29 Ocak 2012 Pazar

ZÜLFÜ LİVANELİ - SERENAD

 “Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!” (Serenad sf. 88 Babaannesinden Maya'ya...)

Merhabalar,

Buz gibi havanın ve karın hüküm sürdüğü günlerde yapılacak en güzel şeylerden biri sıcacık kalorifere sırtınızı yaslayıp, demli çayımızı yudumlarken kitap okumaktır herhalde.. Kar manzarasının hüküm sürdüğü bu soğuk tatil gününde Zülfü Livaneli'nin okuduğum ilk kitabı olan, SERENAD ile karşınızdayım... 

Doğan Kitaptan çıkan kitabımızın özeti şöyle; 


Maya Duran, İstanbul Üniversitesi’nde çalışan ve rektör hakkında çıkan haberleri medyadan takip edip ona bilgi veren ( Halkla İlişkiler görevini yürüten) sözleşmeli bir memurdur. Eşinden boşanmıştır ve oğlunun velayeti ile birlikte tüm sorumluluğu Maya’ya aittir. Birlikte yaşadığı oğlu Kerem ile aralarında kopuk bir ilişki vardır. Aynı zamanda oğlunun babasıyla da ilişkisi kopuktur. 

2001 yılının Şubat ayında soğuk bir İstanbul gününde İstanbul Üniversitesi’ne konuk olarak gelen Maximillian Wagner’i karşılama ve onunla ilgilenme görevi Maya’ya verilir. Maya, buna benzer karşılamaları ve misafirle ilgilenme işini pek çok defa yapmıştır… Maya için bu durum sıradan bir görevdir.Ta ki.. Prof. Maximillian Wagner’le tanışana dek… 



Prof. Maximillian Wagner 87 yaşında ve Alman asıllı bir Amerikalıdır. Daha önce 1930′lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Profesörün İstanbul’da olmasından İngiliz istihbaratından Türk İstihbaratına kadar pek çok kimse memnun değildir. Öncelikle Türk istihbarat görevlileri onu izlemeye almışlardır.  Max ile Şile’ye gittikleri gün Türk istihbaratçıları Maya’nın evini ziyaret edip, oğlunu kullanarak Maya'ya göz dağı vermişlerdir. Maya bu durumdan üst düzey asker olan abisi tarafından kurtarılmıştır. Daha sonrasında Maya ile iletişime geçen İngiliz istihbarat birimleri de Maya’dan Wagner hakkında bilgi isterler. Maya ve oğlu Kerem de Wagner ile ilgili araştırmalar yaparlar ve onun gerçekte kim olduğunu merak ederler.  


Profesör ile Maya’nın ilk yakınlaşması Profesörün gitmesine az bir süre kaldığında yaptıkları Şile ziyaretinde başlar. Maya, Profesör ve Şoför Süleyman Şile’ye doğru yılın en soğuk gününde yol alırlar. Daha önce ziyaret ettiği Şile’yi yazın bile sevmeyen Maya . bu gezintiye bir anlam veremez.Şile yakınlarında Profesör diğerlerinden ayrılarak deniz kenarına iner ve kemanını çalmaya başlar. Yanında üzerinde “Für Nadia (Nadia için)” yazan küçük çelenk de vardır. Çelengi denize atar ve kemanını çalmaya başlar. Ancak yaşlı adam soğuğa daha fazla dayanamaz. Soğuktan bayılır. 

Max, Maya ve Süleyman’ın yardımıyla yakındaki bir otele götürülür, donmak üzeredir. Bu esnada araba da bozulunca Süleyman yardım çağırmaya gider. Maya, vücut sıcaklığı giderek düşen ve baygın olan Profesör’e yardım etmek için soyunarak onunla aynı yatağa girer. Ve vücut ısısını ona bu şekilde aktarmaya çalışır, ancak Süleyman’ın döndüğünde olanları yanlış anlar. Bu olayı üniversite yönetimine anlatan Süleyman daha sonra Maya’nın başına dert açar.

Daha sonra Proseför’ü hastaneye götüren Maya, arkadaşı Filiz’den yardım ister. Maya, Profesöre yapılan tetkiklerde, onun kanser olduğunu ve az ömrü kaldığını öğrenir. Maya, yaşlı, hüzünlü ve şimdi de kanser olduğunu öğrendiği adamın Şile’de deniz kıyısında ne işi olduğunu ve baygınken sayıkladığı ismin kime ait olduğunu çok merak eder.Maya’ya bir hayat borçlu olan Profesör, Maya’ya hayat hikayesini anlatmaya başlar. Anlattıkları Maya’yı derinden etkileyecektir. 


MAXİMİLLİAN İLE NADİA'NIN HİKAYESİ

Nazi Almanya’sında, Hitler döneminde bir üniversite öğretim üyesi olarak çalışan ari Alman olan Wagner, Yahudi bir genç kıza aşık olur. Bu genç kızın adı Nadia’dır. Max ve Nadia evlendikten sonra Nadia “Deborah” ismini alarak Yahudi kimliğini saklamaya çalışır. Hitler’in dayattıkları, artık dayanılmaz hale gelip de Scurla Raporu ile Deborah’ın gerçek kimliğinin ortaya çıkma korkusundan dolayı Max ve Deborah Paris’e gitmeye ve orada özgürce yaşamaya karar verirler. 

Ancak olaylar istedikleri gibi gelişmez. Max’ın bir anlığına Nadia’nın yanında olmadığı sırada Nadia’nın Yahudi geçmişi anlaşılarak, trenden indirilmiştir. Max mecburen Nadia’sız Fransa’ya gelmiş, oradan da pek çok Yahudi arkadaşlarının bulunduğu İstanbul’a geçmiştir.

İstanbul’a geldikten sonra Max aynı zamanda hamile olan karısını Hitler’in işkencelerinden kurtarmak için pek çok yola başvurduysa da sonuç alamaz. Karısı “Struma” adlı gemiye biner. Yanında Katolik olduğunu gösteren Max’ın temin ettiği belgeler de vardır. Gemi arıza yapması nedeniyle İstanbul’da demir atar. Ancak gemiden kimsenin inmesine izin verilmez. Gemi iki buçuk ay İstanbul açıklarında kaldıktan sonra Ruslar tarafından havaya uçurulur. Gemideki Nadia da hayatını kaybeder.  



Max’ın Şile sahilinde kemanla çaldığı parça Nadia için bestelediği ve evlenme teklif ederken çaldığı parçadır. Wagner bu parçayı Schubert’in Serenad’ından esinlenerek büyük aşkı Nadia’ya yazmıştır.Şile’ye gittikleri gün olan 24 Şubat ise Nadia’nın ölüm yıldönümüdür. Dinlediği bu gerçek hayat hikayesi Maya’yı derinden etkiler.




Maya, Nadia ile birlikte ailesini de düşünür. Babaannesi Semahat (Mari) hanım bir Ermeni, anneannesi Ayşe (Maya) ise Mavi Alay‘dan canını zor kurtarmış bir Türk kadınıdır. Maya  bu şanssız üç kadın içinde dinini değiştirmek zorunda olmadığı için anneannesini şanslı sayar.

Max’ın Amerika’ya geri dönüşünden sonra Maya şoför Süleyman’ın anlattıklarından dolayı zor günler geçirir. İşinden istifa eder. Yaptığı yolculuk ve ziyaretlerle Max’lailgili bir çok bilgiye daha ulaşır. Ulaştıklarının en önemlisi de arşivde saklanan “SERENAD FÜR NADİA”nın orjinalidir. Maya Amerika’ya giderek elindeki notaları Max’a ulaştırır. Hastanede olan Max çok geçmeden ölür. Max’ın vasiyeti üzeine külleri Maya tarafından Şile sahiline getirilerek, denize serpiştirilir. Bu şekilde iki sevgili Max ve Nadia kavuşmuş olur.


Serenad daha önce büyük bir kısmını bilmediğim MAVİ ALAY ve STRUMA gemisi konularında bilgi edindirmesi bakımından benim için anlamlı bir kitap oldu. Kitabı iki gece gibi kısa bir sürede okudum.. Okurken elimden bırakamadım.. Konunun işlenişi ve yazım tekniği çok güzeldi. Ancak bu kadar kapsamlı konuların bir kitaba sığdırılarak mesaj verilmeye çalışılması beni yordu. Bahsi geçen MAVİ ALAY ve STRUMA FACİASI  olayları tek tek ele alındığında bile ciltlerce kitap yazılacak kapsamda olmalarına rağmen, kitapta tüm konuları birlikte ele alma isteği, ayrıntıların atlanmasına neden olmuş.  

Olayların bir kadın tarafından anlatılması ve diğer kadın kahramanlar, Maya'nın babaannesi Semahat, Maya'nın anneannesi Ayşe ve Nadia'nın yaşamlarına da yer verilemesi, olayların siyasi boyutu yanında duygusal taraflarının ağır basmasına neden olmuş.. Bu bakımdan kitaptaki olaylar içimi daha da burktu. 

Maya ve oğlu arasındaki duygusal boşluk günümüz çalışan kadınlarının içinde bulunduğu "İYİ ANNE" ve "ÇALIŞAN KADIN" rolleri arasında sıkışmasına güzel bir gönderme olmuş.. Bazen ben de kendimi Maya gibi hissediyorum..

Kitabın Son sahnesindeki "otel çalışanı - Azrail " bölümü de bana gereksiz geldi. Çünkü kitapta hayal ürünü olaylar değilde gerçek olaylara yer verilmiş.. Bu bölüm kitabın diğer bölümleriyle bağdaşmıyor gibi geldi bana... Bu kısmı Max'ın ve Nadia'nın hayaletleri konuşsa daha anlamlı olurdu.. İlla ki bir doğa üstü olaya yer verilecekse... 

İyisiyle kötüsüyle benim yeni bilgiler edinmeme için araştırma ufku açan güzel bir kitaptı. Zülfü Livaneli'nin yazım tekniği ve konuları ele alış tekniği de hoşuma gitti.. Okumak isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap.. 


Bu arada bir daha ki yazıda hangi kitabı paylaşacağıma karar veremedim... Değerli fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim...

SEVGİLER.. İYİ OKUMALAR..

24 Ocak 2012 Salı

KRİSTİN HANNAH - KIŞ BAHÇESİ


"BAZEN ANNENİN GEÇMİŞİNE BİR KAPI ARALADIĞINDA KENDİ GELECEĞİNİ BULURSUN…"
KRİSTİN HANNAH

 
 
Kış Bahçesi, dramatik bir aile geçmişini masalsı bir biçimde anlatıyor. 
Meredith ve Nina Whitson,  tek ortak noktaları anne ve babaları olan birbirine taban tabana zıt iki kız kardeşlerdir. Meredith aile işini devralmış, düzenli bir aile yaşamını sürdüren iki kız annesi bir kadın, Nina ise foto muhabirlik yapan ve ömrünün çoğu yurtdışında insanların hayatlarından kareler yakalamakla geçiren, hayallerinin peşinden gitmiş  bir kadındır. 
İki kız kardeş babalarının aniden kalp krizi geçirmesiyle kendilerini tekrar evde bir arada bulurlar. Birbirine yabancı iki kız kardeş ve bu durumda bile kızlarına avuntu vermeyen aşırı mesafeli anneleri Anya'yla birlikte... 
Ölüm döşeğindeki babalarının hayatındaki bu üç kadından bir isteği vardır; "MASAL" son bir kez anlatılacaktır.. Sonuna kadar...Bu masal, kızlarının annelerinden, küçüklükleri boyunca dinledikleri tek masaldır . Köylü Kız ve Prens. 
 


 

Babalarının ölümünden sonra; Nina, Anya, Meredith arasındaki onları bir arada tutmaya yetecek en önemli bağ kopmuştur.. Çünkü anneleri Anya, kızlarına karşı o kadar mesafeli davranmıştır ve aralarındaki iletişim zaman zaman babalarının aracılığı ile olmuştur. Öyle ki; bugüne kadar, aralarında normal bir anne-kız ilişkisi hiç oluşmamıştır. (ya da olmasına anneleri tarafından izin verilmemiştir.) 

Meredith ve Nina annelerinden sevgi görmeyi beklemekten umudu keseli o kadar zaman olmuştur ki; babalarının son isteği onlar için imkansızdır.. Ancak yine de bu isteği belki de sırf babalarının isteği olduğu için kabul ederler... 
Babaları öldüğünde yurt dışındaki Nina işinin başına dönerken; soğuk ve mesafeli anneleriyle ilgilenmek aile işini devralıp ailesinin yakınından hiç ayrılmamış olan Meredith'e kalır.  
Nina, vefat eden babasının küllerini  doğum gününde en sevdiği yer olan "BELYE NOCHİ" de toprağa saçılması için geri döndüğünde; Meredith annesinin akli dengesini yitirdiğini zannederken, Nina annesinin korkusunu fark eder...  Annesi aklını kaçırmış gibi her gün "Kış Bahçesi"ne gitmekte orada bir "Aslan"dan bahsetmekte, Leo ile konuşmaktadır. Duvar kağıtlarını söküp onları pişirmeye çalışmaktadır. Yaptıkları son derece anlamsızdır.

Üç kadın bir arya geldiğinde; artık babalarının vasiyetini yerine getirip; masalı anlatma vakti gelmiştir.


 Meredith ve Nina aslında bu masalı aslında çocukken bir çok kez dinlemişlerdir.  Ta ki ; Meredith bu masalı drama haline getirip oynamaya kalkıncaya kadar. Bu girişimi annesinin ona kızmasına ve masalın bir daha anlatılmamasına sebep olmuştur. Yıllar sonra  anneleri her gece, sadece karanlıkta, masalı parça parça anlatmaya başlar.  Masal anlatıldıkça kız kardeşler, annelerinin geçmişine yolculuk yapmaya başlarlar; 
Annelerinin delilik gibi gelen davranışlarının aslında geçmişin izleri olduğunu anlarlar.. Annelerinin masalında anlattığı Vera aslında annelerinin kendisidir. Masalda Stalin dönemindeki Leningrad kuşatması Vera, onun kocası Sasha, oğlu Leo, kızı Anya, üzerinden ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.  
Vera'nın babasının hapse girişinin ardından, kocasının da hapse girmesiyle Vera için zor günler tüm hızıyla başlamıştır. Onların ardından kız kardeşini saldırıda, annesini açlıktan, oğlunu  iskorbütten ve kızını  bir patlamada kaybetmiştir.. Savaşın tüm acılarını bir bir yaşamıştır... Ölüm, açlık, hastalık, sefalet...
 



 
Anneleri masalı anlattıkları esnada kızları evde annelerine yıllar önce gelmiş bir mektup bulurlar. Bu mektup Alaska'daki bir profesörden gelmiş, savaş yıllarını anlatması için yapılan bir davettir. Anya bu teklifi hiç kabul etmemiştir. Ancak kızları onu ikna eder ve yolculuğa çıkarlar..
 

 
Annelerini çağıran profesör felç geçirmiş çalışmalarına oğlu devam etmektedir. Anya, hayat hikayesini anlattıktan sonra kaydedilen kaseti Sitka'ya teslim etmeye giderler... Burada tanıştıkları 60 yaşlarındaki Rus bir hanımla çay içtikleri esnada kadının anne ve babasına ait düğün fotoğrafını görürler.. Bu fotoğraf Anya'nın Sasha'ya orduya katılırken verdiği düğün fotoğrafıdır. 
Sasha ve Anya patlamadan kurtulmuşlar ve çok uğraşmalarına rağmen anneleri Vera (Anya)'yı bulamamışlardır. Babası yani Sasha, bir kaç ay önce 80 yaşında annesini beklerken kalbine yenik düşmüştür... Anya ise onların öldüğünü düşünerek yıllarca acı çekmiştir.  Vera da kızının adını alarak acısını kucaklamıştır. 
Anya ve kızları birlikte mutlu bir aile olurlar, - geç de olsa - ... Anya kızlarının birbiriyle mutlu olduklarını gördüklerinde artık Sasha ve Leo'nun yanına gitme vakti gelmiştir.  Anya, çok sevdiği KIŞ BAHÇESİ'nden Leo ve Sasha'nın yanına gider. 


 
Kristin Hannah, Kış Bahçesi’nde  karakterlerine hayat verirken onların psikolojilerini bizlere derinlemesine anlatıyor. Savaşı yaşıyor, Rusya’nın soğuğunda üşüyor, Nina ile Afrika’nın sıcağında yanıyorsunuz. Yemek yerken savaştaki aç insanları düşünüp bir daha düşünüyorsunuz.
 Vera’nın hayat hikayesiyle birlikte Vera'nın acısını da iliklerinize kadar yaşıyorsunuz.  Hele Leo'nun ölümü yüreğinize dokunuyor her aklınıza geldiğinde... Bir annenin gizli kalan geçmişinin, kızlarının geleceğini bu kadar etkileyeceğini kim bilebilir?
Romanda en üzüldüğüm kısımlardan biri de anne ve kızlarının anne- kız ilişkisini tam olarak yaşayamadan annelerinin vefat etmesidir.
Otobiyografi ile tarihi birleştiren, aynı zamanda duygulara da hitap eden romanlardan hoşlananlara kesinlikle tavsiye edilebilecek bir roman... 
Yeni kitaplarla ve paylaşımlarla görüşmek dileğiyle...

23 Ocak 2012 Pazartesi

İHSAN OKTAY ANAR - PUSLU KITALAR ATLASI

MERHABALAR Sevgili Blog Arkadaşlarım;....

Bu yazımda sizlere 3 defa okuduğum dili, anlatımı, konusu ile çok ilginç bulduğum bir kitaptan bahsedeceğim... Tanıtacağım kitap İhsan Oktay Anar'ın ilk kitabı

"PUSLU KITALAR ATLASI "

"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
 

Kitap, ustaca kaleme alınmış olup hiç alışık olunmayan bir dille hazırlanmıştır. Kitabın bu özelliğine akıcılık özelliği de eklenince son derece sürükleyici bir kitap olmuş doğrusu...
 
Bunun yanında romanda olayların geçtiği zamana ve mekana bağlı olarak Osmanlıca ve eski Türkçe kelimelerin, argo, hatta bilimsel terimlerin kullanılması da bence kitabı bir hayli ilginç kılmış. Romanda geçen isimler yazarın ifadesine göre doğu efsanelerinden veya hikayelerinden alınmıştır.



Kitabın bence en güçlü yanı, romanda yer alan Uzun İhsan Efendi, Bünyamin, Arap İhsan, Büyük Efendi, Hınzıryedi.. gibi  ana karakterlerin yanında yan karakterlerin de dış görüntülerinden yaşantılarına kadar pek çok ayrıntıya yer verilmesi, karakterlerin çok iyi dillendirilmesidir.....


Bu romandaki Uzun İhsan Efendi aslında yazarın ta kendisi yani İhsan Oktay Anar'dır. Bu isim ona boyunun çok uzun olmasından verilmiştir. Hiç bir mesleği yoktur. Kimseden para almaz ve kesesinden ne kadar harcarsa harcasın kesesi hep altınla doludur. Dünyayı rüyalarıyla keşfetmeye çalışan bu adamın daha sonradan Yeniçeriler tarafından gözleri oyulup kulakları ve burnu kesilir, dilendirilmek üzere Hınzıryedi'ye satılır. 


"Yeniçeriler kapıyı zorlarken, Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu... "Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam ersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, düşlediğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece, o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın, beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum." Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları gerirdi: "Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır." (Kitabın Arka Kapağında Yer Alan bölüm..)
(Bu Kısımda bahsi geçen "RENDEKAR" aslında Descartes'tir.)


Aslında kitap ve yazar hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki.. Sonuç olarak okunmasını tavsiye edecebileceğim  beni çok etkileyen güzel bir roman....

 Romanı okuyanlar ya da okumayı düşünenler varsa düşüncelerini benimle paylaşırsanız çok sevinirim Sevgili Dostlar....



GÜZEL BİR HAFTA GEÇİRMENİZ DİLEĞİYLE... 

SEVGİLER...

 
Kitapla ilgili daha ayrıntılı bilgi için İHSAN OKTAY ANAR'IN RESMİ SİTESİ

15 Ocak 2012 Pazar

SANDY TOLAN - LİMON AĞACI

“ Bu kitapta tasvir edilen ev gerçek bir yerdir ve bahçesindeki li­mon ağacı da gerçek bir ağaçtır. Eğer Batı Kudüs terminalinden bir otobüse binip, batıya, Akdeniz’e doğru, tepeleri çıkıp inerse­niz ve bir zamanlar Filistin olarak bilinen ancak şimdi İsrail’in bir eyaleti olan, telaş içinde koşuşturan insanlarla dolu sanayi şehrine gelene kadar iki şeritli yolu takip ederseniz, bu yeri kendi gözlerinizle görebilirsiniz. Otobüsten indikten sonra, Herzl Bul­varı adıyla bilinen kalabalık ana caddeden aşağı yürümelisiniz, manavları, kebap tezgâhlarını ve kıymetsiz eşyaların ve ucuz el­biselerin satıldığı mağazayı geçin ve sola dönerek Klausner adıy­la anılan caddeye girin. İşte burada, bir sonraki köşede harap benzin istasyonunu ve caddenin karşı tarafında sütun gibi dikil­miş çiti, bahçesinde uzun bir palmiye ve krem renkli taşları olan gösterişsiz bir ev gözünüze ilişir.
İşte burası dersiniz kendinize. İşte iki tarihi bünyesinde ba­rındıran ev. Bahçesinde limon ağacı olan ev.” 
Limon Ağacı romanından



1967 yılının yaz aylarında, Altı Gün Savaşı’ndan uzak olmayan bir tarihte, genç bir Filistinli adam ve iki arkadaşı İsrail’in Ramla kasabasına giderler. Onlar kuzendir ve yaklaşık yirmi yıl önce ailelerinin terk etmek zorunda kaldığı, çocukluklarının geçtiği evi görmek isterler. Bir kuzenin yüzüne kapı kapanır, diğerinin ailesinin evi okula dönüştürülmüştür fakat öbür kuzen olan Bashir, kendisini içeri davet eden Dalia tarafından karşılanır.
Bir Arap ve bir Yahudi ailesinin ilişkilerinin başlangıç noktası budur. Bashir babasının dikmiş olduğu limon ağacında bir sahipsizlik ve işgal duyguları içinde olur. 1948 yılında küçük bir çocuk iken Bulgaristan’dan kaçak olarak gelmiş olan Dalia Soykırım tarafından yok edilen bir umut ışığı görür. Onlar kaçınılmaz olarak kendi yazgılarını yaşamışlardır ve bu İsrail-Filistin tarihinin bir küçük evrenini oluşturmaktadır.
İki genç insanın başlattığı diyalog bölgenin barış umudunu ortaya koymaktadır. Limon ağacı simgesel olarak bölgede huzurun mümkün olduğunu anlatmaktadır.
Olağanüstü bir öykü ve kurgusal olmayan bir anlatıma sahip olarak sizi saracak.
 
—Sunday Times





Bir Arap, Bir Yahudi ve Ortadoğu’nun Kalbi
Dalia ve Beşhir’in muhteşem öyküsü
“Bu büyüleyici kitap bir ülkede bitip tükenmeyen merhamet, ıstırap ve umudun resim gibi dokunmuş halidir. Bugüne kadar dünyada en acımasızca tartışılan ve en yoğun irdelenen İsrail-Filistin anlaşmazlığının insani boyutlarını çok az kitap bu kadar dürüst ve detaylı bir şekilde ortaya koymuştur. Bu acı verecek kadar güzel öykü, kitap bittikten sonra bile insanın aklında kalmaya devam ediyor.”
—ELİF ŞAFAK, Yakın Doğu Araştırmaları Profesörü, Arizona Üniversitesi














Limon Ağacı konusu ve içeriği bakımından hassas bir konuyu işliyor...Konunun hassasiyeti ve konu işlenirken yer verilen ayrıntılar, kitabı okurken beni yorsa da tamamlamayı başardım.





Aslında kitabı şu an paylaşmayı düşünmüyordum ancak, KIZIMIN CİCİLERİNDEKİ aynı isimli yazımın fotoları zarar görmüş, eski yazımı düzenlerken yayınlamaya karar verdim..

GÜZEL BİR HAFTA GEÇİRMENİZ DİLEĞİYLE... SEVGİLER..

AHMET ÜMİT - PATASANA





"Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım. Tanrıların korkak haline getirdiği bir alçak. Alçakların en acınacak olanı, en tiksinti vereni. Yüreğini dalkavukluk, aklını düşmanlıkla besleyen sinsi bir saray yazmanı.

Ben Kral Pisiris'in danışmanı, büyük meclis Panku'nun değerli üyesi, ben soyluların en soysuzu Patasana.

Ben ölüler içinde yüzen, ben, tanrılar tarafından alnına sonsuza kadar acılar içinde kıvranacaktır, yazılan saray başyazmanı Patasana.

Yazdığı anlaşmalarla, mektuplarla ülkesinin yazgısını değiştiren ama kendi yazgısına söz geçiremeyen zavallı Patasana."












Sana, bu tabletleri okuyacak olana, derim ki: Dikkat et. Benim yaşamımı çiçekli bir ağaçtan kuru bir dala çeviren tanrıların laneti senin de üzerine düşmesin. Onlar, senin yaşamını da benimki gibi zalim bir kralın buyruklarıyla mutsuzluğa mahkum etmesin."



Anadolu coğrafyasının kanlı geleneği son derece realist bir gözle  anlatılıyor Patasana'da. Anadolu'nun güneydoğusunda bugün yaşananlar ile üç bin yıl önce yaşananlar paralel bir biçimde gözler önüne seriliyor. 

Tarihte Mezopotamya olarak anılan bölge, yüzyıllar boyunca kanlı iktidar kavgalarının hüküm sürdüğü çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yaptığı için şiddetli savaşlara sahne oldu ve bu topraklardan ihtiras, intikam, kan ve şiddet hiç eksik olmadı. Patasana;  Hititler döneminde yaşanan iç çatışmalarla Türkiye’nin son yirmi yılda tanık olduğu kanlı bir dönemi anlatmaya çalışıyor.


Patasana

Romanı için seçtiği konu ve karakterleri bir söyleşisinde şöyle anlatıyor yazar: "Ben benliğinde kazı yapacağım kişilerimi seçerken, baştan belirlediğim içeriğe uygun tipler seçtim. Yani Yüzbaşı Eşref, Kürt gerilla lideri Cemşid, Vietnam gazisi Timothy, korucubaşı Düzgün gibi bir dönem şiddet uygulamış tipler ya da şiddete tanıklık edecek, buna tepki verecek Esra, Elif ve diğer kişilikler. Ama bu kişilerimi yalnızca anlatacağım konuyla sınırladığım düşünülmesin. Onları yaşayan, olaylara müdahale eden, hatta zaman zaman yazarı bile takmayan güçlü, çelişkiler içindeki karakterler olarak anlatmaya çalıştım. Onların yaşayan kişilikler olması çok önemliydi, çünkü hemen hepsi bir arkeoloji kazısı sırasında bir araya gelmişti. Bir yanıyla yaptıkları iş nedeniyle bilimsel tartışmalar yaparken bir yanıyla da yaşamın gündelik, basit gereksinimlerini tartışıyorlardı. Banyo sırası gibi, yemeğin ne olacağı gibi, futbol maçına gitmek, Fırat'ta yüzmenin halkın tepkisini çekmesi gibi."


ahmet-umit-patasana

"Burada şunu da söylemeliyim ki bir karakteri anlatabilmenin –yaratabilmenin– olanakları yaşamın kriz anlarından, ya da trajik durumlardan çok gündelik olanın, her gün tekrarlanan sıkıcı davranışlarında daha fazladır. Kuşkusuz kahramanınızın, psikolojik profilini en iyi, gündelik yaşamla, kriz anlarındaki davranışın birliği içerisinde ortaya serebilirsiniz. Ama gündelik yaşamı anlatabilmek hem çok zordur hem de çok önemlidir. Belki de kriz anlarındaki kesintiyi, coşkuyu, heyecanı anlatabilmeniz için basit yaşamı anlatmanız gerekir."
 
Ahmet Ümit, tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi olayı, yaşadığı bugünün içinde insanı anlamanın bir aracı olarak kullanır. Dolayısıyla roman kahramanları ve karakterleri de alabildiğine sahicilik taşır. Bu niteliklerle birlikte "Patasana", Ahmet Ümit romancılığının önemli bir halkasını oluşturur..


Not: Yazı ve Foto internetten alıntıdır... Kitabı büyük keyifle okumama rağmen hakkında yazı yazmaya gelince bu defa cümleleri toparlayamadım... Ama paylaşmadan da yapamadım.. 
Alıntılar romanla ilgili olarak yapılan yorumlardan derlenmiştir... 


Sevgiler..


BU YAZI KIZIMIN CİCİLERİNDE AYNI İSİMLİ YAZININ BU BLOGA TRANSFERİDİR.

9 Ocak 2012 Pazartesi

BUKET UZUNER - KUMRAL ADA & MAVİ TUNA

MERHABALAR;

Bu kitabı alalı yaklaşık 5 yıl olouyor. Ama ne yazık ki, ne zaman okumaya başlasam kitaba bir türlü ısınamadım.. Okuma çalışmaların 10 sayfadan ileri gidemedi... Sonunda kitabı okuyup bitirmeyi başardım ve kitabı okumadığım için ne çok şey kaybettiğimi anladım...

Son derece sıcak ve güzel bir hikaye KUMRAL ADA &MAVİ TUNA... Ve. .bir o kadar da iç burkucu..

Kitapta bir sahne var ki.. Aras'ın hayatının en güzel gününde ölüm sahnesi... Her ne kadar her ölüm erken olsa da Aras'ın ölümü hem çok erken hem de çok iç burkucu... Beni uzunca bir süre ağlattı.. Gelelim kitabımızı tanıtmaya....


İşte kitaptan önemli bir sahne.. (ADA VE TUNA'NIN TANIŞMA SAHNESİ)

"Onu ilk kez gördüğümde yaşantımda çok önemli bir yer tutacağını sezmiştim. Bu tıpkı,bir filmin daha ilk karesinden bütününü kavramak,sonunu tahmin etmek gibi bir duyguydu. Onu ilk gördüğümde bundan böyle artık benim için çok önemli olacağını sezmiş ve ürkmüştüm. O andan başlayarak yaşantım değişecek,artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.  Bunu nasıl güçlü hissettiğimi ve sarsıldığımı iyi hatırlıyorum.fakat elimden gelen hiçbir şey yoktu. Çünkü güçlü bir çekim alanının etkisine girmiş,büyülenmiştim.bütünüyle tuhaf olarak tanımlanacak bir zevkle bu albeniye kapılmıştım tamamen kendi isteğimle ve tamamen "ben" oluşumla ilgili olarak."

(KUMRAL ADA & MAVİ TUNA'dan)


KİTABIMIZIN KISACA ÖZETİ DE ŞÖYLE :
Tuna, Kuzguncuk'ta doğup büyüyen, ailesinin küçük çocuğudur. Daima abisi Aras'ın gölgesinde kaldığını düşünür, fakat bunu kimseye belli etmez. Abisi akıllı, zeki, yetenekli ve çok yakışıklıdır; kendisi ise daima ondan eksiktir.
Tuna ve Aras'ın babaları kendi halinde bir terzi, anneleri ise ev hanımıdır. Annesinin hayatı büyük artistlerin hayranlıklarıyla geçmiştir. Birgün mahallelerine ünlü sinema oyuncuları Süreyya Mercan ve Pervin Gökay'ın taşınması ile tüm hayatları değişir.
Bu çiftin küçük bir kızı vardır. Adı Ada. Tuna onunla küçük bir taş sayesinde tanışır ve o taşı ömrü boyunca yanında taşır. Ada, Tuna'ya göre çok güzel bir kızdır ve de çok çok kumraldır. O zamanki  yaşları Ada 7, Tuna 5. Tuna'nın Ada'ya olan aşkı o zamandan başlar ve bir ömür boyu sürer. Ada birgün Aras'la tanışır. İkiside aynı yaştadır. Ve üçü arkadaşlığa başlar.
Hergünleri birlikte geçer. Ada Tuna'yı tıpkı kardeş gibi, müthiş bir sevgiyle sever. Aras'a hissettikleri ise bambaşkadır. Fakat Tuna'nın da Ada'ya olan zaafı herkez tarafından bilinmektedir. İşte böyle bir aşk üçgeninde birbirlerinden kopmadan uzun süre yaşamışlardır. Ada ve Aras 18 yaşına geldiklerinde üniversite sınavına girerler, sonuçların açıklanmasına 1 ay kalmıştır. Birakşam üstü dışarı çıkarlar. Sahilde dolaşmaya başlarlar. Evlerine geri dönerken Aras, içindeki coşkunun verdiği heyecanla denize balıklama atlar.Tam o sırada sert bir ses duyulur ve Aras bir daha geri gelmez. Aras ölmüştür...
Ada uzun süre hastanede yatar. Tuna ve ailesi perişan olur. Babası bu acının üstünden bir süre sonra ölür. Ölümünden sonra açıklanan sınav sonucuna göre, Aras tek tercihi olan Gemi Makinesi Mühendisliği'ni kazanmıştır. Ada kendisini toplayamamaktadır. Yurt dışına uzun süreli geziler yapar. Fotoğrafçılık üzerine kendini geliştirir. Tuna'da bu arada Edebiyat Öğretmeni olur. Tuna Meriç'le (Ada'nın kuzeni) evlidir artık.
Ada, Aras'ın hatırası nedeniyle asla Tuna'ya yaklaşamaz. Bir Salı sabahı telefon çalar. Meriç konuşur, sonrada Tuna'ya bir not yazıp evden çıkar. Bu notta yanına alması gereken şeyleri yazmıştır. Tuna buna bir anlam veremez. Bir müddet sonra kapı çalar. 2 asker Tuna'yı askere almak için gelmiştir çünkü seferberlik ilan edilmiştir.
Tuna böyle bir şeyi uzun zamandır korku ve kuşkuyla hep beklemektedir. Hazırlanır ve o Salı sabahı evden çıkar. Ada'yı belki bir daha hiç göremeyeceğini düşünürken askerlikte çok zor günler geçirir. Bütün bu olaylar olurken Tuna içinde bulunduğu durumun, kendi aklının kendine oynadığı bir oyun, bir karabasan olduğunu düşünür.
Uzun bir süre sonra seferberlik bittikten, Ada'ya olan aşkını içinde saklamaya söz vererek en çok sevdiği üç kadına döner: Annesine, Meriç'e ve Ada'ya........ 
ADA'YA İSMİNİ VEREN ŞİİR...
kumral ada

bilmez kimse söylemem
pek mahremdir aslında
kaçışım her kendimden
bir dönüştür
buzlu aydınlığıma
köpekler ulur, itler pusuda
sisli sokaklarda kalleş cığlıklar
hem yalnızım hem korkuyorum,lakin erkeklik var
serde susuyorum

susuyorum ada
sen orada
bildiğini biliyorum ada

bela tohumlarını taşır elma
kendi çekirdeğinde
bundan önce ve bundan böyle
ne yapsa, ne etse
insanın
en büyük düşmanı
sessizce
kendi derisinin içinde
susuyorum ada
sen orada
soruyorsun
ve nerede nerede nerede?
 (BUKET UZUNER'in romandaki Şair Dayı DOĞAN GÖKAY'ın ağzından yazdığı şiir...)

 

Bir de kitapta açıkça söylenmese de Buket Uzuner'in kitabı ithaf ettiği Atilla İLHAN'ın romandaki  Şair Dayı Doğan GÖKAY olduğu, Süreyya MERCAN ile Pervin GÖKAY'ın da Sadri ALIŞIK ile Çolpan İLHAN olduğu kitapta geçen başrolünü Sadri alışık'ın oynadığı "BALIKÇI OSMAN" filminden anlaşılıyor...

Sonuç olarak okunmasını tavsiye edeceğim, beni etkileyen çok güzel bir roman...

Okumanız tavsiyesiyle... 

SEVGİLER..



NOT: 30 TEMMUZ 2011'DE KIZIMIN CİCİLERİ'NDE AYNI İSİMLE YAYINLANAN YAZI KÜÇÜK DEĞİŞİKLİKLERLE BU BLOGA ALINMIŞTIR.

4 Ocak 2012 Çarşamba

CHRİSTY BROWN - SOL AYAĞIM

Merhabalar, Sevgili Dostlar,


Bu kitabı bir öğrencim okul kütüphanesinden okumak için aldığında fark ettim. Okudukça da gerçekten bir duygu sömürüsü değil, başarı hikayesi ve gerçek bir yaşam öyküsü olduğunu anlayınca daha da severek okudum. Serebral Palsi (Doğumda oksijensiz kalarak beyin felci geçirme)'li bir erkek çocuğu, ona inanan bir anne... Dilerseniz kitabımızdan daha ayrıntılı bahsedelim...



Kitabın yazarı, Chrısty BROWN, yirmi üç kardeşli ailenin bir çocuğudur. Zor bir doğumdan sonra dünyaya gelmiştir. Vücudundaki anormallikler dört aylık olduktan sonra daha da belirgin hale gelmiştir. Yastık yığını olmaksızın oturmayı bile başaramayan Christy'den annesi hariç herkes umudu kesmiştr. Sorunlarla tek başına baş edemediğini gören aile aldığı doktor yardımından da başlangıçta pek fazla yarar göremez.  Doktorların zihinsel ve bedensel olduğunu söyledikleri Chrısty 5 yaşına kadar hep böyle yaşar...


Derken Chrısty bir akşam herkes evde otururken ders yapan kardeşi Mona'nın elinden sol ayağıyla kalemi aldı ve karalama yapmaya başlar. Ailesi ve kendisi de bu harekete şaşırmıştır. Annesi Chrısty'le ilgilenmekte ve ona alfabe öğretmektedir. Bir gün eve grip olan kardeşi Mona'yı tedaviye gelen mahalle doktoru Chrısty'i "SOL AYAĞI" ile yazı yazarken görür ve oldukça şaşırır.


Chrısty'nin tüm hareket ihtiyacı karşılayan arabası kırılınca Chrısty sürekli evde oturmaya başlar. Bu dönem onun hayatında bir dönüm noktası olur ve yazıdan sonra resim yeteneğini keşfeder. 15 yaşına geldiğinde mahallelerindeki Jenny'e aşık olur.  Jenny'den karşılık görememesini bedenine bağlar ve kendinden nefret eder ve her geçen gün daha da içine kapanır..Kardeşlerinin evlenip, evden ayrılamaları ve çocuk sahibi olmaları yani normal bie yaşam sürmeleri O'nu ailesinden uzaklaştırır ve daha da içe kapanmasına neden olur. Ayrıca resim yapmaktan da sıkılmıştır. 

O yüzden küçük hikayeler yazmaya başlar. Bu dönemde ailesi Chrısty'ni zar zor bulduğu parayla seyahate gönderir.Bu seyahatte Chrısty gibi özürlü çocuklarla vakit geçiren Chrısty burada kendisine yeniden güven duymaya başlar.

Bir haftalık seyahatten sonra eve geldiğinde yine eski Chrısty olur. Yine kendi halini düşünmekte iken Chrısty'nin ayağını kullanmasından çok etkilenen doktor Chrısty'ne yardım edebileceğini fakat tedaviye cevap verebileceğini anlamak için onu Londraya göndermek istediğini söyler.

Chrısty ve ailesi bu beklenmedik olay karşısında oldukça sevinir Londra Seyahatinden sonra Chrısty'nin tedaviye yanıt verebileceği anlaşılır. Chrısty geri döndüğünden fizik tedaviye başlar. Hergün düzenli fizik tedavi ve konuşma eğitimi alan Chrısty'nin homurdanmaları bir süre sonra konuşmaya çevrilir. Artık anlaşılır bir biçimde konuşmaya başlar.


Bu dönemde Chrısty kısa hikayelerini geliştirerek kendi hayat hikayesini yazmaya başlar.Kitabı yazarken en büyük yardımcısı doktorudur. Chrısty kitabının yarısını bitirdiğinde Doktoru beyinsel özürlüler semineri olacağını ve Chrısty'nin kitabını burada okuması teklifini yapar. Ve Chrısty seminerde yazdıklarını okur. O gece ailesi,doktorları ve izleyen seyirciler Chrısty'le gurur duyarlar.

Not: Etiketli resimler tarafımdan çekilmiştir. Diğer resimler ise kitapla aynı ismi taşıyan "SOL AYAĞIM" isimli filmin görsellerinden alıntıdır. 
Roman Sol Ayağım (My Left Foot: The Story of Christy Brown), 1989 yılında filme çekilmiştir. Filmde Christy Brown’u canlandıran Daniel Day-Lewis 1989 yılında, bu filmdeki performansıyla en iyi erkek oyuncu dalında Oscar kazanmıştır. Ayrıca film en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dalında da Oscar'a aday gösterilmiştir.