24 Haziran 2016 Cuma

FRANZ KAFKA – DÖNÜŞÜM

 MERHABALAR,

Sizlerle Franz Kafka’nın “Dönüşüm”ünü paylaşmadan önce yazara ait cümlelerle başlamak istiyorum yazıma. Bu cümleler yazarın kendi eserini çok güzel tanımlıyor bence;

“Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay.” 


ARKA KAPAK

Franz Kafka’nın 1915’te yayımlanan Dönüşüm adlı öyküsü, yazarın, anlatım sanatının doruğuna ulaştığı bir eseridir. Küçük burjuva çevrelerindeki yozlaşmış aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen bu uzun öykü, aynı zamanda toplumun dayattığı, işlevini çoktan yitirmiş kalıplara bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı bir biçimde dile getirir. 
Kitabın değişim olarak bilinen adının gerçekte dönüşüm olduğu ifadesini Ahmet Cemal’in açıklamasında bulur: “Gregor Samasa’nın bir sabah kendini yatağında bir böcek olarak bulması, salt bir değişim değil fakat “başkalaşım”dır. O, insanlığını koruyarak bazı değişiklikler geçirmemiştir; artık farklı bir canlı türü olmuştur.”
Bu açıklama, Kafka’nın eserini tanımlarken kullandığı ifadeyle de örtüşür. “Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var… Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay.”


ÖZET,

Öyküye başlarken;
“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi. Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içersinde parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı.” 

Gregor Samsa bir sabah uyandığında, kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Odasına göz attığında herhangi bir değişiklik yok gibidir. Biraz uyusa, uyanınca her şey yoluna girecektir belki de. Sağına dönüp uyumaya çalışır ancak yeni bedeniyle ne kadar uğraşırsa uğraşsın sağına dönmesi imkânsız gibidir. Bu esnada Gregor işini düşünmeye başlar. Erkenden kalkışını, yolculuk etmekle geçen günlerini… Ama her ne kadar işinde çok yorulsa ve bundan memnun olmasa da işini değiştirmesi imkânsız gibidir. Çünkü babasının patronuna borcu vardır. Babasının borcu bittiğinde patronuna gerçek düşüncelerini söyleyecek ve işi bırakacaktır. Ama buna daha çok vardır. Şimdi kalkmalı ve kaçırdığı trenden sonraki trene yetişmelidir. Zira beş yıllık çalışmasında hiç hastalanmamış, hiç geç kalmamıştır. 

the_metamorphosis-franz_kafka-messmatch-story


Bu esnada kapı çalınmaya başlar. Önce annesi kapıyı çalar, ardından babası kapıyı yumruklar. Neyse ki kapı kilitlidir de içeri giremezler. Gregor’un niyeti kalkıp kahvaltı etmek yapacaklarını düşünmek ve karara varmaktır. Denetim altına almakta zorlandığı minik bacakları kalkmasına izin vermez. Bu sırada mağaza müdürü de Gregor’u sormaya gelir. Sonunda kendini yataktan atarak inmeyi başarır. 

Ancak kapıyı açamaz. Ailesi ve müdürü başta Gregor’un hasta olduğunu düşünürler. Yoksa işine gitmemesinin başka açıklaması yoktur. Gregor da hasta olduğunu, işten kaçmak gibi bir niyeti olmadığını, toparlanır toparlanmaz yola çıkacağını söyleyerek müdürü iknaya çalışır. Babası kız kardeşi Grete’yi doktor ve çilingir için dışarı yollar.

Gregor böcek bedeniyle büyük bir çaba harcayarak ayağa kalkmayı ve anahtarı kendine zarar verme pahasına çevirmeyi başarır. Manzara dışarıdakiler için korkunçtur. Gregor onlarla iletişim kurmaya çalışsa da çabaları boşunadır. Bu çabalar onları daha fazla korkutmaktan başka işe yaramaz. Annesi babasının kollarında bayılır, müdür koşar adım uzaklaşır. Babası onu bir darbe ile bayıltır.

Gregor uyandığında akşam olmuştur. Kendisini odasında yaralı bulur. Çok da açtır. Kız kardeşi Grete’nin bıraktığı sütü içemez. Sabah sütün içilmediğini gören Grete eski bir gazete üzerine çeşitli yiyecekler koyarak Gregor’un neler yiyebileceğini kestirmeye çalışır. Gregor’un bakımını böylece kız kardeşi üstlenir. Grete, Gregor’un bir gün eski haline dönüşeceği umudunu da korur. 

DAHASI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

Kafka’nın “Dönüşüm”ü üzerine çok yazılmış; pek çok akademisyen üzerine tezler psikolojik çözümlemeler yapılmış olduğundan üzerine görüş bildirmek gerçekten zor. Edebiyat eğitimi almamış bir kitapsever olarak izlenimlerimi paylaşmak istiyorum sizlerle…

“Dönüşüm” benim okuduğum ilk Franz Kafka kitabı. Kafka’ya, sosyal medyadan blog âlemine, edebiyat dünyasından, psikoloji analizlerine pek çok yerde rastlamama ve merak etmeme rağmen okumaya ancak fırsat bulabildim. Ve bu gecikmeden dolayı da pişman oldum doğrusu... Ardından kitabı defalarca okudum ve her okumamda farklı ayrıntılar yakaladım. Ve bu kadar az sayfada anlatılan bir hayatın neden bu kadar sevildiğini, üzerine neden bu kadar çok konuşulduğunu anlamış oldum.

Kitabımız son derecece vurucu bir cümleyle başlamakta: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Kitap ardından bu eksende devam etmekte. Gregor Samsa her ne kadar “böcek” olarak uyansa da bu durumu yadırgamak yerine işe nasıl gideceğinin telaşına düşmekte. Çünkü babasının patronuna borcu bulunmakta ve bu borç Gregor’u patronun kölesi yapmakta. Gregor, bir trenden inip ötekine binerek yaptığı pazarlama yolculuklarına ve katlanılmaz baskısına bu nedenle katlanmaktadır.

Ben ilk okumaya başladığımda Gregor’un “böcek” olmaktan kurtulmak için çaba sarf edeceğini düşünmüştüm. Ancak yanıldım. Tam tersi Gregor “böcek”likten kurtulmak bir tarafa böcek olarak odasının hapishanesinde yaşamına devam etmekte kitabımız boyunca. Kitap ile ilgili bilgi paylaşan pek çok adreste yazarın kendisini “parazit”e benzeten babasına bir göndermek olduğu düşünülmektedir.

Kitaptaki hikâye her ne kadar gerçek dışı olsa da Gregor’un ve ailenin durumu son derece doğal kabul etmesinden midir “böcekinsan”ı son derece doğal buldum bende. Hatta bu kısımları okurken böcek gibi değil de hasta bir insanın hikâyesini okur gibi hissettim. ( Gregor bana felç geçiren ya da bakıma ihtiyaç duyan birisi gibi geldi.) Ailesinin tüm kötü muamelesine rağmen Gregor’un hala ailenin borçlarını düşünmesi, onların çalışmasına üzülmesi de derin bir acı hissi uyandırdı bende. Gregor köle gibi çalışırken umurunda olmayan aile rahatı kaçınca adeta Gregor’a düşman olmakta ve başlarda Gregor’un bakımıyla ilgilenen kız kardeşi bile ondan kurtulunması gereken bir fazlalık gibi bahsetmekte. Gregor çalışamayınca mecburen çalışan ailenin Gregor çalışırken neden ona yardımcı olmadığı da bir muamma…

Oda hapishanesinde yaşayan Gregor, odasından çıkmak istediğinde babası tarafından saldırıya uğramakta ve çok geçmeden de ölmekte. Bu kısımda hiç değilse aileden oğullarının ölüsüne saygı bekledimse de yine hayal kırıklığına uğradım. Gregor’un böcek bedeni hizmetçi kadın tarafından süpürülüp ortadan kaldırılmakta. Aile ise yas tutmak yerine yeni bir hayatın ilk gününü yaşamaya başlamakta. O gün anne ve baba kızlarının ne kadar büyüyüp güzelleştiğini fark etmeleri üzerine acaba Gregor’un yerine yeni kurban Grete mi olacaktır diye düşünmeden edemedim ve asıl böceğin ailenin babası ve annesi olduğuna emin oldum.

Aslında kitap ile ilgili çok söylenecek çok söz var. Son olarak kapağa değinmek istiyorum. Yazarın kitap kapağında “Böcek” imgesinin görünmemesini istemesine rağmen yayınevlerinin bu konuya hassasiyet göstermemesi bence yazara saygısızlık olmuş diye düşünüyorum. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE.. 

SEVGİLER.. 

4 Haziran 2016 Cumartesi

ALBERT CAMUS – YABANCI

MERHABALAR,

Yazar ile ilgili kısaca bilgi vermek istiyorum. Bilgiler Vikipedia'dan. Yazar; Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve Absürdizm Akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz.1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.


Nobel ödüllü Fransız yazar Albert Camus'un en tanınmış eseri YABANCI'yı paylaşmak istiyorum sizlerle dilim döndüğünce... Eser 1942'de yayımlanmıştır.


ARKA KAPAK

Yabancı, romancı, tiyatro yazarı, düşünür ve politik kuramı olarak II: Dünya Savaşı’ndan sonra yalnız Fransa’da değil tüm dünyada kuşağının sözcüsü ve yol göstericisi olan Nobel Ödüllü Yazar Albert Camus’nün 1942’de ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, bir Arabı öldüren ama suçtan çok, yalnızca gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir “yabancı” aracılığıyla, XX. Yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. Bir türlü ele geçirilemeyen “anlam”ın sürekli aranması, toplumdan ve dış dünyadan kopuk bir bilinç, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı trajedi duygusundan alır. Camus, genç kahramanı Meursault’un dış dünya ile arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını ustalıkla dile getirir.  


ÖZET

Romanımız başkahramanımız Mersault’un bakım yurdunda kalan annesinin ölüm haberini alarak, onun cenaze işlerini halletmek üzere Marengo’ya gidişiyle başlamaktadır. Mersault bakım masraflarını karşılayamadığı için annesini İhtiyarlar Yurdu’na yatırmıştır.

“Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: “Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.” Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü.” (Sayfa 13)

Mersault, annesinin cenazesi ve sonraki günlerde annesinin ölümünden etkilenmiş gibi görünmez. Hatta evine döner dönmez annesinin ölümünü unutup, tek düze yaşantısına geri döner. Denize gider, tesadüfen karşılaştığı Marie ile denizde yakınlaşır, birlikte sinemaya gidip film izlerler, geceyi birlikte geçirirler. Mersault için hayat hiçbir şey olmamış gibi devam eder.  


Mersault o günlerde komşusu Raymond ile yakınlaşır. Raymond çapkın ve belalı bir adamdır. Raymond’un metresi olan kadını dövmesi üzerine, kadının kardeşleri Raymond’un peşine düşerler.

Mersault’ın Marie ve komşusu Raymond’la sahile giderler. Burada belalıları olan Araplarla tartışma yaşarlar. Raymond’un yanında silah da vardır. Tartışmadan sonra davetli oldukları eve gidip zaman geçirirler. Ancak daha sonra Mersault, tek başına sahile gider. Orada tartıştıkları Arap’a önce bir el ateş eder, bir an duraksadıktan sonra dört el daha ateş ederek adamı öldürür. Tutuklanır.

Mersault hapishanededir. Çok geçmeden yargılanacaktır. Ancak Mersault ne Arap'ı öldürmekten pişmandır ne de hapishanede olmaktan rahatsız. Kurtulmak için bir çabası, bir pişmanlığı da yoktur. 



Çok geçmeden mahkeme görülür. Mersault ölüme mahkûm edilir. Ölümüne hüküm verilen mahkemede bile sanki kendi hayatına seyirci gibidir. Mahkemede jüriye annesinin ölümündeki duyarsızlığından, Marie ile ilişkisine kadar pek çok şey sorgulanır. Ama söylenenler Mersault’un umurunda değil gibidir. Kendi hayatının izleyicisi gibidir. 



“Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş, ha yetmişinde, pek önemli değildi. Şimdi de olsa, yirmi yıl sonra da olsa yine bendim ölecek olan. Şu anda beni bu düşüncemde biraz üzen şey, yirmi yıl daha yaşamayı düşünürken, yüreğimin korkunç derecede hoplamasıydı. Ama onu bastırmak için, yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığı zaman, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmek yetiyordu. Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi.” (Sayfa 109)  


KİTAPTAN NOTLAR

Aslında kitap kitaplığımda oldukça uzun süreden beri var. Ama nedense okumamıştım daha önce.  Romanımız Nobel ödüllü yazar Alber Camus tarafından 1942’de yayımlanmış. 117 sayfadan oluşan romanımızı okumak sadece birkaç saatimi almakla beraber içeriği konusu bakımından okuduğum süreden daha fazla süre zihnimi meşgul etti elbette.

Kahramanımız Mersault’un bulunduğu dünyaya, çevresine hatta kendine bu kadar yabancı olması, duyarsızlığı, karakteri ilginç kılmakla beraber anlaşılmaz da kılmakta. Kavga sona ermişken, davetli oldukları eve gidip yemek yedikten sonra onu Arabı öldürmeye iten duygu neydi? Hala merak etmekteyim. Bu sorunun cevabını Mersault’un kitabın sonlarındaki iç konuşmalarında bulacağımı sanmama rağmen kitap kafamda sorularla bitti maalesef.

Ben sonu soru işareti bırakan kitapları aslında çok da sevmem. Bu tarz kitaplar hayal gücünü beslese de kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapattığımda soru işaretleri de bitsin isterim. Mersault affedildi mi, Marie’ye ne oldu? Hala aklımdaki sorular. 

Mersault’un annesinin ölümünden tutun da pek çok konudaki yabancılaşmasının yanında annesini bu kadar sık hatırlaması, onun sözlerini kullanması da karakterin iç çelişkilerinden galiba.

Bir de roman boyunca adını tam öğrenemediğimizden midir, ya da yaşanan olaylardaki yabancılaşmasından mıdır; ben Mersault’u Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ına çok benzettim. 


“Tutukluluğumun başlarında, bana en ağır gelen şey, özgür bir insan gibi düşünmemdi.” (Sayfa 76)

“İnsan eninde sonunda her şeye alışır.” (Sayfa 77)

23 Mayıs 2016 Pazartesi

YAŞAR KEMAL - ÖLMEZ OTU - DAĞIN ÖTE YÜZÜ - 3

MERHABALAR,

“Ölmez Otu” Dağın Öte Yüzü üçlemesinin son kitabı. Aslında üçlemeyi ardı ardına okumama rağmen son kitabı düzenleyip yayımlayamadım bir türlü araya başka kitaplar girdi. Gelelim serimizin son kitabına…


ARKA KAPAK

Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir.
Üçlünün üçüncü kitabı Ölmez Otu Toros Dağlarından Çukurova ya uzanan bir toprakta yeşerir. Pamuk toplamaya inen Yalak köylülerine kendi yarattıkları efsane eşlik eder. Ancak mitin yıkılışını anlatan satırlar, vahşi olduğu kadar olağanüstü bir türkü gibi içimize işler.
 Ölmez Otu patetik, acı ve güçlü bir romandır, Yaşar Kemal ise kuşkusuz sesi Anadolu sınırlarını aşan bir Türkiye yazarı.
Michel Deon, Journal Dimanche, (Fransa)
 Bir halkın ve bir yaşama biçiminin portresi olarak bundan daha iyisi ortaya konulamazdı.
The New York Times Book Review, (A.B.D.)
 Ölmez Otu nda şehvet, kan, şiddet, cinayet hepsi vardır ve hepsi olağanüstü boyutlardadır. 
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış

 Ölmez Otu’nda Yaşar Kemal insan olarak bakıyor köylüye, roman malzemesi olarak değil.


ÖZET

Üçüncü kitabımız Muhtar Sefer’den yediği dayaktan sonra kendine bir türlü gelemeyen, kimsenin yüzüne bakamayan Memidik’in Muhtar Sefer’e duyduğu öfke ve kinin içinde git gide büyümesiyle başlar. Memidik sürekli insanlardan kaçar ve Sefer’i nasıl öldüreceğini düşünür durur. Memidik, Muhtar Sefer’ i Çukurova’da öldürecektir. Muhtar Sefer Memidik’in gecesini gündüzünü kaplamaktadır.

Koca Halil kaçıp sığındığı köy ile birlikte Çukurova’ya inmiş, köylülerini aramaktadır.  Yeniden döngeleler açmış, Çukurova’ya inme vakti gelmiştir Yalak Köylüleri için. Çetin bir kış geçmiş, köylüler Adil Efendi ve Muhtar Sefer korkusuyla yaşamışlardır kış boyu. Çukurova demek yeniden umut demektir. Köylüler Çukurova’ya inme hazırlığı yapmaktadır.  



Uzunca Ali’yi bir telaştır alır. Annesiyle birlikte Çukurova’ya nasıl ineceklerdir. Oysa çukura inmesi, borçlarını ödemesi için bir zorunluluktur.  Her ne kadar Taşbaşoğlu’nu beklese de Taşbaşoğlu bir türlü gelmez. Karısı Elif ile konuşurlar. Meryemce’yi köyde bırakıp gitmeye karar verirler. Elif, Meryemce için ekmek yapar, azık hazırlar. Gece Meryemce, uyurken çocukları da alıp yola çıkarlar. Uzunca Ali'nin aklı hep annesindedir. Bir an önce borcunu ödeyecek parayı kazanıp, köye dönmek zorundadır. Bir taraftan da Muhtar Sefer, Ali’nin annesini öldürdüğü dedikodusunu yayar. Çocukları bile Ali'den şüphelenirler. Annesi ölmeden köye dönmek Ali için zorunluluktur.

Koca Halil de Ali’ye yardım eder. Atın ölümünden kendini sorumlu tutan, tüm atışmalara rağmen; Meryemce’nin ölmesini istemeyen Halil bu şekilde Ali’ye gönül borcunu ödemeye çalışmaktadır. 


 Memidik, geceler boyu öldürmek için Muhtar Sefer’i takip eder durur. Gece Sefer sandığı adamı tüm cesaretini toplayarak öldürür. Ölüyü saklar. Ancak sabah olduğunda öldürdüğü adamın Muhtar Sefer olmadığını görür. Öldürdüğü adamın Şevket Bey olduğunu öğrenir. Yaşadığı yıkım büyüktür. Memidik bir taraftan ölüden kurtulmaya çalışırken bir yandan da ölüyle bir bağ kurar.

Muhtar Sefer Uzunca Ali ile yayıla dedikodudan faydalanmak ister. Tetikçisi Ömer’i, evlendireceğine ve para vereceğini söyleyerek köyde yalnız başına kalan Meryemce’yi öldürmesi için köye gönderir. Meryemce köyde bir başındadır. Meryemce köyde dolanır durur, kendi kendine konuşur hatta kesip yemek için yakaladığı horozu bile yalnızlığına ortak olması için kesmeye kıyamaz. Onunla bile konuşur. Bu yüzdendir ki; köye gelen Ömer’i en güzel kıyafetlerini giyerek bekler. Ömer’i öyle güzel karşılar ki, köyde geçirdiği sürede Meryemce’yi öldürmek konusunda kararsız kalır. Ona kıyamaz.  

DAHASI KİTABIMIZDA....


KİTAPTAN NOTLAR

Kitaba adını veren “Ölmez Otu” toprağa adeta dişlerini geçirmişcesine bağlanan ve kuruyken bile canlılığını koruyabilen “Altın Çiçek”de denilen şifalı bir bitkidir. Meryemce de tıpkı ölmez otu gibi hayata tırnaklarını geçirmiş bir kadındır. Hatta kitaba adını verecek kadar…

Dağın Öte Yüzü üçlemesinin son kitabı Ölmez Otu’nda köylülerin verimli tarlalarda çalışıp, rahatladıktan sonra kendi yarattıkları evliyayı yine kendileri yok etmelerini anlatmaktadır. ÖLMEZ OTU GÖRSELİ...

Altın Otu 100.Gr

Orta Direk’te Uzunca Ali’nin mücadelesine, Yer Demir Gök Bakır’da Taşbaşoğlu’nun evliyalaştırmasına yer veren yazar Ölmez Otu’nda Memidik’in intikam almak için yanıp tutuşması, Sefer sanıp öldürdüğü Şevket Bey’in ölüsüyle kurduğu bağ ve sonunda Sefer’i öldürmesi kitabın öne çıkan konusu olmuş.

Yer Demir Gök Bakır’da Muhtar Sefer tarafından işkencelere maruz kalan Memidik için Ölmez Otu’nda intikam vakti gelmiştir. Memidik kaybettiği erkekliğini kazanmıştır.



Yine kitabın öne çıkan diğer önemli konusu da köyde yalnız kalan Meryemce’nin yalnızlığıdır. Öylesine yalnızdır ki kesip yemek için yakaladığı horoza bile kıyamaz. Onunla paylaşır yalnızlığını…Köye gelen Ömer ile paylaşır yalnızlığını… Yazar her ne kadar Meryemce’nin ölüm emri verilse de Muhtar Sefer tarafından; Meryemce’nin ölüp ölmediğini kesinliğe kavuşturmamıştır. 
Üçleme bittiğinde aklımda kalan sorulardan en önemlisi Meryemce’nin ölüp ölmediğiydi. Kitabın adından yola çıkarak yazarın Meryemce’ye kıyamadığını düşünüyorum.

Sırası gelmişken Meryemce’nin pek çok yönüyle İnce Memed’deki Hürü Ana’ya çok benzediğini düşünmekteyim. Yazar Röportajlarında Meryemce karakterini oluştururken babaannesinden etkilendiğini belirtmiştir. Meryemce’nin de Hürü Ana’dan satır aralarında bahsetmesinden yola çıkarak, İnce Memed ile aynı dönemlerde geçtiğini söyleyebiliriz. 

Kitabı okurken beğendiğim taraflardan biri de yazarın bölüm başlarındaki açıklamaları oldu. Zaman zaman fazlaca ip ucu verse de bu bölümleri okumayı sevdiğimi söyleyebilirim. 


YEPYENİ OKUMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE....

SEVGİLER...

17 Mayıs 2016 Salı

CEZMİ ERSÖZ - ŞİZOFREN AŞKA MEKTUP

MERHABALAR,

2000'li yılların başında kitapseverler arasında yayılan romantik akımın öncülerindendi benim için Cezmi Ersöz. O dönemde gaza gelip kitaplarını set olarak almıştım. Hemen hemen de bir çok kitabını okumuştum. Ama beni en çok etkileyen "Şizofren Aşka Mektup" olmuştu. Hatta bu kitaptan öyle etkilenmiştim ki, bir çok arkadaşıma da hediye almıştım bu kitaptan. 


Kitaptan beni en çok etkileyen kısımları paylaşmak istiyorum sizlerle... 

"'Yalnızım...'
Bunca acı tek bir söze nasıl sığabiliyordu...
Aldım bu sözü dudaklarınızdan, saplayıp kalbimi onunla parçaladım...
O söz ki;
rengi yarım kalmış aşkların tarifsiz esmerliğine kaçıyordu...
O söz ki;
saplandıkça kalbimin her parçasına yüzünüzü yeniden çiziyordu...
Şimdi içimde binlerce yüz oldunuz...
Şimdi içimde binlerce siz oldunuz..." (Sayfa 5)

"Şimdi burda değilsin.ama beni duyuyorsun,biliyorum. Kapat gözlerini benim için ve dinle n'olur: Bak yoksun... Bunun anlamını biliyor musun? Yokluğun, yüreğimdeki bu yıldızsız, bu dipsiz, karanlık gece...  Yokluğun, odamın duvarlarına astığım suretlerine bakarken, 
unuttuğum dalgın gözlerim.... Yokluğun yastığımda bıraktığın bu kimsesiz saç tellerin... 
Yokluğun, gönül bahçenden kopartıp verdiğin için soldurmayıp, kuruttuğum ve tıpkı sevdam gibi sonsuzluğa mahkum ettiğim bu kırmızı güllerin... Sırf kalemini değdirdiğin için atmaya kıyamadığım bu kağıtlar... Her an gözümün önünde sakladığım mektupların, 
peçetelere yazdığın şiirlerin, hediyelerini sardığın paket kağıtların... Sen gidince, hala sen kokuyordur, diye üzerime giydiğim ve derin derin soluduğum giysilerin.... 

Yokluğun, elinin, kokunun, soluğunun değdiği her şeyi dünyanın en kıymetli hazinesi gibi saklayan, bu yarı deli, bu hayattan kopuk ruhum... Kapat gözlerini ve bana bak : 
Ben ne diye varsa gördüğün, işte o senin yokluğun..." 
(Sayfa 75-76)



ARKA KAPAK

Bir şizofrendim artık... Yalanlar söylüyordum, hem sana hem de ona... Kendimi tanıyamaz olmuştum.Hangisi bendim?İçimdeki, o güzelliğiyle dünyayı elde etmeye kışkırtılmış, karanlık ve ilgi tutsağı kadın mıydım; yoksa uğruna hayatından vazgeçmeye hazır olduğu aşkına mahkum, ezilmiş, kapılarda bırakılmış, verdiği güven ve taşıdığı masumiyetle sana cazip gelmeyen o sevdalı kadın mı? İkisi de olmak istemiyordum.Ama ikisinden de vazgeçemiyordum. Sanki biri olmazsa diğeri yıkılacak gibiydi.Birbirinden nefret eden ve birbirinin varlığına tahammül edemeyen bu iki benlikle yalnız kaldığımda çıldıracak gibi oluyor, ağır ağır ruhumu öldürüyordum.Artık yalnız kalmak dayanılmaz olmuştu benim için.Seni göremediğim zamanlar ona gidiyor, onu göremediğim zamanlar sana sığınıyordum.İçimdeki bu birbirinden aykırı iki kadın beni durmadan diplere çekiyordu.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

PAULO COELHO – SİMYACI

MERHABALAR

İlk çıktığı yıllarda okuduğum ve blogumda yer vermek adına geçtiğimiz hafta yeniden okuduğum SİMYACI'yı paylaşmak istiyorum sizlerle... 


ARKA KAPAK
Simyacı, Brezilyalı eski şarkı sözü yazarı Paulo Coelho'nun, yayınlandığı 1988 yılından bu yana dünyayı birbirine katan, eleştirmenler tarafından bir `fenomen' olarak değerlendirilen üçüncü romanı. Simyacı, altı yılda kırk iki ülkede yedi milyondan fazla sattı. Bu, Gabriel Garcia Marquez'den bu yana görülmemiş bir olay. Yüreğinde, çocukluğunu yitirmemiş olan okurlar için bir `klasik' kimliği kazanan Simyacı'yı Saint-Exupery'nin Küçük Prens'i ve Richard Bach'ın Martı Jonathan Livingston'u ile karşılaştıranlar var (Publishers Weekly). Simyacı, İspanya'dan kalkıp Mısır Piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago'nun masalsı yaşamının felsefi öyküsü. Sanki bir “nasihatnâme”: `Yazgına nasıl egemen olacaksın, mutluluğunu nasıl kuracaksın?' sorularına yanıt arayan bir hayat ve ahlak kılavuzu. Mistik bir peri masalına benzeyen romanın altı yılda, yedi milyondan fazla okur bulmasının gizi, kuşkusuz, onun bu kılavuzluk niteliğinden kaynaklanıyor. Simyacı'yı okumak, herkes daha uykudayken, güneşin doğuşunu seyretmek için şafak vakti uyanmaya benziyor.


KİTABIN ÖZETİ

Romanımız, kervancının getirdiği kapağı olmayan bir kitabı okuyan simyacı ile başlamakta ve Simyacı tekrar sahneye çıkana kadar sahne kahramanımız Santiago’ya kalmaktadır.
Santiago, güneş batmak üzereyken sürüsüyle birlikte eski, terk edilmiş kilisenin önüne gelir. Kilisenin çatısı çoktandır çökmüş, bir zamanlar ayin eşyalarının olduğu yerde bir firavuninciri büyümüştür. Geceyi burada geçireceklerdir. Santiago, koyunlarını içeri aldıktan sonra kendisine uyumak için yer hazırlar. Altına yamçısını yarar başının altına kitabını yastık niyetine koyar. Gecenin karanlığında uyanır. Daha önce de gördüğü düşü tekrar gördüğünü ayrımsar.
Koyunlarını da toplayarak yola çıkmaya hazırlanır. Niyeti Tarifa kentine gitmek orada koyunlarının yünlerini satmak ve geçen yıl gördüğü tüccarın kızını belki bir daha görmektir. Bu umutla yola çıkar, önünde dört günlük bir yol vardır.


Santiago aslında anne ve babası tarafından rahip olması için papaz okuluna gönderilmiştir. On altı yaşına geldiğinde; gezmek, dünyayı dolaşmak fikri ona rahip olmaktan daha cazip gelmiştir. Bu isteğini babasıyla paylaştığında; babası da, oğluna içinde üç adet altın İspanyol parası olan bir kese vererek oğluna “git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş” demiş ve oğlunu kutsamıştır. 


Santiago, babasının verdiği parayla bir koyun sürüsü alır ve yaşamının büyük düşünü gerçekleştirmeye başlar; artık geziyordur. Gördüğü rüyalar her şeyi daha da ilginçleştirir. Rüyasında Mısır Piramitlerini ve burada bulacağı hazineyi görmektedir. Düşünü falcı bir kadına yorumlatmak ister. Kadın yorumuna karşılık para yerine hazinenin onda birini ister. 
Ardından Santiago kendini Salem kralı olarak tanıtan, altından bir göğüslük giyen yaşlı adamla konuşur. Yaşlı adam, hayatın gizemleri hakkındaki bilgiye karşılık Santiago’dan sürüsünün onda birini vermesini ister. Yaşlı adam, Santiago’ya biri beyaz diğeri siyah olmak üzere iki adet gizemli taş verir. Taşların adı Urin ile Tummini’dir  ve siyah olanı “evet”, beyaz olanı “hayır” anlamını taşıyan bu taşları “zora düştüğün zamanlarda kullanırsın ancak kendi kararını kendin vermeye çalış” der.

 Mısır’a gitmek için önce koyun sürüsünü satar ve parasını cebine koyarak yola çıkar. Tarifa’dan Afrika’ya geçtiğinde Mısır piramitlerine gitmek için yardım ister. Tüm parasını vererek bir rehber bulur. Birlikte deve almak için pazara çıktıklarında rehber Santiago’nun tüm parasını da alarak ortadan kaybolur. 


Santiago bilmediği bir şehirde beş parasız kalmıştır. Bir iş bulmalı ve çalışmalıdır. Yolun sonundaki billuriye dükkânında kristal satmak üzere işe başlar.santiago’nun işe girmesiyle ve yeni fikirleriyle dükkan eski iyi iş yapan günlerine döner ve bir yıl geçtikten sonra mısır piramitlerine gidecek parayı biriktirir. Piramitlere gitmek isteyen pek çok insan gibi kervancıyla anlaşır. Kervan Vaha’ya kadar ilerler. Ancak kabileler arası savaştan dolayı kervan bura konaklamak zorunda kalır. Yolculuk esnasında tanıştığı bir İngiliz ile arkadaşlık eder Santiago. İngiliz’in amacı Simyacı’yı bulmak ve ondan Simya ilmini öğrenmektir. Ancak simyacı herkesin kolayca tanışacağı biri değildir.

Vahada yaşayan Simyacı, kabile reislerinin bile çok zor ulaştığı güçlü biridir. Vahada kaldığı günlerde Santiago, isminin Fatima olduğunu öğrendiği kıza aşık olur. Santiago, gökyüzünü izlerken gördüğü iki şahinin hareketlerini yorumlayarak vahaya saldırılacağını söyler. Saldırının gerçekleşmesi ve vahadakilerin saldırıya hazırlanmalarını Santiago’nun sağlaması üzerine vahada yaşayan “Simyacı” Santiago’yla konuşur. Çöl yolculuğuna birlikte devam ederler. Kişisel menkıbesinin peşinde yol alan Santiago’nun bir yoldaşı vardır artık.    
DEVAMI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

Simyacı ile 1999’da üniversiteye ilk başladığım dönemde tanıştım. Elimdeki kitabın 59. Baskısı. Hakkında yazılan bu kadar yazının üzerine kitap ile ilgili söylenecek pek fazla şey yok aslında. Uzun bir aradan sonra ne okusam diye düşünürken bir daha okuyayım dedim ve birkaç saatte okudum. Eski bir dost ile yeniden karşılaşmak, sohbet etmek gibiydi. İyi geldi doğrusu. Okumuşken de blogumda yer vereyim istedim.

Sade dili, bir çemberi andıran kurgusuyla, hayata dair dersler veren güzel bir eser. Bazen verilmek istenen mesajları süslü cümlelere sığınmadan da verilebileceğini kanıtlıyor sanki.
Bunun yanında romanın kahraman kadrosu da çok kalabalık değil. Olay Santiago ve simyacı çevresinde geçmekte. 


ALINTILAR


“Hayatımızın belli bir anında, yaşamımızın denetimini elimizden kaçırırız ve bunun sonucu olarak hayatımızın denetimi yazgının eline geçer. Dünyanın en büyük yalanı budur.”(s. 31)
“Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için sebebim kalmayacak.”(s.61)
şler, Tanrı’nın diliyle konuşurlar. Tanrı dünyanın diliyle konuşursa bunun yorumunu yapabilirim. Ama senin ruhunun diliyle konuştuğu zaman bunu yalnızca sen anlayabilirsin. (s.26)
“Öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.” (s.61)
“Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.” (s.74)
“Kumullar rüzgarın etkisiyle değişirler ama çöl hep aynı kalır.” (s.106)
“Kötülük, dedi Simyacı, insanın ağzından giren şeyde değildir. Kötülük oradan çıkandadır.” (s.121)
“En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.” (s.137)

11 Nisan 2016 Pazartesi

ORHAN PAMUK – KAFAMDA BİR TUHAFLIK

MERHABALAR,

Orhan Pamuk'un 2014'de yayımladığı kitabı Kafamda Bir Tuhaflık'ı paylaşmak istiyorum sizlerle... Aslında Yaşar Kemal, Dağın Öte Yüzü serisinin son kitabı "Ölmez Otu"nu paylaşmak istiyordum; ancak bu kitap elime geçince paylaşmadan edemedim. 

KAFAMDA BİR TUHAFLIK

“Boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesi
ve
1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmidir



ARKA KAPAK

Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk'un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul'daki hayatlarını hikâye ediyor.

1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu'dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez. 

Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.



Kitaba başlarken;
Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu...      William Wordsworth, Prelüd


ÖZET

Kahramanımız Mevlüt Karataş, 1963’de İstanbul’a gelip abisi Hasan Aktaş ile sokaklarda boza ve yoğurt satan babasını yanına 1969’da henüz 12 yaşındayken gelir. Babasının amcası ile çevirdikleri arsaya yaptıkları tek göz odada babası ile kalırlar. Amcası ve babası birlikte çevirdikleri arsa yüzünden sürekli tartışmaktadır. 

Amcası bir bakkal dükkanı açmış, oğulları Korkut ve Süleyman’ın da yardımıyla İstanbul’da tutunmanın bir yolunu bulmuştur. Bunun üzerine Amcası Hasan hem yengesi hem de öz teyzesi olan Safiye’yi köyden İstanbul’a getirmiştir. Ama şans Mevlut’ün babasının yüzüne bir türlü gülmemştir. Her ne kadar Mevlüt İstanbul’a gelse de bir babası annesi ve kız kardeşlerini bir türlü İstanbul’a getiremez. Mevlüt bir yandan okula devam ederken, bir yandan da gündüzleri yoğurt, geceleri boza satarken babasına yardım eder. 


Mevlüt’ün Ferhat ile tanışması da okul yıllarına rastlar. Ferhat ile tanışıp, kısa sğrede kaynaşırlar. Birlikte “kısmet” satmaya da başlarlar. Ferhat Mevlüt’e amcaoğullarından da yakın olur. Ancak Süleyman ve Korkut Alevi olduğu için Mevlüt’ün Ferhat ile arkadaş olmasını istemezler. Mevlüt bir yandan geceleri Ferhat  ile duvarlara sloganlar yazıp, afişler asarken, bir yandan da Korkut ve Süleyman tarafından gece sloganlar yazmaya zorlanır. Aslında Mevlüt her iki görüşle de yakından uzaktan alakalı değildir. O ekmeğinin derdindedir. Bazen olayları evinin penceresinden izlemekle yetinir.
Yaşı ilerledikçe okula ilgisini tamamen kaybeden Mevlüt, müdür yardımcısının öğütlerine rağmen okulu bırakır. Bu esnada 21 yaşında ve okulun en yaşlı öğrencisidir. Mevlüt babasının tüm itirazlarına rağmen Korkut’un düğününe gider. O esnada yıl 1978’dir. Mevlüt amcasının oğlu Korkut’un düğününde gördüğü gelinin kız kardeşine âşık olur. Amcasının oğlu Süleyman’dan kızın adının Rahiya olduğunu öğrenir ve yıllarca kıza mektuplar yazar. Okuldan kaydı silinen Mevlüt çok geçmeden askere çağrılır. Mevlüt askerliğini Kars’ta yapar. Askerdeyken babasının ölüm haberini alan Mevlüt, İstanbul’a gelerek babasını defneder. Ardından birliğine geri döner. Mevlüt askerden geldikten sonra Rahiya’yı kaçırmaya karar verir. 


Mevlut’ün Rahiya’yı Beyşehir’in Gümüşdere köyünden amcasının oğlu Süleyman’ın da yardımıyla kaçırır. Her ne kadar Mevlüt kaçırdığı kızı ilk gördüğü anda yıllardır mektup yazdığı kız olmadığını fark etse de kaderine razı olur. Süleyman kendisine oyun oynamıştır ve Mevlut başta ne yapacağını bilemez. Sonunda Rayiha ile evlenirler ve Mevlut, Rayiha’ya giderek aşık olduğunu anlar.
Evlilikleri boyunca Rayiha, Mevlut’un en yakını,sırdaşı,hayat arkadaşı kısacası her şeyi olur. İki de kızları olur. Kızlarına Fatma ve Rahiya’nın dördüncü çocuğunu doğururken ölen annesi Fevziye’nin adını verirler. Eskisi kadar yoğurt satamayan Mevlüt pilavcılık, yazın da dondurmacılık yaparak geçimini sağlamaya çalışır. 


Aynı dönemlerde Süleyman ise, Samiha’nın babasına ve Samiha’ya hediyeler alarak, kendisini Samiha ile sözlü sayarken; Samiha Mevlüt’ün arkadaşı Ferhat ile kaçar. Samiha ile Ferhat da Mevlüt’ün Samiha’yı gördüğü düğünde karşılaşmışlardır ilk.
80’li yıllarda çıkan olaylardan sonra Duttepe’de yaşayamayan birçok doğulu ve Alevi ailenin yaptığı gibi Ferhat da Gazi Mahallesi’ne yerleşmiştir. Samiha ile Ferhat Gazi Mahallesi’ne yerleşirler. Süleyman’ın öfkesi ve Samiha’ya olan aşkı bu kaçışla daha da artar. Bu nedenle bir süre Ferhat ile Samiha ortalarda görünmezler. Ferhat’a destek olmak için Samiha, zengin evlerine gündeliğe de gitmeye başlar. Samiha ile evliliğinden dolayı Mevlüt, Ferhat ile görüşmeyi de keser.

DEVAMI KİTABIMIZDA... 


“Şehre söylemek, duvarlara yazmak istediği şey şimdi aklına gelmişti işte. Bu hem resmi, hem şahsi görüşüydü; hem kalbinin hem de dilinin niyetiydi:
-Ben bu alemde en çok Rayiha'yı sevdim," dedi Mevlut kendi kendine.”
“Bozayı sattıran satıcının yanık sesidir,”
-“Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan”. 
-“Ben kıyamete kadar boza satacağım” dedi Mevlut.”



KİTAPTAN NOTLAR

Kitabımız farklı sayılarda alt bölümler içeren 7 kısımdan oluşmaktadır.  Her kısım farklı sayılarda bölümler içermektedir. Bölümler adlarını bölümün içinde geçen bir olaydan ya da cümleden almaktadırlar.

Kitabın tamamı Mevlüt’ün çalışmak için İstanbul’ geldiği 1969’dan 2012’ye kadar ki süreci kapsamaktadır. Elbette olaylar kronolojik sırayla değil de; olaylar ve tarihler arasında gelgitlerle devam etmektedir. Kitabımız Mevlüt’ün Rahiya’yı kaçırdığı akşam başlayarak, Mevlüt’ün okul yıllarından, askerliğine, Rahiya ile evliliğine olaylar verilmektedir. Tüm bu olayların arka fonunda günden güne ve hızla değişen değişen İstanbul yer almaktadır.
Romandaki olaylar bir anlatıcı tarafından üçüncü tekil kişi ile anlatılmaktadır ancak Orhan Pamuk’un pek çok romanında yaptığı gibi - özellikle ben bu üslubu “Benim Adım Kırmızı”da çok sevmiştim. – romanın çeşitli karakterlerini birinci tekil kişi ağzından konuşturmuş ve böylece karakterin olay ve durum ile ilgili duygu düşünce ve izlenimlerini bu şekilde aktarmıştır. Birinci tekilden üçüncü tekile her geçişte okuyucuyu uyarmak için bozacının küçük bir resmi yer alır. bu resim Ara Güler tarafından çekilen fotoğrafın bir illüstrasyonudur. 

Kitap konunun akışı olarak fazla inişli çıkışlı bir anlatıma sahip değil. Bir de kitabın pek çok bölümünde olacak olaylara göndermeler satır aralarında verildiğinden kitapta merak unsurlarına çok da yer verilmemekte diyebiliriz. Yazar merak unsurlarını daha canlı tutabilirdi diye düşünüyorum.
 Bir de Mevlüt’ün roman boyunca hâkim olan boyun eğmiş, her şeyi kolayca kabul eden ve mücadeleden kaçan hali bazen beni sinirlendirmedi desem yalan olur. Âşık olduğu kız yerine ablasını kaçırdığında, hakkı yendiğinde başkalarının seçimlerini bu denli kolay kabullenişi… Herhalde uğruna mücadele ettiği tek şey; tüm olumsuzluklara rağmen boza satmaktaki ısrarı…
Romanda en sevdiğim karakter Rahiya oldu nedense. Şartlara kolay uyumu, elinden geleni, yapmadaki çabası, samimiyeti, doğumda ölen annesinin kaderini yaşaması… Keşke gencecik ölmeseydi de, birlikte yaşlansalardı Mevlüt’le…