27 Eylül 2014 Cumartesi

ELİF ŞAFAK – PİNHAN

MERHABALAR,

En sevdiğim Türk yazarlardan Elif Şafak'ın Mevlana Özel Ödüllü ilk romanı Pinhan'ı paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İster Misin?'den yine...

“Zifiri bir halka idi toprak,
Yıldızlara sığınırdı bazen…”

BU BAB TOPRAK AHVALİN BEYAN EDER
Kİ TABİATI SOĞUK VE KURUDUR (s.7)


Yedi çocuğun her zamanki gibi bir araya geldiği ve kendilerine eğlenceli bir meşgale aradıkları bir gün kaçırdıkları serçenin ardından çocuklar kendilerini Dürri Baba tekkesinin yakınında bulurlar. Duvarın öte yanına vardıklarında emsalsiz bir kuş görürler. Bu kuşun gövdesinin siyahlı sarılı gövdesinin üzerinden mavi şeritler ve şarabi lekeler vardır ve boynunda fındık iriliğinde bir inci asılıdır.

Kuşun peşinden gelen çocuklar onu gözden kaybederler. Bunun hıncı ile tekkenin elma ağacını yağmalamaya başlarlar. Bu esnada tekkedekilerin kendilerini cezalandırmasından korkan altı çocuk kaçarken, sonradan Pinhan adını alacak çocuk, ağacın üstünde kalır. Dürri Baba ağacın altına gelir. Sapanı kastederek emanetini alabileceğini, isterse ağaçta kalabileceğini söyler. Dürri Baba ile göz göze gelen çocuk bir daha tekkeden ayrılmaz.

“İşte o zaman, çocuk gördü. Mavi bulutlu, incecik çizilmiş gözlere takıldı gözleri. O gözlerde yağmuru, fırtınayı, ebemkuşağını ve Nuh Tufanı’nı gördü. Tepeden tırnağa ürperdi.
İşte o zaman, yaşlı adam gördü. İri, simsiyah, doğuştan sürmeli gözlere takıldı gözleri. O gözlerde göğe yükselen dumanları, alevleri, karanlıktan istifade eden yangınları, ve yangınlardan son anda kurtarılan kenarları tutuşmuş bir sırrı gördü. Velhasıl, çocuğun gündüzlerini değil, gecelerini gördü. Derin bir hüzünle, başını başka yöne çevirdi.” (S.16)

Kendisine verilen işleri ufak tefek hatalarla yapan ve tekkenin en küçüğü olduğu için hoş görülen çocuk tekkede büyür ve gelişir. Tekkede en çok Kul Hüseyin’i, Dulhani Hasan’ı, Budala Tosun’u ve Dertli Hagopik’i kendine yakın görür. Her dervişin fıtratı da kendine özgüdür. Ancak çocuk bu günlerde Dürri Baba’yı görememenin üzüntüsünü de yaşamaktadır. Gün gelir çocuk Dürri Baba’yı yeniden görür. Ve Dürri Baba ona “Pinhan” adını verir. 


“Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.” (s.22-23)

“Sade tırtıl ile kelebek değil elbet. Sakın ola horgörme Pinhan;canları hor görme. Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlûkatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam olan gider. Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı.” (S.23)

O günden sonra Pinhan büyümeye durulmaya başlar. Dikkati kitaplara yönelir. Pinhan’ın dinginliğini bozan tek şey gece gördüğü, yüreğini sıkan rüyalardır.

“İsim dediğin, Hz.Adem'den bu yana, kendini taşıyanı kah usul usul yoğurur, kah efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlardı.
İsim dediğin, yüksekte uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultucak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi.”(S.24)

O günlerde Dürri baba tekkesinde biri köhnebaharda diğeri evvelbaharda olmak üzere iki defa yapılan Ruz-ı Muhabbet için hazırlıklar yapılmaktadır.  Ruz-ı Muhabbette tekke fertleri, hafıza ve hayallerini ortaya sererek hikâyelerinin fallarına bakarlar. Bu törene katılamayan tek bir kişi vardır: Pinhan.

“İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. Bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnam; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hemsefer oluverirler.” (s.35)
“Sefer vakti kapıya dayandığında, yolcu yolunda,hancı hanında gerektir.” (s.36)
Bu durum Pinhan’ı içten içe üzmekte, kendini dışlanmış hissetmekte ve öfkelendirmektedir. Onun bu durumunu uzaktan uzağa gözleyen Dertli Hagopik Pinhan’la konuşmaya karar verir.

“Bilirim üzümün sarardı, amma tatlanmadı; yapayalnızsın amma şu varlık alemine gözlerini açarken attığın çığlık yankısız kalmadı; Dürri Baba'ya gönlün aktı amma gönlünü yağmalatmadın. Hikâyeni yaşamadan Pinhan, özünü bulamazsın. Hele ki özünden utanıp sıkılırsan zannımca...” (S.47) 

Ona başından geçen sonu hüsranla geçen aşk hikâyesini anlatır. Ardından geçmişi anlatacağı hikâyesi olmadığı ve özünü bulmadığı için Ruz-ı Muhabbete katılmadığını söyler. Duydukları üzerine Pinhan çok öfkelenir. Sırrının bilindiğini anlaması üzerine çok öfkelenir.

“Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. onlar didişirken, biz de deriz ki “bu yaptığının gaflettir.Zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var.aslında siz karındaşsınız” O vakit onlar kavgayı keser. Anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal kurmak için de hatırlamaya muhtacız” (s.46)
Öfkeyle nereye gittiğini, ne yaptığını bilmez halde dolanırken bir kapı ile karşılaşır. Neresi olduğunu bilmediği ve nasıl geri döneceğini bilmediği bir aleme girer kapıdan. Nasıl geri döneceğini bilmemektedir. Kapalı kaldığı bu yerde bir dönüşüm geçirir. Kapı onun ikibaşlılığına herkesten gizlediği doğuştan hünsalığına şahit olur. Pinhan, vücudundaki tüm kılları başının üzerinde tek bir kıl kalana kadar yolar. 


 Tüm kıllarını kapıya açılması için kapı hakkı olarak verir. Açılan kapı Pinhan’ı bir mezarlığa çıkarır. Daha önce Tekkede varlığını bilmediği bir mezarlığa… Burada Ruz-ı Muhabbet halkasını gizlice izlemeye başlar ve kuşağındaki son erguvani cam tanesinin kırılma sesiyle Ruz-ı Muhabbet halkası dağılır. Pinhan kendinden geçer. Kendine geldiğinde Dürri Baba’nın eşiğindendir. 

“Ebru neyi anlatır bilir misin ya Pinhan?”
…“Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Bir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta, olur sana umman u derya. Yayılır, kıvrılır, lamelif misali dolanır. Katreyiz âlemde, lakin unutma ki tek bir nokta, tekmil sırları içinde barındırır.” (s.62)

Pinhan çok geçmeden tekkeden ayrılır. Yanında Dürri Baba’nın verdiği inci ve ona yol gösteren bir kandil vardır. Pinhan bu şekilde İstanbul’a varır. İstanbul’a vardıktan sonra bazen sokaklarda bazen de tekkelerde kalarak zaman geçirir. Durağan yaşantısı inciyi çaldırana kadar devam eder. Kitabımızın ilk bölümü Pinhan’ı anlatırken 2. Bölümü Akrep Arif nam-ı diğer Nakş-ı Nigar mahallesinde yolculuğa çıkarmakta okuyucuyu…


 KİTAPTAN NOTLAR
Elif Şafak hakkında yapılan tüm eleştirilere rağmen benim en sevdiğim yazarlardan biridir. Onun uzun cümlelerini, kullandığı Arapça, Farsça sözcükleri, cümlelerini birçok kez okuyup anlamı içinde kaybolmayı çok seviyorum. Kısacası onu okuyup geçilmeyen kitaplar yazdığı için, zihnimi yorduğu için seviyorum. Elif Şafak’a yaptığım girizgahtan sonra gelelim yazarın ilk kitabı Pinhan’a…

Öncelikle romanın kapağında Mevlana Özel Ödülünü aldığı söyleniyor. Ancak kitabın konusu ile Mevlana arasında ben bir bağlantı kuramadım. 

Daha önceki kitaplarında bu kadar çok hissetmemiştim ama ilk romanı olduğundan belki yazarın etkisinde de kalmıştır. Okurken çok sevdiğim İhsan Oktay Anar’ın bir kitabını okuduğumu düşündüm.

Romanımız dört temel elemente ithafen 4 ana bölümden oluşmakta. Bu bölümlerde yine kendi içinde 4’er bölüme ayrılmakta. Bu bölümlerin isimleri de kendi içinde kafiye oluşturmakta ve okuyucuya tekerleme okuyor havası vermekte.

TOPRAK -  Elma, Nokta, Hafıza,Halka
HAVA - Emanet, Hıyanet, Felaket, Kefaret
ATEŞ - Hezarpare, Rindane, Peymane, Püryare
SU - Cehennemin Kapıları, Nida Hamamı, Elem Şehristanı, Firar Yolları.


Kitap boyunca sayılar önemli roller üstlenmekte. 4 ana bölümden oluşan kitapta Nakş-ı Nigar mahallesinin de dört farklı yöne bakan 4 kapısı , bu dört kapının her birinin üzerinde farklı birer harf ve bu kapılardan mahalleye giren farklı tabiatlı 4 de rüzgar bulunmakta.

Başlangıçta tekkenin bahçesine giren 7 çocuk ile roman başlanırken, Pinhan’ın hayatı değişirken yine Nakş-ı Nigar mahallesinin 7 koca karısı Pinhan’ı Nida Hamamı’nda değiştirerek romanı sona erdirmekte.

Gelelim roman karakterlerimize. Romanımız oldukça kalabalık bir kadroya sahip. Roman kahramanlarının isimlerinin yanına Pinhan ve Dürri Baba hariç bir de karaktere özgü lakaplar eklenince bazen karakterleri takip etmek zorlaşıyor. Bu noktada not tutulması taraftarıyım. 


Karakterlerin hikâyeleri de roman eklenince bazen içinden çıkılamaz bir hal alıyor romanımız ve takip zorlaşıyor. Neyse ki sonrasında not alarak okuyunca birçok karakter yerli yerine oturuyor. Buna rağmen yine de hikâyesi bu kadar uzatılmasa da olurdu dediğim ya da hikayesinin sonu muğlak kalan karakterler oldu. Örneğin; sonunu en çok merak ettiğim karakter Nevres oldu. Kepoz’u serbest bıraktıktan sonra ne yaptığı ile ilgili bir son yok. Bir de Nevres deyince Akkarınca ilkin Nevres tarafından görülmekte. Ardından 7 kocakarı da bunun üzerine konuşmakta ancak Akkarıncanın neyin alamet-i farikası olduğu ve Akkarıncaya ne olduğu da sonuca ulaşmamakta.  Bunun yanında gönderilen kitabın yerine ulaşıp ulaşmadığı da kitabın soru işaretlerinden – acaba benim mi gözümden kaçtı?- 
Bunun yanında, kitapta en çok beğendiğim benzetme,bir rahme benzetilen Nida Hamamı’ndan Pinhan’ın yeniden doğarak çıkması oldu.
Sonuç olarak Bit Palas, Baba ve Piç, Araf, Aşk ve Mahrem kadar başarılı bulmadığım ancak yine de keyif aldığım bir kitap oldu.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE..