9 Şubat 2015 Pazartesi

BUKET UZUNER - İKİ YEŞİL SUSAMURU

MERHABALAR,

Biraz uzunca bir aradan sonra Buket Uzuner ile karşınızdayım... Son dönemde okul, kızım derken okuyamıyorum eskisi kadar. Okuduklarımı da bazen toparlayıp yazamıyorum. İki blog olunca ister istemez ikisine de yazı hazırlamak haliyle zaman zaman birini ihmal etmeye sebep oluyor. 

ARKA KAPAK ile başlayalım kitabımızı tanıtmaya.

Mutluluğu ve huzuru hiçbir yerde ve hiçbir kimsede bulamayan, kimseye güvenemeyen genç bir kadın: Nilsu.
Terk edilmekten korktuğu için hep kendisi terk ediyor.
Annesine olan hayranlığı ve bağlılığı kendi yaşamını kurmasına engel olan, duygusal ve ütopik bir çevreci: Teoman.
Annesinin gizemli intiharıyla yaşamı altüst oluyor.
Buket Uzuner’in artık bir klasik olan İki Yeşil Susamuru romanı çağdaş bir kadının portresi etrafında çok katmanlı olarak insan durumlarını sorguluyor. Yazar mizah dolu, çarpıcı ve gerçekçi üslubuyla 80′li yılların toplumsal ve siyasal ortamını ustaca anlatırken romanın kahramanları kimi zaman modernizmin altında ezilerek yaşamla ölüm arasında gelgitler yaşıyorlar.
İki Yeşil Susamuru, yaşadığımız dünyaya, aşka, çevre sorununa alternatif çözümler arayan aydın ve farklı bir çiftin hikâyesi, bir modern zamanlar romanı.

ÖZET

Yazarımızı adının Nilsu BARAN olduğunu söyleyen 30’lu yaşlarda genç bir kadının elinde kendi hayatını yazmasını istediği bir dosya ile ziyaret etmesiyle başlar her şey. Yazar da isimleri, mekanları değiştirerek, olayların sırasını da değiştirerek başlar yazmaya…

“…annesi ve babası ayrılan çocuklar için, o sıralar bilmediğim başka tehlikeler de vardı: Güven ve belirlilik kavramlarının güdük kalması ! yaşam boyu insanlara güvenememek, aşka inanmamak ve belirsizlik içinde kaygan bir zeminde tutunmaya çabalamak…” ( S.21)


“Ailesiz büyüyen çocukların mutlaka eksik bir duygusal yanları olduğunu çok iyi biliyorum. Bu en ‘mükemmel’ romanda bile, ciddi bir gramer hatası gibi, iz bırakıyor belleklerde…” (S.18)

Nilsu, 14 yaşındayken annesi bir ressam ile gitmiş, babasını terk etmiştir.

Nilsu Baran on dört yaşında iken, annesi bir ressama âşık olduğu için evi terk eder. Nilsu da hayatındaki en büyük acı olan ve tüm hayatı boyunca izlerini, etkilerini yaşayacağı bu terk edilme ile tanışır. Bu terk edişin ardından annesi ve babası boşanır ve her birinin hayatlarına yeni kişiler girer.

“Yakın çevresinde ölüm yaşamamış genç insanlar, dostlukları ve sevgiyi bol keseden harcarlar!” (S.32)

“Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün.” (S.45)

Nilsu’nun doktor olan babası eşinin kendisini terk etmesinin acısını atlattıktan sonra Selen adında genç, bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın ile tanışır. Nilsu babasıyla beraber kendi hayatına da giren Selen'i önceleri tehdit olarak görürken, ardından Selen Nilsu'nun hayatında çok önemli bir yere sahip olur. Hatta anne ve babasından bile önemli...

“Tüm umutsuzluğuma karşın içimde gizlice taşıdığım, aklıma geldikçe utandığım saklı bir beklentiyi, aslında annesiyle babası boşanmış bütün çocukların her yaşta ve her konumda içlerinde taşıdıklarını çok sonraları öğrendim. Bütün çocuklar için birbirine en yakışan çift anne ve babalarıdır! Çünkü ‘anne’ ve ‘baba’ kelimeleri tıpkı lego parçaları gibi birbirine sımsıkı oturur, uyuşur ve kenetlenir.” (S.46)

“Çünkü anneler, babalarına âşık kız çocuklarının en büyük rakipleri de olsalar, sonuçta tehlikesizdirler. Ama ‘birisi’ bilinmeyendir ve çok tehlikelidir!” (S.47)


Nilsu anneannesi ile beraber yaşarken, hayatına kendisinden yaşça epey büyük Mike gider. Okuduğu lisede Amerikan Edebiyatı öğretmenliği yapan Mike intiharın gizemine hayrandır. Çünkü annesinin ölümünün ardından babası intihar etmiştir. Mike, Nilsu için önceleri bir öğretmen, sonrasında sevgili ve ardından da yaşamı boyunca onu derinden etkileyen bir arkadaşa dönüşür.

“Yaşamın yolu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz.” O halde intihar edebilenler, yaşamın yolunu seçebilen, tercihini yapabilen insanlar mıdır?

“Neden yaşam sofrasından, karnı doymuş bir konuk gibi kalkıp gitmiyorsunuz? Açgözlülük edip, sonuna kadar yaşamakta direnmek, utanmazlık mı yani? (Neyin sonuna dek?)” (S.60)


Nilsu’nun annesi, kızını ve hatta çok sevdiği oğlu Cem’i yok sayarak İşadamı Fikret ile evlenir. Kızı ve oğlunu bu derece ihmal etmesi her iki çocukta da derin izler bırakır.

Teoman’ın da annesi intihar etmiştir. İki kere evlenmiş ve iki çocuğu olmuştur. Nilsu ile tanışana kadar hayatında hep bir eksiklik olduğuna inanmaktadır. Bu iki yitik ruh Yeşiller Partisinin bir toplantısı esnasında tanışır ve birbirlerine âşık olur.

Roman anneler, babalar, sevgililer ve diğerleri ekseninde, boşanmış ailelerin parçalanmış çocukları, intihar, terk edilme, aşk temalarını işleyerek bir kadının sancılı olgunlaşma sürecini anlatır.

“Daha sonraları pek iyi kavrayacağım üzere, “güvensizlik” ve “belirsizlik” bir çocuğun gelişimine vurulabilecek en öldürücü darbedir. Bu darbenin izleri mutlaka kalıcıdır, mutlaka tehlikelidir.” (S.78)

Annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, arkadaşı, kim olursa olsun, bir insan, öbürüne ulaşmak için göze aldıklarıyla sevilir. Öbürüne ulaşmak yürek ister. Göze alabilmek ister. Bir insandan bir başkasına geçmek, emek ister, sevgi ister, yürek ister. Bunlar bile köprüleri kurmaya yetmez bazen…” (S.97)


KİTAPTAN NOTLAR

Kumral Ada & Mavi Tuna benim için özel kitaplardan biridir. Kumral Ada & Mavi Tuna’dan sonra uzunca bir süre Buket Uzuner okumamaya özellikle dikkat ettim sırf dimağımda kalan lezzet bozulmasın diye. Keşke bu kararımı uygulamaya devam etseydim. Çünkü kitabı okumaktan beklediğim keyfi alamadığım gibi; kitabın sonunu bağlayış biçimi benim için tam bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. 

Ancak yazarın anne, baba, sevgili... ve pek çok konudaki özellikle de İntiha ile ilgili tespitleri bana çok etkileyici geldi. Bunun yanında pek çok yazardan ve şairden yaptığı alıntıları roman için ibraz fazla buldum. Bu tarz alıntılar araştırma ve makalelerde çok sırıtmıyor ama romanlarda biraz akışa müdahale ediyor ve kolaycılığa kaçılıyor gibi geliyor bana. 

Sonuç olarak; her ne kadar beklentimi karşılamasa ve karakterler biraz yapay gelse de okunası bir kitap olduğunu düşünmekteyim. 

“Kıskançlık, sahiplenme hastalığının ölümcül sonucudur Teo!” (S.314)

“Küçük çocuklar, annelerinin öptüğü yaraların iyileşeceğine nasıl inanırlarsa, birbirine aşık insanlar da küçük bir öpücüğün bulutları yok etme gücüne inanırlar. Ve her şey inanmakla başlar.” (S.314)

“Ben, doğurabildiği içn kadını eksik bulmuyorum ki, aksine doğuramadığı için eksik olan erkektir, diyorum.” (S.321)

“Renksiz susamurunun üzerinde yeşil kalemle kocaman “YEŞİL” yazıyordu.” (S.364)

KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE..