26 Ekim 2013 Cumartesi

GLEEN MEADE - ROMANOV KOMPLOSU

MERHABALAR;

Sevgili Blog Dostlarım;


Sizlerle geçtiğimiz hafta bitirdiğim bir romanı paylaşmak istemektiyorum.

İrlandalı yazar ve gazeteci, GLENN MEADE'nin "ROMANOV KOMPLOSU" adlı kitabı..


ARKA KAPAK:

BAZI SIRLAR ASLA ÇÖZÜLEMEZ

Dr. Laura Pavlov, 20. yüzyılın en büyük muammalarından birine ışık tutacak bir gizemi çözmek üzeredir. Rusya’nın Yekaterinburg şehrinde yapılan bir kazı sırasında, son Çar ve ailesinin 1918 yılında infaz edildiği bölgede, buz  içinde bozulmadan kalmış bir ceset bulunur.
Bu yeni bulgu, Romanov ailesinin ortadan yok olmasıyla ilgili yeni ipuçları sağlar. Ailenin, özellikle de kızları Prenses Anastasia’nın ölümü, ardında bir sürü soru işareti bırakmıştır. Bu keşif Pavlov’u, yıllardır saklı kalmış bir gizli görevin peşinde; sırların, yalanların ve aldatmacanın girdabı içinde geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarır.

Ülkemizde de geniş bir okur kitlesine sahip olan Glenn Meade, tarihsel gerçeklere dayanarak yazdığı Romanov Komplosunda, savaşın zor koşullarında, temelinde tarihin en çarpıcı olaylarından birinin olduğu, aşkın ve dostluğun sınandığı, nefes kesici bir hikâye anlatıyor.

….VE BAZI SORULAR SONSUZA KADAR YANITSIZ KALIR


YAZARIN NOTU
Her öykü kendi âşığını bulur.
Bu öyküye İrlanda’nın kuzeydoğu kıyısında, görkemli Mourne Dağları’nın ırak gölgelerine sığınmış Collon köyünü ziyaret ettiğimde âşık oldum.
Harikulade vitraylarıyla 1813′ten kalma Presbiteryen köy kilisesinin mezarlığında, ülkelerindeki Ekim Devrimi’nden kaçıp İrlanda’ya sığınmış bir avuç Rus’un unutulmuş mezarları başında.
Hâlâ bir sır perdesiyle sarılmış bir girişimi, 1918′de Rus Çarı’yla ailesini kurtarmaya yönelik dikkat çekici bir planın ilk yankılarını orada işittim. Birçok dalıyla köklerini derinlere salan bu gizem, araştırdığım en güç öykülerden biri oldu.
Rus Devrimi’nin ateşli günlerinde St. Petersburg’da başlayan öykü İrlanda’nın bir köy mezarlığındaki birkaç mezarda son buldu. Aradaysa yirminci yüzyılın en inatçı sırrına cevap verebilecek çok karmaşık bir komplonun çoktan yitip gitmiş ipuçları kaldı.
Bu kitapta adları belirtilen kişilerden çoğu gerçekten yaşadı; Tobolsk’lu Aziz Yuhanna Kardeşliği adı verilen karanlık tarikat da gerçektir.
Okuyacaklarınızdan çoğu gerçekten yaşandı.
Gerisiyse, ufak bir bölümü kurgu; yazarın öyküsüne hayat vermek için kullanmak zorunda olduğu anlatı mozaiğinden parçalar.
Ancak hangi bölümün gerçek, hangisinin kurgu olduğu konusunda kararı size bırakıyorum.



KİTABA BAŞLARKEN;
“En büyük sırların toprağın altında olduğuna, gerçeği de sadece ölülerin söylediğine inanıyorum.”
“O dönemde binlerce insan öldürülmüştü, sadece Rusya’nın Çar ailesi Romanovlar değil: Çar ve Çariçe, dört güzel kızları ve on dört yaşındaki oğulları Aleksey. Kurşunlanarak, süngülenerek öldürüldüler, kafatasları tüfek dipçiğiyle ezildi, cesetleri sülfürik asitte eritildi.
Mahpus tutuldukları İpatyev Evi kentin yerlilerince Ölü Ruhlar Evi olarak anılırdı. Oysa Kızıllar o kadar çok insan öldürmüş, cesetlerini Yekaterinburg dışındaki maden galerilerine, ormanda işaretsiz kitlesel mezarlara atmışlardı ki, halk Yekaterinburg’a ölü Ruhlar Kenti adını takmıştı.”


ÖZET:

BUGÜN

Adli Patolog, Dr. Laura Pavlov ve ekibi Yekaterinburg yakınlarında Arkeoloji kazısı yapmaktadırlar. Kazının amacı Rus Devrimi’nin Kızıl terör dönemi sırasında gerçekleşen kitlesel infazla ilgili kanıtlara ulaşmaktır. Kazı esnasında donmuş iki cesetle karşılaşırlar. Bunlardan biri bir kadına aitken; diğer ceset tam olarak çıkarılmadığından çocuk mu yetişkin mi olduğu bilinmemektedir.

Donmuş toprak derin dondurucu görevi yaptığından cesetler büyük ölçüde korunmuştur. Kadının kapalı olan elinde ön yüzünde Romanov Kraliyet Arması’nın, arka yüzünde ise bir yazının bulunduğu bir madalyon vardır. 


ROMANOV KRALİYET ARMASI

Dr. Pavlov bulduğu madalyondan ve kadından sonra harekete geçer. Yekkaterinburg’dan Moskova’ya, ardından Londra’ya ve son olarak Dublin’e uçar. Dublin’de Collan adlı kasabada Presbiteryen mezarlığında Dr. Michael Yakov ile buluşur. (Kızıl Devrim’den kaçıp İrlanda’ya sığınan bir avuç Rus’un bulunduğu mezarlık)

Dr. Yakov Romanov dönemi ile ilgili araştırmalara gönül vermiş yaşlı bir adamdır. Pavlov’un kazı yaptığı bölgede cesedin bulunacağı ve madalyon ile ilgili öngörüde bulunmuş, Pavlov’la iletişime geçmiştir. Pavlov başlangıçta ciddiye almadığı adama cesedi bulunca kayıtsız kalamamıştır.

Ceset ve madalyon ile ilgili konuşmaya başlarlar. Dr. Yakov, daha sonra hikâyede son derece önemli bir yere sahip olacak Çeka Üst düzey yetkilisi Komiser Lenoid Yakov’un oğludur. Hikâyeyi babasından duymuştur ve 1918 yılında başlayarak anlatmaya başlar.
Rusya’da Yuri Andreyev ve Lenoid Yakov, Almanya’da Lydia Pyan, St Petersburg’da Philip Sorg, İrlanda da Boyle sahneye bir bir çıkarlar. Tabi ki St Petersburg’lu iş adamı ile evlenen Hanna Volkov’u unutmamak lazım.

Bugün ile başlayan hikâyemizde ardından devrim Rusya’sına gidiyoruz. Lenin yönetimindeki Bolşevikler yönetimi ellerine almış, yüzlerce yıllık Romanov hanedanlığı sona ermiştir. Çar ve ailesi Yekaterinburg’daki İpatyev evinde hapis tutulmaktadır. Çarı ve ailesini kurtarmayı akıllarına koyan bir grup Bolşevik karşıtı Rusya'ya gelip son derece tehlikeli bir maceraya atılırlar.

Mezarlıkta “BUGÜN”de başlayan macera yine aynı yerde “BUGÜN”de biter.

Dahası Kitabımızda…


KİTAPTAN NOTLAR:
Öncelikle Rus Klasklerini okumayı çok sevdiğimden Çar ailesi ile ilgili pek çok bilgiye rastlamıştım, fakat kurşuna dizme sahnesi beni gerçekten çok sarstı. Özellikle de Aleksey’in ölümü.


Roman zaten mevcut şüphelerden Anastasia’nın katliamda ölmediği şüphesinden yola çıkılarak yazılmış. Romanov ailesi ile ilgili araştırma yaparken gördüğüm fotoğraflardaki dört genç kızın ve 13 yaşındaki bir çocuğun ekranda bakan solgun yüzleri de eklenince okuduklarıma son derece etkileyici geldi roman bana.

Romanda Aleksey’in yürüyemediği ve hasta olduğu sıkça yazılıyor. Okuduğum kaynaklarda "hemofili" hastası olduğuna sıkça yer veriliyor ancak,  Aleksey nette gördüğüm fotoğrafların bir çoğunda ayakta durmaktaydı. Bu kısmı anlayamadım. 

Elbette romanda savaş olunca, ölümlerde sıklıkla yer alıyor. Yuri Andreyev’in oğlunun ölüm sahnesi de son derece dokunaklıydı. Yazarı Yuri’nin oğlunun cesedi ile karşılaştığında yaşanan duyguları okuyucuya geçirmekte başarılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Sahne devam ediyorken ben de tutamadım gözyaşlarımı.

Kısaca toparlayacak olursam; roman edebiyat ve sinema dünyasında sıklıkla işlenmiş bir konudan esinlenerek yazılmış. Konusu çok orijinal olmamasına rağmen; yazarın duyguları okuyucuya geçirmedeki başarısını beğendim. Ve buna dayanarak romanı tavsiye edebilirim. 


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...


ROMANOV AİLE FOTOĞRAFLARI NETTEN ALINTIDIR. 


21 Ekim 2013 Pazartesi

DOĞAN ERDEM - SIĞIRCIĞIN İNTİHARI

MERHABALAR;

Sevgili Dostlar;

Geçtiğimiz aylarda okuduğum ama fotoğraflarını bir türlü çekemediğim için paylaşamadığım bir kitap ile karşınızdayım. 

DOĞAN ERDEM'in İkinci Kitabı "SIĞIRCIĞIN İNTİHARI"


ARKA KAPAK:
Yazarlar kimi şehirlere sahip çıkar, şehirler de yazarların adlarıyla özdeşleştirilirler. İstanbul'u da sahiplenenler olmuştur elbet; ama, yazın dünyasının sahiplendiği şehirlere öfke taşıyanlar da vardır. Büyük şehirlerin tümüne duyulan öfkedir aslında bu.

Modern dünyanın, nasıl içimizi boşalttığını, bizi soğuk ve yalnız bir insan müsveddesine dönüştürdüğünü betimlerler. Doğan Erdem bu manada İstanbul'la cebelleşmeyi seçiyor. Küçük bir kasabada, modernitenin kapıları zorlamadığı sade bir dünyada, kendimizin farkına vararak yaşama hevesini depreştirmeyi yeğliyor. Ama yazar bu seçiminde de huysuz ve aksi...

Doğan Erdem, roman kahramanı Özer'i çocukluğunun travmalarını anımsayacağı, küllenen acılarını ortaya çıkaracağı bir yere taşımayı seçiyor. Yorulmuş bir şehirli için kalan tek umudu; yani ücra bir kasabada, içine dönüp kendini keşfederek yaşayabilme beklentisini de yok etmeyi, okuyucusunu umutsuzluğa sürüklemeyi tercih ediyor yazar.

Şehrini taparcasına sevenlerle, taşrayı sade ve ruh yüklü bulanları kızdıracak kadar ileri giden bir roman oluyor en sonunda "Sığırcığın İntiharı..."

Doğan Erdem, şehirlerin nimetlerinden ustaca faydalanmayı bilen, küçük kasaba düşleri kurup hala saf olduğunu düşünen toplumsal bir kesiti öfkelendirecek, uygunsuz, rahatsız edici, sorgulayan bir roman koyuyor önümüze.

Hiçbir satırını atlamadan okuyun. Sizi anlatan her tümcenin altını çizin. Her korkunuzla yüzleşin. Umudu umutsuzlukta aramayı deneyin. Olacak.
"Memleket denilen şey bir yere ait olmanın sonucudur ve ben bu yaşa değin hiçbir yere memleket demeyi beceremedim. Ait olmak tutsaklıktır, diyordum soranlara. Oysa bazen kendimi dahi inandıramadığım bana saçma sapan gelen bir laftı. Bir yere ait olmayı çok isterdim aslında. Caddelerinde yürürken tanıdığım, çekinmeyeceğim, kendimi kollamak zorunda olmadığım insanlara rastladığım bir yere... Üstümden yağmur boşalırken sığınacağım bir saçak altı kadar korunaklı duyumsayacağım bir yere..."


ÖZET

“Sığırcık uçtu üstünden, İstanbul’da… Eski kıtada bir şehrin üzerine çullanmışlardı bulut bulut. Ben İstanbul’da bir tanesini bile görmemiştim önceden, ne o yakada ne de bu yakada. Aslında sığırcık görebilecek halim de yoktu. Ne sığırcıklardı, ne de öteki kuşlar ya da börtü böcek benim yaşamımda odaklanabileceğim, güzelliklerini izleyip, keyif alabileceklerim… benim görebildiklerim pahaı, ucuz,kolay, zor, iyi ya da kaçırılmaz yeni fırsatlardı. Ben de her İstanbullu kadar bakar kördüm. Görmem gerekenleri görüyor, kalan dünyayı umursamadan vakti dolduruyordum.” ( Sayfa 7)

Cümleleri ile başlıyor romanımız. Özer icralık malları en ucuza mal edip, satan bir şirkette çalışmakta ve iyi de para kazanmaktadır. Toplantı için gireceği odayı karıştırıp, odadaki üç bürokratla dalga geçinceye kadar. Bu olaydan sonra şirketten atılır. Tam şirketten çıkmak üzereyken; iki yıl önce tanıştığı, aynı kasabadan olduğu kurye ile karşılaşır. O güne kadar kuryeye pek de yakınlık göstermeyen hatta görmezlikten gelen Özer o gün ona yakınlık gösterir. Kurye Cemil, Özer’in babasını da tanıyor ve tüm hikâyesini de biliyordur.


Cemil ile içmeye giderler. İçkili oldukları esnada Cemil’in kasabaya gitme teklifini kabul eden Özer; ertesi gün Cemil’i ve yanından ayırmadığı M.Bartlett’in  “GÖLGESİ ÜSTÜMDE” adlı kitabını da yanına alarak kasabaya doğru yola çıkar. Ancak kasabaya çok yaklaştığında bile içinde geri dönme isteği hâkimdir. Kasabanın girişinde ilk olarak arkadaşı Ferhat ile karşılaşır. Geçmişe doğru iç yolculuk başlar böylece…

Yıllar sonra kasabaya dönüş, Özer için, babasıyla, kasabalıyla, eski aşkıyla, intihar eden annesiyle ve kendisiyle yüzleşme olacaktır.  Acaba bu yüzleşme Özer’ ne getirecektir…

DAHASI ROMANIMIZDA….


KİTAPTAN NOTLAR

Doğan Erdem’in ikinci romanı olan Sığırcığın İntiharı’nı bir fuarda satın almıştım. Yazarı tam olarak tanımama rağmen adının yabancı gelmemesi, arka kapak yazısının okuyucuyu etkilemedeki başarısı etkili oldu kitabı almamda.

Romanımız İstanbul’da başlamakta. Ardından yazarın ismini vermediği ancak; kullanılan şive, Almancıların çokluğu ile sezdirdiği kasabaya doğru başlıyor yolculuğumuz. Sonra yavaş yavaş yüzleşmeler ve iç hesaplaşmalar başlıyor. Özer’in annesinin intihar öncesi hazırlığına şahit olduğu cümleler kitabın en etkileyici kısımları...

“Canına kıydığı gece de aynısını yaptı. Bu kez aynasını yere indirmişti. Saçlarını taradı. Suratında her zamanki dalgın ifadeyle aynada taradığı saçlarına bakıyordu. Görmüyordu ama. Benim içeri girip uzun uzun onu izleyişimi de görmedi. Gözleri bu kez bir kaplumbağanınki kadar küçülmüş, ağlamaktan yeşili yok olup tümden kırmızıya dönmüştü. Dudağının bir yanında babamın elinden çıkmış izleri gördüm. Yakası açık çiçekli uzun bir entarisi vardı. Yatarken hep giydiği eski püskü bir şey, onu giymişti yine. Duyup görmesi için bir iki aksırıp öksürdüm. Aynada o zaman gördü benim de yanında olduğumu.”



Yazar bu duyguları elbette romanımızın başkahramanı Özer üzerinden okuyucuya yansıtıyor. Özer işiz kaldığı için önce çok üzülmüştüm ama kadınlara bakış açısını yansıttığı kısımlarda ona kızıp, “oh olsun” bile dedim. Ardından da kasabada Fatine ve Şerife ile geçen bölümlerde ona kızgınlığım üst seviyeye çıktı. Son olarak da babasıyla yüzleşmesinde acımaya başladım. Kısacası ona karşı birden fazla duygu besledim.

Bu cümlelerin ardından söylemeden geçemeyeceğim. Yazarın kadın erkek ilişkilerini işlerken; göz önüne serdiği sınıfsal farklılıklar da dozunda işlenmiş. Yazarın İstanbul’da kadınlara bakışı farklı iken, kasabada Şerife ile hala ilk aşkın saflığını yaşamasının, Özer’in içindeki saf kalan tarafı iyi yansıttığını düşünüyorum.


Bir de yazarın ara ara “İntihara Övgü” niteliğindeki M.Bartlett’in GÖLGESİ ÜSTÜMDE”adlı kitabından kitaba aktardığı satırlar Özer’in bilindik sonuna okuyucuyu tamamen hazırlıyor diye düşünüyorum. Ama bazen bu bölümler kitabın ana konusundan beni uzaklaştırmasın ya da merak duygumdan dolayı bu bölümleri atlayıp daha sonra geri döndüğüm de oldu. Gölgesi Üstümde kitabını nette araştırınca karşıma Doğan Erdem’in “Sığırcığın İntiharı” çıkınca Gölgesi Üstümde’nin kurgu olduğuna kanaat getirdim.

Sonuç olarak; Doğan Erdem’le tanıştığım bu ilk romanda yazarın kalemini, konuyu ele alış biçimini beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bundan sonra da; yazarın adıyla birlikte sıkça anılan ilk kitabı “İda’nın Merhameti”ni kısa sürede okumak istemekteyim.


YENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….