30 Nisan 2013 Salı

SABAHATTİN ALİ - KUYUCAKLI YUSUF

MERHABALAR SEVGİLİ DOSTLAR...

Genç yaşta kaybettiğimiz bu nedenle yeni yazacağı eserlerden mahrum kaldığımız bir yazarın ilk romanı ile karşınızdayım. 1907’de doğan ve 1948’de vefat eden Sabahattin Ali'nin ilk romanı Kuyucaklı Yusuf 1937 yılında; ölümünden 11 yıl önce yayınlanmıştır. Yazıldığı dönemin toplumsal sorunlarına dikkat çeken ilk eserlerden biri olması nedeniyle çağdaşlarından ayrılan bir kitaptır.

SABAHATTİN ALİ'nin ilk romanı KUYUCAKLI YUSUF...


Gelelim Özetimize.... 

1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar basarlar ve bir karı kocayı öldürürler. Kaza kaymakamı Salahattin Bey; Müddeiumumî ile doktoru alarak ertesi gün tahkikata gider. Köye vardıklarında onlara muhtar da katılır. Cinayet mahalli eve giderler.

Evdeki yatağın içinde iki cansız beden bulunmaktadır ve yerde de bir kan gölü. Aynı zamanda odada sedirin köşesinde diz çöküp oturmuş küçük bir çocuk vardır. Çocuk yatakta ölmüş olarak yatan Etem Ağa’nın oğlu Yusuf’tur. Anne babasını öldüren eşkıyalar onunla da boğuşmuşlarsa da çocuğu öldürmemişler ama bu boğuşma sonunda çocuk sağ elinin başparmağını kaybetmiştir.

Kaymakam Salahattin Bey; çok etkilendiği çocuğu evlat edinir. Yusuf onlarla yaşamaya başlar. Ancak kaymakamın eşi Şahinde Hanım çocuğu kabullenmediği gibi bir de her fırsatta çocuğa hakaret eder. Yusuf da yeni girdiği ortama alışamamış uzun müddet kimse ile konuşmamıştır, Kaymakamın minik kızı Muazzez hariç…

Bu esnada Kaymakam Bey’in tayini Edremit’e çıkmıştır. Bu durum Yusuf’un içindeki yabancılık hissini daha da derinleştirir. Kaymakam onu okula yazdırdıysa da okuma öğrendikten sonra Yusuf okula gitmek istemez. Şehre ve şehirlilere de alışamaz. Bu esnada birkaç arkadaş edinir. Hacı Rıfat’ın İhsan ile Ali en yakın arkadaşları ise de Yusuf içini pek kimseler açmaz.

Muazzez 10 yaşına geldiğinde iptidaiyi bitirir ve dikiş nakış öğrenmeye başlar. Bu esnada farkında olmadan Yusuf ailenin en söz geçen kimsesi olmuştur. Kaymakam Bey daire dışındaki zamanını birkaç arkadaşı ile içki masasında geçirirken; Şahinde gezme ve arkadaşlarıyla eğlencelerde vakit geçirme derdindedir. Şahinde bile Yusuf’u kabullenmiş görünmektedir. 



Muazzez evlenecek yaşa geldiğinde; Muazzeze laf attığı için Yusuf’un açıkça kavga ettiği fabrikatör Hilmi Bey’in; hovarda, işret âlemlerine düşkün oğlu Şakir tarafından istenir.  Salahattin Bey de Yusuf da bu evliliği istemez. Oysa ailenin mal varlığından dolayı Şahinde bu evliliği çok ister.

İçkili olduğu bir gecede Hilm Bey ve Şakir ile kumar oynayan Salahattin Bey onlara 320 lira borçlanır. Aslında bu kumar; Kaymakam Bey’i Muazzez ile Şakir’in evliliğine mecbur bırakmak için yapılmış bir oyundur. Kaymakam Bey senet imzalar ve bu para onun zeytinlikleri ve iki yıllık maaşı ile bile ödeyemeyeceği bir meblağdır.

Yine aynı günlerde Salahattin Bey’in ailesine Yusuf’un acıyıp yardım ettiği Kübra ile annesi girer. Kübra ve annesi daha önce Hilmi Beylerin evinde çalışmış, Kübra Şakir’in saldırısına uğramıştır.(Bu kısım çok açık söylenmese de Kübra’nın tek başına gönderildiği bağ evinde Hilmi Bey ve Şakir ile karşılaştığı söylenmekte…) Kübra’nın anlattıkları da Kaymakam Bey’in evliliği istememe sebeplerindendir.

Yusuf’un arkadaşı bakkalcı Ali; Kaymakam Bey’in Hilmi Bey’lere olan borcunu ödemek koşuluyla Muazzez’e talip olur. Yusuf ondan aldığı para ile babasının borcunu öder ve Muazzez’i vermeyi böylece kabul ederler. Muazzez ilk defa bu olaylar olurken; Yusuf’a duygularını açar.

Muazzez’in Ali ile sözlendiğini duyan Şakir bir düğün esnasında Ali’yi vurur ve öldürür. Ancak babasının verdiği rüşvetle ve yalancı şahitlerle hapisten çıkar. Bu durumdan dolayı Yusuf büyük vicdan azabı çekse de üzerinden de bir yük kalkmıştır. Ancak tüm olan geçenlere rağmen Muazzez’e aşkını itiraf etmeyi gururuna yediremez. Eve daha az uğrar, çoğu zaman zeytinlikte zaman geçirir. 

Dahası romanımızda... 



ARKA KAPAK
“Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."
Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikâyesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.
Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf’ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözünüzde canlandırır.”



ALINTILAR
 “Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler.

Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması, düşünülmüştür. Bu izdivaç mikrobu, evlendikten sonra faaliyetine başlar: Evvelce birtakım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik, bir lakaytlık gelir. Evde meram anlatmaya asla imkân olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünya görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı olan bir mahlûkla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür.


Evlendikten sonra bir adamın bütün gayesi ve istikbal düşüncesi, bir kere içine girmiş bulunduğu ve şimdi mukadder telakki ettiği bu belayı ses çıkarmadan ve dosta düşmana pek belli etmeden sürükleyip götürmek, onda herkes tarafından söylenen, fakat kimse tarafından bulunamayan meziyetler ve saadetler araştırmaktır” (s.12)


“ Bereket versin, Anadolu’nun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunlardan en birincisi “rakı”dır.
Burada felaketzede memur içer; müflis tüccar içer; fena mahsül çıkaran eşraf içer; senelerden beri aynı köşede bırakıldığı için içerleyen zabit içer ve nihayet karısı ile geçinemeyen kaymakam içer…” (s.14)

“Hayat, birbirinden ayırdıklarını, kısa bir müddet için tekrar yaklaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu. Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi.” (s.177) 




KİTAPTAN NOTLAR;

Kitabı okuduktan sonra internette yaptığım araştırmada pek çok sitede Kuyucaklı Yusuf’un 3 cilt şeklinde düşünüldüğünü, yazarın ömrünün de bunu yapmaya yetmediğini öğrenmiş oldum. Bu bilgi, kitapta neden bazı konuların yarım bırakıldığını açıklamış oldu benim için. Kübra’ya tam olarak ne olduğu (kızın gözyaşları içinde olayı anlatması, sararıp solması ve Şakir tarafından saldırıya uğradığı ima edilse de durum tam olarak açıklanmaz. ), Kübra ve annesinin nereye gittikleri ve akıbetleri, Yusuf’un rastgele ateş ettiği esnada odada bulunanlara ne olduğu, kitabın sonunda Yusuf’a ne olduğu… vb.



Bunun yanında; kitabın arka kapak yazısı hazırlanırken kitabın önemli ve konuya yön verecek bir ayrıntısı verilmiş. “Yusuf’un hislerini göstermekten çekinmediği yegane mahluk, küçük Muazzez’di”(s.16) cümlesini okur okumaz arka kapaktan yola çıkarak;  Yusuf’un bebekliğinden beri onu hayata bağlayan kardeşinin onun eşi olacağını bilerek okumak pek sevimli olmuyor bence. Yayınevine duyurulur. 

“Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."(Arka Kapaktan…s.200)


Bir de yayınevi Kuyucaklı Yusuf’u arka kapakta aşağıdaki satırlarla tanımlıyor.
Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikâyesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Bence Yusuf romantik olmak bir tarafa bence; kendini akıntıya bırakmış, bulunduğu ortama yabancı ve yalnız bir adamdır. Belki romandaki Muazzez ona aşkını söylemese, o asla duygularını söylemeyecekti. Kendini akıntıya bırakmışlığına, zaman zaman kızmadım da değil ve buna ek olarak Yusuf’un ruh halini anlatan kitaptan bir alıntı;

“Böylece küçük Yusuf, bir sur harabesi üzerinde çıkan bir yabani incir ağacı gibi, biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi büyüyor, gelişiyordu.” (s.18)

“Yusuf sırtını büyük çınarın gövdesine dayayarak gözlerini gecenin içine dikti. Derenin öte yakasındaki ağaçlar; şehre doğru uzanan ve üzerindeki su birikintileri yer yer parlayan çamurlu yol; zaman zaman alçalıp koyulaşan ve yükselip açılan bulutlar, birbirine karışmış, birbirlerinin içinde kaybolmuş gibi görünüyorlardı. Sanki tabiatta bu anda müstakil hiçbir şey yoktu. Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu anlamaya başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı. Etrafına baktığı zaman ağaçların, bulutların, derenin kendisinden hızla uzaklaştığını sezer gibi oldu. Kasabanın bazı evlerinin pencerelerini aydınlatan hafif ve sarı bir ışık, Yusuf’un ıslak gözlerinde yıldızlanıyor ve dalgalı bir su üzerine bırakılmış gibi oynuyordu.

İki eliyle arkasındaki ağacın kabuklarına sarıldı. Parmakları soğuk yarıkların arasına girdi. Elini hemen geri çekti ve göğsüne götürdü. Göğsünün içinde, bu asırlık ağacın kabuğu gibi, yarıklar olduğunu sandı ve gırtlağına kadar bir ateşin çıktığını hissetti. Aman Yarabbi, ne kadar yalnızdı…

Yalnız, gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı.” (s. 75)



Yazarın betimlemeleri kitabın bana göre en huzur verici bazen de en sıkıcı bölümleri olmuş. Bazen bir doğa manzarası verilirken yazar öyle çok ayrıntı vermiş ki sanki oraya gitseniz bahsi geçen yeri elinizle koymuş gibi bulacaksınız ve seyre dalacaksınız bir taraftan da romanda nerede kaldığınızı unutuyorsunuz.

Romanımız günümüzde pek sık kullanılmayan, o döneme ait birçok eski kelime de barındırmakta. Kitabın aslını korumaları bakımından yayınevini kutluyorum. Ancak; yayınevi yine yazarımızın Değirmen ve Sırça Köşk gibi hikâye kitaplarında yaptığı gibi açıklamalar da eklemeyince anlamadığım bölümler oldu maalesef. Bu konuda TDK’dan yardım aldım çoğunlukla.Bilmediğim sözcüklerden örnekler; musavat (12), müsavat (13), mağmum, istihfaf, müteheyyiç, nedamet, müphem (25), endaht(28), gaşy (29), sahavet (32), mükamele (77)…

Romana aynı zamanda adını da veren Yusuf her ne kadar romanın başkahrmanı olsa da; romandaki etki alanı olarak değerlendirilecek olursak Muazzez’in annesi, Kaymakam’ın karısı Şahinde fazlaca öne çıkmakta. Roman boyunca Şahinde’yi Halit Ziya Uşaklıgil’in romanı Aşk-ı Memnu’daki Firdevs Hanım’a benzettim.  

Roman boyunca kafamı kurcalayan hatta beni rahatsız eden bir ayrıntıdan da bahsetmeden edemeyeceğim. Sayfa 31’de Muazzez'e sarktığı bahanesiyle Şakir'i  tartaklayan Yusuf’un karısı ile ilgili şüpheleri olmasına rağmen kendini ve Muazzaez’i yine akıntıya bırakması ve  bir nevi ortalık malı olunca bunu tekrar karısını affederek göstermesi biraz tezat gibi geldi bana. 



Bir de şehirlilere alışamayan, şehirlilerin şaka için bile olsa yalan söylemelerini kabullenemeyen Yusuf’un (s.26) Kaymakam Bey’in Şakir’e olan kumar borcunu ödemek için Muazzez’e başlık parası olarak Bakkal Ali’den aldıkları paradan Ali’nin Şakir tarafından öldürülmesinden sonra hiç bahsedilmemesi de yine Yusuf’un tezatlarından. Kaymakam da Yusuf da Kaymakam Bey’in zeytinlikleri ve iki yıllık maaşından bile fazla olan bu parayı Ali’nin katledilmesinden sonra ödemeyi hiç düşünmedikleri gibi Kaymakam Bey’in suçluların cezalarını bulmaları için hiçbir girişimde bulunmaz. Hilmi Bey’i ve Şakir’i karşısına almaktan korkar. Kaymakam Bey’in Şahinde karşısındaki pasif tutumuna da ayrıca rahatsız oldum elbette.

Yazarın insanların duygularından bahsederken sadece romanın kahramanlarına değil de romandaki kötü adam Şakir’in de duygularına yer vermesi ayrıca romanda sevdiklerimden. Şakir’le ilgili bu paragraf en beğendiğim kısımlardan…

“İçinde bu anda hâkim olan his, Muazzez’e karşı duyduğu istek değil, Yusuf’a karşı duyduğu kindi. Bir kere başkasının olan bu kızı nasıl olsa elinde farz ediyor, fakat onu kucaktan kucağa dolaşmasının Yusuf için ne acı bir talih olduğunu düşünerek gülüyordu. İşte, eninde sonunda bu yabanın Yusuf’undan yediği yumruğun acısını çıkarmıştı. Bu kıza bir zamanlar yan bakmasına müsaade edilmemişti ve bugün onu saatlerce hırpalıyor kucağına alıyordu. Zamanı gelsin daha ileriye de gidecek, hatta kendisine verilmeyen bu kızın ortaya düştüğünü de görecekti.

Muazzez’in sarhoş halinde bile kendini Kaymakam’ın batıcı buselerinden kurtarmaya uğraştığını gördükçe, bir zamanlar hakikaten sevmiş olduğu bu kıza karşı bir parça merhamet duyar gibi oluyor; fakat arka arkaya gelip onu bir hayli üzmüş olan hadiselerin hatırası, içinde yerleşen bir hiddet ve artık her şeyin bitmiş ve tamir edilecek halden çıkmış olduğu düşüncesi, onu derhal soğuk ve lakayt haline döndürüyordu.” (s.190, 191)

Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf’u tamamladığımda ilk aklıma gelen yazarın kendi içindeki her şeyi geride bırakıp gitme arzusunu romanlarındaki karakterler üzerinden yaptığını düşündüm. Keşke Sabahhattin Ali’nin her şeyi bırakıp gitme isteği elim bir şekilde sonuçlanmasaydı da Kuyucaklı Yusuf’un 2. Ve 3. Cildini de okuyabilseydik.

Romanda son söz olarak yer alan Ahmet OKTAY’ın “Bir Yetimin Romanı” adlı yazısı da son derece güzel ve romanın ayrıntılarını açıklaması bakımından da doyurucu olmuş.

Romanın 146. Sayfasının sonuna gelindiğinde;“Yusuf’un ve Muazzez’in hayattan bir tek istekleri vardı: Beraber olmak… Şimdilik beraberdiler.”(s.146) cümlelerini okuduğumda yazar romanın bitmesine 70 küsür sayfa varken “şimdilik” sözcüğü romanın sonunu kesinleştirir. Öksüz ve yetim Kuyucaklı Yusuf’un sonunu…

Yepyeni kitaplarla görüşmek dileğiyle..
SEVGİLER...



25 Nisan 2013 Perşembe

ORHAN VELİ KANIK - BÜTÜN ŞİİRLERİ


MERHABALAR;
SEVGİLİ DOSTLAR

Kendimi ne zaman mutsuz hissetsem, şiirler yetişir imdadıma... Kendilerine has hüzünleriyle, mutluluklarıyla... Şiirle hüzünlendiğim bir gecenin sabahında huzurla uyanırım.. Beni huzura ulaştıran pek çok şairden en sevdiğimdir ORHAN VELİ (1914- 1950).

 Kısacık ömrüne sığdırdığı, sade, yalın bir o kadar da içe işleyen şiirleriyle benim için çok kıymetlidir. Pek çok şiirini ezbere bilirim. Hayatıma henüz 15 yaşımdayken girdi, bir dönem ödevi vesilesiyle ve o gün bu gündür bana yarenlik eder durur... Zaten anlayacaksınız fotoğraflardan ne çok okuduğum bir kitap olduğunu, yıpranmışlığından... 1996 Aralık'tan beri baş ucumda.. 

Bir çoğunuzun da benim gibi ezbere bildiği, ezbere bilmese de aşina olduğu, en sevdiğim Orhan Veli Şiirlerini paylaşmak istiyorum sizlerle...


1. BÖLÜM

GARİP
Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma.

SEVDAYA MI TUTULDUM ?

Benim de mi düşüncelerim olacaktı,
Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,
Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?
Çok sevdiğim salatayı bile
Aramaz mı olacaktım?

Ben böyle mi olacaktım?

ANLATAMIYORUM
(moro romantico)
Ağlasam sesimi duyar mısınız, mısralarımda;
Dokunabilir misiniz, gözyaşlarıma,  ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
 Epiyce yaklaşmışım,
Duyuyorum;

Anlatamıyorum.


KİTABE- İ SENGİ MEZAR 
I.

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye

KİTABE- İ SENGİ MEZAR 
II.
Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet
Alacağına gelince…
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

KİTABE- İ SENGİ MEZAR
III.
Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık torbasında ne ekmek kırıntısı,
Ne matrasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigar.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısiyle:
“Ölüm Allahın emri,
“Ayrılık olmasaydı.”



VAZGEÇEMEDİĞİM

DEĞİL

Bilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl, size derdimi !
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem…
Değil !
Ekmek parası desem…
Değil !
Bir dert ki…
Dayanılır şey değil.

DESTAN GİBİ

“İzmit sokakları yaprak içindeydi;
Başımda, unutamadığım şehrin havası;
Dilimde hep oraların şarkıları;
Ellerim ceplerimde,
Bir aşağı, bir yukarı.
Sonbahar;
İzmit sokakları yaprak içindeydi.”

(1945, Yol Türküleri şiirinden.)

YENİSİ

BİR İŞ VAR


Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?

Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?
Her zaman güzel mi bu kadar,
Bu eşya, bu pencere?
Değil,
Vallahi değil;
Bir iş var bu işin içinde.


KARŞI

İSTANBUL'U DİNLİYORUM



İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                  
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                  
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalı Çarşı;
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa;
Güvercin dolu avlular.
Çekiç sesleri geliyor doklardan,
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                  
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski âlemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                  
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                  
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.



SAĞLIĞINDA YAYIMLANAN KİTAPLARINA GİRMEYEN SON ŞİİRLERİ

KUYRUKLU ŞİİR



Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

(Yaprak, 15.12.1949)


KİTAPLARINA GİRMEYEN SON ŞİİRLERİ (ÖLÜMÜNDEN SONRA YAYIMLANANLAR)

YAŞAMAK
I.
Biliyorum, kolay değil yaşamak,
Gönül verip türkü söylemek yar üstüne;
Yıldız ışığında dolaşıp geceleri,
Gündüzleri gün ışığında ısınmak;
Şöyle bir fırsat bulup yarım gün,
Yan gelebilmek Çamlıca tepesine…
- Bin türlü mavi akar Boğaz’dan-
Her şeyi unutabilmek maviler içinde.

II.
Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.



2. BÖLÜM

DERGİLEDE YAYIMLADIĞI AMA KİTAPLARINA ALMADIĞI ESKİ BİÇİMLİ ŞİİRLERİ

İHTİYARLIK (Franz Hellens’ten)
Benim, bardağın sürahinin
Önümüzdesin; rengin uçmuş.
Bu; eski, sevdiğim bir duruş.
Elin, içinde benimkinin

İçelim! Madem ömrümüz hoş
Geçmiş, tatmamışız ayrılık;
Madem ne bardağımız kırık,
Madem ne de sürahimiz boş.

Bir gün ikimizden birimiz
İçmek veya doldurmak için
Burada olmayabiliriz.

(Mehmet Ali Sel / Varlık (15.12.1937))

SAĞLIĞINDA YAYIMLAMADIĞI ESKİ BİÇİMLİ ŞİİRLERİ

EKMEK
Dilimin ucunda eski bir arkadaş adı,
Unutulmuş şekilleri taşıyan bulutlar;
Bir gökyüzü genişliğiyle ruhuma dolar
Otların içine sırtüstü yatmanın tadı.

Avucumda sıcaklığını duyduğum ekmek;
Üstümde hatırası kadar güzel sonbahar;
O bembeyaz, o tertemiz bulutlara dalar
Düşünürüm bir çocuk türküsü söyleyerek.
(1936, Varlık/1.3.1952)



SAĞLIĞINDA YAYIMLAMADIĞI YENİ BİÇİMLİ ŞİİRLERİ

İÇKİYE BENZER BİR ŞEY

İçkiye benzer bir şey var bu havalarda.
Kötü ediyor insanı, kötü…
Hele bir de hasretlik oldu mu serde;
 Sevdiğin başka yerde,
Sen başka yerde;
Dertli ediyor insanı, dertli.

İçkiye benzer bir şey var bu havalarda,
Sarhoş ediyor insanı, sarhoş.
(Varlık, 1.9.1951)

Dosya:Garipciler.jpg

Garip Akımı üyeleri Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'in birlikte fotoğrafı



DERGİLERDE YAYIMLADIĞI AMA KİTAPLARINA ALMADIĞI YENİ BİÇİMLİ ŞİİRLERİ


BEN ORHAN VELİ

"Yazık oldu Süleyman Efendiye"
Mısra-i meşhurunun mübdii..
Duydum ki merak ediyormuşsunuz,
Hususi hayatımı,
Anlatayım:
Evvela adamım, yani
Sirk hayvanı falan değilim.
Burnum var, kulağım var,
Pek biçimli olmamakla beraber.

Evde otururum,
Masa başında çalışırım.
Bir anne ile babadan dünyaya geldim.
Ne başımda bulut gezdiririm,
Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.
Ne İngiliz kralı kadar
Mütevazıyım,
Ne de Celâl Bayar'ın
Ahır uşağı gibi aristokrat.
Ispanağı çok severim
Puf böreğine hele
Bayılırım.
Malda mülkte gözüm yoktur.
Vallahi yoktur.

Yayan dolaşırım,
Mütenekkiren seyahat ederim.
Oktay Rıfat'la Melih Cevdet'tir
En yakın arkadaşlarım.
Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem
Edebiyat tarihçisi bulsun.

Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım,
Meşgul olmadığım “ehemmiyetsiz”
Sadece üdeba arasındadır.

Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır…
Amma ne lüzum var
Hepsini sıralamaya?
Onlar da bunlara benzer.
(Nisan 1940/İnkılapçı Gençlik, 15.8.1942)




Peki sevgili dostlar sizin en sevdiğiniz Orhan Veli Şiiri hangisi?

YEPYENİ PAYLAŞIMLARDA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

14 Nisan 2013 Pazar

JED RUBENFELD - BİR CİNAYETİN PSİKANALİZİ


MERHABALAR; 


Kapağında yazan "Bir Sigmund Freud Romanı" yazısı ile beni kendine çeken, okurken tamamen olmasada kısmen aradığımı bulduğum, araya Sigmund Freud ve öğretilerinin serpiştirildiği  sürükleyici bir polisiye roman ile karşınızdayım.

BİR CİNAYETİN PSİKANALİZİ


ROMANA BAŞLAMADAN ÖNCE:

1909 yılında, Sigmund Freud, o zamanki öğrencisi ile birlikte, Birleşik Devletler’e hayatı boyunca ilk ve son kez giderken, amacı Worcester, Massachusett’teki Clark Üniversitesi’ne psikanaliz üzerine bir dizi konferans vermekti. Clark’ın kendisine verdiği fahri doktorluk unvanı, hayatı boyunca aldığı tek akademik onaydı. Ziyareti son derece başarılı olmasına rağmen, Freud ilerleyen yıllarda sürekli olarak bu ziyaretiyle ilgili sanki Birleşik Devletler’de bir travma yaşamış gibi konuştu. Amerikalılara “vahşiler” diyor, 1909’dan çok uzun zaman öncesinde bile başına dert olan bazı fiziksel rahatsızlıklar için Amerika’yı suçluyordu. Freud’un biyografları bu muamma konusunda şaşkınlığa kapıldılar ve bu açıklanamaz davranışın nedeni olarak Amerika’da önemli bir olay yaşanmış olabileceği fikrini savundular.



ARKA KAPAK


Bir Cinayetin Psikanalizi,1909 yılında sıcak bir Ağustos akşamı Sigmund Freud'un, rakibi ve öğrencisi Carl Jung ile birlikte New York’a gelmeleriyle başlıyor.  Şehrin diğer ucunda, şehri tepeden gören muazzam bir apartman dairesinde, çok güzel bir kadın avizeye asılmış bir şekilde ölü bulunur; cinsel işkenceye maruz kalmış, kırbaçlanmış, kesilmiş ve boğulmuştur. Ertesi gün, ikinci bir güzel kadın - yüksek sosyeteyle alay eden ve donuk, cansız anne-babasını küçümseyen asi bir mirasyedi - katilin elinden kıl payı kurtulur. Ama bir histerik olan Nora Acton, saldırıyla ilgili hiçbir şey hatırlamamaktadır. Amerika'nın ilk psikanalistlerinden biri olan Dr. Stratham Younger, Freud'un rehberliğinde onu tedavi etmeye başlar.

Freud, Jung'un rekabetçi ruhuyla ve kendisini yok etme komplolarıyla uğraşırken, kendisini entrikalar, maskeler ve insan zihninin hileleriyle dolu bir cinayet gizeminin içinde bulan kişi Younger oluyor. 
Akıcı bir dille yazılmış olan ve etkileyici gerçek detaylara dayanan Bir Cinayetin Psikanalizi, yeni bir romancının hayranlık uyandıran yeteneğini gözler önüne sererken, Freud, Carl Jung ve Hamlet hakkında bildiklerinizi gözden geçirmenize neden olacak. 



Fotoğraf Clark Üniversitesi'nde çekilmiştir. Yani roman kurgu olmasına rağmen Freud'un gezisi gerçektir. 

ÖN SIRA: Sigmund Freud, G.Stanley Hall, Carl Jung
ARKA SIRA: Abraham A.Brill, Ernest Jones, Sandor Ferenczi





ÖZET
Romanımız iki farklı hikâye ve bunların psikanaliz sayesinde birleşmesinden oluşmaktadır. İlk hikaye 29 Ağustos 1909 Pazar akşamı Abraham Brill ve Straham Younger’ın, Hoboken Limanı’nda George Washington adlı buharlı gemiyle gelmekte olan  Sigmund Freud, Carl Jung ve Sandor Ferenczi’yi karşılamaya gitmeleriyle başlar. Viyanalı Psikiyatr Freud; Clark Üniversitesi’nde psikanaliz üzerine bir dizi konferans vermek üzere Massachusetts’e gelmektedir.

İkinci hikâyemiz ise; şehrin diğer ucunda yer alan Balmoral adlı muazzam bir apartmanın bir dairesinde cinsel saldırıya uğramış ve avizeye asılarak öldürülmüş bir kadının bulunmasıyla başlar. Cinayet davası vali Mc Clellan tarafından New York’un Şüpheli Ölümlerden Sorumlu Baş Sorumlusu Müfettiş Hugel ile Hugel’in seçtiği dedektif Littlemore’a verilir.

İlk cinayetin araştırmaları devam ederken; ikinci bir kadın Nora Acton evinde saldırıya uğrar ve katilin elinden canlı olarak kurtulmayı başarır. Ancak Nora Acton cinayet anı ile ilgili hiçbir şey hatırlamamaktadır. Bulunduğu bir davette akrabaları tarafından valiyle tanıştırılan Dr. Straham Younger’dan, vali tarafından genç kadını tedavi etmesi istenir. 
İki hikâyenin temas noktası Dr. Straham Younger’dır. Younger Freud’un da yardımıyla genç kadını psikanaliz yoluyla tedavi etmeye başlar.

Bir yanda Freud ve arkadaşlarının konferans hazırlıkları, Freud’un teorilerine hazır olmayan kitleler işlenirken, diğer yanda özellikle dedektif Littlemore öne çıkarılarak cinayet davası ve Nora Acton psikanalizi devam etmekte.
Roman tahmine yakın ve elbette yine de ayrıntılar bakımından ilginç bir sonla bağlanıyor. 





“Mutluluğun esrarlı bir yanı yoktur. Mutsuz insanlar birbirine benzer. Uzun zaman önce açılmış bazı yaralar, gerçekleşmemiş bazı dilekler, ayaklar altına alınmış gururlar, retle –daha kötüsü ilgisizlikle- karşılanan aşk kıvılcımları, onlara yapışıp kalır; ya da kendileri onlara yapışır. Dolayısıyla her günlerini dünün bulutları altında yaşarlar. Mutlu insan ise dönüp arkasına bakmaz. İleriye de bakmaz. Böyle bir kişi anda yaşar.
Ama bunun da bir kusuru var. “an”asla bir şeyi veremez: anlamı. Mutluluğun ve anlamın yolları aynı değildir. Mutluluğu bulmak için, kişinin sadece anda yaşaması gerekir; sadece an için yaşamaya ihtiyaç duyar. Ama eğer anlam istiyorsa – hayallerinin, sırlarının, hayatının anlamı- kişi ne kadar karanlık olursa olsun gelecek için yaşamalıdır. Böylece doğa mutluluk ve anlamı bizim için karıştırır ve bizden aralarında bir seçim yapmamızı bekler.” (S.11)


KİTAPTAN NOTLAR:

Younger’ın kendisiyle ilgili bölümler romanda Younger’ın ağzından anlatılırken; diğer bölümler üçüncü tekil kişinin ağzından anlatılmış.

Romanda Amerika’da yaşanan inşaat çılgınlığı, Amerika halkının sosyal değişimine de dikkat çekilmiş. Örneğin; zenginlerin bahçeli büyük evlerden gösterişli apartman dairelerine taşınmaları. Bu bilgiler verilirken bazen sıkıcı olabilecek kadar fazla ayrıntıya girilmiş. Keşke onun yerine keşke Freud’un yaptığı rüya tabirleri biraz daha fazla yer alsaydı ya da gerilim öğeleri daha fazla ön plana çıkarılsaydı.

Romanda en severek okuduğum ayrıntılar Sheakspeare’nin unutulmaz başyapıtı Hamlet ile ilgili bölümler oldu. Hamlet’i çok uzun zaman önce okumuştum. Ama yeni bilgilerimin ışığında bir defa daha okusam iyi olacak diye düşünüyorum.

Romanda adı geçen psikiyatristlerin gerçek hayatta var olmuş kişiler olması, Freud’un Amerika gezisinin gerçekliği kitabı ilgi çekici kılmış olmasına ve  Freud ve teorileri ile ilgili pek çok bilgiye yer verilmesine rağmen Carl Jung sevenleri kızdıracak ayrıntılar da yok değil..

Bir de romanda kullanılan psikanalizler keşke daha derin olsaydı. Örnek verilen bazı vakalar ve psikanalize tabi tutulan genç kadınla ilgili yapılan çıkarımları ben bile tahmin edebildim. Sadece aldığım çocuk psikolojisi eğitimi ile çözülebilecek kadar basit olmasını istemezdim psikanaliz sonuçlarının, doğrusu…

Younger’ın Nora Acton’un kendisiyle ilgili pek yalanını yakalamasına rağmen saldırı ile ilgili söylediği yalanları gözden kaçırmış olması da ilginç olmuş.




Yazarın kitabın sonunda 4-5 sayfalık açıklama metnine yer vermesi romandaki bazı noktaların aydınlatılması bakımından güzel olmuş. 

Sonuç olarak; çoğunlukla okurken sıkılmadığım ve yeni bilgiler edindiğim Kitap dostlarına tavsiye edebileceğim güzel bir kitaptı.

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…