21 Mart 2013 Perşembe

CARLO LEVY - İSA BU KÖYE UĞRAMADI

MERHABALAR;

Taaa lise yıllarımdan beri kitaplığımda yer alan ilk okuduğumda açıkçası pek bir şey anlamadığım ama son okuyuşumda içselleştirdiğim bir roman ile karşınızdayım. 

CARLO LEVY'nin İSA BU KÖYE UĞRAMADI adlı romanı...

Öncelikle kitabın benim kütüphaneme geliş hikayesini anlatayım ardından da romanın konusuna geleyim. Eskişehir'de KİTAPBANK isimli bir mekan vardı benim öğrencilik yıllarımda... 1. elden tutun da 2. el kitaplara, üniversite hazırlık kitaplarından gazetelerin kuponla verdiği ansiklopedilere kadar kitapların tavana kadar yığılı olduğu bir mekan.. Zaman zaman oradan aldığım kitaplar olmuştur... Hala var mıdır bilmem ama benim öğrencilik anılarımda yaşar durur.. Bu kitap oradan, lise yıllarımda hem isminden hem de kapağından etkilenerek aldığım 2. el bir kitap.. Gelelim yazarın "Belgesel Roman" tarzında yazdığı romanımıza..


ARKA KAPAK:

1902- 1975 yılları arasında yaşayan İtalyan yazar Carlo Levy ilk belgesel romanıyla büyük yankılar uyandırmış ve ayrıca toplumsal gerçekçiliğe öncülük etmiştir. Antifaşist etkinliklerinden ötürü sürgüne gönderilen Levy, yazarlığın yanı sıra ressamlık ve hekimlik de yapmıştır. Sabahattin Eyüboğlu’nun dilimize kazandırdığı “İsa Bu Köye Uğramadı”adlı yapıtıysa, bir ressamın görsel duyarlılığını ve bir hekimin sevecenliğini yansıtmaktadır. Edebi anlamda bir başyapıt olarak nitelendirilen “İsa Bu Köye Uğramadı” romanı, dünyanın çeşitli dillerine çevrilmiş ve büyük ilgi görmüştür.




“Nice yıllar geçti, savaşla ve insanların tarih dedikleriyle yüklü yıllar. Rastgele ordan oraya atılmak yüzünden köylülerime ayrılırken verdiğim sözü tutup gidemedim onları görmeye. Bilmem ki ne zaman dönebilirim? Belki de hiçbir zaman… Şimdilik odamın kapalı dünyası içinde anılarımın beni o başka dünyaya; o, köylünün avuntusuz, güler yüzsüz, kısır topraklar üstünde, her şeyden uzak ve yoksul ölümle karşı karşıya durgun hayatın yaşandığı dünyaya.
- Biz Hıristiyan değiliz, derdi köylülerim; İsa Apuleia (Eboli)’ya uğramadı.
 Hıristiyan, onların dilinde insan demektir. Onların ağzından sık sık duyduğum bu söz belki aşağılık duygusunun acı belirtisiydi sadece. Biz Hıristiyan değiliz, biz insan değiliz; insan dağil hayvan diye bakarlar bize, birer yük hayvanı gibi.
… Ama bu günahsız sevapsız karanlık dünyada kötülük bir ahlak olayı değil, bir gündelik derttir yalnız. Her şeyin yalnız nesnelere dayandığı bu dünyaya İsa hiçbir zaman inmedi. İsa Apuleia (Eboli)’ya uğramadı.” (s.7-8, Başlangıç)

“Köylüler için devlet, Tanrı’dan daha uzaklardadır, çünkü devlet hiçbir zaman onlardan yana olmamıştır. Devletin politika yolu, kuruluşu, programı ne olursa olsun. Köylüler anlamıyor bütün bunları; başka bir dil bu onlar için; anlamak istemedikleri için bir sebep lazım o da yok. Devlete karşı, propagandaya karşı tek korunma çareleri var o da sabretmek: Tabiatın belaları karşısında nasıl cennet umudu olmadan boyun eğip sabrediyorlarsa öylesine sabretmek.” (s.70)



ÖZET:

Yazar daha önce de sürgün olarak yaşadığı Grassano köyünden Gagliano köyüne sürgün edilir. Cagliano; kurak topraklara sahip, o dönemde tüm dünyada hükmünü süren sıtmanın kol gezdiği fakir bir köydür. Yazar ilk olarak köyde evinin bir odasını kiraya vererek geçimini sağlayan dul bir kadının evine yerleşir.

Çok geçmeden gelen sürgünün doktor olduğu köye yayılır ve köylüler yazarın kapısına yığılmaya başlar. Aslında yazar hekimlik yapmak niyetinde değildir. Resim yaparak sürgün günlerini tamamlamak istemektedir. Ancak köylülerin ısrarlarına ve köydeki diğer doktorların cahilliklerine dayanamayarak hekimlik yapmaya başlar.

Hekimlik yaptığı süre boyunca başarılı olur ve köylülerin güvenini kazanırken, köydeki diğer hekimlerinde düşmanlığını çekmeye başlar. Merkezden gelen bir yazı ile hekimlik yapması engellenmesine rağmen gizlice hekimlik yapmaya devam ederken, kazanılan Afrika – İtalya Savaşı’nın onuruna sürgünlüğüne son verilir. 



“ Köylüler aşka ve cinsel arzuya bir tabiat gücü diye bakarlar. Bu gücün önünde durulamaz onlarca. İnsanın elinde değildir bu.” (s. 89)

“Köy dünyası devletsiz, ordusuz bir dünyadır.” ( s.126)

“Derin bir sezişle devletin ne olması gerektiğini bilirler: Devlet, herkesin istediğinin kanunlaşması demektir onlar içinde. “Kanunca” sözü orada en çok kullanılan sözlerden biridir. Ama maddeye uygun anlamında değil, doğrudan gerçeğe uygun anlamında. “Kanunca bir adam” demek, doğru adam, iyi adam demektir. Kanunca şarap, su katılmamış şarap demektir.” (s. 202)



KİTAPTAN NOTLAR:

Romanımız yazarın sürgün olarak yaşadığı Cagliano köyüne gelişiyle başlamakta ve burada yaşadığı iki yıllık süreyi anlatılıyor. Romanda hikaye yazarın ağzından anlatılıyor.

Roman boyunca uzun uzun tasvirlere yer verilmiş. O kadar ki sanki o köye gitseniz yazarın anlattığı yerleri görseniz tanıyacaksınız. Bu uzun tasvirler içerisine İtalyanca yer isimleri de eklenince bazen sıkıcı bir hal almış elbette.

Bir de yazar sahip olduğu antifaşist dünya görüşüne paralel olarak dönemin siyasi hayatı, kendi görüşü, İtalyan halkı ve sosyal yaşamıyla ilgili de bolca fikirlerine yer vermiş. Bu kısımlar da yabancı olduğum ve ilgimi pek de çekmeyen konular olduğu için bir de buna diyalogların azlığı eklenince açıkçası beni sıktı.

Ancak roman boyunca anlatılan fakir köylülerin zorluklarla örülü ve bir o kadar da kanıksadıkları yaşamları, hastalıklarla özellikle de sıtmayla mücadele eden insanlar, çocuklar, yazarın çizdiği resimler romanın en ilgi çekici kısımlarıydı. Hele bir dişi domuza yapılan bir kısırlaştırma operasyonu vardı ki birkaç gün aklımdan çıkmadı.

Sonuç olarak, dönemin İtalya’sının özelliklerini, sosyal yaşamını, Afrika – İtalya savaşı dönemini sürgün yıllarını merak edenler için güzel bir kitap. İlgilenenlere tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….

12 Mart 2013 Salı

AHMET ÜMİT - SULTANI ÖLDÜRMEK

MERHABALAR

Tekirdağ sahiline nazır bir çay bahçesinde deniz kokusu eşliğinde çay içerken; en keyif verecek şeylerden biri elbette kitap okumaktır. Hele bir de kitap hediye ise...
Kitabımız Ahmet Ümit'in son romanı 

SULTANI ÖLDÜRMEK (Gün Akşamlıdır Devletlum !)  


ARKA KAPAK:

Yıllardır aynı kadını bekleyen bir adam. Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin. Şahane bir aşk için harcanmış bir hayat. Ve hayatını Osmanlı Tarihine adamış hırslı bir kadın… başarılarla dolu bir kariyer. Sapında Fatih Sultan Mehmed’in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü… Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri “Ulu Hakan”ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika mı? Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü o zaferler ve ihanetlerle dolu günlere yapılan sıradışı bir yolculuk. Ve bu heyecan verici yolculuk boyunca kulaklardan eksik olmayan o kadim soru: Tarih, geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?

“…Ve Sultan Mehmed Han. Mehmed Han oğlu Murad Han oğlu Fatih Sultan Mehmed Han. İki karanın ve iki denizin hâkimi. Allahın yeryüzündeki gölgesi. Kostantiniyyeyi zapt eden padişah. Roma İmparatorluğunun doğal varisi, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı ırklardan yepyeni bir millet yaratma aşkıyla yanıp tutuşan kudretli hükümdar. Uçsuz bucaksız ovalarda at koşturan ordular. Kılıç sesleri, savaş naraları, korku çığlıkları. Ardı ardına düşen şehirler, ardı ardına yıkılan devletler, ardı ardına el değiştiren kaleler. Kırk dokuz yaşında dünyaya nam salmış bir hükümdar. Ve değişmez kader. Akşama kavuşan gün. Ecel şerbetini içen insan. Ve Fatih Sultan Mehmedin şüpheli ölümü. Ve onun iki şehzadesi. İkiye bölünen saray, ikiye bölünen devlet, hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk. Ve iki şehzadenin kanlı boğazlaşması sürerken saray odasında unutulan Fatih Sultan Mehmed Hanın cansız bedeni…”



“Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?” (S.1, Romanın Başlangıç Cümlesi )



GELELİM ÖZETİMİZE;

Müştak Serhazin, mesleğinde başarılı olması yanında kendi halinde yaşayan bir tarih profesörüdür. Karlı bir kış gününde, kendisini yirmi sene önce terk ederek, kariyeri için Amerika’ya giden ve kendisini bir daha asla aramayan gönlünün tek sultanı Nüzhet’ten bir telefon alır. Ertesi gün Nüzhet’in daha önce de buluştukları Şişli’nin Hanımefendi Sokağı’ndaki Sahtiyan Apartmanı’ndaki evinde buluşmak üzere anlaşırlar. 



Ertesi gün Tarih profesörü Müştak Serhazin; kendini eski bir apartmanın merdivenlerinde, biri kendine seslenmiş gibi bulur. Burada daha önce de yaşadıklarına benzer bir kriz yaşadığını anlar. Daha önceki krizlerinden biri Nüzhet’in kendini ilk terk ettiğinde, diğerini de annesinin ölümünde yaşamıştır. Teyzesinin kızı psikiyatr Şaziye; rahatsızlığına Psikojenik Füg, teşhisi koymuştur. Müştak bey kriz geçirdiği saatlerle ilgili hafıza kaybı yaşamaktadır.

Bulunduğu yerden kalkarak Nüzhet’in evine yönelir.  Daire ulaştığında kapıyı açık bulur ve Nüzhet’in yakın bir yere gittiğini düşünerek içeri girer. Orada Nüzhet’in boynunda bir eşi de Müştak beyde de olan mektup açacağının saplandığını ve Nüzhet’in öldüğünü görür. 

Dahası Kitabımızda..




KİTAPTAN NOTLAR;

SULTANI ÖLDÜRMEK; uzun yıllardır kendini terk edip giden kadına aşık ve onu bekleyen bir tarihçinin hikâyesi.  Yazarın deyimiyle; “Şahane bir aşk için harcanmış bir ömrün hikâyesi”... Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin'in başından geçen dört günlük son derece tuhaf bir serüven.

     Öncelikle kitabımızın arka kapak yazısı son derece ilgi uyandırıcı ve dozunda hazırlanmış. İlk paragraf romanımızın kahramanı aslında pek de kahraman sayılmaz ama Müştak Serhazin’e diğer paragraf ise; romanımızın fonunda yer alan diğer kahramanımız Fatih Sultan Mehmet’e ait. 


Romanın kapağından gülümseyen Ahmet Ümit'ten sonra yazılan ithaf cümlesinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Yazar Maraş olaylarında 1978 yılında öldürülen Eddebiyat öğretmenini unutmayarak çok güzel bir vefa örneği göstermiş. Öğretmenine gösterdiği vefadan dolayı kendisini kutluyorum. 


Kitapta Nüzhet’in öldürülmesi ve katilin aranması yanında, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fethi, taht kavgaları ekseninde “Tarih ne kadar gerçekleri anlatır” kavramı üzerinde de durmakta. Ulu Hakan’ın ölümü de irdelenmektedir. Kitapta bu kadar ilgi çekici konu ve Nüzhet’in ölümü ile ilgili pek çok renkli teori varken Nüzhet’in ölüm sebebi ve katili son derce sıradan oluyor maalesef… Romanın sonunu pek beğenmedim doğrusu…

“Sahi kimdik biz? Orta Asya steplerinden gelip, bu toprakların uygarlıklar kurmuş halklarıyla karışarak yeni bir imparatorluk kurmuş bir milletin kendini kaybetmiş çocukları… Kendini kaybetmiş… Şu kaybettiğimiz kendimiz neydi acaba? Irkımız mı? Dinimiz mi? Onurumuz mu? Aklımız mı? Hafızamız mı? Toplumsal Psikojenik Füg… Bir toplumun geçici olarak hafıza kaybı… Geçici olduğundan pek emin değildim ama bir hafıza kaybımız olduğu muhakkaktı. Çünkü her gelen hükümdar, her gelen iktidar, tarihi kendi çıkarına göre yeniden yazdırıyordu. Çıkarlara göre yazılan tarihin gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktu.” (s.171)



Kitabı tamamen beğenmedim diyemem ama polisiye – gerilim okumayı çok seven bir okur olarak; hissetmeyi beklediğim gerilim Müştak Serhazin’in iç sesiyle konuşmasıyla zaman zaman sıkıntıya dönüştü, kitap akmadı. Neyse ki Tahir Hakkı’nın İstanbul’un Fethi turu benim adıma kurtarıcı oldu. Kitabın en sevdiğim kısmı bu bölümleri oldu.

Yazarın karakter yaratmada da bazen kısır bir döngüye girdiğini de düşünmedim değil doğrusu. Müştak Serhazin; yazarın "Kukla" adlı eserindeki Adnan Sözmen’e neredeyse kardeşi kadar benziyor. Bir kere her ikisinin de iç sesi hiç susmuyor. Her ikisi de silik karakterler ve her ikisi de kendilerini terk eden kadınları hala seviyorlar. 

BLOGUMDAKİ KUKLA ÖZET İÇİN BURAYA..



Müştak’ın iç sesine tekrar değinecek olursak elbette Psikojenig Füg gibi bir rahatsızlığa sahip olan ve Nüzhet’in apartmanının girişinde kendini baygın bulan ve bakkalın çırağı tarafından görüldüğünü bilen bir insan kendinden şüphelenir ama aynı düşünceleri kitapta benzer cümlelerle sayısız kez tekrarlarsa elbette durum bir süre sonra sıkıcı olabiliyor. Bir de keşke yazar Müştak’ın hastalığını romanın ilk sayfalarında açıklamasaydı. Bu şekilde merak ve gerilim öğeleri daha yoğun olabilirdi.

Romanda Müştak’ın romanın bir bölümünde Tahir Hakkı’dan şüphelenmesi konuyu biraz dağıtmış bence. Kendi kendine Tahir Hoca’nın katil olmayacağını tekrarlamasına rağmen şüphelenmesi gereksiz olmuş. Katil olma ihtimali daha yüksek olan şüphelilerin üzerine daha çok gidilebilirdi. Yine de yazar romandaki merak öğesini beslemeyi başarmış.


       Elbette romanımızda bir kahraman var ki ; Ahmet Ümit okuyanların artık kanıksadığı karakter Başkomiser Nevzat… Sahneye çıktığı anlarda eski bir dostu görmüş gibi oldum. Okurken zaman zaman keşke başkahraman o olsaydı dediğim anlar da olmadı değil. Ben Ahmet Ümit’in başkahramanı Başkomiser Nevzat olan kitaplarını daha çok seviyorum sanırım. 


Roman boyunca tıpkı İstanbul Hatırası’nda olduğu gibi İstanbul’dan hayranlıkla ve hayranlık uyandıracak şekilde bahsedildiğini söylemeden de geçemeyeceğim. İstanbul romana mükemmel bir fon oluşturmuş.

Kitabın bazı yerlerinde adından söz ettiren Tolstoy’un Kreutzer Sonat adlı kitabını da okumanızı tavsiye ederim. Krreutzer Sonat’ı uzun zaman önce okumuştum ve Sultanı Öldürmek’ten sonra bir defa daha okudum. İkisini ard arda okumak romanda hatırlamadığım bazı ayrıntıları yerine oturtmak bakımından iyi oldu.

Sonuç olarak romanda daha önceki Ahmet Ümit romanlarında alıştığım tadı bulamadım maalesef... İstanbul Hatırası, Patasana, Şems ile ilgili farklı yorumuna rağmen Bab-ı Esrar’ın kurguları ve anlatımları daha başarılıydı.  



YENİ PAYLAŞIMLARDA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE..

BLOGUMDAKİ DİĞER AHMET ÜMİT KİTAPLARI 

1 Mart 2013 Cuma

MARC LEVY - GÖLGE HIRSIZI


MERHABALAR, Fransız Edebiyatından bir örnek ile karşınızdayım. 

Marc Levy - Gölge Hırsızı


ARKA KAPAK:
Sen benim gölge hırsızımsın; nerede olursan ol, seni bulacağım."Babası tarafından terk edilmiş, çocukluğu boyunca annesiyle birlikte sıradan bir kasabada yaşayan kahramanımızın özel bir yeteneği vardır: Peşine gölgeler takılır, ona hep bir şeyler fısıldar...
Yıllar geçmiş, bahçesindeki kestane ağaçlarının altında oturduğu okulunu, babasıyla annesinin birbirlerini sevdikleri zamandan kalma o soluk fotoğrafları ardında bırakarak yeni bir hayata başlamıştır. Ne var ki tekdüze hayatı ve bir türlü ismini koyamadığı ilişkisiyle içindeki özlemi dindirememekte, ona fısıldayıp duran gölgelerden bir türlü kurtulamamaktadır.
Bir kıyı kasabasına yolunun düştüğü bir gün, hüzün dolu geçmişinin, peşini bırakmayan gölgelerin sırrı yavaş yavaş çözülmeye başlar. Yıllar önce geldiği bu kumsalda, gölgelerinin birbirine karıştığı ilk aşkının izini bulacak ve onun peşine takılacaktır.
Belki de, bir sandığın içine sakladıkları o uçurtmayı yerinden çıkarmanın zamanı gelmiştir artık...
Gölge Hırsızı, ardımızda bırakamadığımız anları, anıları ve aşkları anlatıyor. Yani peşimize takılan, kurtulamadığımız gölgeleri...


“Kimi insan gölgeleri kucaklar durur; sonunda senin gibi mutluluğun gölgesini bulur.” (William SHAKESPEARE)


“Aşk, en çok hayal gücüne ihtiyaç duyar, biliyor musun? Her birimiz, olanca hayal gücüyle, bütün gücüyle öbürünü yaratmalı ve gerçekliğe ufacık da olsa yer bırakmamalıyız; işte o zaman, o iki hayal gücü karşılaştığında… Dünyanın en güzel şeyi olur.”( Romain GARY)


Marc Levy

“ Geceden, akşamın gölgelerinin yarattığı, perdelerin katları arsında, duvar kâğıdının üzerinde dans eden şekillerden korkardım. Zamanla kendiliğinden kayboldular. Ama çocukluğum aklıma gelir gelmez yeniden beliriveriyorlar; hem ürkünç hem de tehditkârlar.
Bir Çin atasözü, kibar bir adam komşusunun gölgesine basmaz, der; yeni okuluma başladığım gün bu sözü bilmiyordum. Çocukluğum burada, bu okulun avlusundaydı. Onu kovmak, yetişkin olmak istiyordum; bana göre çok kısa ve çelimsiz olan bu bedene yapışmış, bir türlü gitmiyordu.” (s.15)





ÖZET
Roman kitabın baş kahramanının yeni taşındıkları küçük kasabadaki okulun 6/C sınıfındaki ilk günü ile başlıyor. Roman kahramanımız arkadaşlarından çelimsiz görüntüsünü, gözlüğünü kendince sorun eden küçük bir çocuktur.
Okuldaki en büyük sıkıntısı; aynı kızla Elisabeth’le ilgilendikleri için kendisinden 20 santim uzun ve 2 yaş büyük olan Marquez’in düşmanlığıdır. Kahramanımız derste yaptığı espri yüzünden bahçedeki yaprakları süpürme cezası alır.

Bu esnada yanına gelen hademe Yves ile konuşurken arkalarından vuran güneşin de etkisiyle hademenin gölgesi çocuğun gölgesine düşünce, çocuk gölgesinin boyunun uzadığını onunkinin ise kısaldığını fark eder. O esnada daha önce hiçbir yerden öğrenmediği, nereden bildiğini açıklayamadığı hademenin bir sırrını söyler.

Aynı gün küçük çocuk babası ile annesinin boşanacağını ve babasının kasabadan ayrılacağını öğrenir. Babasının evden ayrılması çocuk üzerinde derin etkiler bırakır. Zaman zaman kendisini suçlamasına bile sebep olur.

Yves ile yaşadıklarından sonra kahramanımız sıklıkla başkasının gölgesiyle üst üste gelince kendine ait olmayan görüntüler ve sesler duymaya devam eder. Bu şekilde istemeden pek çok kişinin sırrına da ortaklık eder. Birçok kez de bu şekilde insanlara yardımcı olur.

Çocuğun hayatının dönüm noktası tatil başladığında annesiyle birlikte bir sahil kasabasına tatile gitmesi ve orada hem duymayan hem de konuşamayan bir arkadaş bulması olur. Kızın adı Clea’dır. Clea ile geçirdiği günler boyunca kahramanımız çok mutludur. Clea onun gerçek aşkıdır. Ayrılırlarken buluşmak üzere söz vererek ayrılırlar. Yıllar geçse de kahramanımız Clea’yı unutmaz. Yıllar sonra aşıkların yolları son derece güzel bir biçimde kesişir. Bu kısım da kitabımızda…



KİTAPTAN NOTLAR

Kitabın son derece sade ve anlaşılır bir dili var. Yazar uzun tasvirlerden ve söz sanatlarından kaçınmış ama bu onun zaman zaman şiir gibi cümleler yazmasına engel olmamış. Bu bakımdan roman için her yaşa hitap ediyor diyebiliriz

“İnsanın ardında bıraktığı küçücük şeyler vardır, toz tutan zamanın içine demir atmış duran yaşanmış anlardır bunlar. Onları görmezden gelebiliriz am uç uca eklenen bu küçücük anlar sizi geçmişe bağlayan bir zincir oluştururlar.” (s. 171)

“Ergenlikte, anne babasını terk edeceği günün hayalini kurar insan, gün gelir onlar sizi terk ediverir. İşte o zaman, bir an için de olsa, yine onların çatısı altında yaşayan çocuk olabilmenin hayalini kurarsınız; onlara sarılmaktan, hiç çekinmeden onları sevdiğinizi söylemekten ve sizi bir kez daha terk etsinler diye onları kucaklamaktan başka bir şey hayal edemez olursunuz.” (s. 197)

Roman yazılırken kahramanları gerçeğe çok yakın karakterler olmuş. Sanki yarın işe giderken romanımızın kahramanı küçük çocukla, annesiyle, Luc ile…. karşılaşıverecekmişsiniz gibi geliyor.


Romanın sonunu okuduğumda iki çocuğun büyük aşkına hayran olurken; kahramanımızın babasından gelen okunmamış mektuplar da içimi burktu. Keşke sonu biraz daha açıklayıcı olabilseydi.

Romanda tek eleştirilecek kısım bence kahramanımızın kitaba adının veren “Gölge Hırsızı” özelliğinin kitabın bir çok bölümünde geri planda kalması olmuş. Böyle ilginç bir özelliğin romanda daha çok üzerine gidilebilirdi.

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

MARC LEVY GÖRSELİ