11 Ekim 2020 Pazar

ABBAS KİYARÜSTEMİ - ARKADAŞIMIN EVİ NEREDE?

MERHABA
KİTAPLARIM OLMADANASLA BLOGU SEVGİLİ TAKİPÇİLERİ;

Pandemi ile birlikte; pek çok alışkanlıklarımız değişti. geçmişte de film seyretmeyi severdim. İran sinemasına da sempatim vardı. Ancak; pandemi sürecinde geçmişte izleyip geçtiğim pek çok filmin aslında izlenip geçilmeyecek kadar derin olduğu gerçeğini daha da iyi fark ettim. İran sinemasında en sevdiğim yönetmen tartışmasız Asgar Farhadi'dir. Ardından Abbas Kiyarüstemi, Cafer Panahi ve Mecid Mecidi gelir. Ancak Abbas Kiyarüstemi'nin de izlediğim Kirazın Tadı, Yakın Plan,  bir çok filminden sonra hayranı oldum diyebilirim. 
Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. TRT-2'in de bu hayranlıkda önemli katkısı var. Alin Taşçıyan ve Mehmet Açar'ın yaptığı yorumları yaklaşık bir yıldır takip ediyorum. Filmlere bakış açımı önemli ölçüde geliştirdiler diyebilirim. 


Gelelim yönetmene ve filme...
Doğubayazıt'ta görev yaptığım yıllarda sınır kapısına yakın olmaktan dolayı İran Kültürü ile tanışmıştım. Filmlerde de yabancı olmadığım bu kültür ile tekrar karşılaşmayı sevdim. Ayrıca yönetmenin sıradan insanların hikayelerini bu denli derinlemesine işlemesini çok sevdim. 

İran Yeni Dalgası'nın önemli isimlerinden kabul edilen yönetmenin uluslararası da pek çok başarısı bulunmaktadır. 

Yönetmenin hayatına kısaca bakalım; (Bilgiler Wikipedia'dan)

Abbas Kiyarüstemi;  22 Haziran 1940, Tahran, İran - 4 Temmuz 2016, Paris, Fransa), dünya çapında tanınan ve takdir gören İranlı yönetmen, senarist ve yapımcıdır. 1970'ten bu yana sinema alanında çalışmakta olan Kiyarüstemi, kısa film ve belgeseller de dahil olmak üzere, 40'tan fazla filmde çalıştı. Özellikle Köker Üçlemesi, Kirazın Tadı ve Rüzgâr Bizi Sürükleyecek filmleriyle dikkat çekti ve eleştirel başarı kazandı.

Çoğunlukla senarist, kurgu sorumlusu, sanat yönetmeni ve yapımcı olarak tanınmakla birlikte, şair, fotoğrafçı, ressam, çizer ve grafik tasarımcı olarak da işler yaptı.

İran Sinemasında 1960'ların sonlarında başlayan ve Füruğ Ferruhzad, Sohrab Şahit Sales, Behram Beyzayi ve Perviz Kimyavi gibi yönetmenlerin de dahil olduğu İran Yeni Dalgası akımı yönetmenlerindendir. Bu akım yönetmenlerinin belirgin ortak özelliklerinden bazıları, şiirsel diyaloglar ve politik ve felsefi konularla ilgili alegorik hikâye anlatma tarzıdır.

 Çocuk kahramanlar kullanmak, belgesel tarzı hikâye anlatımı, kırsal bölgelerde geçen filmler, arabaların içinde geçen diyalogların yoğunluğu ve genelde sabit kamera kullanımı Kiyarüstemi'nin en belirgin özellikleridir. Diyaloglarda, film adlarında ve temalarında İran şiirinden de çokça yararlanır.



Film Köker üçlemesinin ilk filmidir. Küçük bir çocuğun komşu köyde oturan arkadaşının evini, arkadaşının kendisinde kalan defterini geri vermek için arayışını konu alır. Ahmed bir gün arkadaşına ait olan defteri yanlışlıkla evine götürür. Eğer bu ödev deftere yapılmazsa öğretmeni arkadaşına ceza verecektir. Bu nedenle Ahmed acilen yola çıkaran nerede oturduğunu tam olarak bilmediği arkadaşını ödevini götürecektir. Basit gibi görünen hikâye, insanların bireysel yükümlükleri, vicdan, sadakat ve günlük kahramanlıkları sembolize ederek anlatır. Arka planda İran Köylülerinin de kültürüne yer verilir. Benim en çok dikkatimi çeken kapı ve pencere ustalığı yapan yaşlı adamın pencere ve kapıların demirden yapılmasından dolayı kendisine talebin azalmasını anlattığı kısım oldu. Yaşlı adamın çocuğa yardım çabaları, çocuğun acelesinin yanında; yaşlı adamın yavaşlığı dikkat çekicidir. 

Sonuç olarak; keyif aldığım bir film oldu. üçlemenin diğer filmlerini de en kısa sürede izlemek istiyorum. 

NOT: Sinema ile ilgili görüşlerim, sadece izleyici boyutundadır. Bu konuda eğitimi olan ve değerlendirmeler paylaşan arkadaşlarla kıyaslanması olası bile değildir. 

YENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...


 

28 Mayıs 2020 Perşembe

HARUKİ MURAKAMİ – 1Q84

MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ...

Kalemiyle yakın debilecek zamanda tanıştığım ve çok da sevdiğim Japon edebiyatının popüler ismi Haruki Murakami'nin en bilinen kitaplarından birini paylaşmak üzere karşınızdayım...

“1Q84... Bu yeni dünyaya bu adı vereyim. Aomame kararını vermişti. Q, question mark’ın Q’su idi. Dünyanın soru işaretleriyle dolu olduğu anlamındaydı.” ( Sayfa 153)

1Q84 benim Kumandanı Öldürmek ve Sahilde Kafka’dan sonra okuduğum 3. Murakami kitabı. Murakami ile tanışınca, hangi kitabını okumalıyım sorusuna yanıt olarak sıkça karşıma 1Q84  çıktı.


ARKA KAPAK

“Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir”
Sarsıcı bir yolculuğa hazır mısınız?
Öyleyse kemerlerinizi bağlayın. Erkekleri, titizlikle geliştirdiği bir yöntemle öteki dünyaya gönderen genç bir kadınla tanışacaksınız. Ve amansız bir takiple onun peşine düşen fanatik bir cemaatin müritleriyle…
Romantik misiniz?
Evet, bu kitapta aşk da var… İki dünya bir araya gelmeden mümkün olmayan bir aşk.
Yaşadığınız dünya gerçek mi, hiç düşündünüz mü?
Düşündüyseniz, paralel bir evrene geçmek sizi heyecanlandıracaktır o zaman.
Hayatı algılayışınızı değiştirecek bir kitabın kapağını açmak üzeresiniz şu an.
Yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak kabul edilen Haruki Murakami başyapıtı, tüm dünyada milyonlarca satan kitabı 1Q84'le bir imkânsızı başarıyor.
Nefesinizi kesecek bir macera romanını, gerçek nedir, insan neye inanmalı, aşk dünyayı kurtarabilir mi soruları ekseninde bir yürek atlasına dönüştürüyor.


ÖZET

“Aile içinde karılarına ya da çocuklarına şiddet uygulananlar, hep zayıf karakterli adamlardır .” (Sayfa 294)

Kitabın ana hikâyesi en önemli karakter olan kadınlara şiddet uygulayan erkekleri öldüren seri katil Aomame etrafında dönmektedir.  Aomame, dini bir cemaate üye ailesi ile büyürken, ailesi ile olan bağlarını koparmış,  çocuk yurdunda büyümüş genç bir kadındır. Bir tür masaj uzmanıdır Aomame. Kendi geliştirdiği özel bir teknikle insanların ağrılarını dindirir, bedenlerini yumuşatır. Aynı zamanda bir suikastçidir. Kendine özgü bir stille erkekleri öldürmektedir.

“Gerçek daima soğuk ve ebediyen yalnız başınadır.” (Sayfa 18)

Aomame bu işi bağlı bulunduğu bir Madamdan aldığı emirler doğrultusunda yapmakta, yüklüce miktarda da para kazanmaktadır. Madam ile yollarının kesişmesinin sebebi, Aomame’nin en yakın arkadaşının ve Madam’ın kızının eşlerinin uyguladığı fiziksel ya da duygusal şiddet nedeniyle ölmeleridir. Madam şiddet gören kadınları kurduğu vakıf kanalı ile korumakta, şiddete sebep olanları ise; kendince cezalandırmaktadır. Aomame’nin uyguladığı yöntem fark edilmemekte ve doğal ölüm gibi görünmektedir.


Bunun yanında Aomame; en son gördüğü zamandan bu yana uzunca vakit geçmesine rağmen hala çocukluk aşkı Tengo’yu yüreğinde taşımakta, uzun süreli ilişkiler yerine günlük ilişkiler yaşamaktadır.

“Şiddet her zaman gözle görülecek şekilde ortaya çıkmadığı gibi, her yara da kanamaz.” (Sayfa 325)

Tengo, bir kursta matematik öğretmenidir. Aynı zamanda bir yazar olm çabsındadır. Tengo ise kablolu TV aboneliği satmayı hayatının başarısı sayan bir baba tarafından büyütülmüş bir adamdır. Annesi ile ilgili bilinenler Tengo’nun hafızasındaki birkaç “an”dan ibarettir…

Bakım evinde kalan ve pek konuşkan olmayan babası ile de paylaşımları son derece sınırlıdır… Tengo, dahilik seviyesinde başarılıyken okulda matematik öğretmeni olmayı seçen, hayatının aşkı Aomame’yi bekleyen bir adamdır. Editör arkadaşı Komatsu sayesinde öğretmenlik yanında ufak tefek editörlük işleri de yapmaktadır. 

“Yapanlar bir mantık uydurarak, yaptıklarını meşru göstererek unutabilir. Görmek istemedikleri şeylerden bakışlarını kaçırabilir. Fakat mağdur taraf unutamaz. Bakışlarını da kaçıramaz. Anılar anne babadan çocuğa aktarılır. Dünya dediğin şey Aoname, birbirleriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır” (Sayfa 396)


Yıl 1984. Aomame Madamdan aldığı direktif ile hedefine doğru yol alırken Janacek’in Sinfonietta’sı çalan bir takside sıkışık trafikte mahsur kalır. Ancak taksi içinde beklemek yerine, otobanda taksiden iner ve farklı bir çıkış kapısından çıkmak isterken tırmandığı merdivenler ile birlikte zaman kırılır ve iki Ayın olduğu  paralel bir evrene; 1Q84’e geçer.

“İnsanın kendi hayatına son vermesi o kadar kolay değildir. Filmlerdeki gibi olmaz. Filmlerde herkes kolayca intihar eder. Hiç acı çekmeden devrilip ölürler, fakat gerçekte öyle değildir.” (Sayfa 468)

Tengo ise bu süreçte öğretmenlik yanında; Komatsu’nun planı ile  kurgusu beğenilen ancak düzenlenmeye ihtiyaç duyan bir eseri düzenlemeyi kabul eder. İşte burada Tengo ile kitabın yazarı disleksi olan Fuka-Eri’nin hayatı kesişir.

Fuka-Eri bir aslında cemaat liderinin kızıdır. Adı geçen cemaat kendi kabuğu içinde kendi bölgesinde yaşarken, genç kız henüz küçük bir kız iken cemaatten kaçıp, babasının en yakın arkadaşına sığınır. Hamisi olan öğretmen Fuka-Eri ve kızını birlikte büyütür. Kızın babası ve annesine ne olduğunu araştırıp, ulaşmaya çalışsa da başarılı olamaz...

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabımızın fiziksel yapısından bahsedelim. Kitabın Türkiye’de iki basım şekli var üç ayrı cildin ayrı ayrı basımı ve üç cildin tek bir kapak altında toplandığı basım. Ben tercihimi ikinciden yana kullandım. 1256 sayfalık bir tuğla demek herhalde abartı sayılmaz. Bu haliyle, çantada taşıma problemi olmasından dolayı evde okumak zorunda kaldım kitabımı… Kitabı almak ve okumak isteyen Murakami okuyucuları bu ayrıntıyı göz önünde bulundurmalılar bence. Tabi çantada iyi bir savunma silahı olacağını da söylemeden geçmeyelim. Kitabı okurken metaforik  anlatımı ile beyni,  fiziksel yapısı ile de kol kaslarını zorluyor.


Kitap kendi içinde üç cilde ayrılıyor. 417 sayfalık 1. Cilt Nisan – Haziran, 2. Cilt, 421- 790 sayfalar Temmuz-Eylül,  3. Cilt, 794-1256 sayfalar Ekim-Aralık  olarak alt başlıklandırılmış.

1. Ciltte  yazarın Amoame’ye ayırdığı kısımlar tek sayı ve Tengo’ya ayrılmış çift sayılı kısımlar olmak üzere 24 bölüm yer almaktadır.  9.bölüme kadar, Aomame ve Tengo bölümlerini sırayla okurken, biribirinden tamamen bağımsız gibi görünen iki farklı kitap okuyormuş hissine kapıldım. 

“Belli bir yaşı geçince yaşam dediğin, sahip olduğun şeyleri sürekli olarak kaybettiğin bir süreçten öteye geçmez. Yaşamın için önemli olan şeyler, birer birer tarağın dişlerinin kırılıp gitmesi gibi insanın elinden kayıp düşüverir. Bunların yerine eline geçense, değersiz, tuhaf şeyler olur. Vücudun yetenekleri, arzular, hayaller, idealler, kendine güven, anlam, hatta aşık olduğun insanlar, peş peşe önce biri sonra diğeri şeklinde yok olup gider. Vede ederek ayrılanlar, hatta bir gün hiçbir şey söylemeden ortadan yok olanlar olur ve bir kez yitirince bunları bir daha asla tekrar elde edemezsin. Yerine koyacak bir şeyler de bulamazsın. Bu, çok acı veren bir şeydir. Bazen vücudunu lime lime doğranıyormuş gibi hissedersin.” (Sayfa 517)

Aomame'nin gazetede NHK tahsildarı ile ilgili bir haber okumasıyla, (ki bu kişi Tengo’nun babası) karakterler arası kesişim başlıyor. İlk cilt bittiğinde ana karakterler aslında birbirlerinin yakınında olsalar da henüz hiç karşılaşmamış oluyorlar.

2. Ciltte de yazar ilk ciltteki sistemi ile 24 bölüme yer vermiştir. Bu şekliyle her iki ana karakterin birbirinin etrafında dolanan ama ayrı devam eden yaşamlarına eşit biçimde yer vermiştir diyebiliriz.

“Yalnız, insan çocukluğunda içine aşılanan imgelerden asla kurtulamaz.”
“İyi de olsa, kötü de.” dedi Aomame.” (Sayfa 562)

3. Ciltte ise; diğer ciltlerde karşılaştığımız bir karakter olan Uşikava ile başlar kitabımız. Yazar sırasıyla Uşikava, Aomame ve Tengo’ya ayırdığı bölümlerle 31 bölüme yer verir.


Gelelim; kitabımızın içeriğine; Dünya edebiyat modern klasikleri içinde  en önemli distopyalarından biri George Orwell’in “1984” adlı eseridir. Ben de geçtiğimiz yıl okuyup yorumlamıştım kitabı… BURADAN ULAŞABİLİRİSİNİZ… 

Yazar “9” ile “q” değiştirerek daha önceki kitaplarında satır aralarında da yer verdiği George Orwell’e gönderme yapmıştır. Murakami bir distopyadan aldığı ilhamla 1Q84’de geçen bir paralel evreni romanına zaman dilimi olarak seçmiştir. Aomame’nin paralel evrene geçişi ayrıntılı anlatılırken; Tengo’nun geçişi ile ilgili ayrıntı bulunmamakta. Bir de Tengo ve Aomame dışındakiler bu paralel evrenin farkında değil gibiler. Örneğin gökyüzündeki ikinci ayın kimse farkında değil…Yine buradan hareketle; George Orwell’in “Big Brother” kavramına, “Little People’s” ile gönderme mi yapmıştır demeden geçemedim.

“İntikam kadar pahalı, hiç kâr getirmeyen başka bir şey olamaz.” (Sayfa 600)

Yazarın her kitabında yaptığı gibi yine bir klasik müzik eseri kitaba fon müziği olmuş; Janaček’in “Sinfonietta”sı… Dinleme isteyenler Youtube’de bulabilirler… Yazar değer kitaplarında da olduğu gibi, uzunca bir müzik listesi oluşturulmuş desem abartmış olmam sanırım. Michael Jackson’dan ABBA’ya geniş bir yelpaze söz konusu. 

“Yaşamaya devam etmenin anlamı bu. İnsanlara ümit veriliyor, bu ümidi bir yakıt gibi kullanarak kendilerine amaçlar ediniyor, ömürlerini sürdürüyorlar. İnsan, ümit olmadan yaşamını sürdüremez.” (Sayfa 859)

Murakami’nin müzik listesine, diğer kitaplarında da olduğu üzere diğer yazarlardan alıntı ve göndermeler de yerini almış. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisi, Tolstoy en çok ilgimi çekenler…


Kitapta Aomame, Tengo ve Fuka-Eri bolca yer alırken yan karakterler de bence çok güzel kurgulanmış. En ilgi çekenleri Tengo’nun babası, Madam ve madam’ın yardımcısı Tamaru, Cemaat Lideri, Öğretmen…

Tengo’nun babasının hali hazırda hastanede yatarken, bedensel olmasa da ruhsal yolculukla sürekli Fuka-Eri ve Aomame’nin kapısını çalması ve onları kablolu tv ücretleri için rahatsız etmesi kitabın ilginç ayrıntılarından.

Kitapta en rahatsız olduğum kısımlar cemaat liderinin trans halinde olduğu süreçte kendinden yaşça küçük kızlarla cinsel birliktelik yaşaması, (geçmişte kendi kızı da dahil) bu konunun bir neredeyse geçiştirilip, bir ayin gibi gösterilmesi beni rahatsız etti doğrusu.

Bir de diğer Murakami kitaplarında da olduğu üzere, cevaplanmmaış sorular mevcut kitabımızda. Fuka-Eri sonunda nereye gitti? Madam’a sığınan küçük kıza ne oldu? Tengo'nun annesinin akıbeti… Murakami okuyacak okur bence cevapsız kalan sorulara da hazır olmalı okumaya başlarken…

“Uzaklara gideceğini söyledin ,,, ne kadar uzaklara peki ?”
“Rakamlarla hesaplanmayacak uzaklıkta bir yere.”
“Bir insanın yüreğini diğer bir insanın yüreğinden ayıran mesafe gibi .” (Sayfa 1202)

Bunun yanında yazarın diğer kitaplarından da aşina oluğumuz pek çok ayrıntı bu kitabında da mevcut. Örneğin Aomame’nin Tengo ile ilişkiye girmeden onun çocuğuna hamile kalması, bir anda görüşmeyi kesen kadın (Tengo'yu ziyaret eden),Tengo’nun baba sorunu...vb yazarın tekrarladığı imgelerden… Keşke Freud yaşayıp kitabı okuyup yorumlasaydı. Murakami kitaplarında mutlaka Oidipal sorunlar mevcut. Bu şekliyle Kafkaesk bir yönü de var bence. Tengo’nun okuduğu Kediler Şehri öyküsü yine kitapta dikkat çekenlerden. Hikaye gerçek mi diye düşünmeden edemedim. 

Kitap sayfa olarak fazla olunca, haliyle yazı da uzun sürmüş oldu.Sabırla okuyan ve yorum yapan tüm takipçilerime çok teşekkürler... 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE, SEVGİLER...  


27 Mart 2020 Cuma

ELİF ŞAFAK - ON DAKİKA OTUZ SEKİZ SANİYE


Merhabalar, Sevgili Kitaplarım Olmadan Asla Blogu Takipçilerim;


Blogumu haftada bir güncelleyerek, yazmaya çalışıyordum. Son aylarda pek fazla güncelleyemedim. Ancak pek çok blogu okudum ve elimden geldiğince yorum yazmaya çalıştım. Uzun bir aradan sonra merhaba hepinize…


ON DAKİKA OTUZ SEKİZ SANİYE’yi piyasaya çıkmasının üzerinden çok geçmeden, almış okumuştum yaz sezonunda. Fotolar da yaz tatilinden… Neredeyse 9 ay geçmiş üzerinden… Maalesef zor günlerden geçiyoruz her birimiz. Sevdiklerimiz, büyüklerimizden ayrı gurbette yaşayınca yüreğimiz bir farklı atıyor her haberde her telefonda. Ben de bloguma yazıp, bir süre ilgimi farklı yerlere kaydırayım istedim.


ARKA KAPAK
Adı Leyla’ydı. İstanbul’un en eski genelevlerini barındıran o meşum sokakta yer alan gülkurusu renkli evde bilinen adıyla Tekila Leyla. Öyle derdi ona arkadaşları, ahbapları ve müşterileri. Öyle derdi ona beş kadim dostu. Hiç istemezdi Leyla kendisinden geçmiş zaman diliminde söz edilmesini. Ama işte kalbi daha az evvel susmuş, soluk alış verişi ise hepten kesilmişti. Şehrin kenarlarında bir çöp kutusuna bırakılmıştı cansız bedeni. Gene de henüz durmamıştı beyni. Çalışıyordu hâlâ. Tastamam on dakika otuz sekiz saniye boyunca…


ÖZET
Kitabımız “SON” bölümüyle başlamaktadır. Bu kısımda kitabımızın kahramanı Tekila Leyla’nın öldürülmüş ve bir çöp tenekesine atılmış cesedi karşılıyor bizi. Kalbi durmuş, Leyla’nın bilinci hala açıktır ve 10 dakika 38 saniye boyunca da beyni düşünmeye devam edecektir.

“...zaman dediğin çözülmüş bir yün yumağı gibi geriye sarılamazdı. Son nefesini verdikten sonra insan, işlerin nerede tökezlediğini sormanın ne yararı vardı!” (Sayfa 12)

Hani bir tabir vardır ya; hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti diye… İşte bu aşamada Tekila Leyla’nın da yaşadığı budur…
Birinci Bölüm – AKIL’da ise dakika dakika Tekila Leyla’nın dönülemez yolculuğu anlatılmaktadır. Tekila Leyla,  Van’da iki eşi Suzan ve Binnaz ile yaşayan Harun’un ikinci eşi Binnaz’dan olan ilk çocuğu olarak 1947’de dünyaya gelmiştir. Babası Harun kızının ismini Leyla Afife Kâmile koyar. Harun’a göre o adanmış bir çocuktur. Doğar doğmaz ilk eş Suzan’a teslim edilir ve Suzan’ı annesi, Binnaz’ı da teyzesi bilerek büyür. Bu olay üzerine Binnaz akıl sağlığını kaybeder.


Leyla bu şartlar altında büyürken; evde misafirlerin olduğu bir gün Binnaz’dan kendisinin gerçek annesi olduğunu öğrenir. Ancak teyzesinin durumundan ötürü pek de ciddiye almaz. Leyla’nın Tarkan isminde bir de kardeşi olur. Tarkan Mongoloit’tir.

 “Ademoğulları Havvakızları nedense varoluşlarının dönüm noktalarıyla ilgili bitimsiz bir sabırsızlık içindelerdi. Mesela zannediyorlardı ki evlilik defterine imza atar atmaz insan hemen “koca” olur, “eş” olur. Oysa işin aslı şuydu ki, evlilik denilen müesseseyi anlamak uzun yıllar sürüyordu. Benzer şekilde, herkes zannediyordu ki insanın çocuğu doğduğu an anne olunur ya da baba olunur. Gerçekteyse, ebeveyn olmayı öğrenmek hayli zaman alıyordu. Keza anneanne babaanne olmayı öğrenmek de öyle. Aynısı emeklilik ve yaşlılık için de geçerliydi.” (Sayfa 14)

Tekila Leyla, 1953 yazını hatırlar. Ailecek Akdeniz’e tatile gitmişlerdir. On iki kişi ailecek tatildedirler. Amcası bir gece Tekila Leyla’nın yatağına yaklaşır. Amcasının oğlu Tolga ile aynı odayı paylaşmaktadır. Leyla o gece amcasının tacizine uğrar. Bu durumu kabullenemeyen çocuk kalbi, ateşli bir hastalık ile cevap verir duruma. 

Leyla’ya iğne yapmaya gelen eczacı kadının oğlu Sinan ile tanışmaları da bu hastalık ile olur. Sabotaj Sinan, Leyla’nın beş kadim dostundan biridir. Leyla büyüyüp, genç kız olduğunda da amcasının tacizi tecavüze dönüşür. Leyla’nın hamile kalıp, düşük yapmasının ardından Leyla; başına gelenleri anlatsa da babası onun arkasında durmaz. Amcasına inanmayı tercih eder. Aile Leyla’yı amcasının oğlu ile evlenmeye zorlar.

“Bir kadının kocasını düşündüğünde aşk değil,sevgi değil korku hissetmesi ne acıydı.” (Sayfa 28)


Leyla’nın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Kardeşi Tarkan’ın öldüğü gün evden kaçarak, İstanbul’a gelir. Leyla’nın başına gelen kötülükler, talihsizlikler burada da birbirini kovalar. Çok geçmeden Leyla, geneleve düşer. Leyla’nın bu süreçteki şansı sevdiği adam D/Ali, arkadaşları kendisi gibi evden kaçan Hollywood Hümeyra, Jameelah (Cemile), Zeynep122 (boyundan dolayı), Sabotaj Sinan, ve Hiç (Travesti arkadaşı)…

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kitabın “On Dakika Otuz Sekiz Saniye” kısmını anlatan bölümlerini okumak daha keyifliydi. Bu kısımlarda romanımızın ana karakteri Tekila Leyla’nın ağzından anlatılıyor. Kullanılan dil bakımından bu kısma daha çok beğendim. Karakteri anlamak bakımından bu bölümleri daha çok beğendiğimi söyleyebilirim.

“... insan hafızası, eğlenirken içkiyi biraz fazla kaçırmış birine benzerdi: Ne kadar gayret etse de dümdüz yürüyemezdi. Geri dönüşlerle dolu bir labirentin içinde düşe kalka ilerler, sık sık baş döndürücü zikzaklar yapardı. Velhasıl hafıza dediğin düz bir çizgide ilerlemezdi.” (Sayfa 63)

Tekila Leyla’dan sonra sözü birbirinden şahsına münhasır dostları alır. Ancak bu kısımları Leyla’nın aklından geçenler kadar severek okumadım.


Kitabın konusuna gelecek olursak konusu son derece klişe… Ensest tacize ardından da tecavüze uğrayan, ailesi tarafından istemediği bir akrabası ile -kendisine tecavüz eden kişinin oğlu- evlendirilecekken İstanbul’a kaçan ve kötü yola düşen bir genç kadın üzerine kurulan bir hikâye olmuş. Hikâyenin bu aşamalarında okurken pek de şaşırmadım. Daha önce okuduğum bir hikâyeyi okur gibi hissettim.

 “Hafızasını bir mezarlık gibi görürdü; hayatının farklı bölümleri gömülüydü orada, hepsi ayrı ayrı mezarlarda yatıyorlardı ve Leyla’nın onları yeniden canlandırmaya hiç niyeti yoktu.” (Sayfa 72)

Sonraki kısımlar biraz daha ilginçleşse de kitap klişe olmaktan çıkamamış.
Kitaptaki karakterlere gelecek olursak; yazarın her kitabında sergilemiş olduğu şahsına münhasır birbirinden ilginç karakterler ve onların lakaplar sırasıyla sahnede yerlerini almışlar.



Kitap akıcı ve bir çırpıda okunuveriyor ancak Baba ve Piç, Pinhan, Mahrem’den sonra pek de başarılı bulamadım. Bir yazarın alışık olduğum uzun cümlelerini ve Osmanlıca kelimelerini aradı gözlerim… Kitabı yazın tatilde okumuştum. Tatil için uygun akıcı bir kitap.. Bir de yazarın diğer kitapları ile kıyaslandığında diyalogların fazlalığından yola çıkacak olursak filme çekilmeye en uygun kitaplarından biri gibi geldi.

“Yas dediğin bir kırlangıç bir gün bir uyanırsın ki yok. Gitmiş sanırsınız ama meğersem başka bir yere göç etmiş, tüylerini ısıtmaya. Er ya da geç geri gelir, gene konar kalbinizin üstüne.” (Sayfa 250)


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…

NOT: BLOG ETİKETİ OLMAYAN GÖRSELLER ALINTIDIR. 

31 Ocak 2020 Cuma

RÖVŞEN ABDULLAHOĞLU - ZOR OLSA DA HAYAT DEVAM EDİYOR

MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ; 

Öncelikle uzunca bir aradan sonra merhabalar, son paylaşımımdan bu yana pek çok sebepten ötürü bloguma yazamadım. Kah yazacak enerjiyi, kah zamanı bulamadım. Ama bloglarım benim için verdiğim emek bakımından çok kıymetli… Bir süre ayrı kalsam da mutlaka döneceğim dost kapısı gibi…

Bloga yeni tanıştığım bir yazar ve kitapla dönmek kısmet oldu... Başlayayım kitabı tanıtmaya ve yorumlamaya...


Yazar Rövşen Abdullaoğlu filozof, Doğu bilimci ve psikologdur. Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesini bitirdikten sonra çeşitli eğitim kurumlarında Arap ve Fars dillerinde teoloji, Arap edebiyatı, Doğu ve Batı felsefesi alanlarında eğitim aldı. Moskova’da Pozitif Teknolojiler ve Konsalting Enstitüsünün Psikolojik Danışmanlık bölümü mezunudur. Yazarın bugüne dek motivasyon psikolojisi, irfan, felsefe, teoloji ve roman türünde 26 kitabı yayımlandı.

“Bu Şehirde Kimse Yok”- psikolojik romanı 2016 – 2017 yıllarına Azerbaycan’da en çok okunan kitap oldu. “Raylara Yatan Adam”- isimli ikinci psikolojik romanının ilk baskısı sadece iki haftada tükendi. 2018’de kaleme aldığı polisiye türündeki ilk romanı olan “Abaddon” ise ilk baskısının sadece 3 saat içerisinde satılmasıyla Azerbaycan’da yeni bir rekora imza attı. İnsan psikolojisinin en karanlık katmanlarına ışık tutan, mistik ortam ve sıra dışı kurgusuyla bu roman da okurların yoğun ilgisiyle karşılandı.

Motivasyon konulu kitaplarında yazar sadece hayatında tecrübe ettiği gerçekleri kaleme almaktadır. Bu kitapların binlerce insanın hayatını değiştirmesinin ve çok satanlar listesine girmesinin sırrı da budur. “Zor Olsa Da Hayat Devam Ediyor”, “Arkadaki Köprüleri Yakın”, “Her İnsan Hükümdardır”, “İsyan”, “Korkular” zaman yönetimi konusunda yazılan “Zamanı Nasıl Yiyelim” kitapları kuru nasihat çerçevesinden çıkarak hayatınızı gerçek bir biçimde değiştirme yöntemleri önermekte, zorluklara farklı açıdan yaklaşma, saklı potansiyelinizi gerçekleştirme becerisi aşılamaktadır. (D&R'DEN ALINTIDIR)     


ARKA KAPAK

Sen kimsin?
Hangi gizli hazinelere sahipsin?
Hayat açısından bunların hiçbir önemi yok.
“Ne yapmaktasın?”
Asıl önemli olan bu, zira başarı sadece hareket halinde olanları sever.
Bu kitap, “Bunları yaparsan sonuç muhteşem olacak!” gibi kuru formüller ve temeli olmayan umutlar içermiyor. Zorluklarla mücadele etmeyi, kişinin kendi potansiyelini keşfetmesini ve inançla harekete geçip hedeflerine yol almasını sağlayan dakik ve pratik çözümler sunuyor. Birçok durumda zorluklardan ne gibi faydalar sağlanabileceğini gösteriyor.
Hayati örneklerle dolu bu kitap, yaşanan sıkıntıların, hayatta karşılaşılan zorlukların felsefesini anlatıyor, başarılı olmanın ve kişisel gelişim formüllerinin istisnasız herkes için geçerli olduğunu gösteriyor.
Doğu ve Batı psikolojisinin yanı sıra felsefe öğretilerinin de başarılı bir sentezi olarak yeni bir yaşam modeli vaat eden Zor Olsa Da Hayat Devam Ediyor Azerbaycan’da binlerce okurun hayatını değiştiren kitap olarak son yılların çok satanlar listesinde…


“Sık sık yenilgiye uğrayan başarısız insanların zavallılığının sebebi fiziksek zayıflıkları veya sosyal açıdan yetersiz olmaları değil, ruhsal zayıflıkları, gelişmelerini sağlayan hiçbir hedeflerinin ve planlarının olmamasıdır.” (Sayfa 19)

“Sen başarılı ve kahraman olduğun için bu dünyaya geldin.” (Sayfa 19)

“Hayat karmaşık değildir. Karmaşık olan bizleriz. Hayat basittir ve basit olan doğrudur.” ( Sayfa 27)


 “Allah güzeldir, yaratıkları güzeldir, bu durumda hayat da güzeldir. Peki o zaman zorluk sandığımız şeyler nelerdir? Yoksa zorluk dediğimiz şeyleri bizzat kendimiz mi yaratıyoruz ?” (Sayfa 28)


“Bütün zorluklar insanın ruhunu hedef alır. Ruhsal açıdan mahvolan insan fiziksel olarak da teslim olmak zorunda kalır.” (Sayfa 74) 

 KİTAPTAN NOTLAR

“Kişisel Gelişim” benim kitaplığımda bolca olmasına rağmen gündelik olarak okumayı çok da tercih etmeyeceğim türler arasında… Kişilerin bireysel hayatını bilmeksizin bir uzmanın hap gibi tavsiyelerde bulunması “-meli – malı” ile kurulmuş cümleler bana sevimsiz gelir. Çünkü aynı cins çiçeğe bile verilen aynı miktarda su aynı etkiyi, göstermeyebilir…

Zor Olsa da Hayat Devam Ediyor bana hediye olarak gönderildiğinde de açıkçası temkinli yaklaştım. Bölüm bölüm uzun zamana yayarak okudum. Öncelikle yazarın kişisel gelişim alanında yazan pek çok uzman gibi bir dil kullanmadığını söyleyebilirim. Teknik ya da tıbbi bir dil kullanmıyor. Bu anlamda kitap sohbet havasında…

Yazarın verdiği örnek olayları ve anlatım biçimini de beğendim. Hatta bazı örnek olayları öğrencilerimi de motive etmek için sınıfımda kullanmayı düşünüyorum.
Bir de benim kitabı okurken en beğendiğim kısım şu oldu. Okuduğum daha önceki kitaplardan farklı olarak verdiği örnek olaylar daha bizim kültürümüze daha yakın. Bu nedenle daha kabul edilebilir geldi. Elbette içerisinde pek çok klişe olan tavsiye de mevcut. Ancak genel anlamda sohbet havasındaki kitabı ben kendimce beğendim… Ara ara bölümlerini okuyacağım bir kitap oldu.

Ayrıca bölüm adlarının dikkat çekiciliğini de beğendim. Kitabı elime aldığımda başlıklarını beğendiğim ya da dikkatimi çeken başlıkları okumakla başladım. Ardından okumadığım bölümleri tamamladım. Sıkılmadan okuduğum bir kişisel gelişim kitabı oldu…
Azerbaycanlı yazar, filozof, doğubilimci ve psikolog Rövşen Abdullahoğlu’nun  ülkemizdeki ilk kitabı… Umarım arzu edilen kitlelere  ve istenilen başarıya ulaşır. 


YENİ KİTAPLARLA, YENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE....

SEVGİLER...

16 Eylül 2019 Pazartesi

ANTHONY BURGESS – OTOMATİK PORTAKAL (A CLOCKWORK ORANGE)



MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ;

ARKA KAPAK
Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…
Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. “Uqueer as as clockwork orange”. Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada “canlı” anlamına gelen “orang” sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm…
-Anthony Burges-
Karabasan gibi bir gelecek atmosferi… Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler… Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu “nadsat”ı.

… ve Stanley Kubrick’in muhteşem film uyarlaması, yirminci yüzyılın kült eserlerinden biri olan bu romanın şöhretini pekiştirmiştir…


ÖZET
 “Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu terbiyeli olmaları söz konusu değildir.” (Sayfa 50)

Kitap karanlık bir zamanda, İngiltere’de geçmektedir. Alex on beş çete lideri bir gençtir. Çetesi ile birlikte sayısız olaya katılmaktadırlar. Gasp, darp, ırza geçme Alex ve çetesi için günlük rutindir. Ancak Alex ve çetesi tek değildirler. Neredeyse normal insanların geceleri sokağa çıkamaycağı kadar suç oranı artmış, toplum düzeni yozlaşmıştır. Polisin gücü olaylara müdahaleye yetmiyor gibidir.


Çetenin kendi aralarında kullandıkları Rusça sözcüklerden oluşan bir jargonları da vardır.  Bu dile “Nadsat” demektedirler. Çetede Pete, Georgie ve Dim de vardır.  Suç işlemenin yanında çete bol bol süt (içerisine uyuşturucu katılmış içecek) ve kanser (sigara) içmektedirler. Kısacası çetenin yapmadığı adilik yok gibidir. Çete yaptıklarından sadistçe haz duymakta, normal karşılamaktadır. Suçu kanıksamışlardır. Hedeflerinde kendilerinden güçsüz, savunmasız herkes vardır.

 “Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeceğini mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi?” (Sayfa 84)


Bir gece çaldıkları araba ile bir köye giderler. Kapısında “YUVA” yazan eve hastalık hilesi ile girerler. Evde  “Otomatik Portakal” adlı bir roman yazmakta olan F.Alexander adlı bir yazar ve karısı vardır. Evi hunharca dağıtırlar. Adamın karısına tecavüz ederler. Yaptıklarından zerrece de utanç ya da vicdan azabı duymazlar.

“Bir akıl çağının kafirliği: Doğruyu görür ve onaylar ama yanlışı yaparım.” (Sayfa 103)

Bu esnada çete içinde liderlik için küçük bir mücadele başlar. Ancak Alex diğer çete üyelerine haddini bildirir ve liderliğine devam eder. Ancak bu durum çete üyelerince unutulmaz.


Başka bir sefer de  evde pek çok kedi ile yaşayan yaşlı bir kadının evine gireceklerdir. Kadın önceki seferki kadın gibi kolayca açmaz kapıyı. Alex camdan içeri girip kapıyı açacaktır. İçeri girdiğinde kadın Alex’e direnir. Kadın yaralanır. Ancak yaralanmadan önce polisi aramayı başarmıştır. Çetenin diğer üyeleri, her şeyin Alex'in fikri olduğunu polise söyler. On dört yıl hapse mahkum olarak hapishaneye gönderilir.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR



Kitap seçimlerimi yaparken Kafka’nın İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar?” sözünden hareketle, son bir yıllık okuma seçimlerimde “distopya”lara bolca yer verdim. Distopyalar içinde bulunduğumuz ya da bulunmamız olasılığı bulunan felaket senaryoları ilgili düşünce yapımı geliştiriyor diye düşünüyorum. Kitap benim için her zaman pembe rüyalara dalma aracı değil… Hele bir de distopyalardaki olması zor görünen felaket senaryolarının olmaya başladığını görmek ayrıca sarsıcı…


Okuduğum distopyalardan Körlük, Görmek, 1984, Fahrenheit 421 ve Cesur Yeni Dünya… Her biri beni farklı anlamlarda sarsmış ve farklı açılardan olayları değerlendirmemi sağlamıştı. Uzun zaman önce kitaplığıma eklediğim “Otomatik Portakal”a geldi okuma sırası…

“Seçme hakkına sahip olmayan kişi kişiliğini yitirmiş demektir.” (Sayfa 176)

Kitabın yazım süreci ile ilgili bilgiler arka kapakta ayrıntılı verilmiş. Ancak yazım sürecinde yazar ile ilgili “yanlış teşhis” olayını okuyunca, sadece bizde olmuyormuş bu aksilikler diye düşünmedim desem yalan olur.


Kitabın kendine özgü argo bir dili var. Kitap anlatıcının ağzından anlatılıyor. Kitap boyunca Alex, okuyucu ile konuşuyor. Alex’in kullandığı nefret dili özellikle dikkat çekiyor. Konuşurken bu bol küfürlü ve argo dili kullanıyor. Açıkça belirtmeliyim ki; bu dil okuma esnasında beni rahatsız etti. Kitabın Alex’in ağzından anlatılması karakterin duygu durumunu yansıtması bakımından doğru bir seçim olmuş. 

Karakterin sosyopat, acımasız, her türlü adiliği yapmaya meyyal yapısı gözler önüne serilmiş. Yazar Süskind’in Koku’sundan sonra en rahatsız olduğum anti-kahramanı yaratmış diyebilirim. Buradan hareketle kitabın ikinci bölümünde Alex’e işkence edildiği zaman başka bir karakter olsa insani bakardım ama Alex’in hak ettiğini düşündüğüm için ona hiç acımadım.

Burada dikkatimi çeken diğer bir unsur da çete üyelerinin yaşları. Neredeyse ergenliğin başındaki gençler 15’li yaşlarda sokak çetelerinin üyesi olmuşlar. Yine diğer distopyalarda da olduğu gibi aile yapısı da yozlaşmış.

Sigaraya “kanser” denmesi, içki olarak içine uyuştrucu katılan sütlerin içilmesi dikkat çekici. Yazarın içki olarak “süt” ü seçmesinin anlamı nedir acaba? 

Kitaptaki yazarın yazdığı kitabın adının “Otomatik Portakal” olmasından hareketle yazarın benzer bir olay yaşayıp yaşamadığını araştırdım kitaptaki olayın çıkış noktasının İkinci Dünya savaşı Londra’sında Anthony Burgess’ın karısıyla birlikte yaşadığı gerçek bir olaya dayandığını okudum. Karısının tecavüz sonrası bebeğini kaybettiğini ve içki bağımlılığından öldüğünü okudum. Ancak bilgiyi yabancı kaynaklardan teyit edemedim.


Daha önce okuduğum distopyalarda teknolojik gelişmeler ön plandaydı. Ancak bu kitapta hala ev telefonu ve pikaplar kullanılıyor. Bu açıdan bakıldığında, diğer okuduğum distopyalardan ayrıldığını söyleyebilirim.

Kitabın ana karakteri Alex, Beethoven hayranıdır. Suç işlerken bile şiddet eğilimini de Beethoven’ın 9. Senfonisi ile doruk noktasına çıkarır. Ve yazar popüler müziği yine Alex aracılığı ile eleştirir. Kendisi de müzisyen olan ve senfoni bestelemiş olan yazarın bu konudaki görüşünü Alex aracılığı ile okuyucuya ulaştırdığını düşünüyorum. 9. Senfoni lise yıllarımda müzik öğretmenim sayesinde tanıştığım bir eserdi o zamanlar kasetini almış ve zaman zaman dinlemiştim. Keşke yazar Beethoven ve 9. Senfoni’yi böyle bir kahraman ile özdeşleştirmeseydi diye düşündüm.

Sonuç ilk defa okuduğum ve kalemi ile tanıştığım bir yazar oldu Anthony Burgess. Ancak yarattığı anti-kahramanı doğal olarak pek de sevemedim. Okumak isteyenlere şiddet, argo ve suç dünyasının kapısını aralayarak okuyacağını hatırlatmak isterim. Kitabı zaman kaybı olarak görmüyorum ancak herkese hitap eden bir kitap olduğunu da düşünmüyorum.

“Yarın mis kokulu çiçekler ve dönen leş kokulu dünya ve yıldızlar ve yukarıdaki bizim ay filan olacak ve eski kankanız tek tabanca Alex, kendine eş filan arayacak. Bok püsür işte. Cidden korkunç, adi, şerefsiz bir dünya bu, ey kardeşlerim. İşte küçük kankanız size veda ediyor. Ayrıca bu öyküdeki diğer herkese derin dudak müziği sesleri, bırrrrrr.” (Sayfa 168, Kitabın son paragrafı)


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…

NOT: Bu arada kitap aynı isimle filme de çekilmiş. Etiketsiz görseller filme aittir. ALINTIDIR... 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...