31 Ağustos 2012 Cuma

CAN DÜNDAR - AŞKA VEDA

Merhabalar;
Can Dündar'ın son dönem çıkan ve ilk baskı da 100 bin adet basılan "Aşka Veda" kitabını, ben de geçen günlerde edindim.


Arka kapak yazısına göz atalım önce; 



"Nostaljik bir mazi güzellemesi yapmak istemem,” diyor Can Dündar, zindana dönüşen, koyu bir karanlık olan 70’lerdeki ilişkileri anlattığı yazısında: “Ama aşkın ha babam ertelendiği o kanlı karanlıkta bile, en dayanışmacı ve masum yanları saklıydı insanoğlunun…” Aşka Veda Can Dündar
“Şimdi bakıyorum da, umursamaz kalabalıklarda metruk bir yalnızlık yaşıyor neslim…”


Aşka Veda, Can Dündar’ın aşka dair yazılarını bir araya getiriyor. Körkütük, sırılsıklam aşkları, özlemi, yalnızlığı, ayrılığı ve terk edilme acısını; “kâh içten içe kabaran kâh gürül gürül çağlayan o deli nehri,” anlatıyor.
Siyasetten ve popüler kültürden kadın ve erkeklerin zaman içinde değişen yüzlerine bakıyor. “Söylenmemiş o iki sözcük yüzünden heba olup gitmiş” nesiller ile nihayet kavuşan ama mutsuz mu mutsuz olan günümüz gençliğini karşılaştırıp şiirini kaybeden zamane ilişkileri sorguluyor. Şehvet sevdadan soyunduğunda, Eros okunu kırdığında, piyasa duruma el koyduğunda aşkın nasıl can çekişmeye, körelip çirkinleşmeye başladığını sergiliyor.

Hazsız evliliklerden evliliksiz hazlara, sekssiz aşktan aşksız sekse; ateşten gömleği gönüllü giyenlerden, aşkını kariyerine feda edenlere geçişin izini sürüyor. Aslında bir türlü veda edemediğimiz, her daim ihtimal dahilinde olan aşkı anlatıyor Can Dündar, Aşka Veda’da.
Ve olası bir sevda kuraklığı tehlikesine karşı, okurları uyarıyor…"



Can Dündar, çizgisini, duruşunu her daim beğendiğim bir yazar olmuştur. Yazılarını da hep severek okumuşumdur. Ancak "Aşka Veda" beni hayal kırıklığına uğrattı…




Dündar bu kitabındaki toplama yazıları ile bizlere bizim bildiklerimizi bir kez daha hatırlatırken, belleğimizi yeniliyor. Son dönemlere ait pek çok magazin tartışmaları, kitleleri peşinden sürükleyen diziler, metroseksüeller ve überseksüeller, Viagra'nın icadı ile kendini yeniden gencim zanneden altmışlık dedelerin genç kızlar peşinde sevdalanıp, gülünç hallere düşmeleri, Ece Erken-Erdinç Acar çiftinin bir dönem yaşadığı lazer hadisesi, Muazzez Ersoy'un banyosunda aşka son verişi ve daha nicesine dair kısa yazılar yerini alıyor kitapta...



Aşka Veda'da yazarın "Yarim Haziran" ve "Kırmızı Bisiklet"indeki  tadı bulamadım maalesef... Zaten bir çok magazin olayının ana haber bültenlerinde bile yer alıp hayatımızı kuşattığı dönemde;  pek magazin aşkı tarihe çoktan karışıp tarafların başkalarıyla ilişkileri ayyuka çıkmışken; okumak pek de keyif vermedi.. Aşka Veda  bana damağımda kalan eski Can Dündar tadını vermedi.  


Yazarın kullandığı üslup ve dile söylenecek bir şey yok elbette.. Son derece akıcı, gereksiz benzetmelerden arınmış temiz bir dil kullanmış yazar; günümüz aşklarını sorgularken...


Sıcak yaz günlerinde sıkmayan üslubuyla okunabilir bir kitap olmuş yine de... Sarı Zeybek, Lüsyen tadını arayanlara yetmese de.... 


Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle... 

SEVGİLER..

15 Ağustos 2012 Çarşamba

JEAN - CHRİSTOPHE GRANGE - SİSLE GELEN YOLCU

MERHABALAR;



En çok satanlar listesini çıktığı günden bu yana meşgul eden bir kitap ile karşınızdayım.. Grange'ın son kitabı "SİSLE GELEN YOLCU"

Ancak başlarken şunu söylemeliyim ki; Grange'ın Koloni ve Ölü Ruhlar Ormanı hariç tüm kitaplarını okumuş bir Grangesever olarak Sisle Gelen Yolcu'dan Kızıl Nehirler, Siyah Kan, Kurtlar İmparatorluğu, kadar keyif almadım maalesef.. Yazar bu defa psikolojik gerilim tipinde yazmış.. Romandaki cinayetler daha flu bir fon olmuş sadece...


"Ben gölgeyim.
Ben avım.
Ben katilim.
Ben hedefim.
Kurtulmak için tek çarem var: diğerinden kaçmak.
Peki ya diğeri de bensem?" Arka kapak'tan.. (Romanı çok güzel özetleyen sözler...)


"Zil sesi şuuruna kızgın bir iğne gibi saplandı.
Rüyasında güneşte parlayan bir duvar görüyordu. Beyaz duvar boyunca gölgesini takip ederek yürüyordu. Duvarın ne başlangı­cı ne de sonu vardı. Duvar evrendi. Pürüzsüz, göz kamaştırıcı, kayıtsız…
Yeniden zil sesi.
Gözlerini açtı. Yanı başındaki kuvars çalar saatin ışıklı rakam­larını gördü. 04.02. Dirseğinin üzerinde doğruldu. El yordamıyla ahizeyi aradı. Eli boşlukta dolaştı. Dinlenme odasında olduğunu hatırladı. Önlüğünün ceplerini yokladı, cep telefonunu buldu. Ek­rana baktı. Numarayı tanımıyordu. Açtı, ancak cevap vermedi.
Karanlık odaya bir ses yayıldı:
- Doktor Freire?
Cevap vermedi.
- Siz Doktor Mathias Freire misiniz, nöbetçi psikiyatr?
Ses çok uzaktan gelir gibiydi. Hâlâ rüyada olmalıydı. Duvar, beyaz ışık, gölge…"


Mathias Freire Fransa Bordeaux’da bir poliklinikte çalışan psikiyatr’dır. Gece nöbeti esnasında garda tutuklanan bir adam bulunur ve sisli gecede getirilir, adamın elinde bir İngiliz anahtarı, telefon rehberi ve kan lekeleri bulunmaktadır. Kovboy şapkalı bu garip adamın ne yaşadığına dair hiçbir fikri bulunmamaktadır.  

Aynı gece polis merkezine garda bir ceset bulunduğuna dair ihbar gelir, cesedin kafasının yerinde ise koparılmış boğa kafası bulunmaktadır. Cesedin içine bırakıldığı çukurun içinde parmak izine rastlanır ancak parmak izi hafızasını kaybetmiş adama ait değildir.

Cinayeti araştırma görevini Anaïs Chatelet üstlenir. Anaïs hırslı bir kadın polistir. Hafızasını kaybetmiş adamla ilgili bilgi almak sık sık Mathias ile buluşurlar ve yakınlaşırlar. Bu esnada adam adını ve hayatına dair birkaç şeyi hızlı bir biçimde hatırlar. Adamın adı  Patrick Bonfils ’dir. Ancak Mathias adamla ilgili yaptığı araştırmalarda nüfus kaydına rastlamaz.

Hastanede çalışan bir hemşirenin adamı tanıması üzerine adamın birlikte yaşadığı sevgilisine ulaşılır. Mathias adamın “BAVULSUZ YOLCU” diye adlandırılan “psişik bir kaçış” yaşadığını fark eder. Bu durumu ani bir şok ya da üzüntü tetikleyebilmektedir. 

Patrick Bonfils  adamın gerçek adı değildir. Kendi ile ilgili uydurduğu bilgiler tamamen kurgudur. Patrick Bonfils  aslında bu durumun pek de farkında değildir. Mathias Freire, Patrick Bonfils ’i hatırladıklarının da yardımıyla hastaneden çıkarır. Onu ziyarete gittiği bir gün siyah giyen profesyonellerce saldırıya uğrarlar. Patrick Bonfils  ve sevgilisi ölürken Mathias Freire zorlukla kurtulur.


Polisler boğa cesedinin manasını araştırırken bunun tarihte Yunan mitolojisinde geçen bir efsaneye dayandığını fark ederler.(Minos Miti) Aynı zamanda cesedin yanında bulunan parmak izleri de psikiyatr Mathias Freire’ye aittir.  

Mathias Freire ; Patrick Bonfils  gibi kendisinin de daha önceki yaşantısına dair hiçbir şey hatırlamadığını fark eder ve  hem geçmişini hem de katil olup olmadığını araştırmak için geriye doğru yolculuğa başlar. Peşinde onu yakalamak isteyen Anaïs Chatelet ve öldürmek isteyen silahlı profesyoneller vardır. 


Kovalamaca Fransa’nın çeşitli şehirlerinde tüm hızıyla devam eder.  Mathias Freire; Victor Janusz ismiyle ve evsiz olarak yaşadığı Marsilya’ya kendini bulmaya gider. Burada kıyafetlerini emanet dolabına bırakıp; eski kıyafetler girerek sokaklara evsizlerin arasına karışır. Amacı kendini tanıyan kişiler olup olmadığını anlamaktır. Burada kendini tanıyan birkaç kişi ile birlikte zaman geçirip kendi geçmişine ulaşmaya çalışır. 

Olympos katili adıyla aranan, İkaros cinayetini işleyen kişi olarak arandığını öğrenir. Cinayet mahallinde bir başka evsiz tarafından görülmüştür.  Sürekli “Matruşka” diye sayıklamaktadır. Burada da silahlı profesyoneller tarafından saldırıya uğrar. Polis de araştırmalara devam etmektedir. Anaïs Chatelet bonfils’i öldüren adamların kullandığı aracın insanlar üzerinde de deneyler yapan Metis adlı şirkete ait olduğu bilgisine ulaşır. Şirket çok nüfuzlu ve etkindir. 


Anaïs Chatelet  ve polisler peşine düşmüşken kendisine Narcisse diye seslenen delilerin arasına karışarak onları atlatmayı başarır. Artık deli ressam Narcisse’tir. Akli dengesi bozulmuş insanların sanatla iyileştirilmeye çalışıldığı bir kliniktedir artık. Son derece başarılı bir ressam olduğunu ve kendini farklı biçimlerde resmettiği oto portrelerinin sergilendikleri galeride satıldığını öğrenir. 

Yaptığı resimlerinin aynı zamanda birer “pişmanlık” olduğunu öğrenir. (pişmanlık sanatçının üzerinde pek çok değişiklik yaptığı resimdir, bu tarz resimler x-ray cihazıyla görüntülendiğinde alttaki çizim görülebilir.) Bunun üzerine resimlerinin satıldığı adreslere tek tek uğrayarak resimlerine ulaşmaya çalışır. Bu resimlerden ulaştıklarının filmini çektirdiğinde; alttaki resmin cinayetleri gösterdiğini fark eder. Cinayet sahnelerinde kendisi de vardır. 

Saldırıya uğrayıp, saldırganların elinden kurtulduğunda hastanede polisler tarafından gözetim altına alınır. Hastanede çekilen röntgenlerde burnuna yakın bir bölgede oval bir implant olduğunu öğrenir. Polislerden kaçıp kurtulduğunda kaldığı otel odasında bu nesneyi burnunu lavaboya vurup, burnunu kırarak; çıkarır. 


Narcisse iken resimlerini yaparken kullandığı rafine ketenyağının tedarikçisi sayesinde Narcisse’den önceki kişiliğine geri döner; Nono(Arnoud). Nono’nun kaldığı Paris’teki stüdyo dairenin adresine ulaşır ve orada kalmaya başlar. 

Orada kaldığı esnada ziyaretçileri vardır. Ziyaretçileri sayesinde sahte evrak düzenleyen bir çeteyle çalıştığını öğrenir. Bu durum Mathias Freire’nin doktorluk yaparken; kullandığı diploma ve sertifikaları nasıl elde ettiğini de açıklamaktadır. Ama tıp bilgisinin kaynağı muallâktır. …


Romanımızın 5. kaçış karakteri François Kubiela... Ancak François Kubiela'nın kim olduğunu, cinayetlerin nasıl işlendiğini, Mathias Freire'nin burnundaki implantın ne işe yaradığını, Matruşka'nın romanda ne anlama geldiğini öğrenmek için romanı okumak gerekiyor elbette. 


KİTAPTAN NOTLAR:

Kitap Grange’n önceki bazı kitaplarında yaptığı gibi iki ana karakter üzerinden devam etmektedir. Bir yandan Mathias Freire kendi kimliğini ararken; diğer yandan ise  Anaïs Chatelet adlı genç polis amiri de onu takip etmektedir. Anaïs garda bulunan hafızasını kaybetmiş adam kendisine getirildiğinde, davayı çözümlerse hızlı terfi edeceğini düşündüğünden son derece isteklidir. Ancak işler istediği gitmez.. Karakterimizin babası da son derece renkli ?!... Jean-Claude Chatelet ünlü şarap üreticisidir ve aynı zamanda Şili’de bulunan işkencecilerden biridir. Metis ile de ilişkisi vardır. Bu nedenle Anaïs Chatelet babasının olaylarla ilgisini öğrendiğinden beri onunla görüşmemektedir. Zengin babanın polis memuru kızı...Anaïs'in içinde bulunduğu psikolojik durumu açıklamak adına babasıyla ilgili bölümler yerinde olmuş.

Romanın başlarında Patrick Bonfils'in kaldığı hastanedeki bir hemşire tarafından tanınması biraz zorlama olmuş.. Yazar Bonfils'in daha önceki yaşantısına ulaşırken daha çarpıcı bir yol izleyebilirdi. Kendisinin de "Bavulsuz yolcu" olduğunu anlaması biraz sıradan olmuş.. Odanın ortasındaki bol koliler ne zamandır oradaydı acaba? Ama karakterler arası geçişler güzel yapılmış, bağlantılar sırıtmamış...

Başkahramanız Mathias'ın implantı çıkarma sahnesi son derece çarpıcı olmuş.. Bonfils'in burnunu öldükten sonra kesilmiş olmasının nedeni burada az da olsa açığa çıkıyor. Tabi implantın işlevini öğrenmeniz için daha fazla sayfa okumalısınız...

Yazar ikizlere olan ilgisinden midir bu kitapta da ikizlerle ilgili bilgi ve görüşlere yer vermiş.. Yine yazarın yinelediği bir husus da Fransızlar dışındaki etnik kökenleri tamamen olmasa da aşağılaması. Türklere bir çok kitabında yaptığı göndermeler bu kitabında yok ama bu defa da Araplara, Arap kökenli bir hayat kadını ile gönderme yapmış... 

Bir çok kitabının aksine polis karakterinin kadın olması farklılık olmuş ve polis tam olarak belirtilmese de romanın sonuna kadar yaşamayı başarmış..

Yazımın başında da söylediğim gibi Grange'ın bu romanı daha çok Psikolojik- Gerilim olmuş. Cinayetler flu bir fon oluşturmuş. 

Yazarın roman boyunca açıklama yapmak ve daha çok bilgi vermek adına yazdığı bazı bölümler sıkıcı olmuş maalesef... Bazı bilgilere okuyucunun kendisinin ulaşması daha çekici geliyor bana... Ama yazarın yazım aşamasındaki araştırmalarını da yabana atmamak lazım elbette... 

Son Olarak; Yazarın daha eski kitaplarında Leyleklerin Uçuşu, Siyah Kan, Kızıl Nehirler, Kurtlar İmparatorluğu, Şeytan Yemini gibi benimsediği tarzın biraz dışında olsa da  Psikolojik - Gerilim severler için okunabilir bir kitap diye düşünüyorum ve tavsiye ediyorum... 

BU AKŞAMLIK BU KADAR.... SEVGİLER...

Özet bölümünde BURADAN yararlanılmıştır..
 














9 Ağustos 2012 Perşembe

HAKAN GÜNDAY - AZ

MERHABALAR;

Çekilişler dışında pek bir şey paylaşmadım bu aralar blogumda maalesef... Aslında okumaya tam gaz devam ediyorum.. Paylaşılacaklar bir hayli birikti ama bir türlü oturamıyorum bilgisayar başına.. Her ne kadar tatile gidemediysem de tatil modundayım..  Sizlerle paylaşmak istediğim kitap bir çoğunuzun okuyup çoktan (herkes benim gibi kaplumbağa değil çok şükür...) paylaştığı bir kitap..

HAKAN GÜNDAY - AZ


ARKA KAPAK'tan başlayalım..

11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman…



Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az...

Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi...



AZ yazarın 2011'de çıkardığı son kitabı.. İsmi kısa ama meğer ne anlamlıymış.. Kitabı okumak lazımmış anlamam için... 


Başlamadan yazarın kitabını ithaf ettiği Nevzat Çelik'in bir çalışmasına yer verilmiş.. 

"Çok olmadığımız kesin
Çok olan tarafta değiliz
Çok olan tarafta olmayacağız...."


Gelelim kısaca özetimize...

Derdâ ve Derda isimleri hemen hemen aynı, kaderleri birbirine benzeyen ancak biri kız diğeri erkek olan romanımızın ana karakterleridir. Romanımız 11 yaşındaki Derdâ’nın yatılı okulda geçirdiği gecelerden biriyle başlıyor. Maalesef ki bu gecede 6 yaşındaki, Yatırcalı bir kız çocuğu tavanda gördüğü şekli böcek zannederek; ranzadan düşerek ölür..

“Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti. Korkudan titriyor, gözlerini böcekten ayıramıyordu. Ay çekirdeği tarlası kadar bir tavana bakıyor ama sadece onu görüyordu. Ay çekirdeği 
kadar bir böcek. Sivri ayaklarının etrafındaki tüyleri paça gibi duran, antenlerinin inceliği kirpik kadar olan bir böcek. Bir böcek resmi kadar hareketsiz gövdesiyle, koyu bir loşluğun koyu griye boyadığı betonda simsiyah bir leke. Küçük kızın korkudan sulanmış gözleriyle aynı renkte.”


Derdâ bu olayın ardından annesi tarafından köye götürülmek üzere alınır. Derdâ okula geri döneceğini sanırken annesinin niyeti farklıdır. Annesinin niyeti 11 yaşındaki kızını evlendirmek kalan ömründe başlık parası sayesinde rahat etmektir. Annesi amacına ulaşır ve Derdâ; Hikmetçiler tarikatı mensuplarından Ubeydullah'ın oğlu Bezir ile evlendirilir ve Londra'ya götürülür. Derda beş yıl boyunca gittiği Londra'daki evlerinde hapis hayatı yaşar ve kocasından çeşitli işkenceler görür.

Karşı komşusunun kendisini kurtarabileceği inanacına kapılan Derdâ  para bulup kocasından kaçmak için porno kasetleri çeker. Evden kaçtıktan sonra uyuşturucu bağımlısı olur ve uyuşturucu parası için yapmadığı şey kalmaz...  Ancak daha sonra kader yüzüne güler. Derdâ’nın hayatı bir rehabilitasyon merkezinde uyuşturucu tedavisi gördüğü esnada kendisine refakat eden Anne sayesinde değişir. Anne ona gerçekten “annelik” eder. Derdâ okula geri döner üniversiteye gider ve bir edebiyat profesörü olur...



Kitabımızın ikinci kahramanı Derda ikinci bölümde çıkıyor karşımıza….
Derda,mezarlığa bitişik  bir gecekondu da yaşamakta ve göz kanseri olan annesine bakmaktadır. Babası cezaevindedir. Derda da on bir yaşındadır tıpkı Derdâgibi… Hiç okula gitmemiştir ve okuma yazması yoktur. Derda'nın bütün dünyası içinde yaşadığı mezarlıktan ibarettir... Bir gün Derda’nın annesi ölür. Derda arkadaşlarından birinde duyduğu yurt hikayelerinden korkarak annesinin ölümünü gizler.  Annesinin cesedini baltayla parçalar ve çeşitli mezarlara gömer.

 Annesinden kalan son parçayı bir mezara daha gömmüş oradan ayrılırken sakallı ve cüppeli bir adamla çarpışır. Adam annesinin son parçasını gömdüğü mezara gider ve bir zarf gömer. Derda adamı takip etmeye başlar. Adam düzenli olarak gelir mezarlığa ve mezarların içine zarflar bırakır. Derda merakına yenik düşerek zarfları açar içerisinden para ve belgeleri alır.  Ancak adam bu olayı fark ettiğini annesinin sol elini bir kutu içine koyarak gösterir.  Derda aldığı belgeleri yerine koyar. Ancak içindeki korkudan bir türlü kurtulamaz. 

Aynı günlerde mezarda toprağa beyaz bir zarf gömen bir kadın görür ve her şeyi anlatıp yalvarmaya afdilemeye karar verir ama kadın yabancıdır ve ne dediğini anlamaz mezarı işaret eder… Derda mezarı yıkayıp temizlerse kendisini affedeceklerini düşünür... derda ondan sonraki 5 yıl boyunca mezarı temizler ve mezar taşıyla konuşur… Bilmediği bir şey vardır.. O mezar OĞUZ ATAY’ın mezarıdır…. 



Derda'nın okumayı öğrenip Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ını okuduktan sonraki rüyası farklı bir yazı karakteri ile yazılmış.. 

"İnsanlardan geri kalanlara mezar taşı denirdi. Göğsünün üstünde inip kalkan kitabın bir mezar taşı olduğuna inandı ve kırpmaktan vazgeçip gözlerini kapadı."


Derda'nın yolu Derdâ ile tesadüfen sanal alemdeki eski pornolarından biri ile kesişir.  Tecavüze uğrayan Derdâ kameraya Oğuz Atay'ın bir cümlesi ile seslenince Derda onu bulmaya karar verir. Yazmayı öğrenerek ona mektup yazar.... 


Derdâ da Anne'nin ölümünden sonra Anne'nin Oğuz Atay'la tanışıklığını öğrenip; Oğuz Atay'ı araştırırken; Derda ile yolu keşisir. Derdâ  da bir mektup yazar. Karşılaşmaları her ikisi de 40 yaşına geldiklerinde Oğuz Atay'ın mezarı başında olur...


"Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır.Belki de az,hayat ve ölüm kadardır! Belki de,seni az tanıyorum, demek,seni  kendimden çok biliyorum,demektir.Belki de az her şey demektir.Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir..."

 '' Seni AZ seviyorum'' dedi  Derdâ 
'' Ben daha AZ... '' dedi 
 Derda
Bir daha da konuşmadılar....

Birlikte olabilmek için kırk yıl bekledi onlar birlikte ölebilmek içinde kırk yıl daha yaşadılar...


KİTAPTAN NOTLAR:

Öncelikle kapaktan başlayalım... Kapak renkleri ve tasarımını çok beğendim doğrusu.. Bir erkek vücuduna düşen kadın gölgesi, gölgenin ve erkeğin ortak gözleri kitabı okuyunca daha da anlamlı oluyor elbette.

Roman konu ve dil bakımından son derece akıcı....Olaylar birbirine iyi bağlanmış....Ancak; zaman zaman olay örgüsü; bu kadar tesadüf olur mu? dedirtti bana... Romanın ilk sayfalarında ölen küçük kızın ağabey'i ile Derdâ'nın İngiltere'de karşılaşması bana biraz fazla geldi.. Daha bunun gibi pek çok tesadüf.. Bu tesadüfler içinde en gerçekçi ve etkileyici olan bence Derdâ'nın babası ile son karşılaşması oldu.

Kitabın özellikle ilk bölümünde daha sıklıkla yer alan küfürler okurken beni rahatsız etti.. Bu kelimelerin yerine daha farklı sözcükler kullanılamaz mıydı acaba?..  

Yazar bir hayli fazla aforizma kullanmış.. Bu kitabı okurken benim için daha akıcı olmasını sağladı... 

"O günden sonra Derda, hücre hücre öldü ve gün gün yaşlandı. Çünkü derdi korku değil, korkuyu beklemekti. Ve korkuyu beklemek, korkudan beterdi. Bir zamanlar, birinin yazdığı gibi....." (sayfa - 222)

SEVGİLER... 


NOT: İLK GÖRSEL ALINTIDIR..