12 Aralık 2016 Pazartesi

ÖÇ ÖYKÜLERİ ANTOLOJİSİ

MERHABALAR,

Uzun bir aradan sonra merhabalar, 

Up uzun romanların arasında öyküler okumak iyi geliyor bana. Kitap taa 2004'den öğrenciyken almıştım. Arada bir çıkarıp okuyorum tekrardan. Kitap 21 farklı yazarın 21 öyküsünden oluşmakta. Elbette öyküler edebiyat dünyasının en tanınan yazarlarının. Özellikle Amontillado Fıçısı; Edgar Allan Poe'nun en kült öykülerinden. İngilizce hazırlık okuduğum yıllarda İngiliz Edebiyatına dair ilk okuduğum öykülerden -Mutlu Prens (Oscar Wilde) ile birikte- olması nedeniyle ayrıca ayrı bir yere sahip. Kitaptaki bir kaç öyküyü paylaşmak istiyorum sizlerle... 

Amontillado Fıçısı – Edgar Allan Poe
“Fortunato binlerce kez beni inciten davranışlarda bulundu, ben de dayanabildiğim kadar katlandım bunlara, ama işi hakarete vardırdığında öç almaya yemin ettim.” (S.13)

Öykü birinci tekil ağızdan anlatılmaktadır. Fortunato’nun incitici tavırlarına sürekli katlanan Montresor ondan intikam almaya karar verir. Ancak aldığı intikam karşısında cezalandırılmamalıdır. Keza cezalandırılırsa Fortunato yaptıklarının bedelini ödemiş sayılmayacaktır. Montresor intikam için bir karnaval gününü ve Fortunato’nun alkollü olduğu anı belirler.
EDGAR ALLAN POE ile ilgili görsel sonucu
Görsel Netten Alıntıdır....

Montresor şaraptan iyi anladığı konusunda kendiyle övünen Fortunato’yu gördüğünde ona bir fıçı  Amontillado aldığını, ancak gerçek olup olmadığından emin olmadığını söyler. Birlikte Montresor malikânesinin mahzenine inerler. İntikamcı her şeyi düşünmüş karnaval için evde çalışanların da görevli oldukları halde sıvışacaklarını hesap etmiştir.

Mahzenin derinliklerine inerler. Mahzenin derinliklerinde şarap fıçılarıyla birlikte Montresor ailesinin mezarları vardır. Montresor, sarhoşluğundan faydalanıp Fortunato’yu granite mıhlar. Ardından sersemleyen Fortunato’yu duvara zincirle bağlar. Çok geçmeden daha önce hazırladığı malzemeler ile Fortunato’yu iki duvar arasında bırakacak şekilde duvar örer. Bu sırada Fortunato başına gelenleri hala bir şaka sanmaktadır. 11. Sırayı ördüğünde tek bir taş kalmıştır. Montresor meşale ile içeri bakıp son taşı kapatır. Ortalığı toplar. Mahzen eski haline gelmiştir artık.
  
“Bana hakarette bulunan cezasız kalmaz.” (S.13)
“Bir yanlışı düzeltene bunun bedeli ödetildiğinde o yanlış düzeltilmiş sayılmaz.” (S.13)

ÖYKÜ İLE İLGİLİ NOT: İsimsiz bir İtalyan kentinde bir karnaval zamanı geçen öykü boyunca intikam alma duygusu öne çıkarken Öyküdeki gizem unsuru, Montresor'un bu suçu neden işlediği bir türlü ortaya çıkmayan bir gizem olarak kalır. 


Angie – Philip Margolin

“İş şansa kaldığında insanın sağ kalıp kalmayacağına Tanrı karar verirdi. Larry’nin davasında ise Tanrı, mahkemenin tayin listesinden avukat seçimini yapan memurdu.” (S. 24)

Larry Hoffman, hapishanedeki görüşme odasında avukatı ile görüşecektir. Yeni mezun bir acemi mi yoksa davadan onu kolaylıkla kurtaracak bir kurt mu olacaktır avukatı. Çok geçmeden metalik bir kilit sesinden sonra avukat Noah Levine, isimli gelerek kendini tanıtır. Cinayet ile suçlanan, idamla yargılanacak olan Larry’nin, tek kurtuluşu cinayet saatinde başka bir yerde olduğunu kesinlikle kanıtlamaktır.

Her ne kadar ölen kişiyle aralarında bir husumet olsa da cinayeti Larry işlememiştir. Bunun tek kanıtı da cinayet saatinde çektiği özel videokasetidir. Larry cinayetin işlendiği saatte özel bir müşterinin isteği üzerine kızıl saçlı bir kadına iki kişinin döverek, tecavüz etiği bir fanteziyi çekmiştir. Çekim sırasında arkada açık olan televizyondaki programın saati Larry’yi kurtaracaktır.

Avukat Larry’yi kurtaracağını söyleyerek Larry’nin evine kaseti almaya gider. Aynı gün öğleden sonra Larry’nin bir misafiri vardır. Davasına bakacak olan avukat: Marty Long.

Larry bunları yaşarken Levine, bir tartışma sonrası evden kaçan, dövülerek tecavüz edilen kızı Angie’yi hastaneden çıkarmaktadır. Oradan Nebraska’daki evlerine gidecekler ve yeni bir hayata başlayacaklardır. Tom kızını hava alanına götürürken minik bir toprak tepeciğine bakar. Oraya sahte avukat kimliğini, ve video kasetini gömmüştür. 

Bir Afrika Öyküsü – Roald Dahl

İngiltere için savaş başladığında yıl 1939’dur. Doğu Afrika’daki İngiliz Sömürgesi Kenya’da yaşayan genç ve beyaz avcı Kraliyet Hava yollarına pilot olmak için başvurur. Başvurusu kabul görür. Eğitimden sonra ordu için uçmaya başlar. Genç pilot Nairobi’den havalanıp, Elderot’a uçarken uçağı arızalandığında uçağı kazasız indirmeyi başarır. Uçağın indiği ıssızlık içinde tek bir kulübe vardır. Genç pilot burada yaşayan yaşlı adamla iki gün geçirir. Yaşlı adam ona garip bir hikâye anlatır. Çok geçmeden genç pilot bulunur. Birliğine döner. İki hafta sonraki eğitim uçuşunda öldüğünde eşyalarının arasından bir öykü çıkar. Yazar öyküyü değiştirerek yayımlar:

Yaşlı adam kulübesinden çıktığında köpeğinin tiz ve kesik kesik inlemelerini duyar. Yerde yatan köpeğini görür. Judson, ağzından çıkan sesten hoşlanmadığı köpeği döverek köpeğin belini kırmıştır. Yaşlı adam acı çeken köpeğinin başına vurarak onu acıdan kurtarır.

Yaşlı adam her ne kadar sinirlense de Judson’a bir şey yapmaz. Onu her gün gözlemler. İlerleyen günlerde sabah ineği sağmak istediğinde Judson ineğin memesinin boş olduğunu görür. Yaşlı adamı suçlar. Ancak sütü yaşlı adam çalmamıştır. Günler geçtikçe akşamüstü süt tutan ineğin memesinde sabah süt olmaz. Yaşlı adam sütü kimin çaldığını görmek için gece nöbet tutar. Sabaha karşı ineğin memesindeki sütü bir kara Mamba’nın emdiğini görür. Tam yılanı öldürecekken vazgeçer. İlerleyen günlerde nöbet tutan yaşlı adam yılanın her gece geldiğini görür. Judson’a ise sütü Kikuyu’lardan bir çocuğun çaldığını ama çocuk ineğin arkasından kaçtığı için ineği vurmamak için ateş edemediğini söyler.

Yaşlı adam Judson’a bir plan teklif eder. İneği akasya ağacına bağlayacaklar ve ineğin yanına kazılan çukura Judson saklanacaktır. Çocuk sütü çalmaya geldiğinde Judson onu yakalayacaktır.

Planı uygulayacakları gece gecenin geç saatlerine kadar yaşlı adamın kulübesinde çay içerler. Yaşlı adam Judson’a kendi köpeği gibi kaç köpeği daha öldürdüğünü sorar. Judson çıkardığı sesten hoşlanmadığı pek çok köpeği benzer yöntemlerle öldürdüğünü anlatır.

Sabaha karşı Judson hazırlanan çukura yerleşir. Mamba’dan habersiz, hırsız çocuğu beklemeye koyulur. Yaşlı adamın çocuğun geldiğini söylemesi üzerine çukurdan çıkan Judson, yılanla karşılaşır. Mamba işini kolayca halleder. Ve yine her gece yaptığı gibi sütü emmeye koyulur. Yaşlı adamın yılanın sütü içmesine hiç itirazı yoktur.  
Nadar tarafından çekilmiş fotoğrafı (1888)


Bir Kan Davası - Guy de Maupassant

Paolo Saverini’nin dul karısı ve oğlu Antoine ve köpeği Semillante ile birlikte Bonifacio kabasının surları civarında kötü bir evde oturmaktadırlar. Bir akşam ağız dalaşı sırasında Antoine Nikolas Ravolati tarafından bıçaklanarak öldürülür. Katil aynı gece Sardunya adasına kaçar.

Yaşlı kadın oğlunun cenazesi üzerine intikam alacağına dair yemin eder. ancak yaşlı hali ile bunu nasıl yapacaktır. Aklına bir fikir gelir. Aç bıraktığı köpeği yaptığı korkuluğun boynuna yerleştirdiği salam ile eğitir. Çok geçmeden köpek salam olmasa bile kadının tek hareketi ile korkuluğun boynuna atılmayı öğrenir.

Yaşlı kadın; erkek ve dilenci kılığında Sardunya Adası’na geçer. Ravolati’yi bulur. Köpek kadının tek hareketiyle atılır adamın üzerine atılır ve intikam alınır.  


Bir Korku Meselesi – Bryan Lewis
Binbaşı Denny emekli bir askerdir. Hayatta övündüğü en önemli şey cesaretidir. Altmışlı yaşlardadır. Kulüpte içki içerken Vincent Smith adlı yabancıyla yaptığı sohbet esnasında iddiaya girerler. Bin sterlinlik bir bahistir bu. Bahis konusu yabancının kırsal alandaki evinde ertesi gün öğleden sonra dörde kadar kalmaktır. Her ikisi de bahis gereği çekleri kulübün kasasına teslim ederler. Ve sözü geçen eve doğru yola çıkarlar.

Yabancı ile birlikte bahçe içinde yüksek duvarlı bir eve gelirler. Yabancı bahçe ve ev kapısı için birer anahtar ve bir tabanca verir Denny’ye. Yabancının ayrılmasından sonra önce bahçe kapısını açar Denny. Çok geçmeden üç tane köpek üzerine doğru gelirler. Kapıyı açıp içeri girmeye vakti olmadığından iki köpeği vurur. Üçüncü köpek de kaçar. Ölen köpeklere baktığında köpeklerin hiç dişleri olmadığını fark eder. Aç olan köpekler isteseler de ona zarar verecek durumda değildirler.

Eve girdiğinde kendisi için hazırlanan sofrayı görür. Ancak etrafı araştırmaya karar verir. Alt kata indiğinde bu defa uysal bir köpekle karşılaşır. Köpeğin yanına gitmesiyle içinde bulunduğu odanın kapısının sürgüsünün kapanması bir olur. İçeride bir de goril vardır ve Denny’ye doğru gelmektedir. Denny önce kilide sonra da gorile ateş eder. Çok geçmeden goril arasında bir cam olduğunu, camdan seken kurşunun da köpeği öldürdüğünü fark eder. Aynı anda kapı da açılır.

Denny yukarıya çıktığında piyano sesi karşılar onu. Piyanoyu iskeletten bir piyanist çalmaktadır. Piyanistin ellerine bağlı telleri kopararak sesten de kurtulur. Uyumaya karar veren Denny ikinci kattaki en iyi döşenmiş odayı seçer. Yatağa uzandığı anda el ve ayakları kelepçe ile bağlanır ve başının üzerinde bir giyotin sallanmaya başlar. Denny bu manzaraya karşın uyur. Uyandığında çözüldüğünü ve yataktan kolayca kalktığını görür. Aşağı indiğinde kahvaltı hazırdır. Masada cesaretini kutlayan bir ses kaydı vardır. Ses kaydının devamını kahvaltıdan sonra dinleyecektir.


Kahvaltıdan sonra ses kaydını dinler. Vincent Smith’in babası bir piyanisttir. Savaş sırasında küçük rütbeli bir subay olarak görev alır. karşı tarafta olan Denny, onu esir aldığında bilgi almak için işkence eder, ardından onun istediği bilgilere sahip olmayan piyanistin ellerini yakar. Oğlu Vincent;  babası ölmeden önce babasının öcünü alacağına yemin etmiştir. 

Elektronikten son derece iyi anlayan Vincent’in asıl uzmanlık alanı biyokimyadır. Son bulduğu formül de organlara zarar vermeden kemik ve kas dokusunu tamamen eriterek canlıyı solucanın yapısına büründüren bir enzimdir. Denny kolunda Vincent’in bahsettiği yerde iğne izini görür. Vincent’in bahsini ettiği dönüşüm altı ayda gerçekleşecektir. İlk denek bodrum katta gorilin yanındadır. Şimdi Denny’nin iki seçeneği vardır: birincisi ya silahtaki son kurşunla kendini öldürecek, ya da dönüşüm olana kadar altı ay boyunca kazandığı paranın keyfini çıkaracaktır. Bodruma inmeye cesaret edemeyen Denny ilk seçeneği yapar. 


ARKA KAPAK

Merhamet, utanma gibi birçok duygumuz doğal değil, kültürel kökenlidir. Peki ya öç alma hırsı? Hobbes'un Leviathan'ı: yani modern devlet şiddet uygulama yetkisini tekeline alalı beri, insanoğlu kendisine yapılan haksızlığın hesabını sormaktan vaz mı geçti? Bu derleme gerçeklikte ve fantezilerimizde öç alma konusunda ne kadar "yaratıcı" varlıklar olduğumuzun bir belgesi gibi... Ama öç bir bahane sanki: her bir öykü o bahaneyi kullanıp, insan ruhunun hastalıklı, karanlık dehlizlerine iniyor. Öç Öyküleri, soluksuz okunan bir edebiyat başyapıtı..."

Öç Öyküleri: Bastırılmış öfkenin fantezilerimizde ve gerçeklikte patlak verişinin bir belgesi gibi…



Kitapta paylaştıklarım dışındaki öyküler....  

Bayan Anstey'in Korkuluğu

Bekçinin Öyküsü
Beş Portakal Çekirdeği
Boş Gezen
Büyü
Cinayet
El
Esrarengiz Köşk
Küller Küllere
Laura
Leopar Adamın Öyküsü
Öç
Parmak
William İle Mary
Yalancı Güneşe Yolculuk
Yarın...Ve Yarın


Bu öyküler içerisinde beni en çok Esrarengiz Köşk ile Küller Küllere etkiledi. onları da paylaşmayayım artık. oldukça spolier içeren yazıdan sonra merak edenler kitabı alıp okusun derim. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...
SEVGİLER... 

24 Haziran 2016 Cuma

FRANZ KAFKA – DÖNÜŞÜM

 MERHABALAR,

Sizlerle Franz Kafka’nın “Dönüşüm”ünü paylaşmadan önce yazara ait cümlelerle başlamak istiyorum yazıma. Bu cümleler yazarın kendi eserini çok güzel tanımlıyor bence;

“Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay.” 


ARKA KAPAK

Franz Kafka’nın 1915’te yayımlanan Dönüşüm adlı öyküsü, yazarın, anlatım sanatının doruğuna ulaştığı bir eseridir. Küçük burjuva çevrelerindeki yozlaşmış aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen bu uzun öykü, aynı zamanda toplumun dayattığı, işlevini çoktan yitirmiş kalıplara bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı bir biçimde dile getirir. 
Kitabın değişim olarak bilinen adının gerçekte dönüşüm olduğu ifadesini Ahmet Cemal’in açıklamasında bulur: “Gregor Samasa’nın bir sabah kendini yatağında bir böcek olarak bulması, salt bir değişim değil fakat “başkalaşım”dır. O, insanlığını koruyarak bazı değişiklikler geçirmemiştir; artık farklı bir canlı türü olmuştur.”
Bu açıklama, Kafka’nın eserini tanımlarken kullandığı ifadeyle de örtüşür. “Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var… Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay.”


ÖZET,

Öyküye başlarken;
“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi. Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içersinde parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı.” 

Gregor Samsa bir sabah uyandığında, kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Odasına göz attığında herhangi bir değişiklik yok gibidir. Biraz uyusa, uyanınca her şey yoluna girecektir belki de. Sağına dönüp uyumaya çalışır ancak yeni bedeniyle ne kadar uğraşırsa uğraşsın sağına dönmesi imkânsız gibidir. Bu esnada Gregor işini düşünmeye başlar. Erkenden kalkışını, yolculuk etmekle geçen günlerini… Ama her ne kadar işinde çok yorulsa ve bundan memnun olmasa da işini değiştirmesi imkânsız gibidir. Çünkü babasının patronuna borcu vardır. Babasının borcu bittiğinde patronuna gerçek düşüncelerini söyleyecek ve işi bırakacaktır. Ama buna daha çok vardır. Şimdi kalkmalı ve kaçırdığı trenden sonraki trene yetişmelidir. Zira beş yıllık çalışmasında hiç hastalanmamış, hiç geç kalmamıştır. 

the_metamorphosis-franz_kafka-messmatch-story


Bu esnada kapı çalınmaya başlar. Önce annesi kapıyı çalar, ardından babası kapıyı yumruklar. Neyse ki kapı kilitlidir de içeri giremezler. Gregor’un niyeti kalkıp kahvaltı etmek yapacaklarını düşünmek ve karara varmaktır. Denetim altına almakta zorlandığı minik bacakları kalkmasına izin vermez. Bu sırada mağaza müdürü de Gregor’u sormaya gelir. Sonunda kendini yataktan atarak inmeyi başarır. 

Ancak kapıyı açamaz. Ailesi ve müdürü başta Gregor’un hasta olduğunu düşünürler. Yoksa işine gitmemesinin başka açıklaması yoktur. Gregor da hasta olduğunu, işten kaçmak gibi bir niyeti olmadığını, toparlanır toparlanmaz yola çıkacağını söyleyerek müdürü iknaya çalışır. Babası kız kardeşi Grete’yi doktor ve çilingir için dışarı yollar.

Gregor böcek bedeniyle büyük bir çaba harcayarak ayağa kalkmayı ve anahtarı kendine zarar verme pahasına çevirmeyi başarır. Manzara dışarıdakiler için korkunçtur. Gregor onlarla iletişim kurmaya çalışsa da çabaları boşunadır. Bu çabalar onları daha fazla korkutmaktan başka işe yaramaz. Annesi babasının kollarında bayılır, müdür koşar adım uzaklaşır. Babası onu bir darbe ile bayıltır.

Gregor uyandığında akşam olmuştur. Kendisini odasında yaralı bulur. Çok da açtır. Kız kardeşi Grete’nin bıraktığı sütü içemez. Sabah sütün içilmediğini gören Grete eski bir gazete üzerine çeşitli yiyecekler koyarak Gregor’un neler yiyebileceğini kestirmeye çalışır. Gregor’un bakımını böylece kız kardeşi üstlenir. Grete, Gregor’un bir gün eski haline dönüşeceği umudunu da korur. 

DAHASI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

Kafka’nın “Dönüşüm”ü üzerine çok yazılmış; pek çok akademisyen üzerine tezler psikolojik çözümlemeler yapılmış olduğundan üzerine görüş bildirmek gerçekten zor. Edebiyat eğitimi almamış bir kitapsever olarak izlenimlerimi paylaşmak istiyorum sizlerle…

“Dönüşüm” benim okuduğum ilk Franz Kafka kitabı. Kafka’ya, sosyal medyadan blog âlemine, edebiyat dünyasından, psikoloji analizlerine pek çok yerde rastlamama ve merak etmeme rağmen okumaya ancak fırsat bulabildim. Ve bu gecikmeden dolayı da pişman oldum doğrusu... Ardından kitabı defalarca okudum ve her okumamda farklı ayrıntılar yakaladım. Ve bu kadar az sayfada anlatılan bir hayatın neden bu kadar sevildiğini, üzerine neden bu kadar çok konuşulduğunu anlamış oldum.

Kitabımız son derecece vurucu bir cümleyle başlamakta: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Kitap ardından bu eksende devam etmekte. Gregor Samsa her ne kadar “böcek” olarak uyansa da bu durumu yadırgamak yerine işe nasıl gideceğinin telaşına düşmekte. Çünkü babasının patronuna borcu bulunmakta ve bu borç Gregor’u patronun kölesi yapmakta. Gregor, bir trenden inip ötekine binerek yaptığı pazarlama yolculuklarına ve katlanılmaz baskısına bu nedenle katlanmaktadır.

Ben ilk okumaya başladığımda Gregor’un “böcek” olmaktan kurtulmak için çaba sarf edeceğini düşünmüştüm. Ancak yanıldım. Tam tersi Gregor “böcek”likten kurtulmak bir tarafa böcek olarak odasının hapishanesinde yaşamına devam etmekte kitabımız boyunca. Kitap ile ilgili bilgi paylaşan pek çok adreste yazarın kendisini “parazit”e benzeten babasına bir göndermek olduğu düşünülmektedir.

Kitaptaki hikâye her ne kadar gerçek dışı olsa da Gregor’un ve ailenin durumu son derece doğal kabul etmesinden midir “böcekinsan”ı son derece doğal buldum bende. Hatta bu kısımları okurken böcek gibi değil de hasta bir insanın hikâyesini okur gibi hissettim. ( Gregor bana felç geçiren ya da bakıma ihtiyaç duyan birisi gibi geldi.) Ailesinin tüm kötü muamelesine rağmen Gregor’un hala ailenin borçlarını düşünmesi, onların çalışmasına üzülmesi de derin bir acı hissi uyandırdı bende. Gregor köle gibi çalışırken umurunda olmayan aile rahatı kaçınca adeta Gregor’a düşman olmakta ve başlarda Gregor’un bakımıyla ilgilenen kız kardeşi bile ondan kurtulunması gereken bir fazlalık gibi bahsetmekte. Gregor çalışamayınca mecburen çalışan ailenin Gregor çalışırken neden ona yardımcı olmadığı da bir muamma…

Oda hapishanesinde yaşayan Gregor, odasından çıkmak istediğinde babası tarafından saldırıya uğramakta ve çok geçmeden de ölmekte. Bu kısımda hiç değilse aileden oğullarının ölüsüne saygı bekledimse de yine hayal kırıklığına uğradım. Gregor’un böcek bedeni hizmetçi kadın tarafından süpürülüp ortadan kaldırılmakta. Aile ise yas tutmak yerine yeni bir hayatın ilk gününü yaşamaya başlamakta. O gün anne ve baba kızlarının ne kadar büyüyüp güzelleştiğini fark etmeleri üzerine acaba Gregor’un yerine yeni kurban Grete mi olacaktır diye düşünmeden edemedim ve asıl böceğin ailenin babası ve annesi olduğuna emin oldum.

Aslında kitap ile ilgili çok söylenecek çok söz var. Son olarak kapağa değinmek istiyorum. Yazarın kitap kapağında “Böcek” imgesinin görünmemesini istemesine rağmen yayınevlerinin bu konuya hassasiyet göstermemesi bence yazara saygısızlık olmuş diye düşünüyorum. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE.. 

SEVGİLER.. 

4 Haziran 2016 Cumartesi

ALBERT CAMUS – YABANCI

MERHABALAR,

Yazar ile ilgili kısaca bilgi vermek istiyorum. Bilgiler Vikipedia'dan. Yazar; Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve Absürdizm Akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz.1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.


Nobel ödüllü Fransız yazar Albert Camus'un en tanınmış eseri YABANCI'yı paylaşmak istiyorum sizlerle dilim döndüğünce... Eser 1942'de yayımlanmıştır.


ARKA KAPAK

Yabancı, romancı, tiyatro yazarı, düşünür ve politik kuramı olarak II: Dünya Savaşı’ndan sonra yalnız Fransa’da değil tüm dünyada kuşağının sözcüsü ve yol göstericisi olan Nobel Ödüllü Yazar Albert Camus’nün 1942’de ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, bir Arabı öldüren ama suçtan çok, yalnızca gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir “yabancı” aracılığıyla, XX. Yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. Bir türlü ele geçirilemeyen “anlam”ın sürekli aranması, toplumdan ve dış dünyadan kopuk bir bilinç, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı trajedi duygusundan alır. Camus, genç kahramanı Meursault’un dış dünya ile arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını ustalıkla dile getirir.  


ÖZET

Romanımız başkahramanımız Mersault’un bakım yurdunda kalan annesinin ölüm haberini alarak, onun cenaze işlerini halletmek üzere Marengo’ya gidişiyle başlamaktadır. Mersault bakım masraflarını karşılayamadığı için annesini İhtiyarlar Yurdu’na yatırmıştır.

“Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: “Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.” Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü.” (Sayfa 13)

Mersault, annesinin cenazesi ve sonraki günlerde annesinin ölümünden etkilenmiş gibi görünmez. Hatta evine döner dönmez annesinin ölümünü unutup, tek düze yaşantısına geri döner. Denize gider, tesadüfen karşılaştığı Marie ile denizde yakınlaşır, birlikte sinemaya gidip film izlerler, geceyi birlikte geçirirler. Mersault için hayat hiçbir şey olmamış gibi devam eder.  


Mersault o günlerde komşusu Raymond ile yakınlaşır. Raymond çapkın ve belalı bir adamdır. Raymond’un metresi olan kadını dövmesi üzerine, kadının kardeşleri Raymond’un peşine düşerler.

Mersault’ın Marie ve komşusu Raymond’la sahile giderler. Burada belalıları olan Araplarla tartışma yaşarlar. Raymond’un yanında silah da vardır. Tartışmadan sonra davetli oldukları eve gidip zaman geçirirler. Ancak daha sonra Mersault, tek başına sahile gider. Orada tartıştıkları Arap’a önce bir el ateş eder, bir an duraksadıktan sonra dört el daha ateş ederek adamı öldürür. Tutuklanır.

Mersault hapishanededir. Çok geçmeden yargılanacaktır. Ancak Mersault ne Arap'ı öldürmekten pişmandır ne de hapishanede olmaktan rahatsız. Kurtulmak için bir çabası, bir pişmanlığı da yoktur. 



Çok geçmeden mahkeme görülür. Mersault ölüme mahkûm edilir. Ölümüne hüküm verilen mahkemede bile sanki kendi hayatına seyirci gibidir. Mahkemede jüriye annesinin ölümündeki duyarsızlığından, Marie ile ilişkisine kadar pek çok şey sorgulanır. Ama söylenenler Mersault’un umurunda değil gibidir. Kendi hayatının izleyicisi gibidir. 



“Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş, ha yetmişinde, pek önemli değildi. Şimdi de olsa, yirmi yıl sonra da olsa yine bendim ölecek olan. Şu anda beni bu düşüncemde biraz üzen şey, yirmi yıl daha yaşamayı düşünürken, yüreğimin korkunç derecede hoplamasıydı. Ama onu bastırmak için, yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığı zaman, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmek yetiyordu. Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi.” (Sayfa 109)  


KİTAPTAN NOTLAR

Aslında kitap kitaplığımda oldukça uzun süreden beri var. Ama nedense okumamıştım daha önce.  Romanımız Nobel ödüllü yazar Alber Camus tarafından 1942’de yayımlanmış. 117 sayfadan oluşan romanımızı okumak sadece birkaç saatimi almakla beraber içeriği konusu bakımından okuduğum süreden daha fazla süre zihnimi meşgul etti elbette.

Kahramanımız Mersault’un bulunduğu dünyaya, çevresine hatta kendine bu kadar yabancı olması, duyarsızlığı, karakteri ilginç kılmakla beraber anlaşılmaz da kılmakta. Kavga sona ermişken, davetli oldukları eve gidip yemek yedikten sonra onu Arabı öldürmeye iten duygu neydi? Hala merak etmekteyim. Bu sorunun cevabını Mersault’un kitabın sonlarındaki iç konuşmalarında bulacağımı sanmama rağmen kitap kafamda sorularla bitti maalesef.

Ben sonu soru işareti bırakan kitapları aslında çok da sevmem. Bu tarz kitaplar hayal gücünü beslese de kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapattığımda soru işaretleri de bitsin isterim. Mersault affedildi mi, Marie’ye ne oldu? Hala aklımdaki sorular. 

Mersault’un annesinin ölümünden tutun da pek çok konudaki yabancılaşmasının yanında annesini bu kadar sık hatırlaması, onun sözlerini kullanması da karakterin iç çelişkilerinden galiba.

Bir de roman boyunca adını tam öğrenemediğimizden midir, ya da yaşanan olaylardaki yabancılaşmasından mıdır; ben Mersault’u Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ına çok benzettim. 


“Tutukluluğumun başlarında, bana en ağır gelen şey, özgür bir insan gibi düşünmemdi.” (Sayfa 76)

“İnsan eninde sonunda her şeye alışır.” (Sayfa 77)

23 Mayıs 2016 Pazartesi

YAŞAR KEMAL - ÖLMEZ OTU - DAĞIN ÖTE YÜZÜ - 3

MERHABALAR,

“Ölmez Otu” Dağın Öte Yüzü üçlemesinin son kitabı. Aslında üçlemeyi ardı ardına okumama rağmen son kitabı düzenleyip yayımlayamadım bir türlü araya başka kitaplar girdi. Gelelim serimizin son kitabına…


ARKA KAPAK

Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir.
Üçlünün üçüncü kitabı Ölmez Otu Toros Dağlarından Çukurova ya uzanan bir toprakta yeşerir. Pamuk toplamaya inen Yalak köylülerine kendi yarattıkları efsane eşlik eder. Ancak mitin yıkılışını anlatan satırlar, vahşi olduğu kadar olağanüstü bir türkü gibi içimize işler.
 Ölmez Otu patetik, acı ve güçlü bir romandır, Yaşar Kemal ise kuşkusuz sesi Anadolu sınırlarını aşan bir Türkiye yazarı.
Michel Deon, Journal Dimanche, (Fransa)
 Bir halkın ve bir yaşama biçiminin portresi olarak bundan daha iyisi ortaya konulamazdı.
The New York Times Book Review, (A.B.D.)
 Ölmez Otu nda şehvet, kan, şiddet, cinayet hepsi vardır ve hepsi olağanüstü boyutlardadır. 
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış

 Ölmez Otu’nda Yaşar Kemal insan olarak bakıyor köylüye, roman malzemesi olarak değil.


ÖZET

Üçüncü kitabımız Muhtar Sefer’den yediği dayaktan sonra kendine bir türlü gelemeyen, kimsenin yüzüne bakamayan Memidik’in Muhtar Sefer’e duyduğu öfke ve kinin içinde git gide büyümesiyle başlar. Memidik sürekli insanlardan kaçar ve Sefer’i nasıl öldüreceğini düşünür durur. Memidik, Muhtar Sefer’ i Çukurova’da öldürecektir. Muhtar Sefer Memidik’in gecesini gündüzünü kaplamaktadır.

Koca Halil kaçıp sığındığı köy ile birlikte Çukurova’ya inmiş, köylülerini aramaktadır.  Yeniden döngeleler açmış, Çukurova’ya inme vakti gelmiştir Yalak Köylüleri için. Çetin bir kış geçmiş, köylüler Adil Efendi ve Muhtar Sefer korkusuyla yaşamışlardır kış boyu. Çukurova demek yeniden umut demektir. Köylüler Çukurova’ya inme hazırlığı yapmaktadır.  



Uzunca Ali’yi bir telaştır alır. Annesiyle birlikte Çukurova’ya nasıl ineceklerdir. Oysa çukura inmesi, borçlarını ödemesi için bir zorunluluktur.  Her ne kadar Taşbaşoğlu’nu beklese de Taşbaşoğlu bir türlü gelmez. Karısı Elif ile konuşurlar. Meryemce’yi köyde bırakıp gitmeye karar verirler. Elif, Meryemce için ekmek yapar, azık hazırlar. Gece Meryemce, uyurken çocukları da alıp yola çıkarlar. Uzunca Ali'nin aklı hep annesindedir. Bir an önce borcunu ödeyecek parayı kazanıp, köye dönmek zorundadır. Bir taraftan da Muhtar Sefer, Ali’nin annesini öldürdüğü dedikodusunu yayar. Çocukları bile Ali'den şüphelenirler. Annesi ölmeden köye dönmek Ali için zorunluluktur.

Koca Halil de Ali’ye yardım eder. Atın ölümünden kendini sorumlu tutan, tüm atışmalara rağmen; Meryemce’nin ölmesini istemeyen Halil bu şekilde Ali’ye gönül borcunu ödemeye çalışmaktadır. 


 Memidik, geceler boyu öldürmek için Muhtar Sefer’i takip eder durur. Gece Sefer sandığı adamı tüm cesaretini toplayarak öldürür. Ölüyü saklar. Ancak sabah olduğunda öldürdüğü adamın Muhtar Sefer olmadığını görür. Öldürdüğü adamın Şevket Bey olduğunu öğrenir. Yaşadığı yıkım büyüktür. Memidik bir taraftan ölüden kurtulmaya çalışırken bir yandan da ölüyle bir bağ kurar.

Muhtar Sefer Uzunca Ali ile yayıla dedikodudan faydalanmak ister. Tetikçisi Ömer’i, evlendireceğine ve para vereceğini söyleyerek köyde yalnız başına kalan Meryemce’yi öldürmesi için köye gönderir. Meryemce köyde bir başındadır. Meryemce köyde dolanır durur, kendi kendine konuşur hatta kesip yemek için yakaladığı horozu bile yalnızlığına ortak olması için kesmeye kıyamaz. Onunla bile konuşur. Bu yüzdendir ki; köye gelen Ömer’i en güzel kıyafetlerini giyerek bekler. Ömer’i öyle güzel karşılar ki, köyde geçirdiği sürede Meryemce’yi öldürmek konusunda kararsız kalır. Ona kıyamaz.  

DAHASI KİTABIMIZDA....


KİTAPTAN NOTLAR

Kitaba adını veren “Ölmez Otu” toprağa adeta dişlerini geçirmişcesine bağlanan ve kuruyken bile canlılığını koruyabilen “Altın Çiçek”de denilen şifalı bir bitkidir. Meryemce de tıpkı ölmez otu gibi hayata tırnaklarını geçirmiş bir kadındır. Hatta kitaba adını verecek kadar…

Dağın Öte Yüzü üçlemesinin son kitabı Ölmez Otu’nda köylülerin verimli tarlalarda çalışıp, rahatladıktan sonra kendi yarattıkları evliyayı yine kendileri yok etmelerini anlatmaktadır. ÖLMEZ OTU GÖRSELİ...

Altın Otu 100.Gr

Orta Direk’te Uzunca Ali’nin mücadelesine, Yer Demir Gök Bakır’da Taşbaşoğlu’nun evliyalaştırmasına yer veren yazar Ölmez Otu’nda Memidik’in intikam almak için yanıp tutuşması, Sefer sanıp öldürdüğü Şevket Bey’in ölüsüyle kurduğu bağ ve sonunda Sefer’i öldürmesi kitabın öne çıkan konusu olmuş.

Yer Demir Gök Bakır’da Muhtar Sefer tarafından işkencelere maruz kalan Memidik için Ölmez Otu’nda intikam vakti gelmiştir. Memidik kaybettiği erkekliğini kazanmıştır.



Yine kitabın öne çıkan diğer önemli konusu da köyde yalnız kalan Meryemce’nin yalnızlığıdır. Öylesine yalnızdır ki kesip yemek için yakaladığı horoza bile kıyamaz. Onunla paylaşır yalnızlığını…Köye gelen Ömer ile paylaşır yalnızlığını… Yazar her ne kadar Meryemce’nin ölüm emri verilse de Muhtar Sefer tarafından; Meryemce’nin ölüp ölmediğini kesinliğe kavuşturmamıştır. 
Üçleme bittiğinde aklımda kalan sorulardan en önemlisi Meryemce’nin ölüp ölmediğiydi. Kitabın adından yola çıkarak yazarın Meryemce’ye kıyamadığını düşünüyorum.

Sırası gelmişken Meryemce’nin pek çok yönüyle İnce Memed’deki Hürü Ana’ya çok benzediğini düşünmekteyim. Yazar Röportajlarında Meryemce karakterini oluştururken babaannesinden etkilendiğini belirtmiştir. Meryemce’nin de Hürü Ana’dan satır aralarında bahsetmesinden yola çıkarak, İnce Memed ile aynı dönemlerde geçtiğini söyleyebiliriz. 

Kitabı okurken beğendiğim taraflardan biri de yazarın bölüm başlarındaki açıklamaları oldu. Zaman zaman fazlaca ip ucu verse de bu bölümleri okumayı sevdiğimi söyleyebilirim. 


YEPYENİ OKUMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE....

SEVGİLER...

17 Mayıs 2016 Salı

CEZMİ ERSÖZ - ŞİZOFREN AŞKA MEKTUP

MERHABALAR,

2000'li yılların başında kitapseverler arasında yayılan romantik akımın öncülerindendi benim için Cezmi Ersöz. O dönemde gaza gelip kitaplarını set olarak almıştım. Hemen hemen de bir çok kitabını okumuştum. Ama beni en çok etkileyen "Şizofren Aşka Mektup" olmuştu. Hatta bu kitaptan öyle etkilenmiştim ki, bir çok arkadaşıma da hediye almıştım bu kitaptan. 


Kitaptan beni en çok etkileyen kısımları paylaşmak istiyorum sizlerle... 

"'Yalnızım...'
Bunca acı tek bir söze nasıl sığabiliyordu...
Aldım bu sözü dudaklarınızdan, saplayıp kalbimi onunla parçaladım...
O söz ki;
rengi yarım kalmış aşkların tarifsiz esmerliğine kaçıyordu...
O söz ki;
saplandıkça kalbimin her parçasına yüzünüzü yeniden çiziyordu...
Şimdi içimde binlerce yüz oldunuz...
Şimdi içimde binlerce siz oldunuz..." (Sayfa 5)

"Şimdi burda değilsin.ama beni duyuyorsun,biliyorum. Kapat gözlerini benim için ve dinle n'olur: Bak yoksun... Bunun anlamını biliyor musun? Yokluğun, yüreğimdeki bu yıldızsız, bu dipsiz, karanlık gece...  Yokluğun, odamın duvarlarına astığım suretlerine bakarken, 
unuttuğum dalgın gözlerim.... Yokluğun yastığımda bıraktığın bu kimsesiz saç tellerin... 
Yokluğun, gönül bahçenden kopartıp verdiğin için soldurmayıp, kuruttuğum ve tıpkı sevdam gibi sonsuzluğa mahkum ettiğim bu kırmızı güllerin... Sırf kalemini değdirdiğin için atmaya kıyamadığım bu kağıtlar... Her an gözümün önünde sakladığım mektupların, 
peçetelere yazdığın şiirlerin, hediyelerini sardığın paket kağıtların... Sen gidince, hala sen kokuyordur, diye üzerime giydiğim ve derin derin soluduğum giysilerin.... 

Yokluğun, elinin, kokunun, soluğunun değdiği her şeyi dünyanın en kıymetli hazinesi gibi saklayan, bu yarı deli, bu hayattan kopuk ruhum... Kapat gözlerini ve bana bak : 
Ben ne diye varsa gördüğün, işte o senin yokluğun..." 
(Sayfa 75-76)



ARKA KAPAK

Bir şizofrendim artık... Yalanlar söylüyordum, hem sana hem de ona... Kendimi tanıyamaz olmuştum.Hangisi bendim?İçimdeki, o güzelliğiyle dünyayı elde etmeye kışkırtılmış, karanlık ve ilgi tutsağı kadın mıydım; yoksa uğruna hayatından vazgeçmeye hazır olduğu aşkına mahkum, ezilmiş, kapılarda bırakılmış, verdiği güven ve taşıdığı masumiyetle sana cazip gelmeyen o sevdalı kadın mı? İkisi de olmak istemiyordum.Ama ikisinden de vazgeçemiyordum. Sanki biri olmazsa diğeri yıkılacak gibiydi.Birbirinden nefret eden ve birbirinin varlığına tahammül edemeyen bu iki benlikle yalnız kaldığımda çıldıracak gibi oluyor, ağır ağır ruhumu öldürüyordum.Artık yalnız kalmak dayanılmaz olmuştu benim için.Seni göremediğim zamanlar ona gidiyor, onu göremediğim zamanlar sana sığınıyordum.İçimdeki bu birbirinden aykırı iki kadın beni durmadan diplere çekiyordu.