15 Şubat 2013 Cuma

2 DEFA MİMLENDİM..(Liebster Blog Award)


LİEBSTER AWARD ETKİNLİĞİ:

 

Etkinliğe Katılmak İçin Kurallar;

1. İlk olarak Liebster Award (Favori Kitap Blogu) logosunu kullanmak.
2. Seni mimleyenin 11 sorusuna cevap vermek.
3. Kendinle ilgili 11 gerçeği açıklamak.
4. Takipçisi 200 altı olan 11 tane blogu mimlemek ve onlara 11 soru sormak.

BİRAZ YAZALIM BLOGU tarafından Bana Sorulan Sorulara Verdiğim Yanıtlar:

1. Blog yazmaya nasıl karar verdin?

KIZIMIN CİCİLERİ’NİN 2010,Eylülde açtıktan sonra; Hobi blogumda paylaştığım kitapları farklı bir blogda paylaşma fikrinden doğdu kitap blogum. 2011’in Aralık ayından beri çok düzenli olmasa da KİTAPLARIM OLMADAN ASLA’da okuduğum kitapları paylaşıyorum.   


2. Blogunun ismini nasıl seçtin?

Blogun adı ağabeyimin benden önce açmış olduğu ŞİİR OLMADAN ASLA blogunun ismine gönderme olarak ortaya çıktı.

3. Kaç adet blogta yazmaya devam ediyorsun?           

 KIZIMIN CİCİLERİ ve KİTAPLARIM OLMADAN ASLA olmak üzere 2 blog yazıyorum.

4. Blogunda yazmaktan hoşlandığın konular?

Okuduğum kitaplar, ilgilendiğim hobiler, ara ara güncel konular…

5. Hobilerin nelerdir?

Kitap okumak, örgü örmek, blog yazmak,kişisel gelişim….

6. Kitap okumayı sever misiniz? Hangi tür kitapları okursun?

Çok severim… Çalışan bir anne olarak zaman ayırmak zor olsa da elimden geldiğince zaman ayırmaya çalışırım kitaplara.Tarih (Özellikle; Osmanlı Tarihi ), Klasik romanların yanında; Polisiye- Gerilim, Macera okumaktan hoşlanırım….

7. Bilgisayar ve internet başında ne kadar zaman geçirirsin?

Çok standart bir zaman yok aslında. Bazen fazlaca vakit ayırıyorum, bazen de günlerce unuttuğum oluyor. Ama hayatımdaki yeri elbette tartışılmaz…

8. Kitap okumaya ne kadar zaman ayırırsın?

Ortalama günde birkaç saat….

9. En yaratıcı bulduğun reklam?

İş Bankası’nın Cem Yılmaz’lı reklamları
İşler Güçler ekibinin Turkcell reklamları
TOYOTA Auris’in oyuncaklı reklamı

10. En son gittiğin film? Film ile ilgili yorumun nedir?


Uzun Hikaye… Genel olarak çok sıcak bulduğum bir hikayesi vardı. Kenan İmirzalıoğlu’nun jön rollerinden aile babalığına geçişi de çok yakışmış doğrusu…

11. Tercih etmek zorunda kalan cep telefonu mu, bilgisayar mı, televizyon mu?

Cep Telefonu…

 MOR BAYKUŞ BLOGUNUN Sorduğu Sorular ve Benim Yanıtlarım

1.                 İlk ve son aldığınız albüm kimindir, nedir?

İlk aldığım albüm Serdar Ortaç’ın 1994’de çıkardığı ilk albümü KARABİBERİM.. ve son olarak da Orhan Gencebay’ın “BİR ÖMÜR” Orhan Gencebay günlük hayatta pek dinlediğim bir sanatçı değildir ama 32 sanatçının eserlere yaptığı katkıyı çok beğendim… özelillikle Hayko Cepkin'in YA EVDE YOKSAN yorumuna bayıldım....       

2.                İlk ve son aldığınız kitap nedir, yazarı kimdir?

İlk aldığım kitap ise Ömer Seyfettin’in AND, Son aldığım kitap İHSAN OKTAY ANAR’ın YEDİNCİ GÜN’ü

3.                Yaşadığınız şehir hakkındaki fikirleriniz?

Tekirdağ’da yaşıyorum. Öncelikle hem denizi hem ormanı çok kısa mesafelerde barındırmasını ve kış aylarında bile yeşil olmasını çok seviyorum. Genel olarak Trakya insanını çok seviyorum ve canayakın buluyorum. Bir Eskişehir’li olarak kendimi buraya çok yabancı hissetmiyorum.
 
4.                Varolmayı nasıl tanımlarsınız?

Müsadenizle beni çok etkileyen bir Muratham Mungan romanından alıntıyla tanımlamak istiyorum “varoluşu”. Okuduğumda yazar sanki bu cümleleri benim için yazmış demiştim..
Bilge Şair Bendag; Şairin Romanı’nda “Varoluşu şöyle açıklar;

“Varoluşa ağlıyorum. En büyük çaresizlik varoluştur. Niye varolduğunu anlamadan varolursun çünkü. … İyi  ya da kötü bir şey olduğunu söylemiyorum yalnızca bazen ağır geldiğini söylüyorum.” (sayfa 388)

5.                Blog tutmak sizin için ne ifade ediyor?

Önceleri bir arşiv oluşturma çabasıydı blog tutmak benim için. Ardından paylaşımlarla birlikte blog arkadaşlıkları da doğunca, tabi ki daha fazla önem kazandı…  Her iki blogum da benim için çok kıymetli.

6.                En çok etkilendiğiniz kitap ve film?

Etkilendiğim üç kitap var. İlki Murathan Mungan’ın Şairin Romanı 2.’si İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’ı, ve 3.’sü Buket Uzuner’in Kumral Ada& Mavi Tuna’sı…

Filmler de Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption), Yeşil Yol ve Ulak

Esaretin Bedeli      
7.                 Sevdiğiniz bir kitap alıntısı var mı?

Bazı romanlardan sayfalarca alıntılar yapıyorum ama en sevdiklerimi değil de aklıma ilk gelenleri paylaşmak istiyorum.

“Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi...( Hakan Günday AZ’dan…)”

“..Şimdi önünde iki seçenek var. Ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. Ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. Dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. O zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde. ” (Elif ŞAFAK, BİTPALAS, s. 165)

8.                Sevdiğiniz bir resim(tablo) var mı? 
Rönesans Dönemi eserlerini bazı tablolardaki bebek ve çocuk tasvirleri beni ürkütse de çok seviyorum. Da Vinci’nin tüm tablolarını seviyorum. Bir çok insan gibi Mona Lisa’yı çok özel bulurum.

 9.                Şu anda hangi dizileri takip ediyorsunuz, hangi kitabı beyaz perdeye aktarmak isterdiniz?

Karadayı, Seksenler, İntikam, Şubat

İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, beyaz perdeye aktarılsa nasıl olurdu diye düşünmüşümdür hep…

10.            Herhangi yeteneğiniz var mı, varsa bu yetenek sizce doğuştan mı yoksa bir çalışmanın ürünü mü?

El işleri, özellikle; örgü ile ilgili tasarım yapma konusunda kendimi yetenekli bulurum. KIZIMIN CİCİLERİ’nde tamamen bana ait olan ya da bir yerlerden esinlenerek yeniden yorumladığım pek çok çalışma mevcut. Ayrıca amatör öyküler de yazıyorum. Öykülerimi bir öğretmenim hariç kimseyle paylaşmadım şimdiye dek. Teknik konuları sonradan öğrensem de bunlar doğuştan verilmiş hediyeler bana…

11.             Sizce okuyan mı, gezen mi çok bilir? Hem gezip hem de üzerine okuduğumuz bir mekan var mı?

Okuyanla gezenin bildikleri farklı olur bence. Ancak gezmek  hem görsel hem de işitsel hafızaya hitap ettiği için; bilgiler daha kalıcı olur diye düşünüyorum…

Selimiye Camii önce gezip sonra da hakkında ayrıntılı incelemeler yaptığım bir mekan…


 Benimle İlgili -Hem Okuma Zevkim Hem De Hayata Bakışımla- İlgili 11 Tane Gerçek;

1.      Kızımla ilgili konular haricinde aldığım kararların büyük bölümünde mantığımı ön plana çıkartırım.

2.     Hobilerim benim için terapi niteliğinde, onlar olmasa bazen hayata katlanmak zor olurdu diye düşünürüm.


3.     Görsel hafızam işitsel hafızamdan daha iyidir.

4.     Öğretmenlik mesleği gereği ailemden uzakta yaşıyorum…. En çok onlara özlem duyuyorum.


5.     Kozmetik ürünleri satın almayı, kullanmaktan daha çok seviyorum.  

6.     Kahve&Çikolata ikilisini çok seviyorum ama çay vazgeçilmezim…


7.     Bazen geçmişe takılmaktan “an” ı kaçırıyorum. Bu benim en sevmediğim özelliğim.

8.    Kontrolümü yitirmekten çok korkarım.


9.     Şiir okumayı çok severim ancak İçinde öyküler olan şiirleri okumayı daha çok severim. M. Akif Ersoy’un KÜFE, Atilla İlhan’ın ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ, ve Murathan Mungan’ın YALNIZ BİR OPERA şiirleri bu bakımdan beni çok etkiler. 

10.Mutsuz olduğum dönemlerde öykü kitapları okumak dikkatimi toplamam yardımcı olur. Olay öykülerini,  durum öykülerinden daha çok severim. O’Henry, Maupassant ve Gogol öyküleri benim için ayrıca kıymetlidir. 


11.  Paylaştıklarımdan daha çok üretiyorum. Bazen fotoğraflamaya üşendiğimden bazen bilgisayara notlarımı geçirmeye vakit bulamadığımdan blog paylaşımlarım çok sık ve düzenli değil maalesef. Bu durum bazen üzerimde baskı oluşturuyor. 

MİMLEDİĞİM ARKADAŞLARIM İÇİN HAZIRLADIĞIM SORULAR:

  • Biraz klasik bir soru olacak ama blog yazmaya nasıl ve ne zaman karar verdiniz? Blog isminiz nereden geliyor? 
  • Blog “İZLE”rken nelere dikkat edersiniz? Hangi alanlarda yazan bloglar sizin için önceliklidir? Ne tür paylaşımların olduğu blogları izlemeyi düşünmezsiniz? 
  • Kitap seçimlerinizde hangi türler öne çıkar? Kitap türü seçimleriniz neye göre değişiklik gösterir? Favori yazarlarınız kimler? 
  • Kitap okumaya eşlik edecek olmasa olmazınız var mıdır? Nerede ve ne şekilde okumaktan daha çok hoşlanırsınız?
  • Bir kitabı almadan önce hakkında araştırma yapar mısınız? Kitaplar hakkında yapılan yorumlar sizi ne kadar etkiler? 
  • Kitaplarını gözünüz kapalı alacağınız ve kitaplarını asla okumayacağınız yazarlar kimler? Neden? 
  • Kütüphanenizin sizce en değerli kitap ya da kitapları hangileridir? Neden? 
  • En sevdiğiniz üç roman karakterini nedenleriyle paylaşır mısınız?
  • Aklınızda kalan, sıklıkla kullandığınız kitap cümleleri var mı?  Varsa paylaşabilir misiniz?
  •  Kitaplarda okuyarak etkilendiğiniz ve ardından görmeye gittiğiniz mekanlar oldu mu? Varsa nereleri bu şekilde gördünüz?
  •  Kitapların beyaz perdeye aktarılması konusunda ne düşünüyorsunuz? Beğendiğiniz uyarlama var mı? Hangi kitabı ya da kitapları beyaz perdede görmek istersiniz?   
mim
MİMLEDİĞİM BLOGLAR (Eğer kabul ederlerse;)



      ALEM - İ CİHAN

















5 Şubat 2013 Salı

ELİF ŞAFAK - BİT PALAS

MERHABALAR;

Bir kaç hafta önce tamamladığım ancak bilgisayarıma yazmaya vakit bulamadığım bir ELİF ŞAFAK romanı ile karşınızdayım. Elif ŞAFAK keyif alarak okuduğum yazarlardan. Konuşur gibi yazmasını, bazen sıkılsam da uzun cümleler kurmasını, anlamakta ve anlamını bulmakta zorlansam da Osmanlıca sözcükler kullanmasını , acayip karakterlerini ve bu karakterlerini bir arada kullanmasını seviyorum.. Ne zaman bir Elif Şafak romanı okusam bolca alıntı ve hayata ilişkilere dair tespit not ediyorum ajandama... 

Bu defa paylaşmak istediğim kitap "BİT PALAS" okumak için geç kaldığıma üzüldüğüm bir kitap oldu. Ancak küçük bir çocukla konsantre olup okumak pek de kolay değil. Hadi okudunuz fikirlerinizi toparlayıp, bilgisayara yazıp paylaşmak da epey zaman alıyor benim için.. Gelelim kitabımızın konusuna ve karakterlerine... 

 Romanımız 1. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’un işgal altında olduğu günlerden başlayarak 2002’ye kadar geçen zaman diliminde geçmektir.
Yazar romana başlamadan önce yatay, dikey çizgiler ve bir çemberden yararlanarak hakikat, zaman ve saçmalığın tanımını yaparak başlar romana… O’na göre hakikat yatay bir çizgidir, zaman ise dikey bir çizgi. Saçmalık ise; çember… 

“HAYAL GÜCÜMÜN geniş olduğunu söylerler. "Saçmalıyorsun" demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu. Haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğinde daha ala olmayacağını kabullenemediğimde; ne bulunduğum yerde ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde …. saçmalarım…”      (S.11, Başlangıç)

Roman kendi içinde farklı zaman dilimlerinde geçen ancak birbiriyle bağlantılı bölümlerden oluşmaktadır.


ÖNCESİ;
Bu bölümde romanımıza konu olan “BONBON PALAS”ın da üzerinde bulunduğu arazinin daha önce Ermeni ve Müslüman olmak üzere iki kadim mezarlığa ev sahipliği yaptığı ve istimlâk edilişleri ve bu esnada yaşanan olaylar anlatılıyor.  İstimlâk yapıldığında yıl 1949’dur.

“Azınlık olmanın tekinsizliğine sebep, çoğunluk karşısındaki niceliksel azlık değil, niteliksel aynılıktır. Bir azınlık mensubu olarak karınca gibi çalışıp didinebilir; hatta voliyi vurup hatırı sayılır servetler bile edinebilir ama günün birinde, sırf aynı cemaatin üyeleri olduğunuz ve öyle kalacağınız için, ömrünü aylaklıkla geçirmiş yahut ebe teknesinden beri su yüzü görmemişlerle aynı kefeye konulup aynı muameleye maruz kalabilirsiniz. Azınlığın zenginleri hiçbir zaman yeterince zengin değildir bu yüzden; ne de muktedirleri, kafi derece muktedir. Bilhassa 1950’lerin Türkiye’sinde, zengin bir Müslüman, fakir bir Müslüman’a baktığında  “benzemediği insan”ı görürken, zengin bir azınlık mensubu, fakir bir azınlık mensubuna baktığında, “benzemediği halde, bir tutulacağı insanı” görürdü karşısında.” (S. 25)


Çok değil, en fazla on beş sene içinde semtin çehresi büsbütün değişmişti. Şimdi artık ana cadde boyunca ak pak, pürnizam porselen dişler gibi yan yana gülümseyen şık apartmanların, yüksek kırat mağazaların, muteber muayenehanelerin altlarında bir zamanlar ve aslında hâlâ yüzlerce mezar olduğunu ne hatırlayan vardı, ne de hatırlatan. Apartmanların çoğunun, tabanları halı kaplı, iç içe iki kapılı, daracık asansörleri vardı. Eğer bu asansörler sadece binaların zemini ile üst katları arasında gidip gelmekle yetinmeyip, daha, daha da aşağılara inebilselerdi, devasa büyüklükte bir pastadan kesilmiş dilimler gibi, tüm kesitleriyle içi seyredilebilirdi sürdürülen hayatın. En altta katman katman yer kabuğu, üstünde pürtük pürtük toprak, derken bir kat unufak edilmiş mezar, incecik bir çizgi asfalt, üst üste birkaç daire, bir kat kırmızı çatı ve hepsinin tepesinde, süsleme amacıyla sıvanmış, her tarafa yayılmış mavimtırak gökyüzü... Zaman zaman birilerinin, 'eskiden buralar hep mezarlıktı' dediği işitilirdi.” ( S.35) 


DAHA ÖNCESİ

Agripina Fyodorovna Antipova ve kocası General Pavel Pavloviç Antipov’un Bolşevik İsyanı sonrası gemi ile işgal altındaki İstanbul’a kaçışları anlatılıyor. Bu esnada Agripina 18 yaşındadır ve kocası Pavel ondan 30 yaş büyüktür. Hamile olan Agripina bebeğini İstanbul’da doğurur. 

“ Soyağaçları burada kök salıp, dal budak vermediği halde, ömürlerinin bir safhasında yolu bu şehre düşenler için epi topu iki seçenek vardı: İstanbul’a ya bir şeylerden kaçarak varılır, ya da gün gelir, ondan kaçılırdı.” ( S.51)

Ancak çok geçmeden bebeklerini kaybederler. Bebeğin ölümünün ardından General Fransa’daki erkek kardeşine mektup yazarak kendilerini Fransa’ya aldırmasını ister. Agripina ve Pavel 1922’de İstanbul’dan ayrılırlar.

“… büyüyemeden ölen bebekler ile yerleşilemeden terk edilen şehirlerin birbirine benzediğini fark etmişti. Hiçbir bebek, kaybedilen kardeşin yokluğundan ismini arındıramaz ve hiçbir şehir, bir öncekinin sürgüne gönderdiğine kucak açmazdı.” ( S.52)

Pavel 2. Dünya Savaşı boyunca karaborsacılık yapıp zengin olurken aynı zamanda Fransız bir kadınla yaşadığı ilişkiden tekrar bir kız bebek sahibi olur. Agripina ise bebeğiyle birlikte renkleri görme yeteneğini de İstanbul’da bırakır ve bir kocası tarafından bir kliniğe yatırılır.

“Hayatta muzaffer olmak, hiç yaşanmamış, hayali bile çiğnenememiş bir geleceğe adım adım ulaşmak değil; yaşanmadan hurdaya çıkmış bir geçmişi, atıldığı köşeden kurtarıp onararak, eski taravetine kavuşturmak demekti.” ( S.52 )

Pavel’in klinik ziyaretlerinden birinde Agripina’nın renkleri bonbon şekerlerini yerken tekrar görmeye başlaması ve kendini İstanbul’da sanması üzerine kocası onu İstanbul’a götürmeye karar verir. İstanbul’a gelen Pavel, Journal Sokak 88 numaraya 5 katlı, 10 daireli Art Nouveau tarzında bir apartman yaptırır. Karısının isteği üzerine apartmanın adı “BONBON PALAS” olur. Rus çift 1 Eylül 1966’da 5. kattaki 10. Daireye taşınırlar.

Apartmana taşınmalarından 4 yıl sonra Agripina, Agripina’dan 2 yıl sonra da Pavel 1972’de 100 yaşındayken ölür. Apartman Pavel’in gayrimeşru kızına kalır. 




ŞİMDİ

Bu bölüme geldiğimizde 30 yıl birden atlanarak 2002 yılına geliniyor. Apartmanın 10 dairesinden ve bu dairelerden yaşayan birbirinden farklı ve renkli karakterlerden bahsediliyor.

1 NUMARA: MUSA MERYEM MUHAMMED 

Bu dairede hamile olan Meryem kocası Musa ve oğulları Muhammed ile yaşamaktadırlar. Meryem ne kadar iş bitirici ve cevval bir kadın ise; kocası da o kadar sünepe ve uykucudur.

“0-5 yaşının evreninde ekmek kırıntısı kutsal,yazılı her kağıt parçası ise başlı başına esrardı ve her erişilmez tılsımı, gıdığın üzerindeki mektupta buluştukça, füsunkar bir haleyle çevrelenip, ışıl ışıl parlıyordu fırıncının kızı.” (s.97)

Meryem kapıcılık dışında apartmandaki dairelere temizliği de gider ve en belirgin özelliklerinde biri de batıl inançlarıdır. Oğlu Muhammed okula yeni başlamıştır.

“Okumayı öğrenmek, ebediyen yitirmek demekti yazının gizemini.” (s.98)

2 NUMARA: SİDAR VE GABA

Sidar küçük yaşta annesi ve babasıyla birlikte yurt dışına kaçmak zorunda kalmış, daha sonra Türkiye’ye dönmüş Saint Bernard cinsi köpeğiyle birlikte daha önce depo olan apartmanın en küçük dairesinde kalan bir üniversite öğrencisidir.
Sidar’ın ölümle ve intiharla ilgili ilginç fikirleri var. Sıklıkla mezarlıkları ziyaret eder.


3 NUMARA: KUAFÖR CEMAL & CELAL  

Cemal ve Celal, tek ortak noktaları meslek seçimleri olan tek yumurta ikizi kardeşlerdir. Görüntüleri ne kadar benziyorsa karakterleri o kadar zıttır. Cemal son derece konuşkan ve sosyal iken Celal onun tersine sakin ve daha az konuşkandır.

“Zaten onlara kalsa, her ay karneyle verilmeliydi insanlara kelimeler. Herkes, ağzından çıkan sözlerin, tıpkı içtiği su, işlediği toprak gibi kıt kaynaklardan olduğunu, konuştukça sınırlı payından tükettiğini bilmeliydi.” (s.76)

Küçük yaşta ayrılmak zorunda kalmışlardır. Cemal babasıyla Avusturalya’da büyürken; Celal köyde annesiyle kalmıştır.

“Zaten onlara kalsa, her ay karneyle verilmeliydi insanlara kelimeler. Herkes, ağzından çıkan sözlerin, tıpkı içtiği su, işlediği toprak gibi kıt kaynaklardan olduğunu, konuştukça sınırlı payından tükettiğini bilmeliydi.” (s.76)

Ardından Türkiye’ye dönen Cemal kardeşiyle birlikte Bonbon Palas’ın 3. Dairesine kuaför salonu açmıştır.

“Orjinalite, sarışınlara özgü bir derttir. Kızıllar, esmerler, kumrallar ve albinolar saçlarını diledikleri kadar sık ve olabildiğince farklı tonlarda boyatabilir ama asla günde elli kere bunun hakiki renkleri olup olmadığı sorusuyla karşılaşmazlar.

Sarışınlık hevesi, yalana mecbur, hinliğe meyyal kılar kadınları.” (s.75)

4 NUMARA: ATEŞMİZACOĞULLARI

Rüşvet nedeniyle Sular idaresinden atılmış Ziya, emekli kimya öğretmeni Zeren ile büyük kızları Zeynep ve küçük kızları Zeliş’in yaşadığı dairedir.

“Çünkü anneleriyle babalarının ilişkilerinin tam da tökezlendiği anda rahme düşüp, kapaklandığı yerden bir türlü doğrulamadığı safhada dehre gelen bebekler, çimento torbalarına benzer. Görünürde çatlakları sıvayıp, yuvaların kolonlarını ayakta tutacak; her büyük hüsranda zangır zangır sallanarak yıkılma tehlikesi atlatan evlilikleri yapıştırıp pekiştirecek küçümen çimento torbacıkları !” ( s.102)

Aienin bir de burnunun yapısıyla birlikte hayatı da inişli çıkışlı olan oğulları Zekeriya vardır. Ailenin en belirgin özelliği evhamlı olmalarıdır.

“Bir kere, evham insanın dışında değil, insan evhamın içinde barınırdı. Çünkü korku ve kaygı ve kuruntu , “her şeyin başka türlü olması ihtimalinin dehşeti”nden beslenir. (İşte evin, arkadaşların, vücudun, ailen.. Bunlar senin ama maalesef, bir gün elinden alınabilir!) Evham'a gelince, o, “hiçbir şeyin başka türlü olmaması ihtimalinin dehşeti”nden beslenir. (İşte evin, arkadaşların, vücudun, çilen... Bunlar senin ve maalesef, hep böyle kalabilir!)”(s.109)



5 NUMARA: HACI HACI VE OĞLU, GELİNİ VE TORUNLARI

Hacı Hacı apartmanın yöneticisidir. Eşinin ölümünden sonra oğlu ve gelininin yanına yerleşmiştir. Gelini ve oğlu işteyken 7,5-6,5-5,5 yaşlarındaki 3 torununa o bakmaktadır.

“Doğuştan hastalıklı çocuklar, kardeşlerinin ve yaşıtlarını aksine, annelerine aittir yalnızca ve hep öyle kalırlar.” (s. 268)

En büyük torunu rahatsızdır ve içlerinde en zeki olanı da odur. Hacı Hacı onlara hikâyeler anlatır. Bu hikâyeler bolca fantastik öğeler ve batıl inançlar içerir(cinler gibi…)


6 NUMARA: METİN ÇETİN VE KARISI NADYA

Bu dairede Rus böcekbilimci Nadya ile Metin Çetin oturmaktadır. Nadya iş bulamadığı için evdedir. Metin Çetin ise seslendirmeler yapmakta ve ara ara Karagöz oynatarak para kazanmaktadır. Alkol problemi de olan Metin Çetin karısına son derce ilgisizdir ve onu aldatmaktadır.

“Kötü giden bir evliliği yürütmek, sağır bir tanrıya yakarmayı sürdürmek gibi, inatçı bir inançtan ziyade, inançlı bir inat meselesidir özünde. Sevdiğimiz insanın bizi hırpalamasına, hem de her seferinde aynı şekilde hırpalamasına, ancak ve ancak, başka türlü davranmasının elinde olmadığına inanmakta inat ettiğimiz ölçüde ve müddetçe katlanabiliriz.”


7 NUMARA: BEN (anlatıcı)

Roman 7 numaranın ağzından anlatılmaktadır. 7 numara eşinden yeni boşanmış,ama boşanmaya alışamamış  alkol problemi olan yakışıklı bir üniversite hocasıdır. 

“İnsan bekârken, bir-ev-içindeki-eşyalar-içinde yaşıyor; mazisi, hikâyesi, kişisel önemi, sembolik değeri olan, kendine ait eşyalar içinde. Evlendiğinde, eşyalar-içindeki-bir-ev-içinde yaşamaya başlıyor; maziden ziyade gelecek, anılardan ziyade beklentiler üzerine kurulu, neyin en kadarının kendine ait olduğu şaibeli bir ev içinde. Boşanmak ise giden mi yoksa kalan mı olduğunuza bağlı olarak, ya eşyasız evler, ya da evsiz eşyalar içine konmak, sil baştan konaklamak demek.”( s. 134)

İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde. ” (s. 165)

“Sarhoşken araba kullananlar rasgele hedeflere çarpar: Aniden karşılarına çıkan talihsiz bir ağaç, kendi halinde seyreden ilgisiz bir araç.. Ne bir kasıt vardır bu kazalarda ne de bir amaç. Sarhoşken telefonu kullananlar ise gidip mutlaka sevdiklerine çarpar.” (s.137)

8 NUMARA: MAVİ METRES

Zeytin yağı tüccarının metresi olan 22 yaşında genç bir kadındır. Zeytin yağı tüccarı onu ara ara ziyaret eder bu komşuların olağan dedikodu malzemelerindendir.

“Evli bir adamın metresi olmak, bilinmemesi gerekenleri fazlasıyla bilmek ve bu bilgi fazlasıyla ne yapacağını bilememek demektir.” (s. 234)

Romanın ilerleyen bölümlerinde 7 Numara ile ilişkisi olur.

“Bir insanı sevmek, gamhanesinde bir türlü huzura erememiş hikâyeleri tomar tomar çıkartıp, birer birer temize çekmek demektir. Aşk ise, o hikayelerin peşi sıra dalıp sevdiğinin hayalhanesine, onun tasvir ettiğinden daha ötesi ve tezyin ettiğinden daha çirkiniyle karşılaştığın halde, çıkmayı istemektir oradan.” (s.295)

9 NUMARA: HİJYEN TİJEN VE SU
Bu dairede temizlik hastası Tijen hanım ile kızı Su oturmaktadır. Su romanın sonuca bağlanmasında son derece önemli bir rol oynar...

10 NUMARA: MADAM TEYZE   
   
78 yaşında yalnız yaşayan Katolik Rum bir hanımdır. Saçlarını düzenli olarak Celal’e sarıya boyatır. Ufak tefek, az konuşan zaman zaman komşularına kapıcının oğlu aracılığıyla tabaklar gönderen gizemli bir kadındır.

"Hamileliğinin son aylarında aşırı kilo alıp, bir sonraki günü dahi taşıyamaz olmuş bir kadına benziyordu İstanbul. Attığı her adımda, azametle büyümüş vaatkar karnından su sesleri yükseliyordu dalga dalga. Sürekli yiyordu ya yediklerinin ne kadarının kendine ne kadarınınsa içinde günbegün büyüyen onca küçümen, kırılgan ve asla doymayan cana yaradığını kendi de bilmiyordu. Yapabilse, bir an evvel kurtulmak isterdi bu kantarlı külfetten. Yapamıyordu. Yıllar, yüzyıllar boyu şiştikçe şişmişti. (...) Eğer şu dinmeyen iştahıyla, daima aç gövdesine indirdiklerinden hiçbir şey çıkarmasaydı dışarıya, çoktan infilak etmiş olurdu şimdiye değin; kendiyle birlikte karnındakileri de canlarından ederek.  Çıkarıyordu neyse ki.”(s.259)



Uzun zamandır yazmamanın etkisiyle biraz fazla uzun bir yazı oldu sanırım... Kitapla ilgili tespitlerimi de paylaşamadım bu defalık... 

Yeni paylaşımlarda görüşmek dileğiyle..

SEVGİLER..