24 Ocak 2014 Cuma

KHALED HOSSEINI - VE DAĞLAR YANKILANDI

İyi geceler Sevgili Blog Dostlarım, 

Bu saatte gözüme uyku girmeyince geçen hafta okuyup bitirdiğim kitabı paylaşayım dedim sizlerle... 

image

KHALED HOSSEINI'nin son Kitabı "VE DAĞLAR YANKILANDI"


Daha önce yazarın "UÇURTMA AVCISI" ve "BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ" adlı kitaplarını okumuş ve çok beğenmiştim. KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? ile yazışırken okumamı önermişlerdi, ardından istediğimi söyleyince sağ olsunlar beni kırmayıp gönderdiler.. Bu aralar Organizasyon sayesinde bir hayli kitap okudum. Kendilerine çok teşekkür ediyorum....

Gelelim Kitabımıza... 



ARKA KAPAK

Gece vakti, çölü bir el arabasını çekerek geçen bir baba. Arabanın içinde annesiz iki çocuk; iki kardeş; biri kız, biri erkek. Küçük Peri için ağabeyi Abdullah, ağabeyden çok öte. On yaşındaki Abdullaha sorsanız Peri, her şey demek. Köylerinden Kâbile varmak için çıktıkları yolculuğun sonunda aileyi yürek parçalayıcı bir son bekliyor. Fakat aslında bu bir son değil... Kardeşlerin başlarına gelenler -yakın ya da uzak- ilişki kurdukları tüm insanların hayatlarında nesiller boyu yankılanacak...


Hayat farklı aileleri sevgi ve fedakârlık, ihanet ve sadakat gibi ortak duygularla sınarken, karakterlerin başlarına gelenler ve yaptıkları seçimler, kitabın her biri ayrı bir renk ve lezzet taşıyan katmanlarını oluşturuyor. Afganistanın küçük bir köyünde doğan ve okuru Kâbilden Parise, San Franciscodan Tinos adasına taşıyan bu öykü, her sayfada renklenip güçleniyor.

Ve Dağlar Yankılandı, bizi biz yapan değerler üzerine düşündüren, ustalıkla yazıldığını her bölümde yeniden kanıtlayan, büyüleyici bir roman. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile dünya çapında sevilen bir yazar olan Khaled Hosseininin yazarlığında bir dönüm noktası.



ÖZET

“Doğru ve yanlış kavramlarının ötesinde uzanan bir toprak var. Seni orada bekleyeceğim.”  Mevlana Celaleddin Rumi, 13. yüzyıl

Abdullah ve kız kardeşi Peri 1952 yılında Afganistan’daki Shadbagh’ın küçük bir köyünde babaları Sabır, üvey anneleri Pervane bir kulübede birlikte yaşamaktadırlar. Dış dünya ile tek bağlantıları köye patronunun  arabasıyla gelen üvey dayıları Nebi’dir.
1952’de 3 yaşında olan Peri’nin annesi doğum esnasında ölmüştür. Bunun üzerine babaları Sabır uzunca bir süre felç olan kız kardeşi Masume’ye de bakmış olan Pervane ile evlenmiştir. Pervane ile Sabır’ın İkbal isminde bir de oğulları vardır. Bir önceki kış ağır kış şartlarına dayanamayan ilk bebekleri ölmüştür.
Babaları Sabır ailesine bakabilmek için sürekli iş aramakta, yoksulluk ve çetin kış şartlarıyla mücadele etmektedir. Ancak köye gelen kış her yıl birkaç bebeği de beraberinde götürmektedir.
Abdullah ile Peri arasındaki ilişki ağabey-kardeşten daha ileridir. Abdullah kardeşinin her şeyidir. Ona çok düşkündür. Kardeşinin koleksiyon yaptığı kuş tüylerinden birine bir ayakkabısını verecek kadar… 


Bir gece Sabır ve Peri Kabil çölüne doğru yola çıkarlar. Baba her ne kadar engel olmaya çalışsa da Abdullah da onlarla gelir. Baba onlara Kabil’de çalışan Pervane’nin kardeşi Nebi Dayının yanlarında Şoför olarak çalıştığı zengin ailenin evlerine inşaat yapmaya gideceklerini söyler. İki kardeş kendilerini bekleyenlerin farkında değildir.  
Sabır’ın anlattığı Eyüp Baba masalındaki gibi “Bazen bir eli kurtarmak için bir parmak kesilmelidir.” Kesilen parmak “Peri”dir. Peri Wahdati ailesine evlatlık verilir.
Nebi, Süleyman Wahdati’nin yanında 1947’den beri çalışmaktadır. Süleyman Wahdati 1949’da Nila ile evlenmiştir. Ancak çocukları olmaz. Zaten pek de çift gibi de değildirler. Süleyman yaptığı resimlerle vakit geçirirken Nila da şiirleriyle ilgilenir. Nebi ilk görüşten itibaren Nila’ya aşık olur. Onun gözüne girmek için pek çok fedakârlık yapar.
Nebi’nin Nila’yı mutlu etmek için Sabır’ı Peri’yi evlatlık vermeye ikna eder. Bu ayrılıktan en çok etkilenen elbette Abdullah’tır. Ancak baba Sabır da uzun süre yaşamaz ve vefat eder.
1955 baharında Süleyman Wahdati felç geçirir. Hastanın bakımını Nebi üstlenir. Kocasına çok da bağlılık duymayan Nila kızını da alıp kendisinin doğum yeri olan Fransa’ya gider. Giderken Nebi’ye Süleyman’ın aslında Nebi’ye aşık olduğu sırrını açıklar.
Felç geçirmesinden, 2000 yılında ölene kadar Süleyman’ın bakımını Nebi üstlenir. Süleyman evini ve arabasını Nebi’ye bırakır. 2000’li yıllarda Afganistan’a gelen bir doktora evini açar Nebi. Ölürken Doktor Markos'a bıraktığı mektupla Süleyman'dan kalan evi Peri’ye bırakır.
Elbette hikayenin bir de Fransa ayağı var…
Ancak dahası kitabımızda… 


KİTAPTAN NOTLAR
Daha önce yazarın Uçurtma Avcısı ile Bin Muhteşem Güneş isimli kitaplarını okumuştum. Çok geçmeden “Ve Dağlar Yankılandı”yı okudum. İlk belirtmem gereken, karakterler konu ve kurgu bakımından kitabın önceki kitapların gölgesinde kaldığı.
Kitap kapağından başlayalım öncelikle. Daha önceki romanlarda yüzü gösterilmeyen karakterler artık kadraja yüzlerini dönmüşler. Arka kapağı okuduktan sonra iki çocuğun gözleri insanın içini burkuyor. Kendi adıma kapağı çok beğendim.
“İyi şeylerin hiçbiri bedava değildi. Sevgi bile. Her şeyin bedelini ödüyordun. Ve eğer yoksulsan, elindeki tek nakit, kahır çekmekti.” (s. 24)

Romanın arka kapağı Peri ve Abdullah’a ayrılmış. Ancak Peri’nin evlatlık verilmesinden sonraki dönemde ailenin yaşantısına Nebi’nin mektubu dışında yer verilmemiş. Mesela Abdullah nasıl alıştı? Nasıl Amerika’ya gidebildi?  Ya da Nebi Dayı’dan kardeşi ile ilgili hiç bilgi almaya çalışmadı mı? Bir sürü yanıtsız soru var romanda.
Ardından hikâyeye 1968’de Afganistan’da doğan aileleriyle Amerika’ya gittikten sonra 2000’lerde Kabil’ evlerini kiralamak için dönen komşu kuzenler İdris ve Timur girmekte. Acaba Abdullah ile bir bağlantı mı olacak derken İdris ve Timur’un hikâyesi neden anlatıldığı asıl hikâyeye nasıl katkıda bulunduğu anlaşılamadan bitmekte. Sadece Abdullah’ın lokantayı açarken parayı Timur’dan aldığı gibi bir ayrıntıya yer verilmekte ama bu kısım Timur ile Abdullah arasındaki ilişkiyi tam olarak anlatmamakta. Afganistan’dan kesit olması bakımından fena değil ama yine de gereksiz geldi bana. Ve okuyucuyu asıl konudan gereksiz yere uzaklaştırmakta…
“Yaşamında bir amaç bul ve ona göre yaşa derler. Ama bazen, ancak yaşayıp bitirdikten sonra yaşamının bir amacı olduğunu fark edersin, bu da genellikle hiç aklında olmayan bir amaçtır.” (s. 128)



Yine Abdullah ve Peri’nin evlerinin yerine Narko ev yapan ailenin hikâyesi de havada kalmış. Her ne kadar İkbal’in öldüğü ima edilse de geride kalanlara ne olduğu yanıtsız unsurlardan… İkbal'in oğlu Gholam'ın hikâyesinin sonunu da öğrenmeyi isterdim. Abdullah ve Peri’yi düşünürsek Pervane’nin zamana direnmesi de ilginç olmuş.
Yine Nebi’nin evini kullanan Plastik Cerrah Markos’un Tinos’daki hikâyesi ile kitap Yunanistan’a taşınıyor. Hikâye Doktorun neden “Plastik Cerrah” olduğunun yanıtı olmak dışında, yine gereksiz.

“güzellik gelişigüzel, düşüncesizce dağıtılmış, hakkıyla kazanılmamış, muazzam bir armağandır.” (S. 330)

“Oysa zaman cazibe gibi. Asla senin sandığın kadarına sahip değilsindir.” (s. 386)

Bahsettiğim hikayeler akıp giderken Peri’nin hayatına geliyoruz uzun bir ardan sonra. Nila’nın intiharından sonraki kısımlar diğer gereksiz bölümlerle dağılan konuyu yetiştirmek ister gibi fazla hızlı olmuş..

Peri evleniyor çocukları oluyor. Kariyeri, torunlarına kadar geliniyor ve Nebi’nin ölümünden sonra Mektubunu teslim ettiği Doktor Markos sayesinde Peri’ye ulaşılıyor. Ancak Peri Abdullah ile kavuştuğunda pek çok şey için çok geç oluyor. Abdullah her ne kadar yaşıyor olsa da Peri’yi hatırlamıyor. Ve benim kitabın başından bu yana beklediğim “Dağları Yankılandıracak”, Türk Filmi tadındaki kavuşma sahnesi yaşanamadığı gibi oldukça da sönük geçiyor.

Geride bıraktığı soru işaretleri bakımından yarım kalmış gibi bir duygu yaratan kitabımız elbette okunabilir ancak Uçurtma Avcısı’nın tadını arayanların hayal kırıklığına uğrayacaklardır.   


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞME ÜZERE.... 


20 Ocak 2014 Pazartesi

GÖKÇE DÖLEK - BİR KADININ HİKAYESİ

MERHABALAR,

Yeni tanıştığım bir yazarın kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle... 

Cesur olmak mı, esir olmak mı daha mutlu eder?

Gökçe hanım mail aracılığı ile bağlantı kurdu benimle kitabını göndermek için. Yazarın adıma imzaladığı kitabı elime alınca öyle mutlu oldum ki... Severek okudum, çabucak da bitirdim nasıl bittiğini anlamadan... 


ARKA KAPAK

    "Üç sene önce heyecanla 'evet' dediğim kocamı ne kadar tanıyordum? Yanına tikler attığım bir listenin, artıları en çok alan adamından başka neydi Cenk benim için, gerçekten aşık olarak mı evlenmiştim? Değişen kimdi? Artıların eksilerden fazla olması her zaman avantaj mıydı ya da mutlu etmeye yeter miydi bir insanı?

    Tek başıma mutlu olmanın getireceği bedelleri göze alamadığım için, biri ile mutsuz olarak ve düzenimi bozmadan alıştığım hayatıma devam etmeliydim. Mutlu olduğuma en başta kendim inanmak istemiştim. Mutluy-muş gibi yapmayı, acı çekmemeye, garanti ve risksiz bir hayatı heyecana ve onun getirebileceği risklere tercih etmiştim.

    Ama şunu atlamıştım, mutlu olmaktan da acı çekmekten de kaçamazdın."

    Aşk için cesareti, standart bir mutluluk içinse esareti göze almalısın...

    Cesur olmak mı, esir olmak mı daha mutlu edecekti beni?



ÖZET

Funda; kendisini çok seven otel müdürü eşi Cenk ile üç yıldır evli, bir şirkette yönetici olarak çalışan 30’lu yaşlarında genç bir kadındır. Bir gün hastalanıp işe gidememesi ile başlar her şey.

Daldığı uykuda uzun zaman önce kendisini bırakıp giden kendisini üzen, çok derinden yaralayan eski sevgilisi Tarık'ı görür ve bundan sonra olaylar başlar. Bu rüya ile aslında geride bıraktığını sandığı Tarık, yeniden düşer aklına.

Tarık yıllar önce Funda’ya hiçbir açıklama yapmadan İngiltere’ye gitmiş, bir daha da Funda ile iletişim kurmamıştır. Her ne kadar Funda Tarık’ın gidişine çok üzülse de kendini toparlamış ve kendisine olan sevgisini her fırsatta gösteren Cenk ile evlenmiştir. Böylece Tarık ile ilişkisinde seven taraf olan Funda, evliliğinde sevilen taraf olmuştur.  Onu seven bir eş, iyi giden bir kariyer… Funda’nın kusursuz bir hayatı var gibi görünmektedir. Çevresindeki herkes de Funda’nın yaşantısına gıpta etmektedir. 


Rüyada görünmesinin ardından çok geçmeden Funda ve yakın arkadaşı Şebnem Tarık’ın arkadaşı Tuğba’dan Tarık’ın Türkiye’ye döneceğini öğrenirler. Çok geçmeden Funda ile Tarık, Funda’nın çalıştığı plazanın asansöründe karşılaşırlar. 

Bundan sonra Funda evliliğini, kendisini sorgulamaya başlar. İki farklı kutuptaki iki adam…

“...Tek başıma mutlu olmanın getireceği bedelleri göze alamadığım için, biri ile mutsuz olarak ve düzenimi bozmadan alıştığım hayatıma devam etmeliydim. Mutlu olduğuma en başta kendim inanmak istemiştim. Mutluymuş gibi yapmayı, acı çekmemeye, garantili ve risksiz bir hayatı heyecana ve onun getirebileceği risklere tercih etmiştim. Ama şunu atlamıştım, mutlu olmaktan da acı çekmekten de kaçamazdın…”

Funda ile Tarık,bundan sonraki süreçte tesadüfen ya da Tarık’ın sürprizleri ile karşılaşmaya başlarlar. 



Tarık ile görüşmeleri Funda’yı mutlu etse de bir taraftan, - her ne kadar fiziksel bir ilişki yaşamasa da- kocasına karşı suçluluk duymaktadır. Funda bu duyguları yaşarken Cenk’in kendisini en yakın arkadaşının karısı ile aldattığını tesadüfen öğrenir. Çok geçmeden tek celsede boşanırlar. 


Bu durumu öğrenmek evliliğini bitirse de bir taraftan da Funda’yı rahatlatır.
Kitabın bu kısmında kocasından ayrılan Funda’nın Tarık ile bir araya geleceği düşüncesi doğuyor. Boşanmanın ardından tek başına tatile giden Funda’ya en yakın arkadaşı Şebnem ile Tarık da katılır.

Sonrası kitabımızın sayfalarında….


KİTAPTAN NOTLAR

Kitaptaki hikâye aslında konu olarak çok da ilginç olmamakla birlikte, yazarın kurgusu ve akıcı kalemiyle hızlıca okunana bir kitap olmuş. Elime aldıktan sonra çok kısa sürede 50. Sayfayı geçmiştim bile..

Funda’nın Tarık’la gittiği yazlığı numarası gözümden kaçmadı elbette. “59” yazar ile mailleştiğimizde adresimi verdiğimde kendisinin de Tekirdağ’lı olduğunu söylemişti. “59” numara yazarın memleketine bir selamı olmuş.

Kişisel gelişim adına alıp okuduğumuz "-meli, -malı " içeren bolca cümleden oluşan kitaplarla kıyaslandığında mesajını göze sokmadan veren bir kitap olmuş. Ben kendi adıma beğendim.. 

Yazara yazarlık hayatında başarılar diliyorum... 


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

SEVGİLER...


14 Ocak 2014 Salı

KEVIN GUILFOILE - KLON

MERHABALAR,

Uzun zamandır kendi kitaplığımdan kitap paylaşma imkanım olmadı. Geçen ay okuyup özetini hazırladığım bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle.. 

Kevın Guilfoile - Klon


ARKA KAPAK

Klonlama uzmanı Doktor Davis Moore’un on yedi yaşındaki kızı tecavüze uğrayıp acımasızca öldürülür. Olay hakkında soruşturma açılır; ancak bir sonuca varılamaz. Aylar sonra Moore kızının eşyalarını polisten geri alır ve bunların arasında kazayla unutulmuş, içinde katilin DNA’sı bulunan küçük bir şişeye rastlar. İşte o an Moore’un beynine korkunç bir düşünce saplanır: Belki kızını değil ama onu öldüren adamı klonlama olanağına sahiptir. Peki kızının katilinin gözlerinin içine bakmaya ne kadar dayanabilecektir?

Justin Finn, üç yaşına bastığında diğer çocuklardan farksızdır. Canlı, neşeli ve sevimli: Ondan zerre şüphe etmeyen anne ve babasının gözündeyse masum bir bebek. Ne var ki yüzü, bir gün mükemmel bir genetik kopya olarak soğukkanlı bir katilinkine tıpatıp benzeyecektir.

KLON küçük bir çocuğun bir gizemi çözmesi için dünyaya getirilişinden yola çıkarak, kötülüğün kaynağını sorgulayan, klişelerden uzak, dahice yazılmış özgün bir roman. Kaldırdığınız her taşın altında bir zeka parıltısı göreceksiniz.
“Yılın en iyi kitaplarından biri.”CrimeSpree Magazine
 “Zekice kurgulanmış bir şaheser… Doğru ve yanlış, kader ve seçimlerimiz arasındaki farkı söyleyebilecek cesarete sahip eşine az rastlanır bir roman.”Salon
 “Hedefi on ikiden vuran bir kitap… Guilfoile, şaşırtmacalı anlatımı ve benzersiz kurgusuyla okuyucuyu ters köşeye yatırıyor.”New York Times

Bu defa kitabın ÖZET’ini vermeyeceğim. Zaten arka kapak yazısı özet biçiminde yazılmış. Hemen kitapla ilgili yorumlarıma geçmek istiyorum. 


KİTAPTAN NOTLAR:

Klon Kevin Guilfoile’un okuduğum ilk kitabı. Arka kapak yazısı kitabı almamdaki en büyük etkenlerden. Ancak kitabı okuyunca keşke arka kapak yazısı daha gizemli olsaydı diye düşünmedim değil. Kitabın arka kapağını okur okumaz neler yaşanacağının büyük bölümü anlatılıyor. Belli bir süre kitapta ne olacağına değil de nasıl olacağına kilitlendim doğrusu. 

Kitaptaki olayın başkahramanı bir klonlama alanında uzman bir doktor. Ancak yazarın karakteri yeterince yoğuramadığını düşünüyorum. Karakter hiç değilse hastane sahnelerinde daha teknik bir dil kullanabilirdi. Ya da klonlama süreciyle ilgili çok teknik olmasa da bilgi verilebilirdi. Her ne kadar kullanılan dil kitabın anlaşılırlığını arttırsa da inandırıcılığı azaltmış.


 Kitabın kurgusu ve konusunu beğenmeme rağmen Doktor Davis’in kızı AnnaKat’in ölüm sahnesinin ve katilin DNA’sından Justin’in oluşturulması olayları gibi romanda heyecan ve gerilim unsurlarının en üst düzeyde olması gereken kısımlarının geçiştirilmesi bence bir gerilim romanı için bulunmaz bir fırsatı tepmek gibi olmuş. Kısacası yazar gerilimi sürükleyici bir unsur olarak kullanamamış.  

Kitabın sonu etkileyici olmasına rağmen oldukça sönük kalıyor maalesef. Kitabın 39,40,41.’ Sayfalarında Anna ile Sam’in görüşmeleri, Sam’ın daha sonraki sayfalarda Martha’ya tecavüz girişimi ve şiddet eğilimi elbette onu olağan şüpheliler listesinin başına yerleştiriyor. 

Tabi ki Anna’nın ölümünden sonraki sperm vurgusu da bu şüpheyi güçlendiriyor. Bunun yanında Doktor Davis’in vurulmasından çok kısa bir süre sonra Anna’nın öldürülmesi de Aylak Mickey’i şüpheliler listesine sokuyor. Yani katil kitabın sonunda olağan şüphelilerden biri çıkıyor. Burada okuyucuyu şaşırtan tek unsur bence Doktor Davis’in kendince iyi iz sürmesine rağmen gerçeğe ulaşamaması ve Justin’in ölümü.


Yazar kitap boyunca kötülüğün kaynağı olarak genetik faktörler üzerinde daha da yoğunlaşmış. Justin’in oturduğu evin çevresindeki ölen ve kaybolan hayvanlardan Justin’in sorumlu olduğuna yer verilmiş. Ancak kitabın ilerleyen sahnelerinde bu olaylara kesinlikle Justin’in neden olduğuna dair bir bölüme yer verilmemiş. Konu havada kalmış. 

Ayrıca sıkça işlenen “Hasır Adam” cinayetlerini Sam’in işlediği üzerinde durulurken, son cinayeti Justin işliyor ve DNA taramasında Sam Anna Kat’in ölümüyle de şuçlanırken, ölen diğer kadınların üzerinde DNA örneği bulunmamakta. Ölen kadınlardan birinin ölümü de Sam’in Martha’ya tecavüz girişiminin ardından gerçekleşiyor ve Sam da aynı gece benzer özelliklerde bir kadınla beraber oluyor. Ama doktor ve Justin bu noktaya Anna’yı Sam’in öldürmesinden yola çıkarak geliyorlar. Peki Anna’yı Sam öldürmediyse “Hasır Adam” cinayetlerini kim işledi. Bu da romandaki belirsizliklerden biri.


Ayrıca kızının cinayetiyle aklını bozmuş Doktor Davis’in mavi odada yıllar boyunca saatlerce zaman geçirmesine rağmen Sam’in Anna’nın ölümünden sonra alınan ifadesine hiç rastlamaması, hatta Sam’dan şüphelenirken bile bu ifadeye ulaşmaması - hem de ifade mavi odadayken - kitabın ilginçliklerinden. Bu sonuca Joan’ın mavi oda boşaltılırken rastlanması da bir o kadar ilginç.

Kitapta en beğendiğim kısım “Gölge Evren” oyununun oynandığı kısımlar oldu. Bu kısımlar gerçekten yazarın parlak zekâsına dikkat çekecek türden ayrıntılar.


Son olarak; Sam’in ifadesinde Anna ile birlikte olduğunu söylemesine rağmen olay araştırılırken Sam ile bulunan spermin polis tarafından hiç karşılaştırılmaması, cinayet olan bir olayın yıllarca tecavüz olarak araştırılması da kitabın ilginçliklerinden. Yazar polise de gönderme yapmış böylece.

Sonuç olarak konusu ve kurgusunu beğendiğim ancak havada kalan bölümleriyle ve ritminin düşüklüğüyle beni sıkan bir kitap oldu. İlk defa bir gerilim romanı elimde bu kadar uzun süre kaldı diyebilirim.


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...


4 Ocak 2014 Cumartesi

ORİANA FALLACİ - DOĞMAMIŞ BİR ÇOCUĞA MEKTUP

MERHABALAR,

2014 Yılı  blog paylaşımlarına Oriana Fallaci'nin "DOĞMAMIŞ BİR ÇOCUĞA MEKTUP" kitabıyla başlamak istiyorum. Biraz depresif bir paylaşım olacak ama kapalı havayla da bir o kadar uyumlu... Kitap yine "KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN?"den...

KİTABA BAŞLARKEN;
"Kuşkulanmaktan korkmayana
bıkıp usanmadan ve ölüm tehlikesine

aldırmadan nedenleri arayana

hayat verme ya da bunu geri çevirme

bilmecesini kendi kendine sorana

bu kitap bir kadın tarafından

tüm kadınlara adanmıştır."

ÖZET:
Bekâr bir kadının hamile olduğunu hissetmesiyle başlıyor kitabımız. 
"Bu gece var olduğunu bildim, hiç yokluktan kaçıp kurtulmuş bir dirim damlası. Karanlıkta gözlerim fal taşı gibi açık duruyordum ve aniden karanlıkta bir keskinlik şimşeği çaktı. Evet, vardın. Var olmuştun. Bir tüfekle göğsümden vurulmuş gibi hissettim. Yüreğim durdu." (s.7)

“Anlamaya çalış: Başkalarından korkmak değil bu… Başkalarına aldırmıyorum. Tanrı korkusu değil. Tanrıya inanmıyorum. Acı korkusu değil. Acıdan korkum yok. Senden korkuyorum, seni hiçyokluktan zorla çekip alan gövdeme ekleyen rastlantıdan. Seni çok beklediysem de karşılamaya asla hazır olmadım. Ama kendi kendime hep o kötü soruyu sordum: Ya doğmak hoşuna gitmezse? Ya günün birinde haykırıp suçlarsan beni: “Sana kim dedi beni dünyaya getir diye? Neden dünyaya getirdin beni, neden?””(s.7)

Bu andan itibaren kadının karnında tomurcuklanan dirimi dünyaya getirmeye meraklı değildir. Ona gereksinim de duymaz ancak bir dergide dirimin gelişmesiyle ilgili bir yazıyla birlikte gördüğü anne karnında resmedilen üç haftalık bir oğulcuk fotoğrafını görmesiyle bebeği doğurmaya karar verir. Bebek bu şekliyle gizemli bir çiçeğe ve bir orkideye benzer. Bebeğinin dergideki resimlere bakarak neye benzediğini hayal etmeye çalışır. Bu hayale her geçen gün daha da bağlanır.
“Yaşam öylesine güç bir çaba ki, çocuk. Her gün yeni baştan başlayan bir savaş; mutluluk anları ise kısacık ayraçlar, sonradan bedelleri acıyla, fazlasıyla ödenen...” (s.7-8)

“Seni içimden söküp atmanın daha iyi olmayacağını nereden bileceğim, yeniden sessizliğe dönmek istemediğini nasıl anlayacağım?”(s.8)

“…en mutsuz anlarımda bile, doğmasaydım üzülürdüm gibi geliyor, hiç yokluktan daha kötü hiçbir şey yok. Yeniden söyleyeyim; acıdan korkmuyorum; çünkü insan ölürse, demek ki doğmuş, demek ki hiç yokluktan sıyrılıp çıkmış.” (s.8)

“Acı çekmek hiç yokluktan yeğdir.” (s.9)


Ardından konuşmaya başlar bebeğiyle… Onu doğacağı dünyaya hazırlamaya çalışır. Bebeğin babası hamileliği duyduğunda bebeği aldırmasını ister kadından ve iki aylık süre boyunca da kadını aramaz.
Bebek bu arada altı haftalık olmuştur. Kadın ilk defa bir doktora gider. Kadın bu süreçte, bebeği için gittiği doktordan, “Lutein” aldığı eczaneye, gebe olduğu için bolca bir palto diktirmek için ölçü aldırdığı terziden çalıştığı iş yerine hatta en yakın arkadaşına kadar bebeği aldırmasını ima eden söylemlerle, gizli tenkitlerle karşılaşır. Ama kadın bebeğini doğuracaktır.
 “Kimi zaman engin bir utku duygusu doluyor insanın içine ve bu utkuyla birlikte gelen dinginliğin içinde sana hiçbir şey dokunamaz. Ne çekmek zorunda olduğun fiziksel acı, ne feda etmek zorunda olduğun özgürlüğün...” (s.13)

“Nasıl da cesaret isteyen bir serüven! Hiçbir zaman sıkıcı olmayan bir meydan okuma!” (s.14)

“İnsan, harika bir sözcük; çünkü, kadın-erkek ayrımı yapmıyor,…”(s.14)

Bu arada kadın karnında başlayan sancılarla hamileliğinin yolunda gitmediğini öğrenir doktordan. Rahim içi kasılmaları olduğundan her an düşük tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu süreçte sırt üstü yatması gerekmektedir. Bir süre işinden izin alarak yatar da… Ancak çıkması gereken iş gezisine de bu nedenden dolayı çıkamaz. Bebek o sıralarda iki aylık olmuştur. En yakın arkadaşı, komşusu bakar bu süreçte ona. Dinlenmek iyi gelir ağrıları azalır. 

“Ben yalnızca, doğmuş olmak mucizesinden sonuna dek yararlanmanı, hiçbir zaman korkaklığa boyun eğmemeni isteyeceğim senden.”(s.17/2)

“Her an pusuda bekleyen bir hayvandır korkaklık. Hepimize, her gün saldırır; kendisini paramparça etmesine izin vermeyen insanların sayısı ise azdır.” (s.17/2)

“Korku paçalarından çekse bile tehlikeye atılmaktan kaçmamalısın çocuğum. Çünkü dünyaya gelmek bile zaten başlı başına bir tehlike içeriyor: İlerde, doğmuş olduğuna hayıflanma tehlikesini...” (s.17/2)


Bebek on haftalık olduğunda bebeğin babası elinde çiçeklerle gelir. Ama gelişi uzun süre hareketsiz sırt üstü yatmak zorunda olduğundan sinirleri yıprana kadına sinir krizi geçirtmekten başka bir şeye yaramaz. Krizin ardından gitse de bu defa elinde mavi güllerle geri gelir. Ama kadın onu kovar. Ne bebeğin en de onun ihtiyacı vardır adama…
“Çok tuhaf bir çift oluşturuyoruz, sen ve ben. Sendeki her şey bana bağlı, bendeki her şey de sana. Sen hastalanırsan ben hastalanırım; ben ölürsem sen de ölürsün. ….“Aynı yazgıyı paylaşan iki yabancıyız, aynı gövdede birleşmiş, birbirini tanımayan, birbirine uzak, iki bilinmez varlık.” (s.30,31)
“Kış varsılların mevsimidir. Varlıklıysan eğer soğuk bir oyun olur, çünkü kürk alırsın, evini kaloriferle ısıtırsın ve de kayak yapmaya gidersin. Oysa yoksulsan, korkunç bir beladır soğuk, karın aklığıyla çevreyi kaplayan güzellikten bile nefret etmeyi öğrenirsin.” (s. 55)

İşe döndüğünde patronu çıkması gereken iş gezisini hatırlatır kadına, yerine gidecek birileri bulunacağı imasıyla. Bebek bu dönemde on dört haftalık olmuştur ve artık dışarıdan da belirginleşmeye başlamıştır. Düşük tehlikesi yeniden bir damla kan ile hatırlatır kendini. Kadın bir süre de hastanede kalır. Doktorun tüm itirazlarına rağmen kadın hastaneden çıkar. İş yolculuğuna çıkacaktır. İşte o gün ilk defa bebeğini hisseder kadın…

“Acı, yaşamın tadı tuzudur, acı çekmeseydik insan olmazdık!” (s.118)
Uçakla yaptığı yolculuk esnasında bir sıkıntı yaşamaz kadın. Gittiği yerde gören kadın hekim de her şeyin yolunda olduğunu onaylar. Kadının içini bir sevinç dalgası kaplar, bebeğe bir beşik kıyafetler ve oynak bir vals çalan bir de müzik kutusu bile alır. 

DAHASI KİTABIMIZDA... 
KİTAPTAN NOTLAR
Öncelikle kitabımız 127 sayfadan ve hamile bir kadının bebeğine yazdığı 32 mektuptan oluşmakta.

Kitapta anlatıcı kadının adı, işi ve diğer karakterlerle ilgili tüm bilgiler bir muğlâklık içermekte. Satır aralarında verilen ipuçlarından bulmaca çözer gibi çözmek gerekmektedir olayları.

Kadının s. 46’da bebeğine seslendiği gibi yıl 1975’tir. Kadın güçlü, kendi ayakları üzerinde duran bir kadındır. 2. Dünya savaşı, fakirlik ve buna benzer pek çok sınavdan geçerek gelmiştir o günlere… Yaşadıkları kadını “dünyanın kötülükleri”ne alıştırmıştır.

Bebeğini doğurmaya karar verişinin ardından başlar bebeğiyle konuşmaya. Her ne kadar kadın bebeğiyle konuşuyor gibi görünse de kadın aslında bir iç hesaplaşma yaşamaktadır ve çelişkilerle doludur. Bir taraftan bebeğine tutkuyla bağlanırken, diğer yandan da yaşamının değişmesinden, özgürlüğünün kısıtlanmasından korkmaktadır. 

Hamile bir kadının bebeğiyle ilgili monologlarını okumak her ne kadar keyifli olsa da yazarın feminist ve Tanrıtanımaz düşüncelerini kitap aracılığı ile söyleme çabası bazı bölümleri sıkıcı kılmaktadır.
Kitabın en can alıcı ve duygusal kısımları bence romanın ilk bölümü, bebeğin varlığını kadının ilk hissettiği an ve kadının bebeğinin öldüğünü öğrendikten sonra bayıldığında gördüğü sanrılar esnasından bebeğin annesi ile konuşma kısımları elbette.

Ancak kadının bebeğini kaybetmemek için dinlendiği günlerde bebeğine anlattığı üç masal da ayrıca çok güzel bence. Tam da büyüklere masallar tadında…

Hamileyken kızıma buna benzer mektuplar yazdığımdan mıdır bilmiyorum, kitaptaki kadının ruh hali beni çok etkiledi. Çoğu bölümde gözyaşlarıma engel olamadım.

Okumayı düşünen tüm kitapseverlere tavsiye edebileceğim, güzel bir kitap.

“Tanrı, tüm kırılmış parçaları yeniden birbirine yapıştıran bir ünlem işareti; bir kişi inanıyorsa eğer, demek ki, çok yorulmuştur ve yaşamını tek başına yönetecek durumda değildir.” (s.118)

“Sen öldün, ben de ölüyorum. Ama hiç önemli değil, çünkü yaşam ölmez…” (s.127)

YEPYENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...