celladın yağlı urganından, kılıcından, baltasından iyidir. Gerçeği, yaşayan bilir. Ben yaşadım. Venedikli Cecilia Baffo’dan Nurbanu doğurdum. Bir cariyeden kraliçe yarattım. Bir sarhoştan kral…

Herkes böyle bilsin. Osmanlı’ya iki padişah veren Nurbanu Valide Sultan’ım ben…” (S. 775,776)



KİTAPTAN NOTLAR;

Karakterler bakımından da Mihrimah’a göre  zengin Nurbanu. Yabancı karakterlerin üzerinde daha fazla durulmuş...  Jeanne d'Aragon unvanlı Guilla Collona ayrıntılı şekilde ele alınmış. Fiziğinden düşüncelerine, yaşantısına kadar… Karşımıza Şarlken ve karısı, Andre Doria, devrin iki papası da çıkıyor aynı zamanda. Özellikle Kutsal Gelin'in bulunduğu bölümler ilgi çekici ve farklı olmuş. Haçlı çağrısı için yapılan toplantı Osmanlı düşmanlarının gözüyle anlatılmış okuyucuya. Bir taraftan da Venedik, Papalık, çeşitli Avrupa saraylarında geçen bölümleri de özellikle kitabın birinci bölümünde oldukça fazla yer kaplıyor.


Tarihi olarak aynı dönemde ve aynı ortamda yani sarayda yaşamalarından dolayı karşımıza Hürrem ve Mihrimah da çıkıyor. Ancak tabiî ki bu kitapta Yazar, Hürrem ve Mihrimah’ı yan karakter olarak kullanmış doğal olarak… Başlarda yine de hatırı sayılır kez sahneye çıkan Hürrem ve Mihrimah, ikinci bölümde sadece gözükmekle yetiniyorlar. Hürrem gözükmese de Nurbanu’nun hayatında etkileri devam etmekte elbette…




Başlangıçta romana uzun süre Barbaros Hayreddin Paşa'nın Kızıl Kadırgası ev sahipliği yapıyor. Aynı kadırga Mihrimah ve Alaiyeli’nin karşılaştıkları yer olsa da Nurbanu’nun hayatında daha fazla yer kaplamış…. Kadırga ve deniz sahneleri romana farklı bir hava kazandırmış. Yazar denizcilik terimlerini kullanırken son derece iyi iş çıkarmış.. İhsan Oktay Anar’ın “AMAT”ında karşılaştığım, tanıdık gelen dönemin denizcilik terimleri ustalıkla yerini almış romanda…

Venedikli Cecilia ile Osmanlı Nurbanu arasındaki aidiyet ikilemi de gözler önüne seriliyor sıklıkla. Kıbrıs'ın Fethi, Preveze Savaşı, İnebahtı Savaşı gibi devrin tarihi olayları da Nurbanu'nun aidiyet ikilemi eşliğinde sunuluyor. Nurbanu'nun  ikilemi yalnız vatan kısmıyla kalmıyor, bir de işin içinde din kısmı da var. Bu tarafıyla Nurbanu Hürrem’e ve belki bilmediğimiz pek çok saray kadınına benziyor… mutlaka insanın doğduğundan beri ait olduğu dini, ismini değiştirmesi zordur. Geçmişi yok saymak zorunda kalması da bir o kadar iç burkucu…

Hürrem'in başlarda kızı gibi gördüğü, yetişmesine katkı sağladığı ve yine Hürrem’in desteğiyle kraliçe olmak için yola çıkan Nurbanu'nun ilerleyen zamanda Hürrem'le karşı karşıya gelişi kitabın diğer konularından… bunda en önemli etken Hürrem’in oğlu Mehmet’in ölümünden sonra “İktidar Oyunu”nu küçük oğlu Beyazıt üzerine oynarken; Nurbanu’nun Selim’in içinde bir iktidar ateşi yakmasıdır elbette….( Roman boyunca Nurbanu'nun "seni han yapacağım, tacı başına koyacağım..v.b söylemlerine sıklıkla yer verilmesi biraz sıkıcı olmuş... Bir de Nurbanu'nun sıklıkla "karanlık sulardayım" söylemi de roman boyunca çok sık yer alan cümlelerden... ) 

Her ne kadar aralarında mücadele devam etse de romanın sonunda Nurbanu’nun kitabın son kısımlarındaki Nurbanu'nun Hürrem'e geri dönüşü bir tür itiraf gibi olmuş…


Kitapta aynı zamanda II. Selim(Sarı Selim)'i de yakından tanıma şansına erişiyoruz. Nurbanu'yla yaşadığı sorunlu aşkına da göz atıyoruz aynı zamanda. Sarhoşluk ve cariye temasını da II. Selim'le bol bol kullanıyor yazarımız… Yasef Nassi adlı bir yan karakter de bulunuyor aynı zamanda, padişahın yanından ayırmadığı Yahudi bir tüccar... Aslında sarı Selim’i Sarhoş Selim yapan ona kadın bulan adam da diyebiliriz... Maalesef Selim içinde bulunduğu duruma neden olanlardan olsa da ondan vazgeçemiyor…

Ayrıca devrin ünlü simalarından Sokollu Mehmet Paşa da yerini alıyor kitabın sonlarında. Bir de kardeşi, padişahın lalası Kara Mustafa Paşa kitabın önemli karakterlerinden. Nurbanu'nun II. Selim'i onunla aldatması kitapta işlenen konulardan. Aslında Selim’in de bu durumdan haberi olduğunun ima edilmesi biraz sevimsiz olmuş elbette. (Daha önceki yazımda belirttiğim gibi gerçekle fanteziyi karıştıranlar olabilir ve bu tarz ithamların kanıt ya da kayıt olmadan yapılması insanları yanıltabilir… Elbette tarihimizde zaferlerin başarıların yanında karanlık noktalar da var. Belki romanda anlatılan bir takım olaylarda gerçeklik payı da olabilir. Bu roman sadece “Tarih Fantezisi” olarak okunursa sorun yok ama ya gerçekleri saptırıyorsa.) Sonuç itibariyle bu serinin okuyucu kitlesi hiç de az değil….

Kitabı, bir sonraki kitap olan Safiye Sultan'a hazırlık vazifesi yapması amacıyla Nurbanu-Safiye karşılaşmasıyla bitiren yazar yine ilginç bir tablo sunuyor. Yeni kitaptan tadımlık bir bölüm sunuyor okuyucuya kitabın sonunda…
 
Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle...

SEVGİLER...

27 Eylül 2012 Perşembe

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU - CARİYENİN KIZI – MİHRİMAH

MERHABALAR;

Okuyalı uzun zaman olmasına rağmen paylaşmaya bir türlü vakit bulamadığım kitaplar var hala.. Bazen insanın canı hiç bir şey yapmak istemez ya ben de o dönemlerimden birindeyim... Birazdan paylaşacağım kitabı pek çok blog arkadaşım okudu ve yorumladı çoktan.. Ben bu konularda biraz yavaşım maalesef... Bir de kitapları demlendirmeyi seviyorum... Çok popüler oldukları zamanlarda okuduğumda övgülerden etkileneceğimi ve objektif gözle bakamayacağımı düşünüyorum...Osmanlı Tarihine dizi furyası ile ilgi atmışken bu durum film ve kitaplarla da destekleniyorken; bu konuda yazılan kitapları okumadan olmaz elbette... Gelelim kitabımıza....

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU -  CARİYENİN KIZI – MİHRİMAH
TUTKUSU HÜRREM, GÜCÜ SÜLEYMAN, MASUMİYETİ İSE ESARETİYDİ.



ARKA KAPAKTAN;
Osmanlı Sarayı’nın muhteşem atmosferinde, kudretle, aşkla kuşatılmış bir hayattı onunki. Çevresinde korkunç ölüm oyunları örülüyor, gölgelere sinmiş suikastçiler fırsat kolluyordu. Yaşamak için öldürmek zorunda kalmayı kabullenemeyen masum bir kalp ve çaresiz, telaşlı çırpınışları Osmanlı’nın unutulmaz dönemlerinden birinin saklı kılavuzuna dönüşecekti. Mihrimah’ı, elle tutulur hiçbir özelliği olmayan bir adamla evlenmeye zorlayan korkunç sır, annesi Hürrem’le arasındaki anlaşmada gizliydi. O güçte bir annenin, o tutkuda bir babanın kızı, Hafza’nın torunu, Sinan’ın açmazı, Rüstem’in gelini olmanın aykırı bir bedeli vardı. Artık ne Barbaros Hayreddin Paşa’nın kadırgaları, ne de Mimar Sinan’ın göğe astığı kubbeler güldürebilirdi kırgın prensesin yüzünü. Gözlerine çöreklenen tuhaf derinliğin esiri Mihrimah, kalbinden geriye kalan koca boşluğu, adını tarihe kazıyarak dolduracak ve…
…Hürrem Mihrimah işbirliği, Cihan Devleti’nin kaderini değiştirecekti.

KİTAPTAN;

"Denizler evimiz, dalgalar yoldaşımız
 Rüzgârla yarışır, fırtınalara kafa tutarız
 Korku bilmez, varırız düşman üstüne
 Duaların bizimle ola Mihrimah bacımız..."




KİTAPTAN NOTLAR:

Mihrimah'ın öyküsünde hüzün oldukça ağır basıyor. İktidar aşkıyla yanıp tutuşan Hürrem'le Mihrimah’ı sıklıkla karşılaştırdım kitap boyunca…. Annesine kıyasla; daha masum Mihrimah, bir o kadar da çaresiz. Annesiyle karşılaştırıldığında  güçlü kadın imajına yetişemiyor. Annesinin gölgesinde kalıyor. Bunda elbette Hürrem’in ailesinden koparılıp getirildiği sarayda var olma mücadelesi etkili oluyor… Hürrem zorlukları aştıkça güçleniyor, zalimleşiyor. Hürremin elde etmek için savaş verdiği birçok şeye Mihrimah zaten sahip olarak doğuyor…

Cariyenin Kızı - Mihrimah, beş yüz sayfayı kapsayan birinci bölümde romanı "ikili" devam ettiren yazar, Harem'deki Mihrimah'la; Korfu Kalesi'nden İstanbul-Levent yatağına sürüklenen Alaiyeli İsmail'in maceralarını anlatıyor. Alaiyelinin ölümünün ardından olaylar sadece Mihrimah tarafında anlatılıyor. Alaiyeli ile ilgili gerçeği Mihrimah’ın asla öğrenememesi ayrıca iç burkucu….

Mihrimah'tan bahsedilen bölümler bolca tasvirle renklendirilmiş… Mihrimah’ın mavi tutkusu, dalgalı sarı saçları, güzelliği, özgürlük tutkusu sıkça bu tasvirlerde yerini almış… Ancak Nurbanu ya da Hürrem kadar hareketli değil Mihrimah’ın anlatıldığı bölümler.. Acaba annesi ya da Nurbanu gibi cariye değil de Osmanlı hanedanına mensup olarak doğduğu için mi? Çünkü Nurbanu ve Hürrem’in yükseliş hikayeleri son derece hareketli iken Mihrimah zaten onların kat ettikleri yolun yüksek mertebesinde doğacak kadar şanslıydı.. Tabi bu durum onun mahsun ve hüzünlü bir sultan olmasını engelleyemedi… 



Mihrimah’ın hayatının daha durgun geldiği sayfalarda Alaiyeli İsmail'in hikâyesi kurtarıcı oldu benim için. Vatikan'ın ustaca planıyla kapatıldığı mahzende büyük bir hizmete hazırlanan, beyni yıkanan Alaiyeli İsmail'in yaşadıkları oldukça başarılı anlatılıyor.  Hele işkence sahneleri, Papalıkta yaşananlar… kitabı renklendiren unsurlar…

Diğer yandan da Mihrimah'ın çocukluktan genç kızlığa geçişine de şahit oluyoruz…  Mihrimah'ın denizi duyduğu tutku bu dönemde ayyuka çıkıyor. Mihhrimah'ın ilk aşk heyecanı, Alaiyeli ile buluşma planları roman renk katan unsurlar… Keşke masallardaki gibi mutlu sonla bitseydi hikayeleri…

Mihrimah’ın yolu tarihe damgasını vurmuş kişiliklerle de kesişiyor. Barbaros Hayreddin Paşa ve Mimar Sinan karşımıza çıkıyor. Tüm kitap boyunca Mimar Sinan - Mihrimah aşkına da sıklıkla yer veriliyor… Ayasofya'da tanışmayla başlayan imkânsız ilişkileri camilerin yapımıyla ebedileşiyor kitabın sonunda. (Üzerine pek çok kitap yazılmasına rağmen ben bu aşkın gerçekliğine inanmıyorum.... Haremin kuralları günümüzde televizyon dizilerinde anlatıldığı kadar esnek değil maalesef.. Özellikle Sultan ailesi için… Tarihçilerin çoğunluğu da  böyle bir aşkın olmadığını, olamayacağını öne sürüyor, pek çok kanıta dayandırarak…Zaten kitabımız da tarihi fantezi… Umarım kitabı okurken gerçekle fanteziyi karıştıranlar olmaz…)



Roman Hürrem'in kızını anlatmasından ötürü, doğal olarak Moskof Cariye Hürrem'in tarih sürecine yakın bir süreci işliyor. Romanın en kritik noktalarından biri olabilecek olan aynılık, olaylara farklı bakış açıları getirerek kapatılıyor. Örneğin Mihrimah ve Rüstem’in evliliği….

Hürrem'in de farklı yanlarını görüyoruz romanda. Memleketine duyduğu özlemin meyvesi olarak kızına  Rusça öğretmesi, balalayka çalmayı öğretmesi, tüm çocuklarına gizlice bir de Rusça isim koyması gibi. Kanuni'nin kızına duyduğu sonu gelmez sevgi de kitabın temel taşlarını oluşturuyor. 




Romanla ilgili yapabileceğim en önemli ve olumsuz eleştiri, romanın başlangıcında “Bu roman tarihi bir belge olmak iddiasında değildir. Eser kaynağını tarihi olaylar ve karakterlerden almakla birlikte, tarihi gerçekler romanın kurgusuna hizmet eden bir pusula gibi hayal gücünü körüklemiştir. Cariyenin Kız Mihrimah, bir tarih fantezisidir” yazmasına rağmen; tarihi karakterler atfedilen olaylar gerçeklik etkisi yaratabiliyor. Tarihi kayıtlarda gerçekliği bilinmeyen ve iddialara dayanan olaylar karakterler hakkında yanlış ithamlara sebep olabilmektedir. Örneğin; Mihrimah ve Mimar Sinan aşkı… O dönemki saray kayıtlarının tutuluş şekli ve haremin gizliliğini göz önünde bulunduracak olursak; tarihi karakterlere atfedilmiş fantezinin kitapları diyebiliriz bu seriye… Akıcı diliyle okumaya başladığınızda 150-200 sayfayı nasıl okuduğunuzu anlamıyorsunuz, ancak kitabı kapattıktan sonra bu olaylar gerçekten olmuş olabilir mi? sorusu sıkça kafanızı kurcalıyor… 

Romanın sonunda verilen kısa pasajla yazar bizi  yeni romanıyla tanıştırıyor. Nurbanu  

Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle....

SEVGİLER...


31 Ağustos 2012 Cuma

CAN DÜNDAR - AŞKA VEDA

Merhabalar;
Can Dündar'ın son dönem çıkan ve ilk baskı da 100 bin adet basılan "Aşka Veda" kitabını, ben de geçen günlerde edindim.


Arka kapak yazısına göz atalım önce; 



"Nostaljik bir mazi güzellemesi yapmak istemem,” diyor Can Dündar, zindana dönüşen, koyu bir karanlık olan 70’lerdeki ilişkileri anlattığı yazısında: “Ama aşkın ha babam ertelendiği o kanlı karanlıkta bile, en dayanışmacı ve masum yanları saklıydı insanoğlunun…” Aşka Veda Can Dündar
“Şimdi bakıyorum da, umursamaz kalabalıklarda metruk bir yalnızlık yaşıyor neslim…”


Aşka Veda, Can Dündar’ın aşka dair yazılarını bir araya getiriyor. Körkütük, sırılsıklam aşkları, özlemi, yalnızlığı, ayrılığı ve terk edilme acısını; “kâh içten içe kabaran kâh gürül gürül çağlayan o deli nehri,” anlatıyor.
Siyasetten ve popüler kültürden kadın ve erkeklerin zaman içinde değişen yüzlerine bakıyor. “Söylenmemiş o iki sözcük yüzünden heba olup gitmiş” nesiller ile nihayet kavuşan ama mutsuz mu mutsuz olan günümüz gençliğini karşılaştırıp şiirini kaybeden zamane ilişkileri sorguluyor. Şehvet sevdadan soyunduğunda, Eros okunu kırdığında, piyasa duruma el koyduğunda aşkın nasıl can çekişmeye, körelip çirkinleşmeye başladığını sergiliyor.

Hazsız evliliklerden evliliksiz hazlara, sekssiz aşktan aşksız sekse; ateşten gömleği gönüllü giyenlerden, aşkını kariyerine feda edenlere geçişin izini sürüyor. Aslında bir türlü veda edemediğimiz, her daim ihtimal dahilinde olan aşkı anlatıyor Can Dündar, Aşka Veda’da.
Ve olası bir sevda kuraklığı tehlikesine karşı, okurları uyarıyor…"



Can Dündar, çizgisini, duruşunu her daim beğendiğim bir yazar olmuştur. Yazılarını da hep severek okumuşumdur. Ancak "Aşka Veda" beni hayal kırıklığına uğrattı…




Dündar bu kitabındaki toplama yazıları ile bizlere bizim bildiklerimizi bir kez daha hatırlatırken, belleğimizi yeniliyor. Son dönemlere ait pek çok magazin tartışmaları, kitleleri peşinden sürükleyen diziler, metroseksüeller ve überseksüeller, Viagra'nın icadı ile kendini yeniden gencim zanneden altmışlık dedelerin genç kızlar peşinde sevdalanıp, gülünç hallere düşmeleri, Ece Erken-Erdinç Acar çiftinin bir dönem yaşadığı lazer hadisesi, Muazzez Ersoy'un banyosunda aşka son verişi ve daha nicesine dair kısa yazılar yerini alıyor kitapta...



Aşka Veda'da yazarın "Yarim Haziran" ve "Kırmızı Bisiklet"indeki  tadı bulamadım maalesef... Zaten bir çok magazin olayının ana haber bültenlerinde bile yer alıp hayatımızı kuşattığı dönemde;  pek magazin aşkı tarihe çoktan karışıp tarafların başkalarıyla ilişkileri ayyuka çıkmışken; okumak pek de keyif vermedi.. Aşka Veda  bana damağımda kalan eski Can Dündar tadını vermedi.  


Yazarın kullandığı üslup ve dile söylenecek bir şey yok elbette.. Son derece akıcı, gereksiz benzetmelerden arınmış temiz bir dil kullanmış yazar; günümüz aşklarını sorgularken...


Sıcak yaz günlerinde sıkmayan üslubuyla okunabilir bir kitap olmuş yine de... Sarı Zeybek, Lüsyen tadını arayanlara yetmese de.... 


Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle... 

SEVGİLER..