7 Temmuz 2014 Pazartesi

JOSTEİN GAARDER - SOFİE'NİN DÜNYASI

MERHABALAR, 

KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN?'den bu ay gelen ikinci kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle...  Ara ara sıkılsam da, kendine has kurgusuyla keyifle okuduğum kitaplardan biri oldu.. 


Öncelikle kapak ile başlamak istiyorum . Sofie'nin annesinin doğum gününde hazırladığı pastaya benzeyen iç içe geçen halkalar ve kitapta sıklıkla geçen tavşanımız kapakta arz- ı endam etmekte.  Gelelim kitabımıza...

Photos of Jostein Gaarder

ARKA KAPAK
“15. yaş gününü kutlamaya hazırlanan Sofie, posta kutusunda, “Kimsin Sen?”  yazılı bir kağıt bulur. Bu soruyu, diğer sorular ve günümüze kadar uzanan bir felsefe kursu takip eder.
Kendine has kurgusu ve şaşırtmacalarıyla, Jostein Gaarder, 15 yaş ve üstü gençlere sadece kuru bir felsefe tarihi sunmak değil, aynı zamanda hayatı anlamaya yönelik sorular sormanın yollarını açar.
Çağımızın bölümünde şöyle diyor yazar:
“Bütün gerçek filozofların gözleri hep açık olmalı. Hiç beyaz karga görmemiş olsak da aramayı sürdürmeliyiz. Günün birinde, benim gibi bir şüpheci bile daha önce inanmak istemediği bir olguyu kabul etmek zorunda kalabilir. Bu olasılığın kapısını açık tutmasam, dogmatik biri olurdum. Gerçek bir filozof olmazdım o zaman.”” 


“Sofi'nin Dünyası” yayınlandığı 1991 yılında yayınlanmış, artık kült olma mertebesine erişmiş romanlardan. Bu nedenle kitapla ilgili birkaç notu paylaştıktan sonra Kitaptan alıntılar yaparak paylaşacağım kitabımızı..


Öncelikle 325. Sayfaya kadar başkahramanı Sofie Amundsen ve Felsefe öğretmeni Alberto Knox olan bir bölümü okuyoruz. Bu bölümde Birleşmiş Milletler’de asker olan Alber Knag ve Hilde Moller Knag pek çok bölümde yer almış da olsalar daha geri plandalar. Ancak 326. Sayfadan itibaren Hilde romana kanlı canlı girerken; yazar kendine yakışır biçimde Sofie ve Alberto’nun gerçek olup olmadığı konusunda okuyucusunu şüpheye düşürüyor. Bu kısımda bence tek sıkıntı Albert Knag’ın kızına gönderdiği klasör ve Sofie’nin baş kahraman olduğu sayfalardaki pek çok paragrafın Hilde’ye Hilde tarafından tekrarlanması. Bence kitabın akıcılığını bozan bir unsur haline gelmiş bu tekrarlar. Ancak bu tekrarlar olmaksızın Hilde ile ilgili kısmı da nasıl aktarabilirdi bilmiyorum.

Yazar anlatımına “Mitler Dünyası”ndan başlayarak, günümüze kadar gelmekte. Bazı filozofların isimleri sıkça kullanıldığından mıdır bilmem okurken fazla yabancı gelmedi bunun yanında daha önce duymuşsam da açıkçası hatırlamadıklarımdan. Benim ilgimi en çok çeken filozof İ.Ö – 500-428 yıllarında yaşamış olan Anaksagoras oldu. O yıllarda bile doğanın gözle görülmeyen çok küçük parçalardan oluştuğu savı dönem için son derece ilginç bir yaklaşım oldu doğrusu.

Bunun yanında; kitabın Avrupa’da Karanlık Çağ yaşanırken Müslüman aleminde yaşanan Felsefi ilerlemeyi birkaç cümle ile geçiştirmesi de kitabın eksikliklerinden.


“ Sihirbazın boş bir silindir şapkadan tavşan çıkarması nasıl anlaşılamaz bir şeyse, bir çok insan için de dünya böyledir.
Sihirbazın tavşan oyununda yaptığının bir aldatmaca olduğu açıktır. Ama bunu meydana çıkarmak isteriz. Ancak dünya üzerine konuştuğumuzda durum biraz farklıdır. Dünyanın bir aldatmaca olmadığını biliriz. Çünkü dünyada yaşamaktayız ve onun bir parçasıyız. Aslında şapkadan çıkan beyaz tavşan biziz. Bu beyaz tavşanla aramızdaki fark tavşanın sihirbazlık oyununun bir parçası olduğunu bilmemesidir. Bizim durumumuz farklı. Biz sır dolu bir şeylere katıldığımıza inanırız ve her şeyin nasıl bir araya geldiğini açıklamak isteriz.
Not: Beyaz tavşanı belki de bütün evrenle karşılaştırmak daha iyi olur. Biz tavşanın tüylerinin e diplerinde oturan kımıl kımıl böcekler gibiyiz. Ama filozoflar büyük sihirbazın gözlerinin içine bakabilmek için ince tüylerin uçlarına tırmanmayı denerler. (Sayfa, 22)


“Üç bin yılın hesabını göremeyen
Karanlıkta yolunu bulamaz,
Günü gününe yaşar ancak.” (Goethe, Kitaba başlarken…)

“Kim olduğunu bilmemesi garip değil miydi? Ya kendi görünüşünü belirleyememek biraz fazla kaçmıyor muydu? Sanki beşiğinde gelip bulmuştu görünüşü onu. Arkadaşlarını seçebilirdi belki, ama kendisini seçememişti. Hatta insan olmaya bile karar vermiş değildi.” (Sayfa, 12)

“Bir gün yok olacağını kuvvetler hissederse, yaşamın nasıl sonsuz bir değere sahip olduğunu da asıl o zaman anlıyordu. Madalyonun bir yüzü ne kadar büyük ve belirginse, diğer yüzü de o kadar büyük ve belirgindi. Yaşam ve ölüm aynı şeyin iki yüzüydü. (Sayfa, 13)

“ İnsan öleceğini fark etmiyorsa, varoluşunu da yaşayamaz.” (Sayfa, 13)
“İyi bir filozof olmak için gereksindiğimiz tek şey hayret etme yeteneğimizdir.” (Sayfa, 24)
“ En akıllı kişi, neyi bilmediğini bilendir.” (Sayfa, 71)

“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”
(Sayfa, 80)


“Bir okul öğretmeniyle gerçek bir filozof arasındaki fark, öğretmenin çok şey bildiğini sanıp bunu durmadan öğrencilerinin kafasına sokmaya çalışmasıdır. Oysa filozof öğrencileriyle birlikte her şeyin temeline inmeye çalışır.” (Sayfa, 83)

“Akıl bilgelik peşinde koşmalı, irade cesaret göstermeli ve arzu da gemlenmelidir ki, insan ölçülü olabilsin. Ancak bu üç kısım birlikte işliyorsa uyumlu ya da düzgün bir insan ortaya çıkabilir. Çocuklar okulda önce arzularına gem vurmayı öğrenmelidir; bunun ardından cesaret geliştirilmeli ve son olarak da akıl bilgelik edinmelidir. (Sayfa, 106)

“Aristoteles mutluluğun üç şekli olduğunu düşünmüştür. Bunların ilki haz ve keyif hayatıdır. İkinci biçimözgür ve sorumluluk sahibi bir yurttaş olmaktır. Mutluluğun üçüncü biçimi ise bir araştırmacı ve filozof olarak yaşamaktır.”
(Sayfa, 132)


“İnsan düşünen bir varlıktır. Eğer düşünmüyorsan, demek ki insan değilsin.” (Sayfa, 137)
“İnsanın hayvanlardan bir farkı da, hayatını planyabilmesidir.” (Sayfa, 152)
“Ölüm bizi ilgilendirmez, var olduğumuz sürece ölüm ortada yoktur; ölüm geldiği anda da biz artık yokuz”(Epikuros, Sayfa, 153)
“Hintli bir gizemci bunu söyle dile getirmiştir: "Ben varken Tanrı yoktu. Simdi Tanrı var, ben artik yokum." Hıristiyan gizemci Angelus Silensius (1624-1677) ise şöyle demişti: Denize varınca, küçücük damla deniz olur – Tanrı’ya kavuşan ruh da Tanrı.”   (Sayfa, 156)
“Bir Rus kozmonotla bir Rus beyin cerrahı din hakkında tartışıyorlarmış. Beyin cerrahı Hıristiyan’mış, kozmonot ise dinsiz. “Ben uzaya çıktım” demiş kozmonot kibirlice, “ ama ne tanrıya rastladım ne de meleklere.” Beyin cerrahı yanıtlamış: “Ben de pek çok zeki insanın beynini ameliyat ettim, ama hiçbir yerde tek bir düşünceye rastlamadım.”” (Sayfa, 263)

“Düşünüyorum, demek ki varım.” (Descartes, Sayfa, 271)

“Tanrı ipleri çekerek olacakları belirleyen bir kukla oynatıcısı değildir. Kukla oynatıcısı kuklaları dışarıdan yönetir, yani “dışsal neden”dir. Oysa Tanrı dünyayı bu şekilde yönetmez, doğa yasaları ile yönetir. Bu yüzden de Tanrı – ya da doğa- olan biten her şeyin içsel nedenidir. Bu da doğadaki her şeyin zorunlu olarak gerçekleştiği anlamına gelir.”
(Sayfa, 286)

“Güneş ışınları neyse karatoprak için
Gerçek aydınlanma odur bu dünyada doğanlara…” (Sayfa, 330)


“Kendi çıkarlarına zarar vermek pahasına bile olsa kötülük etmemeye karar verdiğinde özgür bir şekilde davranıyorsun.”
“Sırf kendi arzularının peşinden koşan kişi pek de özgür sayılmaz gerçekten.”
“Böyle biri her şeyin kölesi haline gelir. Hatta kendi bencilliğinin bile kölesi olabilir insan. Arzu ve tutkuları aşabilmek bağımsızlık ve özgürlük gerektirir.” (Sayfa, 382)

“Dünya tini kendini tanımanın en yüksek biçimine “mutlak akıl”da ulaşır. Ve bu mutlak akıl da sanat, din ve felsefedir. Bunların arasında da aklın en yüksek biçimini felsefe oluşturur. Çünkü felsefe aracılığıyla dünya tini tarihteki kendi rolü üzerine düşünmektedir. Yani ancak felsefede kendi kendisiyle karşılaşır. Bu açıdan felsefeyi dünya tininin aynası sayabiliriz.” (Sayfa, 419, Hegel)
 


“ Tarihsel süreç dışında neyin doğru ya da en ussal olduğunu belirleyecek ölçütler yoktur.” (Sayfa, 411, Hegel)
“Ussal olan ayakta kalabilendir.” (Sayfa, 415, Hegel)

- Bunu biraz açıklaman gerekecek.
- 8+4=12, Sofi. Bunu kesin olarak bilebiliriz. Bu, Descartes'dan beri tüm filozofların sözünü ettiği "mantıksal doğrular"a bir örnektir. Peki akşam duasında bunu söylesek olur mu?  Ölüm döşeğindeyken buna mı kafa yoracağız? Hayır, bu tür doğrular istedikleri kadar “nesnel” ve “genel” olsunlar, bireyin varoluşu açısından bir şey ifade etmezler.
- Ya inanç?
- Yanlış bir şey yaptığında, ilgili kişinin seni bağışlayıp bağışlamadığını bilemezsin. Ama işte bu yüzden senin için bunun varoluşsal bir önemi vardır. Canlı bir ilşikide içinde olduğun bir sorudur bu. Başka birinin senden hoşlanıp hoşlanmadığını da bilemezsin. Olsa olsa umabilirsin ya da buna inanabilirsin. Yine de üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olduğu gibi tartışılamaz bir doğrudan çok daha önemlidir bu senin için. (Sayfa, 431)

“Niye ki bu bitmek bilmez yaratış,
Yok olacaksa bir gün her yaratılmış! (Sayfa, 437)



“Hayatı büyük bir loto oyununa benzetebiliriz. Sadece kazanan sayıları görürüz bu oyunda.” (Sayfa, 474)

“Ama özgür bireyleriz işte! Ve özgürlüğümüz bizi hayatımız boyunca kararlar vermek zorunda bırakıyor. Bize yön gösterecek mutlak değerler ya da normlar yok. Onun için neye karar verdiğimiz, neyi seçtiğimiz çok önemli. Sartre insanın yaptığı işten sorumlu olduğunu ve bunu hiçbir zaman reddemeyeceğini vurgular.” (Sayfa, 514)

“Varolmak demek, kendi varoluşunu  yaratmak demektir.” (Sayfa, 514, Sartre)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE..

SEVGİLER...

1 Temmuz 2014 Salı

GABRİEL GARCİA MARQUEZ - KIRMIZI PAZARTESİ

MERHABALAR,

Büyülü gerçekliğin geçtiğimiz Nisan ayında kaybettiğimiz büyük ustası Gabriel Garcia Marquez'e ait romanımız.. Kitap Okumak İster misin?'in bu ay gönderdiği kitaplardan ilki. 



Yazarın Kırmızı Pazartesi ile ilgili kurduğu cümleleri paylaşmak istiyorum öncelikle. (Bu bölün netten alıntıdır.)

“Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.

G.G. Marquez




GÖRSEL AYNI İSİMLE TİYATROYA UYARLANAN GÖSTERİDEN.. 

ARKA KAPAK

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez’in 1981’de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Hem Kolombiya’da hem de yayımlandığı dünyanın dört bir yanındaki pek çok ülkede sarsıcı etkileri olmuş bir roman. Usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarıyor. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planı değil, halkın ortak davranış biçimlerinin portresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruh çözümü niteliği de kazanmış oluyor. 



ÖZET

Romanın özetine geçmeden önce; romanın Santiago Nasar’ın en yakın arkadaşı tarafından yapılan, ölümünden 20-27 yıl sonra, cinayet günü Santiago Nasar’ın ölümünden önce, ölümü sırasında ve sonrasında yaşanan olayları kapsayan,  olayın tanıkları ile yapılan görüşmelerin ( röportajların)  bir derlemesi biçiminde anlatıldığını belirtmek istiyorum. 20-27 yıl olduğunu da yine anlatıcının konuşmalarından anlıyoruz. Santiago Nasar’ın annesini 27 yıl sonra gördüğünü söylerken, Angela Vicario’yu 23 yıl sonra gördüğünü söylemektedir anlatıcı.

Romanımızdaki ilk konuşma Santiago Nasar’ın annesi Plasida Linero’ya ait. Kahramanımız Santiago Nasar’ın gece katıldığı Angela Vicario ve  Bayardo San Roman’ın  düğünün ardından eve dönmüş, bir saat kadar uyumuş ve sabahın erken saatlerinde gemi ile gelecek olan Piskoposu görmek üzere; duru su ile yıkanmış beyaz keten kıyafeti ile evden ayrılmıştır. Oysa bu kıyafet günlük kıyafeti değildir. Günlük kıyafetlerini giydiğinde yanında mutlaka bir silah da bulunduran Santiago Nasar o gün Piskopos için beyaz keten kıyafetlerini giymiştir. Evden ayrılmadan önce annesi oğlunun gördüğü rüyayı yorumlamış, olumsuz bir şey hissetmemiştir.

“Anıların  kırık aynasını ortalığa saçılmış incecik onca parçadan bir araya getirme çabasıyla bu unutulmuş kasabaya geri döndüğümde, yaşlılığının son demlerinde onu bulduğum aynı hamakta yine aynı biçimde yatarken bakıp görmüştü o sabah oğlunu.” (Sayfa 12)



Santiago Nasar, öldürüldüğü yılın Ocak ayının son haftası 21 yaşını bitirmiş, 3 yıl önce ölmüş Arap asıllı İbrahim Nasar’ın tek oğludur. İnce uzun, soluk benizli, neşeli, barışçıl, açık yürekli bir gençtir. Babasından hatırı sayılır bir miras kalmıştır. 

Flora Miguel ile nişanlıdır. 15’li yaşlarda Maria Alejandirina Cervantes ile olan gönül ilişkisi dışında adı kimseyle pek anılmamış O’nu Angela Vicario ile yan yana gören bile olmamıştır. 

“Oğlanlar erkek adam olacak şekilde büyütülmüşlerdi. Kızlarsa evlenmek üzere yetiştirilmişlerdi. Gergef işlemeyi, makineyle dikiş dikmeyi, kukalı dantel örmeyi, çamaşır yıkayıp ütü ütülemeyi, yapma çiçekler, kendi uydurdukları tatlılar yapmayı, aşk pusulaları yazmayı bilirlerdi” ( Sayfa, 35)


 “Her erkek onlarla mutlu olur, çünkü acı çekmek için yetiştirilmişler” (Sayfa, 35)

“Aşk da öğrenilir.” (Sayfa, 38)

“Artık korkmuyordum.   …. Tam tersine, sonunda ölümün ağırlığını üstümden kaldırmışlar gibi hissediyordum; tek istediğim şey yatıp uyumak için her şeyin bir an önce bitmesiydi.” (Sayfa, 50)

Karısını evine gönderen Bayardo San Roman, ilk kez bir önceki yılın ağustos ayında, yani düğünden altı ay önce gelmiştir kasabaya. Kasabada kaldığı sürece onunla ilgili birçok dedikodu çıkar. Ardından bir gün annesi ile birlikte meydanda gördüğü Angela Vicario’ya talip olur. Ailelerin tanışmasından sonra gösterişli düğünün hazırlıklarına başlanır.

Çok gösterişli düğünün ardından yeni evlilerin evlerine gitmelerinin üzerinden çok geçmeden Bayardo San Roman Angela Vicario’yu evine geri götürür. Angela Vicario bakire değildir ve bu namus meselesinin halledilmesi gerekmektedir. Angela Vicario’nun verdiği isim Santiago Nasar’dır.

“Kız, onun adını ancak söyleyebilecek kadar bir süre duraksamıştı. Karanlıkların içinde aranmıştı o adı, bu dünyada ve öteki dünyada birbirine karışmış onca ad arasından ilk bakışta bulup çıkarmıştı onu; tıpkı ölüm fermanı ezelden beri yazılı olan iradesiz bir kelebekmiş gibi, isabetli bir atışla onu duvara muhlayıvermiş, “Santiago Nasar” demişti.” ( Sayfa 50)



İkiz kardeşler Pablo ve Pedro Vicario, 24 yaşındadırlar. Kız kardeşlerinin “Santiago Nasar’ın adını vermesi üzerine onu öldürmeye karar vermişlerdir. Ancak ne domuz kasaplığında kullandıkları bıçakları biletirken ne kasabada karşılaştıkları insanlarla konuşurken ne de Santiago Nasar’ın evinden çıkması beklemek için gittikleri Clotilde Armenta’nın yerine gittiklerinde Nasar’ı öldüreceklerini gizlerler. Böylece kasabadaki pek çok insan Nasar’ın öldürüleceğini öğrenmiş olur. 

“ O gün biz kadınların dünyada ne kadar yalnız olduğumuzun farkına vardım!” ( Sayfa 65)


“Hayatta hiçbir yerin, boş bir yatak kadar hüzünlü olmayacağını öğrenmişti…” ( Sayfa 66)

“Savaşçı balıkçılla düşüp kalkmaya cesaret eden şahini, tehlike bekler.” ( Sayfa 67)

“Ancak cinayeti engelleyebilecekken yapmayanların çoğu, namus sorunlarının ancak faciada rol almış kişilerin erişebildiği kutsal alanlar olduğu bahanesiyle kendilerini avutmuşlardı.”  (Sayfa 96)

 “Namus aşktır.” (Sayfa, 96)

Söylentinin Albay Aponte’nin kulağına gitmesi üzerine Albay onları bekledikleri yerde bulup, bıçaklarını ellerinden aldıysa da ikizler evden başka bıçaklar alıp beklemeye devam ederler.

Dahası romanımızda….



KİTAPTAN NOTLAR,
“Şiddet, tarihimizin en büyük doğurganıdır” MARQUEZ

Öncelikle belirtmeliyim ki; böyle bir ustanın romanı ile ilgili yorum yapmak son derece zor. Bunun ilk sebebi kitabın ben de bıraktığı etki diğer sebebi de röportaj kıvamında olduğundan olayların ve insanların takibi ve bazen örtüşen bazen de çelişen ifadeler…
Kitap tanıtımlarında da belirtildiği üzere işleneceği herkes tarafından bilinen bir namus cinayetinin romanı. İnsanın aklına sonucu bilirken “Neden okuyayım ?” sorusu geliyor elbette. Ancak olayın örgüsü, işlenişi ve sonuca ulaşma biçimi kitabı okutuyor. Hatta insan nasıl bitirdiğini bile anlamıyor. Ustalık bu olsa gerek.

Kitap daha önce de belirttiğim gibi, röportaj tadında bu röportajlarda en dikkatimi çeken kısımlardan biri de o günü anlatan herkesin o günkü hava ile ilgili yaptığı yorumları.


Örneğin; Santiago Nasar’ın annesi o günü yağmurlu olarak anlatırken, Nasar’ın evinde çalışan aşçı kadın Victoria Guzman ise Şubat ayı boyunca hiç yağmur yağmadığını hatta, “güneş ağustostakinden daha erken ısıtıyordu ortalığı” ifadesinde bulunmuştur. Bu durum diğer konuşmacılarda da hakimdir.



Kitabın ilerleyen sayfalarında belirtildiği üzere, Nasar’ın öldürülmesi üzerine gelen Sorgu yargıcı Riohacha’dan gelmiştir. Bu bana romanda geçen kasabanın Riohacha’ya yakınlığından dolayı Yüzyıllık Yalnızlık’taki Maconda’ya bir benzerliği olduğu izlenimini uyandırdı bende. Yazarın okuduğum diğer kitaplarında da satır aralarında Yüzyıllık Yalnızlık’a ya da karakterlerine göndermeler olduğunu düşünmekteyim. Bu da bana farklı kitapları değil de aynı kitabın bölümlerini okuyormuşum izlenimi yaratıyor. Zaten 37. Sayfada General Petronio San Roman tanıtılırken, Albay  Aureliano Buendia’yı bir önceki yüzyıldaki iç savaşta yenilgiye uğrattığına satır aralarında yer verilemekte ve Gerinaldo Marquez’i sırtından vurduğundan bahsedilemekte ve kitabın anlatıcısının annesinin Marquez ile kan bağı satır aralarında geçmekte. 


Pablo ve Pedro Vicario’nun , Nasar’ı öldüreceklerini her fırsatta dile getirmeleri bende onların bu cinayeti işlemek konusunda isteksiz oldukları, engellenmek için her yerde bu cinayeti herkese söyledikleri izlenimini yarattı.Ama anlaşılan kasaba halkı cinayeti engellemek için onlar kadar isteksiz değildi. 


“Yine de işin aslına bakılırsa, Vicario kardeşler Santiago Nasar’ı hiç kimsenin haberi olmadan, hemen öldürmek için gereken hiçbir şeyi yapmamışlardı, tam tersine biri çıkıp da onu öldürmelerini engellesin diye akla gelebilecek her çareye başvurmuşlar, ama bunu sağlamayı başaramamışlardı.” (Sayfa 52)


Olayların işlenişi bir kenara bırakacak olursak; kitaptaki anlatıcının da aslında tam olarak inanmadığı gibi Santiago Nasar’ın gerçekten Angela Vicario’yla birlikte olup olmadığı açıklığa kavuşmuyor. Anlatıcıda oluşan Angela Vicario’’nun zengin olmasından dolayı kardeşlerinin Santiago Nasar’ı öldürmeye cesaret edemeyeceklerini düşünerek ve bir başkasını korumak için Santiago Nasar’ın adını verdiği şüphesi bende de oluştu doğrusu. Nasar’ın giydiği beyaz keten giysinin sıkça vurgulanması ve ileriki sayfalarda geçen “İşin tuhafı, bıçak her defasında tertemiz çıkıyordu”(Sayfa, 116) ifadesi Santiago Nasar’ın masumiyetini destekler nitelikte geldi bana.

“Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.” (Sayfa, 99)

“Kader bizleri görünmez kılar.” ( Sayfa, 111)

Son olarak bana ilginç gelen şeylerden biri de bu tarz cinayetlerin biz Türklere ya da Orta Doğu ve Arap ülkelerine ait olduğunu sanırken; Güney Amerikalı bir yazarın da böyle bir konuyu işlemesi beni çok şaşırttı doğrusu.

Yüzyıllık Yalnızlık ile tanıştığım ardından Hanım Ana’nın Cenaze Töreni ve Benim Hüzünlü Orospularım’ı dan sonra Kırmızı Pazartesi’yi de okuduktan sonra Marquez benim için “Başucu Yazarlarımdan” oldu.

KALEMİNE SAĞLIK, IŞIKLAR İÇİNDE UYU BÜYÜK USTA

“Santiago, yavrum ! neyin var? Diye bağırmıştı. “Neyin var?”
Santiago Nasar, onu tanımıştı.
“Beni öldürdüler, Wene hala,” demişti.” ( Sayfa, 118)

YÜZYILLIK YALNIZLIK - 1

YÜZYILLIK YALNIZLIK - 2