26 Şubat 2014 Çarşamba

ELİF ŞAFAK - USTAM VE BEN

MERHABALAR
Sevgili Kitap Severler,
Uzunca bir ardan sonra bir Elif ŞAFAK’ın son romanı “USTAM VE BEN”i paylaşmak istiyorum sizlerle. Kitap bana Bir Psikanalist’in Gizli Defteri ile birlikte KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? aracılığı ile KİTAP YURDU’ndan güzel bir hediye paketi ve kitabıma eşlik edecek bir kahve ile gönderilmişti. Her ikisi de okumayı çok istediğim kitaplardı. Ustam ve Ben ile başladım ilk olarak.

Allah’ın yarattığı, şeytanın şaşırttığı bunca insandan sadece bir avucu keşfedebilmiş Arzın Merkezini – iyi ile kötünün, geçmiş ile ge­leceğin, ben ve sen ayrımının kalmadığı; zamanın hep bu an olduğu, kavgasız savaşsız bir asude diyar. Buldukları yer öylesine güzelmiş ki dilleri tutulmuş.
Melekler kaderine acıyıp iki seçenek sunmuşlar. Şayet konuşma kabiliyetlerini geri almak istiyorlarsa, gördüklerini unutmaları gere­kiyormuş. Her şey silinecek ama kalplerinde bir boşluk kalacakmış. Eğer gördüklerini hatırlamayı tercih ediyorlarsa, o zaman da zihin­leri bulanacakmış. Böylece, kimsenin bilmediği o beldeye varanların yarısı, yüreklerinde bir eksiklik duygusuyla dönmüş. Yansı da akılla­rı karışmış halde. Hasret çekenlere “âşıklar” denmiş; kafâsında soru­lar olanlara da “şakirtler.” Birinciler aşkı öğrenenlermiş, İkinciler ise öğrenmeye âşık.

Böyle derdi ustam Sinan, biz dört çırağına. Başını yana eğip göz­lerimizin içine bakardı, ruhumuzu görmek istercesine. Biliyorum doğru değildi böyle düşünmem; kimdim ki ben, cahil bir oğlan, ama ne vakit ustam bu hikâyeyi anlatsa, diğer üçünden ziyade bana hi­tap ettiği hissine kapılırdım. Sanki bir şey vardı benden, en genç çı­rağından beklediği. Bakışları yüzümde oyalanırdı. Gözlerimi kaçırırdım. dun onu hayal kırıklığına uğratmaktan korkarak. Kim bilir, belki de anlamıştı kuyumu. Daha başından biliyordu ne kadar azimli bir öğ­renci olacağımı ama iş sevmeye ve sevilmeye gelince hep geride, hep acemi kalacağımı.
Keşke geçmişe bakıp diyebilsem ki, öğrenmeye sevdalandığım ka­dar sevmeyi de öğrendim şu hayatta. Ama yalan söylersem yarın bir gün cehennemde benim için de bir kazan kaynayabilir. Zira çok yaş­landım. Bir çınar ağacıyım; bir ayağım burada, bir ayağım çukurda.

Biz altı can idik: Usta, dört çırak ve beyaz fil. Beraber yaptık her şeyi. Köprüler, camiler, medreseler, kervansaraylar inşa ettik. 0 kadar uzun zaman önceydi ki hafızam hatıraları eritip som bir sızıya çevir­di. Yüzlerini bile unuttum. Ne tuhaf sözleri hatırlıyorum oysa; verdi­ğimiz ve sonra tutamadığımız tüm sözleri. Etten kemikten yapılma suratları unutup, nefesten müteşekkil kelimeleri hatırlamak ne garip.

Hepsi gittiler. Tek tek. Bir ben kaldım geride. Neden onlar öldü, bense bu yaşa kadar durabildim Tanrı bilir. Her gün düşünüyorum maziyi. Geride bıraktığım şehri. İnsanlar yürüyüp geçiyordur şimdi; görmeden, düşünmeden. Zannediyorlar ki etraflarındaki binalar ta Nuh Nebi’den beri orada. Halbuki biz yükselttik onları; günbegün, senebesene. İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey su­ya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taş­lardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice ala­metler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzler­ce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi.
Agra/Hindistan-ı 632

ÖZET:
Romanımız Hindistan/Agra’da yazılan bir mektubun ardından takvimler 22 Aralık 1574’ü gösterirken III. Murat’ın tahta geçip de kardeşlerini boğdurduğu bir İstanbul gecesiyle başlıyor. Aynı gece yeni padişah Sermimar Sinan’ı, kardeşleri için bir türbe yaptırmak üzere saraya çağırır. Çırağı Cihan’ı yayında getirmese de Cihan yenik düştüğü merakının sonucu olarak dilsizlerin ipek urganla boğduğu beş şehzadenin bulunduğu odada, duvara asılı duran halının ardına gizlenmiştir.  Ustası onu içine düştüğü durumdan kurtarır.
Ardından Cihan’ın Mimar Sinan’a çırak olmadan önceki yaşantısına geri dönülüyor. Bu kısımdaki olaylar zinciri Kanuni Sultan Süleyman devrinde başlamaktadır. Cihan Hindistan’dan Şah’ın Kanuniye hediye ettiği beyaz fil Çota ile birlikte Kostantiniye’ye gelmiş bir filbazdır. Henüz on iki yaşındadır.

“Hazreti Yakub’un on iki oğlu vardı. Hazreti İsa’nın on iki havarisi. Kuran’ın on ikinci suresinde anlatılan Hazreti Yusuf, on iki kardeşten biriydi. Yahudiler on iki somun koyardı masalarına. On iki aslan beklerdi Hazreti Süleyman’ın tahtını. Altı adımda çıkılırdı o koltuğa ve her çıkışın bir inişi olduğuna göre altı adım daha demekti bu, ki on iki ederdi. On iki temel inanış Hint diyarında hüküm sürerdi. On İki İmam, derdi Şiiler, Hazreti Muhammed’in peşi sıra gelirdi. Hazreti Meryem’in tacında on iki yıldız vardı. Ve ismi Cihan olan bir oğlan on iki yaşındaydı İstanbul’u hayatında ilk kez gördüğünde.” (S.37)
Yavru Fil ve filbaz uzun süren bir deniz yolculuğu ile gelmişlerdir saraya. Cihan’ın fil yetiştiriciliği yapan amcası aynı zamanda üvey babasının yetiştirdiği fille gelmiştir gizlice. Annesinin yediği dayaklardan ölmesi üzerine kalamamıştır, doğduğu diyarlarda.
Deniz yolculuğu esnasında bir de Delibozuk Reis (Kaptan Garreth) musallat olmuştur çocuğa. Saraya girdiğinde saraydan değerli şeyleri çalıp kendisine vermesi yolunda çocuğu tehdit etmektedir.
Çota sarayda diğer hayvanların yakınında kendi kafesinde yaşarken, Cihan da diğer hayvan terbiyecileri ile birlikte kalmaktadır. Aslanbaz Olev, Sibiryalı Taras, timsah bakıcısı Kato, ayı terbiyecisi Mirka…
Günlerden bir gün Mihrimah’ın dadısı Hesna Hatun ile birlikte gelişiyle değişir Cihan’ın hayatı. Sadece kaçamak bakışlarla gördüğü genç kıza aşık olur. Onun fili ziyarete geldiği anları iple çeker. Aralarında bir de sohbet başlar. Başlangıçta konuşma konusu beyaz fil Çota iken sonradan Mihrimah Cihan’la ilgili de sorular sorar. Cihan Hindistan’dan gelişlerini ailesini, Çota’yla yollarının kesişmesini anlatır.

Çok geçmeden Cihan ve Çota savaşa da katılırlar. Burada Fil önce Prut Irmağı üzerine yapılan köprünün yapımına yaptığı yardımla hem de ilk defa gösterdiği savaşma yeteneği ile göze girer. Böylece Cihan’ın yolu Mimar Sinan’la da kesişmiş olur. Savaşın ardından Çota ve Cihan, inşaatlara yardım etmesi için görevlendirilirler.
“Savaştan sonraki değil, önceki gecedir insanın ruhunda iz bırakan. Hani hala sen, sandığın insan iken; dünya alıştığın mekân. Bulaşmamışken henüz ellerine hiç tanımadığın kişilerin kanı; zihninde kimselere anlatamayacağın suçlar birikmemişken daha.” (s. 115)
Bu sıralarda şehirde veba salgını baş gösterir. Ölüm pek çok insanı beraberinde götürür. Hatta Vezir-i Azam Ayas Paşa’yı bile. Vebanın atlatılmasının ardından şehzadelere yapılan sünnet düğünüyle şenlenir, Yedi Tepeli Şehir. Çota ve Cihan da görevlidir düğünde. İnsanları eğlendireceklerdir. Burada bir kaza yaşanır. Cihan yaralanır. Kendisini ziyarete Sinan gelir ve Cihan’a çizimde yetenekli olduğunu ve eğitim alması gerektiğini söyler. Bundan sonra Cihan ve Çota hem inşaatlara yardım ederler hem de Cihan mimarlıkta gelişir. Zamanla Kalfalığa hatta ustalığa da yükselecektir. 
Devamı romanımızda… 

“Çalışmak, bizim gibiler için ibadet sayılır” derdi ustası. “Biz duamızı da, niyazımızı da böyle ederiz.” (s.13)
“Mimari takım işidir” derdi ustası. “Çıraklık ise tam tersi­dir maalesef.” (s.14)
“Bütün sevdiklerini gömüp nefes almaya devam etmek lanettir.”
“Aşk gibiydi okumak da… Neden, nasıl müptelası olduğunu, bilen  zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü.” (s.178)
“İşlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler.” (s. 374)

“Hayatta hiçbir şey, dışa vurulamayan kızgınlık kadar zarar vermez insan ruhuna.” (s.374)
“Belki de herkesi sevmekle hiç kimseyi sevmemek arasında fazla mesafe yoktu.” (s.201)
“…ibadethaneler ikiye ayrılıyordu: Semaya uzanmaya çalışanlar ve semayı toprağa yaklaştırmaya uğraşanlar. Birinciler insanı Tanrı’ya, ikinciler Tanrı’yı insana doğru getirmeyi amaçlıyordu. Nadiren her ikisini aynı anda yapabilenler de çıkıyordu. San Pietro gibi.” (s. 206)
“Yol değil, yolcu değişir” (s.463)
“Ancak bu hadiseden sonra anladım ki Sinan’ın sırrı ne sertliğindeydi ne yıkılmazlığında, çünkü sert de değildi, yıkılmaz da. Onun sırrı değişikliklere ve aksiliklere uyum sağlama kabiliyetindeydi. Bizim cesaretimiz kırılırken o çareler üretiyordu. Her seferinde harabeler içinden kendinden emin, yeniden inşa edebiliyordu. Ne benim gibi ahşaptan, ne Davud gibi madenden ne Nîkola gibi taştan, ne de Yusuf gibi camdan mamuldü. Ustamın malemesi akan suydu. Ve ne vakit herhangi bir engel yolunu kapatacak olsa, bir şekilde, ya altından, ya üstünden, ya etrafından do­laşıyor, çatlaklardan bir yol buluyor, akmaya devam ediyordu.” 

KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın kapağından başlamak istiyorum. En sevdiğim renklerden olması sebebiyle lila dış kapak ve mor iç kapak beni son derece mutlu etti doğrusu. Beyaz Fil’in gövdesine yansıyan Süleymaniye de çabası.

Gelelim içeriğe. Ustam ve Ben, tarihten alınmış karakterleri, mimari eserleri, camilerini, kütüphaneleri, rasathaneyi ve Kanuniden başlayarak III. Murat’a kadar Padişahları da anlatan bir dönem hikâyesi olmuş. Ancak masalsı havayla tarihi karakterleri yan yana koyunca İstanbul sokaklarında dolaşan, inşaatlarda çalışan hatta savaşan beyaz bir fili zihnimde canlandırmak zor oldu doğrusu.

Yazarın daha önceki kitaplarında not aldığım pek çok bölüm olurdu. Ancak bu kitapta altını çizebildiğim cümleleri çok sıradan buldum doğrusu. Yazarın kitabın arka kapağında belirtilen “muazzam hayal gücüne ve zengin dili”ne rastlayamadım bir türlü.
Bir de Kanuni döneminde geçmesi ve Mihrimah’ın da aşık olunan sıfatıyla arz-ı endam etmesi sebebiyle sıkça konuşulan ve pek çok eserde yer verilen Mimar Sinan ve Mihrimah Sultan aşkına şahit olmayı beklerken, Cihan’ın Mihrimah’a aşık olması, Mihrimah’ın da onun hamisi olması beni şaşırttı doğrusu. Cihan’ın sonlarda böyle bir aşkı öğrenip hayal kırıklığına uğramasını bekledim durdum.


İstanbul’da yetmiş iki buçuk milletin yaşadığının söylenmesinin ardından roman boyunca çeşitli karakterler yoluyla bu cümlenin kanıtlamaya çalışılması gibi pek çok karaktere yer verilmiş. Karlı Gabriel, Mecnun Şeyh, Çingene Balaban, Sibiryalı Taras,
Romanın başında Cihan’ın gerçek kimliği ile ilgili filbaz olduğu ve Mihrimah’a anlattığı hikayeler dışında pek bir bilgi verilmese de Cihan insana gerçek gibi gelmiyor. File pek çok durumda hükmedememesi bu durumun gösterir gibi.

Yazarın en sevdiğim kitapları Baba ve Piç ile BitPalas’tır. Ancak yazarın son dönem okuduğum kitaplarında bahsi geçen kitaplarındaki lezzeti alamadım. Aşk’ın yaşattığı masalsı havayı sevmeme rağmen bu kitapta ona da rastlayamadım. Sonuç olarak son derece akıcı bir kitap okurken, bana pek de bir şey katmadığını düşündüm. Daha önceki kitaplarını bitirdiğimde aldığım lezzet ve aklımda uzunca bir süre yer eden uzun cümlelerle yaptığı tespitlere rastlamamak beni rahatsız etti.

Romanın son bölümünde Cihan Hindistan’a gider ve Tac Mahal’ın yapımında çalışır. Hem de seksen yaşını devirmişken. Ardından evlenir bir de oğlu olur. Bu bölüm bana tamamen zorlama geldi. Sanki Cihan’ın gençliğinde yaşamadıklarını yaşlılığında yaşatarak yazar borcunu ödemiş gibi. 

Bir de romanı okurken; kapağa sık sık bakıp “İskender Pala mı okuyorum acaba ? ” demeden de geçemedim. Yazarın aralarda verdiği tarihi ve mimari bilgiler bende bu duyguyu uyandırdı. Benim gibi düşünen var mı acaba?

KİTABIN MİMARİ ELEŞTİRİSİ BURADA YAPILMIŞ...
Her ne kadar okuduğumuz roman tarihsel olaylardan beslense de bir kurgu eseri. Yazarın kendisinin de söylediği gibi bazı tarihi gerçekler tahribe uğramış. Ancak tarihini dizilerden, kitaplardan öğrenen bir milletin yazarı olarak daha dikkatli olmasını tercih ederdim. Sanki Muhteşem Yüzyıl’da yeterince yer verilmediğine dair sık sık eleştiriler yapılan Mimar Sinan’a yer vererek açığı kapatmış Osmanlı furyasına katılmış gibi.


“Bazı şehirlere kendi istediği için gider insan; bazılarına da şehir istediği için.” (s.463)
“Hakikat dediğin bir kelebektir, o çiçekten kalkar, bu çiçeğe konar. Sen de elinde bir ağ, peşinden koşarsın. Yakalarsan sevinirsin. Ama fazla yaşamaz. Nazik şeydir hakikat.” ( s. 450)


 “Öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de…”(Biterken....)


YEPYENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE... 

SEVGİLER.. 

18 Şubat 2014 Salı

HEPSİ BURADA'DAN KİTAPLARIM GELDİ...


Hessi Burada'nın 18 Şubatta biten kampanyasından aldım. 50 TL'lik kitap alışverişine yine kitap alışverişinde kullanmak üzere 20 TL'lik hediye çeki veriyorlardı... 

Hangisinden Başlayayım Okumaya?

Fikirlerinizi bekliyorum...

10 Şubat 2014 Pazartesi

JASPER KENT - ON ÜÇ YIL SONRA


MERHABALAR, Sevgili Dostlarım;


Geçtiğimiz günlerde ilk kitabı On İki ile ilgili yorumumu yayınladığım Jasper Kent'in Danilov Beşlemesinin 2. kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle.. 


ARKA KAPAK:

Yıl 1825. Rusya on yıldır barış içinde, Bonaparte çoktan ölmüş, istila tehlikesi kalkmış. Albay Aleksey İvanoviç hâlâ Çar I. Aleksandr'ı korumakla görevli ama korkacak bir şey yok. Fransızlar yenilmiş, Aleksey'in bir zamanlar önce omuz omuza, sonra karşı karşıya savaştığı o on iki canavar yaratık yok.




Ne var ki Çar hiçbir zaman huzura erişemeyeceğini biliyor. Ordusunun içindeki ayaklanma hazırlıklarından haberi var; ama gerçek korkusu çok daha korkunç bir şeyden, kendisinin, ailesinin ve ülkesinin üzerine çöken bir lanetten kaynaklanıyor. 

Aleksandr, çok eskiden verilmiş bir sözü unutamıyor: kanla mühürlenmiş ve yüz yıl önce yerine getirilmemiş bir söz. Şimdi Romanov hıyanetinin kurbanı, kendisine ait olan şeyi istemek için geri döndü. Bunu öğrenmek Aleksandr'ın kanını donduruyor. Aleksey'e gelince, bir zamanlar değer verdiği, sevdiği her şeyi tehdit etmiş olan kötülük on üç yıl sonra sanki geri gelmiş gibi.


Gerçek olaylarla fantezinin, dehşetle aşkın birlikte örüldüğü başdöndürücü bir tempo...

"Tarihî roman ile kara fanteziyi inanılmaz bir tempoda bütünleştiren bir roman."
-The Times-

"Tolstoy'un ya da Pasternak'ın soyundan bir yazarın biraz da Dracula'nın yaratıcısı Stoker'la akrabalığından kaynaklanan müthiş bir fantezi."
(Tanıtım Bülteninden) 



ÖZET

“On Üç Yıl Sonra”, “Danilov Beşlemesi”nin ikinci kitabı,daha önce paylaşmış olduğum “ON İKİ” adlı eserin devamı. Romanımızdaki hikaye bu defa 1825 yılından  başlıyor. Serinin ilk kitabının konu aldığı 1812 yılındaki Napolyon istilası gerilerde kalmış, Ruslar Fransızları yenmiştir.

Artık Fransa, Rusya’dan çekilmiştir. Bunun yanında Fransız ordusunu takip eden Rus askerleri Paris’e kadar girmişlerdir. Orada Fransız yenilgisini garantilemenin yanında Fransız Devrimin sonuçlarını bizzat gözleri ile şahit olmuşlardır.

Bu duruma Çar’ı 1.Alexander da şahit olmuştur. Başlangıçta daha özgürlükçü ve reformist bir yol çizen hatta serflere özgürlük tanımayı bile düşünen Çar, Fransa Seferi’nden sonra saltanatının devamı açısından daha katı bir politika izleye başlamıştır. 


İzlenen bu katı politika özellikle askerler olmak üzere içerisinde pek çok grubun hatta soyluların bile olduğu bir Çara karşı bir birlik oluşmasına sebep olur.(Kuzey Cemiyeti) Bu birliğin amacı ayaklanma çıkarıp, Çarı devirmektir.(Aralıkçılar İsyanı)

Ancak Çar’ı tehdit eden tek tehlike isyan değildir. Çarın büyük dedesi Büyük Petro’dan başlayarak, Romanovların gizli geçmişinden gelen lanet, Çar’a doğru yaklaşmakta, Geçmişte dedesinin vaat edip yapmadığını Çar 1. Alexander’den istemektedir.


KİTAPTAN NOTLAR

ON ÜÇ YIL SONRA; eserinin ilk kitabı ON İKİ’den farklı olarak Danilov’un ağzından değil de üçüncü şahıs ağzından anlatılmakta. İlk romandan farklı olarak bu durumun diğer karakterlerin bakış açısını yansıtması bakımından yerinde bir seçim olduğunu düşünüyorum.

Serinin bu kitabında savaş ve vampir avı daha geri plana atılırken; Ramanov Laneti, Cain’in vampirler üzerinde yaptığı deneyler Danilov-Yuda çekişmesi daha ön plana çıkarılıyor.


Daha önceki kitap yorumumda belirttiğim gibi yazar Danilov Beşlemesinin ön araştırmasını yaparken, Napolyon'un Rusya Seferi'nde izlediği yoldan giderek, Avrupa'yı batıdan doğuya geçip St. Petersburg'a, Moskova'ya ve Kırım'a gittiğini okudum pek çok yerde. Bu ön araştırmanın yazarın yaptığı tasvirlere ve takip sahnelerindeki gerçekçiliğe doğrudan yansıdığını düşünüyorum. Anna Kaenina’yı ilk okuduğumdan beri gitmek istediğim Petersburg, Trangog ve Moskova’nın betimlemeleri çok ayrıntılı ve doyurucu. Hele yazarın bir Bolşoy Tiyatrosu tasviri var ki; sanki sizde tiyatroda yerini alanlardan birisiniz ve birazdan temsil başlayacak.

Serinin ikinci kitabını okurken beni en çok sıkan ve okuma hızımı yavaşlatıp, okuma keyfimi azaltan özellik; yazarın konuyu aktarırken; sıklıkla ilk kitaptan bölümlere yer vermesi. Serinin ilk kitabını okumuş bir okuyucu olarak bu durum bana gereksiz geldi. Dahası yazar serinin ilk kitabını okumadan ikinci kitabı okuyacak okuyucu kitlesi ile ilgili kaygı taşıyorsa ilk kitabın kısa bir özetine yer verebilirdi. Sık tekrarlar bence romanın ritmini düşürmüş.

Bir de romanın olumsuz özelliğinden bahsederken bir şeyi daha belirtmeden geçemeyeceğim. Serinin özellikle ikinci kitabında sıklıkla harf hatalarına, eksik ya da yanlış harflere rastladım. Dizgi süreci biraz daha titiz olabilirdi diye düşünüyorum.



Bir de roman keşke Danilov’un Yuda ile mücadelesinin ardından bitirilseydi diye düşünüyorum. Danilov’un haksız yere sürgüne gönderilecek romanın tamamlanması serinin bundan sonraki kitabı için her ne kadar hazırlık olsa da; romanın ilk kitaptaki gibi Yuda- Aleksey mücadelesinden sonra tamamlanmasını tercih ederdim doğrusu.

İlk romanda soru işareti olarak bırakılan genelevin penceresinden görünenin kim olduğu sorusu bu romanda da tekrarlanmasına rağmen yanıtlanmayan merak unsurlarından. Belki üçüncü kitapta soru yanıtını bulur… 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE... 

SEVGİLER...

2 Şubat 2014 Pazar

JASPER KENT - ON İKİ

MERHABALAR, 

Kitap Dostlarım;

Gerilimi fantastik öğelerle harmanlandığı kitapları okumayı sevenlere tavsiye edebileceğim beşlemenin ilk kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle.. Ben de henüz ilk ikisini okudum "DANİLOV BEŞLEMESİ"nin. Diğerlerini henüz satın almadım. 


Kitapları Can Yayınlarının kampanyasından D&R'den almıştım, geçtiğimiz yaz. 


ARKA KAPAK:
Napoléon, Rusya seferinde dayanılmaz kış koşullarına mı yenildi, yoksa işin içinde başka güçler de var mıydı?
Rusya 1812 sonbaharında başa çıkılmaz bir düşmanla karşı karşıyadır: Napoléon Bonaparte'ın Büyük Ordu'su. Rus şehirleri Fransızlara birer birer teslim olmuş, İmparatorluğun kalbi Moskova'yı kurtarmak ancak bir mucizeye kalmıştır. Bir grup üst rütbeli Rus asker, son çare olarak Opriçniki adı verilen, Hıristiyan Avrupa'nın uzak köşelerinde efsane olmuş on iki savaşçının yardımına başvurur.
Sadece geceleri ve yalnız başlarına savaşan çete, koca bir savaşın kaderini değiştirir. Ancak Yüzbaşı Aleksey, çetenin yolu üzerindeki ölüm haberlerinden şüphelenir. Asıl karabasanın henüz başlamadığını kısa sürede anlayacaktır…



“Gerçek tarihî olaylar, sınırsız fantezi ve hiç eskimeyen halk hikâyeleri. Roman, esrarlı olayları, dehşet duygusunu ve tarihi inanılmaz bir ustalıkla birleştiriyor.”
Fantasy Book Review


“Tarihî romanla kara fantezinin kusursuz bir bileşimi, benzersiz bir gerilim.”
Lisa Tuttle, The Times


“İnsan olmayan varlıkların yarattığı dehşetin, insanların yarattığı dehşeti vurguladığı bir roman.”
New York Times Book Review




ÖZET

Romanımız 1812 Rusya’sında başlar. Napoleon Bonaparte; ve Fransız ordusu Rusya içlerine doğru ilerlemektedir. Fransız ordusunun Moskovo’ya ulaşması an meselesidir.
Bu anların yaşandığı dönemde Fransızlara karşı casusluk ve sabotaj faaliyetleri içinde olan dört kişilik grubun gündemi de elbette, Fransızların ilerleyişini durdurmaktır. Grup Dimitriy Fetyukoviç, grubun en kıdemlisi Vadim Fyodoroviç, Maxim Sergeyeviç ve Aleksey İvanoviç Danilov’dan oluşmaktadır. Grup uzun zamandır (yedi yıldır) birlikte çalışmaktadır ve birbirine çok yakındır. Hatta Danilov; oğluna kendi hayatını kurtaran Dimitriy’in adını vermiştir.

Dimitriy Fetyukoviç gruptaki diğer arkadaşlarına daha önce Türkler ile savaşırken yardımlarını gördüğü savaşma biçimi olarak,  Çar IV. İvan’ın, Rus topraklarını kendi egemenliği altına almak ve halk üzerinde baskı kurmak için oluşturduğu birliklerin mensuplarına yani OPRİÇNİK’lere benzeyen bir grubu yardım için çağırmayı teklif eder. 


Öneri grup içerisinde tartışılır. Her ne kadar durum tartışılıyor gibi görünse de Dimitriy grubu çoktan davet etmiştir. Opriçnikler çok geçmeden liderleri Zimeyeviç komutasında casus grubumuza katılırlar. Zimeyeviç beraberinde on iki savaşçı getirmiştir. Bu savaşçıların her biri on iki havarinin adını almıştır. Pyotr, Andrey, Yoan, Filipp, Varfolemey, Matfey, Simon, Yakov Zedeyev, Yakov Alfayev, Foma, Faddey, Yuda.

Bu arada söylemeden geçmeyelim. Opriçniklerin gelmeleri beklenirken Aleksey, yani Yüzbaşı Danilov, bir genelevde ilerde kendisi için kilit rol oynayacak güzeller güzeli Domnikiia’yla tanışır. Domnikiia; Napolyon’un karısı Marie-Louise’e benzerliği ile dikkat çekmektedir. 




Opriçnikler işe koyulduklarında; kendilerine ait kurallar çerçevesinde çalışan bu savaşçıların haklarında anlatılanların hiç de abartı olmadığı ortaya çıkar. Ancak ölüm makinesi gibi çalışan bu garip askerlerin geçtikleri yerlerden de veba şüphesini de barındıran bir takım garip haberler de gelmektedir. Bu haberlerin bir bölümü Danilov’a genelevdeki sevgilisi Domnikiia’dan da gelmektedir.

Çok geçmeden Yüzbaşı Danilov ve arkadaşları bir şeylerin ters gittiğinden şüphelenir. Aleksey bir yandan tersliğin ne olduğunu bulmaya çalışırken Maksim’i bir Fransız casusu olduğu ve Opriçniklerden üçünü Fransızlara teslim ettiği ortaya çıkar. Yüzbaşı Danilov gerçeği öğrenmek ve Maksim ile görüşmek için Desna’ya gider. Maksim Fransız casusu olduğunu inkâr etmez. Ancak Opriçniklerle ilgili söylemek istediklerini söylemeden Opriçnikler Desna’ya gelirler. Aleksey çaresiz arkadaşını Opriçniklere bırakıp Desna’dan ayrılmak zorunda kalır. Maksim Opriçnikler tarafından katledilir.


Çok geçmeden Aleksey bu askerlerle ilgili gerçeğe ulaşır. Gece savaşan bu askerler Vampirden başla bir şey değildir. (Vurdalak) Çocukluğunda babuşkasının anlattığı halk hikayelerine pek de itibar etmeyen Yüzbaşı Danilov; Vurdalak’ları tahta kılıcı ile teker teker öldürmeye başlar..

Tabi roman böylece devam etse de pek çok savaş sahneleri ve şaşırtıcı bir sona ev sahipliği yapmaktadır. 


KİTAPTAN NOTLAR:
Romanımız iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm Fransızların Moskova’ya kadar gelmelerine kadarki bölümü anlatmakta. 2. Bölüm ise Fransızların geri çekilişini ve Aleksey’in vurdalaklar ile mücadelesini anlatmakta.

Romanımız Yüzbaşı Danilov’un ağzından anlatılmaktadır. Bu da durum romana Danilov’un bakış açısının hakim olmasına neden olmuş.

Öncelikle kitaba kapaktan başlayalım. Roman Can yayınlarından çıkmasına rağmen yayınevinin klasik kapak tasarımının dışına çıkarak yaptığı tasarımı doğrusunu söylemek gerekirse çok beğendim… Renkli büyük kapak tasarımı benden tam not aldı.

Yazar kitaba bir halk hikâyesi ile başlamaktadır.  Başlangıçta halk hikâyesi konu ile pek de ilişkilendirilebilir gibi görünse de sonrasında romanın özeti olduğu kolayca göze çarpmakta. Romanın 1. Bölümünü sonunda bu hikâyeyi Aleksey’in büyükannesinden de dinlediğini öğreniyoruz.


Jasper Kent ile ilgili netten araştırma yaparken yazarın Danilov Beşlemesinin ön araştırmasını yaparken, Napolyon'un Rusya Seferi'nde izlediği yoldan giderek, Avrupa'yı batıdan doğuya geçip St. Petersburg'a, Moskova'ya ve Kırım'a gittiğini okudum pek çok yerde. Bu ön araştırmanın yazarın yaptığı tasvirlere ve takip sahnelerindeki gerçekçiliğe doğrudan yansıdığını düşünüyorum.
Yazar genel olarak fantezi ile yoğrulmuş gerçekçi bir yazım tarzı benimsemiş. Bu tarz yazarın savaş sahneleri ve Rusya’nın kışını anlattığı sahnelerde zirveye çıktığını düşünüyorum. Hele Fransızların geri çekilirken yaşadıkları sefaleti gerçekten iliklerime kadar hissettim. Bir an vurdalakların gerçek olduğuna bile inandım diyebilirim.
 Ancak yazar kendi yarattığı gerilimi, Aleksey’in vurdalakları -Yuda Hariç-zorlanmadan öldürmesi gerilimin dozunu düşürmüş diye düşünüyorum.

Roman sona ermesine rağmen Yuda’nın ölümü ve Aleksey’in genelevin penceresinden gördüğü kişinin Margarita mı? Domnikiia mı olduğu serinin devamının yine çok heyecanlı olacağının habercisi gibi.. 

SERİNİN 2. KİTABI "ON ÜÇ YIL SONRA" İLE ÇOK YAKINDA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE 

SEVGİLER..