31 Mayıs 2014 Cumartesi

JOANNE GREENNBERG - SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM

MERHABALAR, 

Kitap severler... Okuldaki yoğunluğumun üzerine bir de bilgisayarım servise gitmek zorunda kalınca, ilgilenemedim bloglarımla... Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'i Nisan ayında KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? aracılığı ile okumuştum yine, Elif Şafak'ın Mahrem'i ile birlikte.. Her ikisini de çok beğenmiş, etkilerinde uzunca süre kalmıştım.. Gelelim kitabımıza.. 


Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'i üniversite yıllarında okumaya çalışmış ama çok da kitaba bağlanamamıştım doğrusu.. 

Joanne
Zannediyorum kitaplarında okunmak zamanları var. Kitapları sevmemiz de zamanlamayla çok alakalı. Arka kapakla başlayalım kitabımıza....


ARKA KAPAK

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliğin, - resmi tanımıyla akıl hastalığının- öyküsüdür. İçine doğduğu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemeyen, iletişimsizliğin karanlığında yaşayan on altı yaşındaki Deborah’ın öyküsü.Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sığınmıştır.
İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah'ın akıl hastanesine "düşme"sine neden olur. Bundan sonra hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun “kurtarma operasyonu” başlar.
Greenberg'in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap, “akıl hastalarının gizleri” üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece normal kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.


“Adalet uygulanmıyorsa, namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa, sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor peki? Helene da Ellis konusunda verdiği sözü tuttu, ben de. Peki sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor?"


“Bak, dinle beni,” dedi Furi. 
“Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim...”
...
“ve hiç bir zaman huzur ya da mutluluk vadetmedim. Sana ancak bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem hiç. Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır... üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!” (s.113)



“Pekala- siz soru sorun, ben de yanıt vereyim - bütün 'semptomlarımı' yok edip beni eve gönderin... Ne kalacak bana o zaman?" dedi.

Doktor sakin bir sesle “Hastalığının belirtilerinden vazgeçmek istemiyorsan, hiçbir şey anlatmazsın” dedi.
 Deborah'ın boynuna bir korku kemendi dolanıyordu. “Gel, otur. Hazır olana kadar hiçbir şeyden vazgeçmek zorunda değilsin. Böyle bir şeye hazır olduğunda da, kaybettiklerinin yerine koyabileceğin bir şeyler olacak.”
(s.25)


ÖZET

16 yaşındaki Deborah Blau’nun annesi Ester ve babası Jacob ile yaptığı yolculukla başlar romanımız. Bu yolculuk Deborah’ın intiharının ardından ailesinin onu götürdüğü hastaneye doğru bir yolculuktur. Annesi onun tedavi görmesi gerektiğine inanırken, babasının tereddütleri vardır. Deborah Şizofreni tanısı ile hastaneye yatırılır. Tedavisini Dr. Fried üstlenir.

Deborah’ın doktor ile görüşmeleri başlangıçta fazla ayrıntılar içermese de, Deborah ve kendi verdiği isimle Furi arasındaki güven arttıkça yavaş yavaş Deborah’ı hastalığa götüren aşamalar ve Yr Krallığı doktorun önüne serilmeye başlar. İçindeki sırları açıkladıkça Yr krallığı gazabı ile çullanır Deborah’ın üstüne.


 “İnsan mahkûm olacaksa, güzel olmalı, yoksa dram yalnızca bir komedi olur.” (s.52)

“Sert yumruklarla bakışların ve açık saçık sözlerin altından ansızın ortaya çıkan gizli kırılganlığı artık yansıtamasın diye, bu aynanın kirletilmesi gerekiyordu.” (s.73)

“Cehennem'in eşiğine gelmiş kişilerin şeytandan ödü kopuyordu; zaten cehennemin içinde olanlar içinse şeytan özel biri değildi, yalnızca başka biriydi, o kadar.”(s.77)

“Kaçık kişi, boynundaki ilmeği kopmuş biridir.” (s.92)


 Katlanılacak duygu ve kaygıların olmadığı, geçmişin ya da geleceğin olmadığı, hiç bir kimliğe ait anı ya da saplantıların olmadığı, kendilinden ortaya çıkan, dural olguların olduğu 4. Kuzey, geçmişte yaşanan olumsuzlukların sesi Koro, Düşen Tanrı Ateş Saçlı Anterrabae, Ardı arkası kesilmeyen sövgüler yağdıran bütün öğretmenlerinin, akrabalarının ve arkadaşlarının bir araya gelmiş görüntüleri olan Koro, Kara Tanrı Lactamaeont, Korkuların olmadığı Kuyu, Yr dünyasının gizli tohumlarının Yeryüzü’ne saçılmasını önlemeyle görevli Sansür, Gizleyici denen tanrı İdat

Yr Krallığı ilk olarak çocukken gittiği kampta çıkmıştır ortaya. Ondan nefret ettikleri kampta; tuhaflığı yüzünden  yıllar geçtikçe daha çok yalıtıldığı okulda; yalnızlığı derinleştikçe Yr git gide büyümüştür. Yr Tanrıları başlangıçta koruyucu ruhlar olmuştu Deborah için. Ancak Yr Deborah’ın ruhuna sızdıkça Ara Dünya, Yeryüzü ve Yr arasında sürekli geliş gidişler acı ve ıstırap kaynağı olmaya başlamıştır. Başlangıçta Yr’nin kraliçesi olan Deborah, sonraları Yr’nin esiri olmuştur.

Aynı zamanda Deborah’ın Yr dünyasında konuştuğu bir de dil vardır. Bu dili her ne kadar Yr Krallığı’nda kullansa da güveni arttıkça Furi ile de paylaşmaya başlar.

Hastanede devam eden tedavi gelgitlerle doludur. Deborah daha sakin hastaların bulunduğu B koğuşu ile Saldırgan hastaların olduğu D koğuşu arasında gider gelir. Bu gidiş geliş aynı zamanda umutsuzluk ile belki arasındaki geliş gidiştir. Deborah bazen iyileşme emareleri gösterse de bazen Kuyu’nun en dibine düşer. Bu dönemlerde hastanede uygulanan tulum tedavisi onu kontrol altına alır. 


 Deborah’ın en kötü olduğu dönemler Furi’nin izin ve kongreler için ayrıldığı dönemlerdir. Yeni doktoru ile güven ve sevgi bağı kuramayan Deborah, daha da kötüler. Hatta bulduğu her ateş parçasıyla kendini yakmaya kadar götürür çılgınlığını.

Furi’nin dönüşüyle toparlamaya başlar kendini. Bu arada romanda kaç yaz kaç bahar geçtiğini unutursunuz.

Kitabın devamını merak eden kitap dostlarını devamını okumaya davet ediyorum..  


“Kefen ve gelinlik. Birbirinin aynı olan iki giysi. Dinle bak! Ölürken yaşamak; yaşarken ölmek; savaşırken teslim olmak ve teslim olurken savaşmak zorunda kalıyorsun, değil mi? Benim yolumda, bütün karşıtlıklar aynı anda verilir ve karşıt hedefler için aynı araç kullanılır. (s.173)

“Dünyada bile, aynı dili konuşan iki insan yok muydu hiç?” (s.183)

“Acı çekmenin tekelinizde mi olduğunu sanıyorsunuz?” (s.206)

“Sizin yalnızca bir çeşit soğuğunuz var; paltolarla halledilebilecek bir soğuk…”(s.206)


KİTAPTAN NOTLAR

Kitapla ilgili pek çok yerde paylaşılan bir bilgiyi paylaşarak başlamak istiyorum yazıma… Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Joanne Greenberg'in kendi hayatından hareketle yazdığı genç yaşta geçirdiği akıl hastanesi deneyimini aktardığı romanıdır. Kitaplarını yayımlarken çocuklarının etkilenmemesi amacı ile uzun süre Hannah Green takma adını kullanan Amerikalı yazarın  I Never Promised You a Garden Rose adlı romanı ilk olarak 1964 yılında yayımlanmış ve kitabın ilk Türkçe çevirisi, Nesrin Kasap'ın kaleminden ve 1989 yılında Metis Yayınlarından çıkmıştır. Kitabın kapak fotoğrafı da André Kertész tarafından çekilmiş.

Ön bilginin ardından kitapla ilgili düşüncelerime geçmek istiyorum. “Sana Gül Bahçesi Vadetmedim” deyince aklıma gelen kitapla özdeşleşmiş kitap fotoğrafı. Gözlerinden hastalığın bezginliği akan bir genç kız. Bence yıllar geçse de kapağı değiştirilmeden korunması çok doğru bir uygulama olmuş.

Aynı zamanda yazarın kendi hayatından hareketle yazması ve duygularını okuyucuya geçirmedeki başarısı dolayısı ile kitabı okumak keyifli bir hal alıyor. Buna ek olarak Deborah’ın tedavisi esnasında yaşanan gelgitler, tam Deborah iyileşiyor derken tekrar karanlığa yuvarlanması okuyucunun da umudunu kırarak ara ara kitaptan kopmalara da neden olmuyor değil.

“Akıl Oyunları” filminden sonra Şizofreni ile ilgili merakımı tekrardan arttıran bir yapıt oldu. “Acaba tüm şizofreni hastalarının dünyası bu kadar renkli ve ayrıntılı mıdır? diye düşünmeden edemiyorum .

Kitapta Yr Krallığı ile Dünya arasındaki gelgitler de çok güzel verilmiş. Bir de Deborah’ın kendine zarar verdiği sahneler son derece etkileyiciydi. Yr krallığını ve Yr dilini merak etmemek elde değil.    


Kitaptan alıntılarla tamamlamak istiyorum yazımı;

“Asıl acıtan şey, kendinden başka herkesin yaşamını yönlendiren güçlerce tekmelenip dışlanmak, yıllarca deli olarak yaşamak, kimseye bir şeyi anlatıp kendine inandıramamak. Ne zaman kurumsal bir tümör sancısıyla iki büklüm olsam, neden böyle bir sanı olmayacağını anlatacak bir profesör mutlaka çıkar. Ve nezaket gereği, farklı bir deneyime dayanan bir iki iğne yaparlar…”(s.212)

“Yaşamak savaşmak demektir” (s.242)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

YAZARIN GÖRSELİ BURADAN...

12 Mayıs 2014 Pazartesi

ELİF ŞAFAK - MAHREM

MERHABALAR,
Geçtiğimiz ay Kitap Okumak İster misin? aracılığı ile okuduğum ve çok beğendiğim MAHREM'i paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İster misin?'e çok çok teşekkür ediyorum.. 
MAHREM
Görmeye ve görülmeye dair bir roman…

“Her kafes ardında mütecessis gözler vardır; denilebilir ki, 

kafeslerin her bir deliği baklava biçimi bir casus gözüdür; 
binlerce tahta çerçeveli göz mahalleyi bekler.”



Refik Halid ( Üç Nesil-Üç Hayat )


Rüyamda bir uçan balon görüyordum. Rengini seçemiyordum ama gökyüzü gıpgri, bulutlar bembeyaz, güneş de sapsarı olduğuna göre, gıpgri, bembeyaz ya da sapsarı dışında bir renk olmalıydı muhakkak. Afisi takdirde onu göremezdim. Rüyamda gördüğüm uçan balon görüldüğü müddetçe var, görülmediği anda yoktu.

Uçan balon usul usul ağıyor, bembeyaz bulutlar nazlı naili süzülüyor, gıpgri gökyüzü katre katre kararıyor, sapsarı güneş sessiz sedasız batıyordu ki, şiddetli bir rüzgar çıktı aniden. Aniden çıkan rüzgârın şiddetiyle sarsıldık hep birden. Kireç, katran ve balçık; çalı çırpı, börtü böcek ve toz toprak yağıyordu üzerimize. Tufan gördüklerime kaçmasın diye, iki gözümü birden kapatmaya mecbur kaldım. Kirpiklerim kirpiklerime değdiğinde, suyla temas eden kızgın yağın çıkardığı sese benzer bir ses duyuldu. Balon hava kaçırıyordu: gözden ırak kaldığı her saniye için bir tutam boşluk püskürtüyordu boşluğa. Kusuyordu balon, şimdiye değin yediği ne varsa. Telaşla gözlerimi açtım. Geç kalmıştım. O yoktu artık. Ben vardım. Uyanmıştım. (Sayfa 7)


“Öyle güzel ki uçmak… Öyle güzel ki tüyden hafif, uçurtmadan serseri, buhardan oynak, toz zerresinden kıvrak, kar tanesinden savruk olabilmek gökkubbede. Niyetim daha, daha da yükseklere çıkmak. (…) Niyetim gökyüzünde fersah fersah yükselip güneşin gölgesine değerek, bembeyaz bulutların üzerine çıkıp bağdaş kurmak ve bir de oradan bakmak dünyaya. Çünkü bilmek istiyorum aşağıda olup biten her şey görülüyor mu buradan bakıldığında? Merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış oyunlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın?” 


ARKA KAPAK

“gözbebegi: insanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için maşuka “gözbebeğim!”diye hitap edilir.”


ÖZET

Yazar romana Refik Halid’den bir alıntıyla başlamaktadır. Ardından bir rüya ile başlamaktadır roman. Romanın baş kahramanı Şişman Kadın rüyasında gri gökyüzünde uçan bir balon görmektedir. Rüya balonun içindeki havayı kusar gibi boşluğa kusmasıyla sona erer. Daha sonra öğreneceğimiz üzere, Şişman Kadının yediklerini kusması gibi…

Ardından Şişman kadın ve romanımızın diğer önemli karakteri Be-Ce’nin birlikte yaşadıkları Hayalifener Apartmanı'nın bulunduğu sokakta geçen bir olay anlatılır ve “Mahrem” başlığı konulduktan sonra bir önceki bölümde görülen düş tekrar anlatılır ve romanımız böylece başlamış olur.  


1-     YUM GÖZÜNÜ !

1885 Pera’sına geri dönülmekte. Sonradan hikayesini ayrıntılarıyla öğreneceğimiz Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi, Vişne Rengi, devasa bir çadır kurmaya karar verir. İçerisinde en güzelinden en çirkinine değişik kadın tipleri sergilenecektir. 

Çadırın batıya bakan kapısı kadınlar içindir. Buraya kadınlar akşam ezanından sonra, toplu halde ve yokuşu yürüyerek gelen kadınlara dünyada rastlanabilecek en çirkin kadınlar sergilenmektedir. Bunların en ilginci sahneye en son çıkan Hilkat Garibesi “Samur Kız”dır. 

Samur Kız’ın; Atalarının hikâyesi taa 1648 Sibirya’sına dönerek anlatılır.
Ardından geçmişten günümüz 1999’a dönülür. Romanın şişman Kadın karakterinin Sevgilisi Be-Ce bir Nazar Sözlüğü yazmaya başlamıştır. Sözlük “Z” harfinden “zahir” sözcüğünden başlamaktadır.

 Be- Ce başlangıçta sıralamaya pek önem vermese de sevgilisinin sözünü dinler ve “Z”den sonra sözlüğe “A”dan devam eder. Pek çok sözcük anlamının yanında bir hikâyeyi de barındırır.

“Babil Kulesi: İnsanlar Tanrı’yı o kadar çok merak ediyorlarmış ki, onu görebilmek için arşı delen bir kule yapmaya karar vermişler. İnşaat tez zamanda yükselmiş. Bütün işçiler uyumla, şevkle çalışmaktaymış. Ama tam da göğün yedinci katının sınırları zorlanırken, Tanrı her işçiye ayrı bir dil vermiş. Artık kimse kimseyi anlayamadığı için inşaat durmuş.
Zira Tanrı görülmek istemiyormuş.” (S.87)


2 - AÇ GÖZÜNÜ !

Bu bölümün başında 1885 Pera’sına geri dönülür. Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi’nin vişne renkli çadırının doğuya bakan kapısı akşam ezanından sonra erkekler için açılmaktadır. Ancak erkekler kadınların tersine erkekler çadıra yalnız geleceklerdir.
Erkeklere sergilenen kadınların her biri, bir birinden güzeldir. Bunların en güzeli bizi 1868’e götürür. Güzeller güzeli le Belle Anabelle’nin Fransa’dan İstanbul’a uzanan hikâyesi anlatılır.

Ardından günümüze dönülür. Be- Ce Nazar Sözlüğü’ne hararetle devam etmektedir. 1980 İstanbul’una geri dönüldüğünde sonradan öğreneceğimiz üzere Şişman Kadının çocukluğuna ve yeme takıntısının nasıl ortaya çıktığına dönülmekte. Tüm bölümlerde olduğu gibi burada da “Mahremiyet”” vurgusu vardır. Vurgu bu defa küçük kızın öldürdüğü kedi üzerinden yapılır.  Yine bölümlere adını veren “Yum Gözünü !” ve “Aç Gözünü !” tümceleri bu kısımda anlamlanmaktadır.

“Çocuk yediği vişnelerin çekirdeklerini oraya fırlatırdı. Çinko dama düşen çekirdekler tıpır tıpır sesler çıkarttıkça, çocuk da dolu yağdırabildiğine inanırdı. Er ya da geç, attığı her çekirdek, kendi açtığı deliğin içinde kaybolacaktı. Belki de yeterince vişne yerse, yani sadece yerdekileri değil dallardaki vişneleri de bitirebilirse, delik deşik edebilirdi çinko damı. Her vişne çekirdeğinin açtığı her bir delik, bir benzeri ile kucaklaşıp, nihayet ortada delecek tek bir nokta, deşecek tek bir yara dahi kalmadığında, kömürlük son bir gayretle tutunacaktı kurdeşen olmuş damına. Pul pul kabaran sıvaları sapır sapır döküldükçe, alttan çıkan boşluk, sıyrılan derinin yerini alacak ve işte o zaman çiko damlı kömürlük ebediyen yok olacaktı. Ebediyete kadar.” (S. 162)   


 “kömürkötülükkötükömürlükömür” (S.164)

Şişman kadın, henüz küçük bir çocukken saklambaç oyunu esnasında saklandığı kömürlükte cinsel tacize uğrar. Bu tacizin bıraktığı iğrenç tadı yok etmek için de sürekli yer. Tacize görgü tanığı olan kediyi de öldürüp, gözlerini babaannesinin kendisine verdiği eşarp kapatarak vişne ağacına asar. Küçük çocuk büyüdüğünde bile asla 3’ e kadar sayamaz.

“Kömürlük karası bir gölde yüzüyordu. Ilıktı göl. Üşümüyordu. Daha önce değil göl, su birikintisi bile yoktu burada. Demek ki gölü kendi yaratmıştı. “Meğer ne çok ağlamışım” diye mırıldandı. Bu kadar çok ağlamış olduğu için büyük rahatlama duydu. Belki de biraz daha ağlamayı başarırsa, gözyaşları her tarafı kaplayacak, kömürlüğün kapısı kendiliğinden aralanacaktı” (S. 180)

Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır.” (sf.186)

Hatırlamak, bayramlık elbiselerde leke bırakır.” (sf.186)

“Tadına bakanların dişleri kamaşır”(sf.186)

“Oysa her şeyi unutmak kabil değildir. Göz dedikleri şu hayatta tekmil gördüklerini unutmayı becerebilir de, görüldüğünü bir türlü çıkaramaz aklından. Şahitler olmasa geçmişini unutabilir insan. Şahitler varsa iş değişir. Çünkü onların her bakışı bir itham, varlıkları unutmaya engeldir.
Bu yüzden işte, bir türlü sayamıyordu birden üçe. Bir’i bir kenara kaldırmıştı. İki’yi bir kenara. Ha bire savruluyordu, toplamlarına varamadıkça. (S. 186)


 DAHASI ROMANIMIZDA… 


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle romanın arka kapağından başlamak istiyorum. Kitabın arka kapağı Be-Ce’nin Nazar Sözlüğü’den bir madde. Sayfa 133’de yer almakta. Kitaba en uygun arka kapak olmuş bence. Kitabın kapağı renk ve biçim itibari ile biraz depresif bir yapıda arka kapak da bunu destekler nitelikte.

Kitabın içeriğine geldiğimizde kitapta en çok göze çarpan en önemli nitelik yazarın bazı sözcük, cümle paragraf ve hatta bölümleri birebir ya da biraz değiştirerek sürekli tekrarlaması. Romanın sonunda önemini anlayacağımız üzere “bir, iki, üç” sayılarına da sıklıkla yer verilmekte.

Tekrarın en yoğun yapıldığı kısımlar elbette Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’nin kurduğu çadırda teşhir ettiği Samur Kız ile la belle Anabelle’nin hikayesi elbette. Bu bölümler benim en severek okuduğum kısımlar oldu. Bence bu bölümler romanın ritminin de arttığı bölümler.


Tabi ki söylenmeden geçmek olmaz. “Sobe” başlıklı kısımda anlatılan Şişman Kadın’ın çocukluğuna dönüldüğü kısımlar hikâyeyi anlamak adına güzel kurgulanmış bir bölüm olmuş. Bu bölümler içimi burktu. O kömürlüğü içindeki adamla birlikte yakmayı çok isterdim doğrusu.

Romana ilginçlik katan önemli unsurlardan diğeri de karakterlerin tipleri. Şişman Kadın’ın sevgilisi bir cüce ve adı Cüce- Büce’den devşirilmiş Be-Ce. Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi’nin acayiplikleri elbette tartışılmaz. Yazar son derece ayrıntılı anlatmasına rağmen ben kendi adıma bu iki adamı gözümde canlandırmakta bir hayli zorlandım; her ikisinin birbirine benzer gözleri dışında:

“sanki acele gelmiş gibi incecik , iki kesik çizgi halinde çekilmiş ve sanki ne hissettiğini ele vermemeye ahdetmiş, acı çikolata karası gözlerine.”(S.187)

“Çini mürekkebiyle çekilmiş iki incecik; iki kesik çizgiydi gözleri: acı çikolata karası renginde.” (S.190)

Bir an Samur Kız’ın atalarını anlatınca, yazar; Keramet Memiş Mumi Efendi’nin de Be-Ce ile bir bağlantısı olabileceğini düşündüm ama haksız çıktım.

Var oldukları halde var olmayan, seyirlik oldukları halde ortalıkta görünmeyen insanlar vardı bu şehirde; cüceler, sakatlar, şişkolar...göze tuhaf görünen bütün insanlar... Dışarının gözlerinden sakınan, evlerin mahremiyetine sığınan, varlıkları mahrem olan insanlar...” (S.190)


Söylemeden geçemeyeceğim bir ayrıntıyı da paylaşmak istiyorum sizlerle. Madame de Marelle’in öyküsünde başlangıçta kocasının öldüğü söylenirken, ardından kocasının yaşadığı söyleniyor. Kahyanın saçı da kocasının saçına benziyor: pas rengi. Doğan ikiz bebeklerden birinin de saçları, pas rengi.

Hiç doğmadı la belle Anabelle. Hiç olmadı böyle biri. Yoktu zaten. Ne denli güzel olursa olsun, sırf seyirlik olsun diye seyrine bakılacak suret yoktu. Güzeller güzeli, porsukağacı ormanlarının yegâne perisi, menevişli hayat iksiri de olsa, hakkı vardı gözlerden ırak kalmaya. O olmayınca vişne rengi çadırın seyircilerinin gözlerini daha da açmaları gerekmedi. Hiç olmadı İki. Bir rakam eksildi.” (s.204)

Romanın sonunda Samur Kız ile la belle Anabelle’nin öyküsü inkâr edilmekte. Bu durum bana romanın ya da filmin sonunda izledikleriniz ya da okuduklarınız bir rüyaydı demek gibi geliyor. Bence bu şekliyle yazarın BİTPALAS’ındaki sonu andırıyor.

 “Hiç doğmadı Samur-Kız. Hiç olmadı böyle biri. Yoktu zaten. Ne denli çirkin olursa olsun, sırf seyirlik diye seyrine bakılacak suret yoktur. Çirkinler çirkini, hilkat garibesi, cibilliyet vebali de olsa, hakkı vardı gözlerden ırak kalmaya. O olmayınca vişne rengi çadırın seyircilerinin gözlerini daha, daha da yummaları gerekmedi. Hiç olmadı Bir. Bir rakam eksildi.” (S.206)



Unutmak: Göz temizliği” (S.207)

Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın? Ara sıra da olsa, gözlerden kaçabileceğimiz, görülmekten kurtulabileceğimiz gececil bir an, karanlık bir nokta, kadid bir boşluk, belirsiz bir yırtık, ufacık bir çatlak, önemsiz bir kaçak...hani sanki, bit ısırmış, kene yapışmış, tırtıl kemirmiş, sülük emmiş, güve yemiş, gökten düşen üç elmanın birinden kurt çıkıvermiş kadar küçük, küçücük bir mahremiyet var mı bu seyirlik dünyada.” (s.211)

Bir uçan balonum ben. Sönüyorum şimdi. Havalandıkça hava kaçırıyorum. İçime aldığım havayı, içine karıştığım hayata veriyorum. Gövdem, üzerine inen sineklikten kıl payı kurtulup sersemlemiş bir sinek gibi vızırdaya vızırdaya, bir oraya bir buraya savruluyor havada. Eğer aşağıda bana bakan bir yalnız-çocuk varsa şu anda, gözden kaybolmak üzere olduğumum farkındadır herhalde. Ama zaten bu kadar seyretmek yeter. Zaten daha fazla görülmek istemem. Çünkü mahremdir hayat. Ve mahrem olan her şey gibi, bazı bazı ırak kalabilmelidir gözden, gözlerden.” (S.211)

Romanın son bölümünde romanın başına şişman kadının minibüste olduğu anlara geri dönülmekte. Bence romanı bir kısır döngü olarak göstermesi bakımından son güzel olmakla birlikte biraz klişe olmuş. Bana kalırsa bu kitap daha iyi bir sonu hak ediyordu.
Son olarak; Nazar Sözlüğü’nden bahsetmeden geçmek olmaz. Nazar Sözlüğü seçilen sözcükler ve sözcüklerin anlatımları bakımından çok güzel bir anlatım sergilemekte. Nazar Sözlüğü’nde yer alan bazı olaylar tarihte gerçekten olmuşken büyük bölümü hikâye ve kurgu zannediyorum. Bazı bilgileri teyit edebildim. Ancak bazıları ile ilgili açıklama bulamadım.


ALINTILAR:

“bir sürahi basiretin kalorisi bir yudum musibetinden azdır” (S. 20)

“…ŞİŞMANLIK, bazı insanların başına geliveren talihsiz bir olay ya da “kader” değil, bizzat şişmanların eseridir. Her şişman, kendi şişmanlığının başlıca müsebbibidir. Bir insanın şişmanlığı onun pisboğazlığının, aç gözlülüğünün, tamahkarlığının tescilidir.” (s.20)

 “Kaç kitap okuyunca âlim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin oluyordu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar? Madem ki kırılmıştı ayna, bir yeterdi Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’ye. Biri bine böler; kıtlıkta kuraklıkta eksilte eksilte, bollukta berekette çoğalta çoğalta çarpardı bini birle. Zaten o rakamlardan Bir’i fevkalade bulurdu.” (s.45)

“İnsanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı.” (s.45)


“Daha kaç erkek tanımalıydı ki, erkekleri yeterince tanımış olmak için? Kaç kitap okuyunca âlim, kaç diyar görünce gezgin, kaç tekrarla yıpranınca müzmin olurdu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar? Bu, gördüğü ikinci örnekti. Ve mademki kırılmıştı ayna, iki de yeterdi keramet efendi'ye. Zaten o, rakamlardan İki’'yi fevkalade bulurdu. (S. 104)

 “Bazen böyle birdenbire yaralanıveririz. Ama her yara iyileşir. Eninde sonunda kabuk bağlar, üstünü kapatır. Gözlerden saklanır. Çünkü hiçbir yara görülmek istemez.” (S.123)
 “Yeter ki bu yara gözbebeklerinde çıkmasın. Çünkü eğer gözbebeklerin yaralanırsa, bir daha asla aynı gözle bakamazsın dünyaya. Baktığın her şeyin kötü yanını görmeye başlarsın.” (s. 123)

“Unutmak göz temizliği. Her bahar mutlak yapmalı. Unutmazsak yaşayamayız! Unutmazsak yaşatmayız! (S.135)

“Elmas bir gözdür yürek. Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle âleme. (S.154)

“Mide bir masal diyarıdır.” (s.185)



“Aşk bir korsedir. Niye bu kadar kıymetli olduğunu anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir. Senebesene katman katman çoğalmış, vıcık vıcık yayılmış, pelte pelte yığılmış yağları sarıp sarmalar, hizaya sokar. Ve sonra da geçip karşısına kendi eserinin, seyrine bakar kudretinin. Aşk bir hayal taciridir. Kıyıda köşede kartlaşmış hayalleri çekip çıkartır, yıkayıp paklar, allayıp pullar ve terütaze sıfatıyla sahibine kakalar. Aşk insanı güzelleştirir. Görüntülerle oynar pervasızca; yani sıfatlarla, yani aynalarla. Küskünleri aynalarla barıştırır, yalnızları aynalarda çoğaltır.



Aşk bir korsedir. Gün gelir, hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir anda, atıverir çıt çıtlarından biri yahut çözülüverir iplikleri. Neler olup bittiğini anlamaya vakit kalmadan, korsenin cenderesinden kurtulan yağlar sürüsepet dışarı çıkmıştır çoktan. O keşmekeşte, göz açıp kapayıncaya kadar eski haline dönüverir gövde. Aşk bir korsedir. Niçin bu kadar kısa sürdüğünü anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir.” (s.200)


SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM İLE ÇOK YAKINDA GÖRÜŞMEK ÜZERE..

5 Mayıs 2014 Pazartesi

GABRİEL GARCİA MARQUEZ - YÜZYILLIK YALNIZLIK - 2

MERHABALAR 

Sevgili Blog Dostlarım;

Geçtiğimiz ayın 17'sinde kaybettiğimiz Büyülü Gerçekliğin büyük ustası, Nobel Ödüllü Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanının özetini paylaşmıştım sizlerle.. Gelelim romanımız ile ilgili izlenimlerime ve kitaptan alıntılara... 


KİTAPTAN NOTLAR

Gabriel Garcia Marquez’in kendisine Nobel ödülü de kazandıran romanında Buendia ailesinin yedi kuşağının hikâyesi anlatılmaktadır. Roman aslında daha öncesinden başlasa da soyun atası Jose Arcadio Buendia ile Ursula Iguaran‘ın ailelerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen evlenmeleri ve göç ederek Maconda’yı kurmalarıyla başlayan roman soyun yedi kuşak ilerisine kadar yüzyıl sürmektedir.

“İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa , o adam o toprağın insanı değildir.” (Sayfa 24)

“Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi.” (S. 11, Romanın 3. cümlesi)

Kitapta romana başlanmadan 7 kuşağı gösteren bir aile soy ağacı verilmiş. Romanı okurken; bu tablo bana her ne kadar yol gösterse de karakterlerin kimle evleneceği, kaç çocuklarının olacağı okurken soru işareti olmaktan çıkıyor ve heyecanı azaltıyor.

Romanın pek çok bölümünde olaylar sıklıkla tekrarlanmakta, ailenin başına gelecekler bir döngü halinde izlenimi yaratarak, romanı zamansız kılmakta. Her ne kadar yazar bazı gerçek olaylardan beslense de masal dinlediğimiz izlenimi hakimdir kitaba.



“Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı.” (Kitabın Başlangıç Cümlesi)

Ancak Albay Aureliano’nun idam mangasının karşısına çıkması ile ilgili ifade sıkça tekrarlanmakta. Albay idam mangasının karşısına ancak 190’lı sayfalarda çıkmakta.

Arcadio’nun ölümünün üstündeki sır perdesinin aralanmayacağı, Buendia soyunun tamamen ortadan kalkacağı da önceden bildirilmekte. Okuyucu olayları merak etmek yerine olayların nasıl olacağına odaklanmakta bu şekilde.

“Jose Arcadio, yatak odasının kapısını kapar kapamaz evde bir silah sesi çınladı.Kan, kapının altından süzüldü, oturma odasına geçti, sokağa çıktı, inişli çıkışlı yoldan karşıya ulaştı, kaldırımları indi çıktı, Türkler Sokağı'nı geçti, önce sağa, sonra sola saptı. Buendiaların evinin tam karşısına geldi kapalı kapının altından sızdı halıları kirletmemek için duvar diplerinden dolanarak salona geçti, oturma odasına girdi, yemek masasının çevresinde geniş bir kavis çizdi, begonyalı terasa uzandı, Aureliano Jose'ye matematik dersi veren Amaranta'nın sandalyesinin altından görünmeden süzüldü, kileri geçti, ekmek pişirmek için tam otuz altı yumurta kırmak üzere olan Ursula'nın bulunduğu mutfağa girdi.” 

Ursula , ''Aman Tanrım! Vay anacığım !'' diye haykırdı . (S.152)



Tabi ki aile isimlerine değinmeden geçmek olmaz. Ailenin yüzyıllık yaşantısında 7 kuşak boyunca Arcadio, Jose Arcadio, Aureliana, Ursula ve Remedios, Amaranta isimleri tekrarlanıp durmakta. (Bizdeki Şaban oğlu Şaban Latin Amerika’da Jose Arcadio oğlu Arcadio olmuş.) İsimlerin sürekli tekrarı romandaki döngüyü desteklemiş bence. Sanki her karakterde ailenin kaderi tekrarlanarak sürmekte. Bunun yanında aile erkeklerinden Arcadio’lar ne kadar atak ve gözüpek ise, Aureliano’lar bir o kadar içe kapanık ve sıkılgan…
Aile soyunun erkeklerinin hemen hemen tamamı evin işlik odasında kısa ya da uzun süre inziva yaşamakta. Hatta bazıları bu durumu ölene kadar kapısının açılmamasına kadar götürmekte. Ancak en ilginç karakter bence Albay Aureliana Buendi’nın yaptığı gümüş balıklar oldu. Zaman döngüsü balıklarda da olmakta. Belli bir sayıya ulaştığında Albay balıkları eritip tekrar yapmakta.

“Aslında Albay Aureliano Buendia'yı ilgilendiren, işin ticareti değil, çalışmaktı. Pulları birbirine bağlamak, gözlere minicik yakutlar oturtmak, solungaçları yassıltmak, yüzgeçler takmak öyle yoğun bir dikkat gerektiriyordu ki, savaşın getirdiği düş kırıklıklarını düşünmeye zaman kalmıyordu.”


Soyun Atası Jose Arcadio Buendia (Görsel Netten Alıntıdır)

Roman üçüncü tekil kişi ağzından anlatılmakta.  Ancak diyalogların azlığı romanı bir anlatıcının anlattığı bir masala çevirmekte.

Bir de aile içindeki iletişimsizlik diz boyu. Örneğin Pilar’ı hamileyken kaçıp giden büyük oğul Jose Arcadio geri döndüğünde evin içindeki erkek çocuğunun kim olduğunu merak etmediği gibi çocuk da ölürken öz babasını amcası sanmaktadır. Bunun gibi pek çok unsur. Bunun yanında kasabayı kuran aileler içerisinde Jose Arcadio’nun liderlik vasfından sıklıkla bahsedilirken bile onun Melquades dışında diğer ailelerle iletişimine dair diyaloglarına yer verilmemekte. Kasabanın ailenin hayalinde var olduğunu bile düşündüm bir an.

“Yaşamla hesabını kesin olarak kapatırken kendi insanlarını düşündükçe duygulanmıyor, en çok nefret ettiği kişileri aslında nasıl sevmiş olduğunu anlamaya başlıyordu.” ( S.137 )

 “Ölümü umursadığı yoktu, ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu.” ( S. 138)

Bir de ailede kayıplar ölümler son derece olağan Ölümlerde yas tutulmasına rağmen, yas tutanların acısı okuyucuya çok da fazla geçmemektedir. Acaba bunun sebebi ölen herkesin taa Ursula ve Jose Arcadio’nun göç etmesine sebep olan Prudencia Agiular’ın bile evde yaşamaya devam etmesi mi bilemedim doğrusu. 


Romanda aileye fon görevi yapan kasaba da aileyle büyüyüp, gelişmekte.  Başlangıçta tüm yoksunluklarına rağmen cennet olan kasaba ardından cehenneme dönmekte. İlk olarak sulh yargıcı gelen köye zamanla papaz gelir ve kilise yapılır, çok geçmeden muz yetiştiricilerinin sömürgesi haline gelir ve zamanı geldiğinde görevini tamamlamışçasına aile gibi yok olur.

Roman boyunca romanın büyüleyiciliğini arttıran metaforlardan beni en çok etkileyenleri paylaşmak istiyorum sizlerle..

cam kırığı gibi dört yana saçılan kahkaha (Pilar’ın gülüşü)
sesi havada yakalayacaknış gibi (Rebeca)
ayakkabısında taş varmış gibi,yürürken insanın canını acıtan somut sızı (Albay Aureliano)
ölüm tutkusuyla kenetlenmiş kalabalık…..
tüfeklerin kurşun tükürmesi…
yeni doğmuş yaşlı kadın…(Ursula)
sömürge tipi karaciğer…..
anıların ağırlığı altında beli bükülmüş kasabalılar…
büyük yağmurların yitik cenneti…


Buendia'ların Son Bebeği ( Görsel Buradan)

Roman boyunca beni rahatsız eden iki durum, Amaranta ile yeğeni Jose Aureliano  ilişkisi ile bir de Güzel Remedios ile yeğeninin ilişkisi oldu. İtalyan’ın intiharına, general Marquez’in teklifini kabul etmeyerek onunda mutsuzluğuna sebep olan Amaranta kız kurusu olarak ölüp gitti. Aile içi ensest ilişki sonunda ailenin sonunu getirdi.

İşgal edilen kentlerin karanlık yatak odalarında, yatak odalarının en sefillerinde Amaranta’yı bulmuş, yaralıların sargılarındakikurumuş kan kokusunda Amaranta’yı algılamış, ölüm tehlikesinin bir anlık dehşetinde Amaranta’yı yaşamış,her yerdeher zaman onu düşlemişti.” ( S.170)

Romanı okuduğum sürece bende hayranlık uyandıran eskilerin tabiriyle “Osmanlı kadın” olarak da tabir edilebilecek Ursula oldu. Her kötü durumda, defalarca ayağa kalkması bende hayranlık uyandırdı. 

“…çünkü ölünceye kadar aşktan da güçlü bir bağla, ortak vicdan azabıyla bağlıydılar birbirlerine.” ( s.30)

“Seni ömrüm boyunca ölü olarak yanımda taşımaktansa, diri diri gezdirmeyi yeğlediğim için böyle yapıyorum.” (S. 69)


Romanda içimi burkan pek çok sahne de oldu elbette. Ama en çok soyun atası Jose Arcadio Buendia’nın ağaca bağlanması ve öldüğünde gökyüzünden sarı minik çiçeklerin kar gibi yağması beni etkileyen sahnelerdendi.

“Çiçekler bütün gece süren suskun bir sağanakla köyün üzerine yağdı. Bütün çatıları örttü, bütün kapıların önüne yığıldı ve dışarıda yatan bütün hayvanları soluksuz bırakıp öldürdü. Gökten öyle çok çiçek yağdı ki, sabahleyin sokaklar kalın halılar döşenmiş gibi oldu ve cenaze alayının geçebilmesi için çiçekleri küreyip atmak zorunda kaldılar.”(S. 161)

Son olarak bir şey daha eklemek istiyorum. Romanda Albay Gerinaldo Marquez sahneye çıktığında soyadından dolayı yazarın romanı kendi ailesine bağlayacağını sanmıştım. Ancak beklediğim gibi olmadı. Zannediyorum yazar Melquades ismiyle yer alarak romanı kehanetle sonlandırmayı uygun buldu.

“Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer” ( S.459)

 “… el yazmalarında Aureliano Babilonia’nın şifreleri çözdüğü anda aynalar, ya da seraplar kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı”.(S.461 Romanın Son Cümlesi)


Ara ara kafam karışsa da tüm övgüleri fazlasıyla hak eden bir baş yapıt okuduğumu düşünüyorum. Marquez düşünmeden kitabını alacağım yazarlar listesine eklendi.  Okumak isteyen arkadaşlarıma not alarak okumalarını tavsiye ediyorum.
Romandan bir cümle ile bitirmek istiyorum yorumumu;

“İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür.” (S.272)

En kısa zamanda Kolera Günlerinde Aşk’ı okuma istiyorum.