30 Eylül 2012 Pazar

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU- CARİYENİN GELİNİ- NURBANU

MERHABALAR; 

Yine bir Demet Altınyeleklioğlu kitabıyla karşınızdayım;

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU- CARİYENİN GELİNİ- NURBANU

İKTİDARA GİDEN YOLDA HÜRREM’İN İZİNDEN YÜRÜYECEKTİ



ARKA KAPAKTAN;

GÜZELLER GÜZELİ CECİLİA BAFFO’YDU O…
Venedik Venedik olalı, ondan güzelini görmemişti. Altın Kız derlerdi ona. Serenatlar ona yapılır, aşk şiirleri onu anlatırdı. “Güneş doğudan değil, Cecilia’nın gözlerinden doğar, onun gözlerinden batar. Yıldızlar gözlerinde parıldar” derdi şarkılar. Ancak kaderin rüzgarı yaman esecek, Cecilia kaçırılacak ve Sultan Süleyman’ın haremine savrulacaktı. Rüyaların kraliçesi, artık bir köleydi. Haremi birbirine katan cariye Cecilia’nın yolu, Sultan Süleyman’ın, güzellikte kendisiyle yarışan biricik kızı Mihrimah’la kesişti. “Senin adın artık Nurbanu olsun!” dedi Mihrimah. “Tanrı’nın Işığını Saçan Kraliçe…” Nurbanu, güzelliği ve aklıyla büyülediği, Hürrem’in oğlu Şehzade Selim’in ruhunda iktidar fırtınası yaratacaktı. Oysa, Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem, iktidar oyununu Selim’in değil, küçük oğlu Beyazıt’ın üzerine kurmuştu. Ve böylece kayınvalide Hürrem ve gelin Nurbanu arasında amansız bir mücadele başladı…

ÖLÜMÜN KIYISINDA YAŞANAN HAYATLAR. HAREM CEHENNEMİNDEN CENNETE UZANAN BİR YOL. KENDİ DESTANINI YARATAN, OSMANOĞLU’NA KADER KATAN, AYKIRI BİR KADIN. AŞK, ENTRİKA, TUZAK, İHANET…



KİTAPTAN;

“Tarih benim için ne der, umurumda değil. Tarih, kalem kimin elindeyse onun hikayesini anlatır. Bugün kahraman ilan ettiğini, yarın lanetler. Hain diye damgaladığına yarın bir bakarsın alkış tutar. Osmanlı’nın benim hakkımda vereceği hüküm de umurumda değil. Venedik’in dediği de, diyeceği de. Ben bahtımın çizdiği yolda yürüdüm. Başka çarem vardı da yapmadım mı, başka yolum vardı da yürümedim mi? Kader rüzgarsa, insan dediğin de önüne kattığı kuru yaprak. Estimi bir o yana savurur adamı, bir bu yana. Savrula savrula buralara geldim, bunları yaptımsa suç benim mi? Varsın tarih istediğini yazsın. Osmanlı ne bilirse onu desin. Venedik, maskesiz dolaşamadığına bakmadan varsın beni ayıplasın. Hepsi celladın yağlı urganından, kılıcından, baltasından iyidir. Gerçeği, yaşayan bilir. Ben yaşadım. Venedikli Cecilia Baffo’dan Nurbanu doğurdum. Bir cariyeden kraliçe yarattım. Bir sarhoştan kral…

Herkes böyle bilsin. Osmanlı’ya iki padişah veren Nurbanu Valide Sultan’ım ben…” (S. 775,776)



KİTAPTAN NOTLAR;

Karakterler bakımından da Mihrimah’a göre  zengin Nurbanu. Yabancı karakterlerin üzerinde daha fazla durulmuş...  Jeanne d'Aragon unvanlı Guilla Collona ayrıntılı şekilde ele alınmış. Fiziğinden düşüncelerine, yaşantısına kadar… Karşımıza Şarlken ve karısı, Andre Doria, devrin iki papası da çıkıyor aynı zamanda. Özellikle Kutsal Gelin'in bulunduğu bölümler ilgi çekici ve farklı olmuş. Haçlı çağrısı için yapılan toplantı Osmanlı düşmanlarının gözüyle anlatılmış okuyucuya. Bir taraftan da Venedik, Papalık, çeşitli Avrupa saraylarında geçen bölümleri de özellikle kitabın birinci bölümünde oldukça fazla yer kaplıyor.


Tarihi olarak aynı dönemde ve aynı ortamda yani sarayda yaşamalarından dolayı karşımıza Hürrem ve Mihrimah da çıkıyor. Ancak tabiî ki bu kitapta Yazar, Hürrem ve Mihrimah’ı yan karakter olarak kullanmış doğal olarak… Başlarda yine de hatırı sayılır kez sahneye çıkan Hürrem ve Mihrimah, ikinci bölümde sadece gözükmekle yetiniyorlar. Hürrem gözükmese de Nurbanu’nun hayatında etkileri devam etmekte elbette…




Başlangıçta romana uzun süre Barbaros Hayreddin Paşa'nın Kızıl Kadırgası ev sahipliği yapıyor. Aynı kadırga Mihrimah ve Alaiyeli’nin karşılaştıkları yer olsa da Nurbanu’nun hayatında daha fazla yer kaplamış…. Kadırga ve deniz sahneleri romana farklı bir hava kazandırmış. Yazar denizcilik terimlerini kullanırken son derece iyi iş çıkarmış.. İhsan Oktay Anar’ın “AMAT”ında karşılaştığım, tanıdık gelen dönemin denizcilik terimleri ustalıkla yerini almış romanda…

Venedikli Cecilia ile Osmanlı Nurbanu arasındaki aidiyet ikilemi de gözler önüne seriliyor sıklıkla. Kıbrıs'ın Fethi, Preveze Savaşı, İnebahtı Savaşı gibi devrin tarihi olayları da Nurbanu'nun aidiyet ikilemi eşliğinde sunuluyor. Nurbanu'nun  ikilemi yalnız vatan kısmıyla kalmıyor, bir de işin içinde din kısmı da var. Bu tarafıyla Nurbanu Hürrem’e ve belki bilmediğimiz pek çok saray kadınına benziyor… mutlaka insanın doğduğundan beri ait olduğu dini, ismini değiştirmesi zordur. Geçmişi yok saymak zorunda kalması da bir o kadar iç burkucu…

Hürrem'in başlarda kızı gibi gördüğü, yetişmesine katkı sağladığı ve yine Hürrem’in desteğiyle kraliçe olmak için yola çıkan Nurbanu'nun ilerleyen zamanda Hürrem'le karşı karşıya gelişi kitabın diğer konularından… bunda en önemli etken Hürrem’in oğlu Mehmet’in ölümünden sonra “İktidar Oyunu”nu küçük oğlu Beyazıt üzerine oynarken; Nurbanu’nun Selim’in içinde bir iktidar ateşi yakmasıdır elbette….( Roman boyunca Nurbanu'nun "seni han yapacağım, tacı başına koyacağım..v.b söylemlerine sıklıkla yer verilmesi biraz sıkıcı olmuş... Bir de Nurbanu'nun sıklıkla "karanlık sulardayım" söylemi de roman boyunca çok sık yer alan cümlelerden... ) 

Her ne kadar aralarında mücadele devam etse de romanın sonunda Nurbanu’nun kitabın son kısımlarındaki Nurbanu'nun Hürrem'e geri dönüşü bir tür itiraf gibi olmuş…


Kitapta aynı zamanda II. Selim(Sarı Selim)'i de yakından tanıma şansına erişiyoruz. Nurbanu'yla yaşadığı sorunlu aşkına da göz atıyoruz aynı zamanda. Sarhoşluk ve cariye temasını da II. Selim'le bol bol kullanıyor yazarımız… Yasef Nassi adlı bir yan karakter de bulunuyor aynı zamanda, padişahın yanından ayırmadığı Yahudi bir tüccar... Aslında sarı Selim’i Sarhoş Selim yapan ona kadın bulan adam da diyebiliriz... Maalesef Selim içinde bulunduğu duruma neden olanlardan olsa da ondan vazgeçemiyor…

Ayrıca devrin ünlü simalarından Sokollu Mehmet Paşa da yerini alıyor kitabın sonlarında. Bir de kardeşi, padişahın lalası Kara Mustafa Paşa kitabın önemli karakterlerinden. Nurbanu'nun II. Selim'i onunla aldatması kitapta işlenen konulardan. Aslında Selim’in de bu durumdan haberi olduğunun ima edilmesi biraz sevimsiz olmuş elbette. (Daha önceki yazımda belirttiğim gibi gerçekle fanteziyi karıştıranlar olabilir ve bu tarz ithamların kanıt ya da kayıt olmadan yapılması insanları yanıltabilir… Elbette tarihimizde zaferlerin başarıların yanında karanlık noktalar da var. Belki romanda anlatılan bir takım olaylarda gerçeklik payı da olabilir. Bu roman sadece “Tarih Fantezisi” olarak okunursa sorun yok ama ya gerçekleri saptırıyorsa.) Sonuç itibariyle bu serinin okuyucu kitlesi hiç de az değil….

Kitabı, bir sonraki kitap olan Safiye Sultan'a hazırlık vazifesi yapması amacıyla Nurbanu-Safiye karşılaşmasıyla bitiren yazar yine ilginç bir tablo sunuyor. Yeni kitaptan tadımlık bir bölüm sunuyor okuyucuya kitabın sonunda…
 
Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle...

SEVGİLER...

27 Eylül 2012 Perşembe

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU - CARİYENİN KIZI – MİHRİMAH

MERHABALAR;

Okuyalı uzun zaman olmasına rağmen paylaşmaya bir türlü vakit bulamadığım kitaplar var hala.. Bazen insanın canı hiç bir şey yapmak istemez ya ben de o dönemlerimden birindeyim... Birazdan paylaşacağım kitabı pek çok blog arkadaşım okudu ve yorumladı çoktan.. Ben bu konularda biraz yavaşım maalesef... Bir de kitapları demlendirmeyi seviyorum... Çok popüler oldukları zamanlarda okuduğumda övgülerden etkileneceğimi ve objektif gözle bakamayacağımı düşünüyorum...Osmanlı Tarihine dizi furyası ile ilgi atmışken bu durum film ve kitaplarla da destekleniyorken; bu konuda yazılan kitapları okumadan olmaz elbette... Gelelim kitabımıza....

DEMET ALTINYELEKLİOĞLU -  CARİYENİN KIZI – MİHRİMAH
TUTKUSU HÜRREM, GÜCÜ SÜLEYMAN, MASUMİYETİ İSE ESARETİYDİ.



ARKA KAPAKTAN;
Osmanlı Sarayı’nın muhteşem atmosferinde, kudretle, aşkla kuşatılmış bir hayattı onunki. Çevresinde korkunç ölüm oyunları örülüyor, gölgelere sinmiş suikastçiler fırsat kolluyordu. Yaşamak için öldürmek zorunda kalmayı kabullenemeyen masum bir kalp ve çaresiz, telaşlı çırpınışları Osmanlı’nın unutulmaz dönemlerinden birinin saklı kılavuzuna dönüşecekti. Mihrimah’ı, elle tutulur hiçbir özelliği olmayan bir adamla evlenmeye zorlayan korkunç sır, annesi Hürrem’le arasındaki anlaşmada gizliydi. O güçte bir annenin, o tutkuda bir babanın kızı, Hafza’nın torunu, Sinan’ın açmazı, Rüstem’in gelini olmanın aykırı bir bedeli vardı. Artık ne Barbaros Hayreddin Paşa’nın kadırgaları, ne de Mimar Sinan’ın göğe astığı kubbeler güldürebilirdi kırgın prensesin yüzünü. Gözlerine çöreklenen tuhaf derinliğin esiri Mihrimah, kalbinden geriye kalan koca boşluğu, adını tarihe kazıyarak dolduracak ve…
…Hürrem Mihrimah işbirliği, Cihan Devleti’nin kaderini değiştirecekti.

KİTAPTAN;

"Denizler evimiz, dalgalar yoldaşımız
 Rüzgârla yarışır, fırtınalara kafa tutarız
 Korku bilmez, varırız düşman üstüne
 Duaların bizimle ola Mihrimah bacımız..."




KİTAPTAN NOTLAR:

Mihrimah'ın öyküsünde hüzün oldukça ağır basıyor. İktidar aşkıyla yanıp tutuşan Hürrem'le Mihrimah’ı sıklıkla karşılaştırdım kitap boyunca…. Annesine kıyasla; daha masum Mihrimah, bir o kadar da çaresiz. Annesiyle karşılaştırıldığında  güçlü kadın imajına yetişemiyor. Annesinin gölgesinde kalıyor. Bunda elbette Hürrem’in ailesinden koparılıp getirildiği sarayda var olma mücadelesi etkili oluyor… Hürrem zorlukları aştıkça güçleniyor, zalimleşiyor. Hürremin elde etmek için savaş verdiği birçok şeye Mihrimah zaten sahip olarak doğuyor…

Cariyenin Kızı - Mihrimah, beş yüz sayfayı kapsayan birinci bölümde romanı "ikili" devam ettiren yazar, Harem'deki Mihrimah'la; Korfu Kalesi'nden İstanbul-Levent yatağına sürüklenen Alaiyeli İsmail'in maceralarını anlatıyor. Alaiyelinin ölümünün ardından olaylar sadece Mihrimah tarafında anlatılıyor. Alaiyeli ile ilgili gerçeği Mihrimah’ın asla öğrenememesi ayrıca iç burkucu….

Mihrimah'tan bahsedilen bölümler bolca tasvirle renklendirilmiş… Mihrimah’ın mavi tutkusu, dalgalı sarı saçları, güzelliği, özgürlük tutkusu sıkça bu tasvirlerde yerini almış… Ancak Nurbanu ya da Hürrem kadar hareketli değil Mihrimah’ın anlatıldığı bölümler.. Acaba annesi ya da Nurbanu gibi cariye değil de Osmanlı hanedanına mensup olarak doğduğu için mi? Çünkü Nurbanu ve Hürrem’in yükseliş hikayeleri son derece hareketli iken Mihrimah zaten onların kat ettikleri yolun yüksek mertebesinde doğacak kadar şanslıydı.. Tabi bu durum onun mahsun ve hüzünlü bir sultan olmasını engelleyemedi… 



Mihrimah’ın hayatının daha durgun geldiği sayfalarda Alaiyeli İsmail'in hikâyesi kurtarıcı oldu benim için. Vatikan'ın ustaca planıyla kapatıldığı mahzende büyük bir hizmete hazırlanan, beyni yıkanan Alaiyeli İsmail'in yaşadıkları oldukça başarılı anlatılıyor.  Hele işkence sahneleri, Papalıkta yaşananlar… kitabı renklendiren unsurlar…

Diğer yandan da Mihrimah'ın çocukluktan genç kızlığa geçişine de şahit oluyoruz…  Mihrimah'ın denizi duyduğu tutku bu dönemde ayyuka çıkıyor. Mihhrimah'ın ilk aşk heyecanı, Alaiyeli ile buluşma planları roman renk katan unsurlar… Keşke masallardaki gibi mutlu sonla bitseydi hikayeleri…

Mihrimah’ın yolu tarihe damgasını vurmuş kişiliklerle de kesişiyor. Barbaros Hayreddin Paşa ve Mimar Sinan karşımıza çıkıyor. Tüm kitap boyunca Mimar Sinan - Mihrimah aşkına da sıklıkla yer veriliyor… Ayasofya'da tanışmayla başlayan imkânsız ilişkileri camilerin yapımıyla ebedileşiyor kitabın sonunda. (Üzerine pek çok kitap yazılmasına rağmen ben bu aşkın gerçekliğine inanmıyorum.... Haremin kuralları günümüzde televizyon dizilerinde anlatıldığı kadar esnek değil maalesef.. Özellikle Sultan ailesi için… Tarihçilerin çoğunluğu da  böyle bir aşkın olmadığını, olamayacağını öne sürüyor, pek çok kanıta dayandırarak…Zaten kitabımız da tarihi fantezi… Umarım kitabı okurken gerçekle fanteziyi karıştıranlar olmaz…)



Roman Hürrem'in kızını anlatmasından ötürü, doğal olarak Moskof Cariye Hürrem'in tarih sürecine yakın bir süreci işliyor. Romanın en kritik noktalarından biri olabilecek olan aynılık, olaylara farklı bakış açıları getirerek kapatılıyor. Örneğin Mihrimah ve Rüstem’in evliliği….

Hürrem'in de farklı yanlarını görüyoruz romanda. Memleketine duyduğu özlemin meyvesi olarak kızına  Rusça öğretmesi, balalayka çalmayı öğretmesi, tüm çocuklarına gizlice bir de Rusça isim koyması gibi. Kanuni'nin kızına duyduğu sonu gelmez sevgi de kitabın temel taşlarını oluşturuyor. 




Romanla ilgili yapabileceğim en önemli ve olumsuz eleştiri, romanın başlangıcında “Bu roman tarihi bir belge olmak iddiasında değildir. Eser kaynağını tarihi olaylar ve karakterlerden almakla birlikte, tarihi gerçekler romanın kurgusuna hizmet eden bir pusula gibi hayal gücünü körüklemiştir. Cariyenin Kız Mihrimah, bir tarih fantezisidir” yazmasına rağmen; tarihi karakterler atfedilen olaylar gerçeklik etkisi yaratabiliyor. Tarihi kayıtlarda gerçekliği bilinmeyen ve iddialara dayanan olaylar karakterler hakkında yanlış ithamlara sebep olabilmektedir. Örneğin; Mihrimah ve Mimar Sinan aşkı… O dönemki saray kayıtlarının tutuluş şekli ve haremin gizliliğini göz önünde bulunduracak olursak; tarihi karakterlere atfedilmiş fantezinin kitapları diyebiliriz bu seriye… Akıcı diliyle okumaya başladığınızda 150-200 sayfayı nasıl okuduğunuzu anlamıyorsunuz, ancak kitabı kapattıktan sonra bu olaylar gerçekten olmuş olabilir mi? sorusu sıkça kafanızı kurcalıyor… 

Romanın sonunda verilen kısa pasajla yazar bizi  yeni romanıyla tanıştırıyor. Nurbanu  

Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle....

SEVGİLER...