21 Eylül 2018 Cuma

STEFAN ZWEİG – BİR KADININ YAŞAMINDAN 24 SAAT (Öyküler Seçkisi)

MERHABALAR;


Kitap blogları arasında esmekte olan Stefan Zweig rüzgarına ben de katılmasam olmazdı. her ne kadar şu aralar İş Bankası Kültür Yayınları'na ait Zweig kitapları revaçta olsa da ben tercihimi bez ciltli olarak piyasaya sürülen Koridor Yayınlarından yana kullandım. 

ARKA KAPAK
Bu kitapta, 20. yüzyıl Avrupa'sının en önemli kalemlerinden olan Stefan Zweig'ın birbirinden çarpıcı beş öyküsü yer alıyor.

'Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'te tutkunun ve aşkın yakıcılığını; 'Kitapçı Mendel'de savaşın acımasız yüzünü ve bıraktığı silinmeyecek izlerini; 'Bir Yaz Öyküsü'nde anıların ardına gizlenmiş gerçek duyguları; 'Kızıl'da toplumun zayıf ruhlar üzerindeki gölgesini; ve 'Yalnız İki İnsan'da dışlanmışların kederini okuyuculara anlatıyor. Zweig bu öykülerde ölüm ve yaşamın sınırlarında dolaşıyor, sıradan insanların gizli kalmış sırlarını gün yüzüne çıkarıyor, ruhun karanlık taraflarına dokunarak çok yönlü anlatımını zenginleştiriyor.

Savaşın getirdiği acılarla boğuşmaya daha fazla katlanamayıp 1942'de hayatına son veren Stefan Zweig'ın, okuyucuları öykülerin içine çeken ve ruhlarına ayna tutan bu kitabını, Ahmet Arpad'ın özenli çevirisiyle sunuyoruz.
KİTABA BAŞLARKEN;
“İNSANLAR birbirlerine yaklaşmıyorlar, sade birbirlerine dokunurmuş gibi yapıyorlar.”

BİR KADININ YAŞAMINDAN 24 SAAT

ÖYKÜ ÖZETİ
Öykünün anlatıcısı savaştan on yıl önce Fransız Rivierası’nda küçük bir pansiyonda kalmaktadır. Pansiyonda kalanlar burjuva sınıfına dâhildir. Alman, İngiliz, İtalyan, Danimarkalı pek çok farklı ülkeden yedi kişi konaklamaktadır ve bina Palace Hotel’in ek binasıdır. Her şey 12:20 treni ile otele gelen Fransız Gencin gelişi ile başlar. Fransız genç yakışıklılığı, sevecenliği, zarifliği ile otelde kalanların gönlünü fetheder.

“Bir gencin kendine güvenen sert adımlarla yürüyüşü, hareketlerinin hafifliği ve çevresine yaydığı yaşam enerjisi, coşkuyla etkilediği insanların ona karşı konulmaz bir sempati duymasının nedeniydi.” (S. 11)

Birkaç gün sonra genç adam iş için birkaç günlüğüne otelden ayrılması gerektiğini söyleyerek vedalaşır. Ancak Fransız genç giderken otelden yalnız ayrılmamıştır. Yanında Lyonlu şişman tüccarın, kibar narin ve içe kapanık karısı Madam Henriette de vardır. Başlangıçta şişman tüccar karısının başına yürüyüş esnasında bir şey geldiğini düşünüp oteli birbirine katsa da çok geçmeden odasında bulduğu mektupta kadının kocasını ve iki kızını terk ederek, Fransız genç ile gittiği anlaşılır. Bu olay otelde kalanlar arasında tartışmalara sebep olur.
Otelde kalan pek çok müşteri kadını hafif meşreplikle suçlarken; öykünün anlatıcısı kadını savunur.
Anlatıcının bu şekilde konuşması Bayan C.'yi yüreklendirir. Başından geçenleri anlattığı sırada altmış yedi yaşında olan Bayan C’nin kırk iki yaşındayken, kocasını kaybettikten sonra yaşadığı ve şimdiye kadar kimseyle paylaşmaya cesaret edemediği “Yirmi Dört Saati” anlatmak ister. Bunun için anlatıcıyı odasına davet eder.

“…tamamı bilinmeyen gerçek gerçek değildir, değersizdir.” (Sayfa 23)

“Yaşamı boş insan için diğerlerinin tutkularla dolu uğursuzluğunu yaşamak bence bir tiyatro oyununu veya bir konseri izlemek gibidir.”(Sayfa 27)

“…yaşlanmak, geçmişten korkmamak anlamına gelir.”(Sayfa 83)

KİTAPÇI MENDEL

Yazar yağmurlu bir Viyana gününü akşamüstünde yağmura yakalanır. Yağmurdan korunmak adına bir kahvehaneye girer. Kahvesini içip, kendini sıcak ortamın rehavetine kaptırmışken;  bu kahvehaneye daha önce gelmiş olduğunu hisseder. Ancak bir türlü hatırlayamaz. Kendisine ve hafızasına kızarken ayağa kalkar. Kahvehane içinde yürürken kasanın sağından geçilen penceresiz küçük odayı anımsar. Aradan yirmi sene geçmiş olduğunu ve yeniden Yukarı Alser caddesindeki Café Gluck’da olduğunun ayırtına varır.

Ve o odanın müdavimi Kitapçı Jacob Mendel’i gözünde tüm ayrıntıları ile canlanır. Jacob Mendel Talmud okulundan başka yerde eğitim almamış ufak tefek bir Galiçyalıdır. Yazar üniversite henüz öğrenciyken; Mesmer üzerine araştırma yaparken; gerkeli kaynaklara ulaşamaz. Arkadaşının tavsiyesi ile Mendel’e gelirler. Mendel her zaman Café Gluck’da aynı masadadır.

Mendel kitaplarla yaşayan inanılmaz bir akıl dehasıdır. Bir ayaklı ansiklopedi bir üniversite katalogu gibidir. Hatırladıklarının ışığında cafedeki garsonlara, cafe sahibine Mendel’i sorarsa da olumlu yanıt alamaz yazarımız. Ancak garsonun aklına çok uzun zamandır cafenin tuvaletleri yıkayan kadın temizlikçi kadın gelir. Yazar kadının yanına gider ve Mendel’i sorar. Kadın çok üzülerek Mendel’in yedi yıl kadar önce öldüğünü söyler ve başlar anlatmaya Mendel’in son günlerini…

“Ona hükmeden şey kitaptı, para değil.” (Sayfa 98)

“Çünkü anılar insanları birbirine bağlar.” (Sayfa 117)

KIZIL

Genç üniversite öğrencisi Bertold Berger Tıp eğitimi almak için Viyana’ya geldiğinde; dostlarının tavsiyesi üzerine Josefstad Mahallesindeki bir burjuva evinde bir oda tutar.
Taşradan küçük bir kentten gelen Berger kendisini tuttuğu odada Viyana’da çok yalnız hisseder. Hem arkadaş edinmek, hem de yalnızlığını paylaşmak için yine aynı evde farklı bir odada kalan Hukuk öğrencisi Julius Schramek’in kapısını çalar ve arkadaş olurlar. Ancak Berger hem dış görünüş hem de karakter olarak Schramek’den son derece farklıdır.

Schramek ne kadar gözüpek cesur ve girişken ise; Berger bir o kadar içe kapanık ve narin bir yapıya sahiptir. Bu nedenle Schramek , Berger’i üyesi olduğu öğrenci kulüplerinden, arkadaş ortamlarına pek yanında götürmez. Bu ortamlarda kavgalar, düellolar eksik olmaz. Yara izleri bir madalya gibi taşınır. Bu durum arkadaş edinmekte zorlanan, yalnızlık duygusu içinde yaşamına devam eden Berger’i daha da üzer. Sırf kendini kabul ettirmek adına bilerek çarpıştığı bir genç ile düello yapacak olduysa da Schramek bu duruma engel olur. Berger bu durumda kendini hepten değersiz hissetmeye başlar.

“Birkaç kez kendini toparlamayı denedi, fakat yalnızlığın ağırlığı onu omuzlarından aşağıya doğru bastırıyormuş gibi çöktü, kendini yine hüzün dolu duygusuz ve amaçsız yaşamının içinde buluverdi.”(Sayfa 188)

Anahtarını evde unuttuğu bir gece eve döndüğünde kapıyı açan ev sahibi kadından kadının on iki - on üç yaşlarındaki kızının hasta olduğunu, kaptığı “kızıl” mikrobundan dolayı ateşler içinde olduğunu, günlerdir de yataktan çıkamadığı öğrenir. Ağlayan kadını teselli eder ve kızın başında bekleyebileceğini söyleyerek kadını uyumaya gönderir. Bu hasta kız Berger’e üniversite eğitimine devam etme özlemi hissettirir.

“Çocuklar bu hastalığı kolay atlatır. Yetişkinlerde ise çok tehlikeli geçer.” (Sayfa 203)

“Gençliğe ilk adımlarını atanlar yaşamın anlamını bilmek istemiyordu. Onlar yaşamı bütün yanlarıyla tanımayı arzuluyordu.” (Sayfa 155)

“Kimseyi tanımıyorum, hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir şey yapmıyorum, senin anlayacağın yaşamın anlamsızlığında yok olup gidiyorum. Günlerce başımdan bir şey geçmiyor, yüzü bana yabancı olmayan bir insan karşıma çıkmıyor. Birlerce insan arasında tek başına olmak nedir sen bilemezsin !” (Sayfa 182)


KİTAPTAN NOTLAR
Stefan Zweıg’ın beş öyküsünün bulunduğu Koridor Yayınlarından çıkan kitabın fiziki görünümü ile başlamak istiyorum. Kitap yayınevinin klasikler serisinden bez ciltli olarak hazırlanmış. Kapak tasarımı Vintage havası ile kitapla uyumlu havada olmuş. Kitapta pek çok yayınevinin yaptığının aksine öyküleri tek tek kitaplaştırmak yerine beş öykü bir kitapta toplanmış. “Bir Kadının Yaşamndan 24 Saat,  Kitapçı Mendel, Bir Yaz Öyküsü,  Kızıl,  Yalnız İki İnsan

 Yazı karakteri ve kâğıt kalitesi gözü yormuyor ve keyifle okunuyor. Koridor Yayınlarının klasikler serisine yeni girdiğinden bence tek eksiği kitap ve yazar ile ilgili önsöz ve buna benzer bilgilerin yer almaması.  Yine aynı yayınevinden çıkan “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” nda da “Olağan Üstü Bir Gece” de yer almaktadır. Bu haliyle her öyküyü ayrı ayrı almak yerine; iki kitap ile toplam yedi öyküyü okuyabilirsiniz. Yazı karakteri ve ciltli olması benim için ayrıca seçim sebeplerimden biri.

Öyküler seçkisine adını veren BİR KADININ YAŞAMNDAN 24 SAAT  ile başlayacak olursam yorumuma, yazarın diğer eserlerinde de göze çarpan karakter sayısının abartısız olması, tasvirlerin ve ayrıntıların bolca yer aldığı bir öykü olmuş yine. Yazar öyküde adı geçen kumarbaz genci öyle ayrıntılı tarif etmiş ki; sokakta karşılaşsanız tanıyacakmışsınız gibi geliyor.

Kitapçı Mendel adlı  öyküde bazı yayınevleri aynı öyküyü “Sahaf Mendel” diye çevirmiş. Bence sahaf kelimesi Mendel’i daha iyi tarif ederdi diye düşünüyorum. Mendel ve yaşadıkları ile ilgili ayrıntıları okumaktan keyif aldım. Yazarın kendinin de yaşamış olduğu; hatta yazarı gönüllü ölüme götüren “Yahudi Soykırımı”na güzel bir gönderme olmuş. Satranç’ta da yazarın yer verdiği konuya farklı bir bakış açısı olmuş. En sevdiğim hikâyelerinden oldu kitabın.

Bir Yaz Öyküsü de keyifli bir okumaydı. Yazarın öykülerinde kullandığı “ben dili” acaba hepsini yaşadı mı sorusunu canlandırıyor insanın kafasında. Bir de Mendel dışında karakterlerin isimleri ad ve soyad olarak pek verilmemiş. Ya sıfatlandırılmış karakterler ya da isimleri kısaltma olarak verilmiş. Bu da yazarın kendine ait üslup özelliklerinden olsa gerek.

Kızıl benim hem bu kitapta hem de okuduğum tüm Zweig öyküleri içerisinde en sevdiğim oldu. Bu öyküyü yazar üçüncü kişinin ağzından aktarmış. Ve karakterleri analiz erken yine pek çok ayrıntıyı atlamamış. Öykünün başından ortalarına kadar “kızıl” kelimesi ile kast edileni Karla’nın saçları olarak düşündüm ve saplantılı bir aşk bekledim açıkçası. Ancak sonrası beklediğimden daha farklı ve güzel bağlandı benim için. “Ölmek isterken yaşamak, yaşamak isterken ölmek” ironisini çok güzel yansıtmış yazar. Ve o çaresizliği.

Bunun yanında Zweig belki kendisinin de içinde yaşamış olduğu kendisini gönüllü ölümüne götüren derin yalnızlıktan da yola çıktığı için midir bilinmez odasındaki, Viyana’daki yalnızlığı çok iyi aktarmış. Bu arada Berger’in odası ve üniversite öğrencisi olması bana biraz Raskolnikov’u hatırlattı. Hatta kızıl olduktan sonraki sayıklamaları daha çok hatırlattı sanki.

İki yalnız insan kitabın en kısa öyküsü. Toplum içerisinde sıradan olmayan, sıradan olmadığı için de dışlanan iki insanın birbirlerine sarılışını çok iyi anlatmış yine yazarımız.

Sonuç olarak öyküler seçkisi benim okumaktan keyif aldığım ve tavsiye edebileceğim bir eser oldu. Okumak isteyenlere tavsiye ederim.


15 Eylül 2018 Cumartesi

JOSÉ SARAMAGO – BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ

MERHABALAR,

1998 Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar José Saramago'nun okuduğum üçüncü kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle...  Daha önce okuduğum iki kitabına göre daha umutlu daha pozitif bir hava sergilese de yazarın klasik tarzının hakim olduğu kısa ama bir o kadar da ağır ve de güzel bir kitap bence. 


“Kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir.” (Sayfa 26)


ARKA KAPAK

“Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, Bana bir tekne ver.”
Bilinmeyen adaların kalmadığına inanılan bir dönemde bilinmeyen ada arama cesaretine sahip bir adamla böyle bir cesareti görüp hayatını değiştirebileceğine inanan bir kadının büyük usta Saramago’nun eşsiz anlatısında edebiyat tarihine geçen yolculukları böyle başlar. Emrah İmre’nin Portekizceden çevirisi ve Birol Bayram’ın desenleriyle okurun minör başyapıtlarından olacaktır Bilinmeyen Adanın Öyküsü.

“(...) ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum, Bilmiyor musun ki, Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin, (...)”

“Saramago görünüşte sade bir öyküyü basit bir dille ve masum karakterlerle aktarıyor; okurlar, hayalperestler ve âşıklar psikolojik, romantik ve toplumsal altmetinleri fark edecektir.”


ÖZET

Tekne isteyen adam, kralın kapısını kalmış, Krala isteğini iletmek için üç gün beklemiş. İsteği Kralı konuşmakmış. Kralın evinin pek çok kapısı varmış. Kral daha çok armağanlar kapısında vakit geçirmeyi severmiş. Ancak tekne isteyen adam ısrarlı ve kapıdan o ayrılmadan başkası Kraldan istekte bulunamayacağından Kral adamla görüşmeye mecbur kalmış.


Adam Kraldan Bilinmeyen Adayı bulmak için bir tekne istemiş. Başlangıçta; bilinmeyen ada kalmadığını düşünene Kral bir süre sonra ikna olmuş ve adama bir karavela verilmesini emretmiş. Adam elinde Kraldan aldığı kart ile teknesini almak için limana gitmiş.


Bu sırada adama kapıyı açan ve adamın üç gün kapıda beklediği sırada adamı izleyen temizlikçi kadın da Kral evinin kararlar kapısından çıkmış, adamı takip etmekteymiş. Kadın artık sarayı değil, tekneyi temizleyecekmiş. 

DEVAMI KİTABIMIZDA... 


“…Saçma, bilinmeyen ada kalmadı artık, Bilinmeyen ada kalmadığını nereden biliyorsun, kral efendi, Haritalarda bütün adalar var, haritalarda sadece bilinen adalar var, Peki bulmak istediğin bu bilinmeyen ada neyin nesi,Bunun cevabını bilseydim ada zaten bilinmeyen olmaktan çıkardı, Bu adayı kimden duydun, diye sormuş kral biraz ciddileşerek, Kimseden, Öyleyse niçin var diye tutturuyorsun, Çok basit bilinmeyen bir adanın var olmaması imkansız olduğu için,…” (Sayfa 17)


“…Buraya benden bir tekne isteme geldin demek, Evet, buraya senden bir tekne istemeye geldim, Sen kim oluyorsun ki sana bir tekne vereyim, Sen kim oluyorsun ki bana tekne vermeyeceksin, Ben bu krallığın kralıyım ve krallıktaki tüm tekneler bana aittir, Bu gidişle onlar sana değil, sen onlara ait olacaksın, Ne demek istiyorsun, diye sormuş kral huzursuzca, Tekneler olmasa sen bir hiçsin,oysa tekneler sen olmasan da rahatlıkla denize açılabilirler,…” (Sayfa 17)


“Senin gibi bir deniz adamının, bilinmeyen ada kalmadı, demesi çok tuhaf, ben bir kara adamı olmama rağmen bilinen adalar dahil tüm adaların ayak basılmadıkları sürece bilinmeyen ada sayıldıklarını biliyorum, Ama sen anladığım kadarıyla şimdiye kadar kimsenin ayak basmadığı bir adayı aramaya çıkacaksın, Hangi ada olduğunu varınca anlayacağım artık, Varırsan tabi,”(Sayfa 26)


“...rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur, kadın birkaç metre ötesinde uyuyor olsa da adam ona nasıl ulaşacağını bilemez, oysa ne kolaydır iskele tarafından sancak tarafına geçmek.” (Sayfa 46) 


KİTAPTAN NOTLAR

Daha önce “KÖRLÜK” ve  “GÖRMEK” adlı kitaplarını okuduğum yazarın okuduğum üçüncü kitabı oldu BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ. Yazım tarzına, uzun paragraflarına ve kullanmadığı noktalama işaretlerine alıştığımdan okumak oldukça kolay geldi kitabı.

Kitabımız toplamda 58 sayfa ve içerisinde Birol Bayram’a ait çizimler var. Bu konuda yayınevi ve çizeri kutlamak gerektiğini düşünüyorum. Çizimler gerçekten çok güzel olmuşlar. Bu şekliyle kitaba “Küçük Prens” havası katılmış.
Kitabın kısa olmasından da olsa gerek kitapta karakter sayısı oldukça az tutulmuş, Tekne İsteyen Adam, Temizlikçi Kadın, Kral, Liman Amiri dışında karakter yok. Yine karakterlere tarzına sadık kalarak yazar karakterlere isim vermek yerine yazar yine sıfatlandırarak tanımlamış.

Tekne isteyen adamın rüyası bana Nuh’un gemisini hatırlattı. Burada kullanılan mecazları da beğendim. 

İstenildiğinde bir saat gibi kısa sürede okunabilecek, altı çizilmesi gereken bolca cümle taşıyan beğendiğim bir kitap oldu. Okumaya düşünenlere tavsiye ederim. 

9 Temmuz 2018 Pazartesi

FRANZ KAFKA – DAVA

“Böyle bir davaya maruz kalmak zaten onu kaybetmiş olmaktır.” (Sayfa 122)

MERHABALAR;

Franz Kafka'nın beğenerek okuduğum kitabı "DAVA"yı paylaşmak istiyorum sizlerle...


ARKA KAPAK
Kendini işine adamış, basit hayat standartlarına sahip bir bankacı olan Josef K. otuz birinci yaş gününün sabahında evine gelen memurlardan hakkında bir dava açılmış olduğunu öğrenir, ne var ki işlediği suç bir türlü açıklanmaz. O da umutsuzca bir çabayla onu bu gizemli davadan çekip çıkaracak kişilerin kapısını çalar ve kendisini bekleyen sona adım adım yaklaşırken bir aynaya bakar gibi vicdanıyla yüzleşir. 
Kafka, bilinen ve bilinmeyen kısıtlamalara karşı bir özgürlük arayışı içine giren, bu kısıtlamalara inanmayı reddeden ancak yine de onlara boyun eğen bir adamın hikâyesini anlattığı Dava’da aynı zamanda kendine özgü bir buğu arasından dönemle hesaplaşmasını da yapıyor. 
Okuyucunun ışık ararken karanlık bir tünele girdiğini ancak yolun sonunda kendisiyle baş başa kaldığında fark edeceği, çağının ötesinde yazılmış bu dâhiyane kitabı Çağlar Tanyeri’nin özenli çevirisiyle sunuyoruz.

franz kafka ile ilgili görsel sonucu

“…şu anda yapabileceğim tek şey, soğukkanlılıkla bölümleme işlemine devam eden aklımı sonuna kadar korumak. Her zaman yirmi elle birden dünyaya dalmak istedim, üstelik pek de uygun bulunmayan bir amaç için. Doğru değildi bu. Bir yıllık bir davadan bile ders almadığımı mı göstereceğim şimdi? Kalın kafalı bir insan olarak mı göçüp gideceğim? Davanın başında ona son vermek ve şimdi de, sonunda, ona yeniden başlamak istediğimi mi söylesinler arkamdan? Böyle söylemelerini istemiyorum. Bu yolda yarı dilsiz, anlayış yoksunu beyleri yanıma verdikleri ve zaruri olanı kendime söylemeyi bana bıraktıkları için müteşekkirim.” (Sayfa 274)



ÖZET
Romanın kahramanı Josef K. otuz yaşındadır. Önemli bir bankada üst düzey bir görevde çalışmaktadır. İyi bir insan olarak tanınmaktadır.  Birçok farklı insanın odalarında kirada oturduğu Frau Grubac’ın evinde pansiyoner olarak oturmaktadır. Bekârdır.
Yaş gününde hayatı parçalanır. Bir sabah Josef K. hala yataktayken; polis olduklarını söyleyen ancak sivil giyimli kişiler tutuklandığını bildirmek için kaldığı pansiyona gelirler. Tutuklandığını ve mahkemeye gelmesi gerektiğini dikte ederler. Josef K. tutukludur ama onu gözaltına almazlar, tutuklu olsa da serbestçe dolaşma imkânı vardır. Josef K. her hangi bir suç işlediğini hatırlamaz. Suç işlemediğinden emin olan Josef K. ne yapacağını bilemez durumdadır. Bu duruma bir türlü anlam veremez.
“Bu noktada belirleyici olan sadece sanığın masumiyeti galiba. Siz de masum olduğunuza göre yalnızca masumiyetinize güvenmeniz mümkün gerçekten de. Ama o zaman da ne bana ihtiyacınız olur ne de bir başkasının yardımına.” (Sayfa 187)

Tutuklamayı yapan kimseler de işlediği suç ile ilgili her hangi bir açıklamada bulunmazlar. Aradan zaman geçtikçe kaderinin gelişigüzel sivil bir mahkemenin elinde bulunmadığını da görür. Durum karmaşık ve kaygı vericidir. Suçu ya da kanunun hangi maddesine göre tutuklandığı kendisine hiçbir zaman söylenmez. Karşılaştığı herkes suçlu olduğu konusunda hemfikirdir. Kendi davası hakkında çevre adliyelere gider, yetkili kişilerden bilgi almaya çalışır fakat hiçbiri bunun mümkün olmadığını, kendisine bir şey söyleyemeyeceklerini bildirir. Aynı zamanda, garip bir şekilde bölgede yaşayan hemen hemen herkesin, Josef K. adına açılmış bu davadan haberi vardır. 


Mahkeme işleri saçma sapan yerlerde yürütülür. Yargılama muğlaktır. Hiç kimse hatta mahkeme görevlileri de işin iç yüzünü anlayamazlar. Mahkemenin küçük rütbelileri soysuzlaşmıştır. Kimse berat edememektedir.

“Şüpheli için hareket durgunluğa yeğdir. Zira kendisi bilmese de durgun olan birinin her an terazinin bir kefesinde günahları tartılıyor olabilir.” (Sayfa 233)

Josef K. roman boyunca kendisini temize çıkarmak hiç değilse kendisine yöneltilen suçun ne olduğunu anlamak için amansız bir mücadeleye girer. Bir yıl boyunca pek çok kişiye başvurarak yardım ister. 

DEVAMI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle, kitabın fiziki yapısından bahsederek başlamak istiyorum. kitabın kapağı bez ciltli olarak basılmış. Renk seçimi ve kapak yapısını beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Kitabın içeriği ve kapağın uyumlu olduğunu düşünüyorum.  

Dava, (Der Proze), bir sabah uyandığında kendisini sebebini anlamadığı bir suç nedeniyle dava edilmiş bulan Josef K. adlı kahramanın absürt durumunun anlatıldığı bir Franz Kafka romanıdır.
“Mahkeme senden hiçbir şey istemiyor. Eğer gelirsen seni kabul eder ve gidersen de seni salıverir.” (Sayfa 269)

Kitap kendi içindeİlk Soruşturma, Bayan Grubach’la ardından Bayan Bürstner’le konuşma, Bayan Grubach’la ardından Bayan Bürstner’le konuşma, Tutuklanma…” gibi alt başlıklardan oluşmaktadır.
“Dönüşüm” de Gregor Samsa’yı “işe yaramaz bir böceğe çeviren” duygu Dava’da suçluluk duygusu olarak ortaya çıkar. Absürt olan şudur ki; Josef K.’nın hangi suçu işlediği belli değildir. Suçlama vardır suç yoktur. Tıpkı Gregor Samsa gibi; Josef K.’da da zayıf, itilmiş, güçsüz, çaresiz sonunda da teslimiyetçi karakter özellikleri göze batar. Gregor Samsa ölmek için kendini nasıl aç bıraktıysa; Josef K.da kendini teslim alan polislere direnmez.


 Dava’da sadece bir tek karakter varır. Hikaye Josef K. etrafında döner. Romanda geçen diğer karakterlerin çoğu adsız ve hemen hemen nitelikten yoksundur. Josef K. isminin yazarın adına söyleniş olarak benzemesinden dolayı bu karakterlerin yazarın bilinçaltının karakterleri olduğunu düşünmekteyim. Kafka’nın , kötü bir çocukluk dönemi geçirdiği,  babası tarafından sürekli baskı altında tutulup, “böcek gibi olmakla” suçlandığı; babası tarafından sindirilmiş annesi tarafından da yeterince desteklenmediği pek çok kaynakta yer almaktadır. Yazarın yaşadığı baskıcı aile yaşamanın ve yaşadığı dönem boyunca Yahudilere uygulanan baskıların yazarın bilinçaltını etkisi altına alan suçluluk duygusunun romanda Josef K. adıyla ortay çıktığını düşünüyorum. Baba baskısı mevcut rejimin ardına gizlenmiş gibidir. Kafka’nın babası ile iletişim kuramadığı gibi Josef K.’da suçlandığı davada kimse ile iletişim kuramamaktadır. İletişim kuramadığı otoriteye ölümüne teslim olur sonunda. Davanın sebebinin Josef K.’nın tevkif sebebinin kitapta yer almamasından yola çıkarak; yazarın gerçekte suçlu olmadığı halde kendi içinde yazara hissettirilen suçluluk duygusunun bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Yazarın hayatında ve yazın hayatında ön plana çıkan “baba” profilinin bu duygunun temeli olduğunu düşünüyorum.


Dava; kendisine özgü özellikleri bulunan, belirsiz bir şehirde geçer. Dava’nın geçtiği mekan da belirsizdir. Ancak yazarın yazarın yaşadığı dönemi ve olayları göz önünde bulundurursak; şehrin de Prag olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Yazarın roman boyunca seçtiği mekânlar ise dağınık, izbe hatta klostrofobiktir bence. Mahkeme salonları, ressamın atölye olarak da kullandığı odası bende özellikle bu duyguyu uyandırdı. 

“Yalan dünya düzeni haline geliyor.” (Sayfa 268)

Roman biterken belki de yazarın yaşadığı dönemi ya da ruh halini tam anlayamadığım için aklımda kalan soru işaretleri de oldu elbette. Belki de kitapla ilgili yazılan makale ve yorumlarda yanıtları vardır sorularımın. İlk aklımda kalan Josef K. götürülüşüne itiraz etmeği için ve yardım isteyebilecekken polisten yardım istemediği için; “intihar mı etti, yoksa idam mı edildi?, Mahkeme salonları neden evlerin çatı katındadır. Bu simgeler acaba neyi temsil etmektedir.

Ben kitap seçimlerimi yaparken ruh halimle de bağlantılı olarak; beni zorlayan, araştırmaya sevk eden kitapları seviyorum. Dava da bu tarz kitaplardan oldu benim için. Bu nedenle okurken keyif aldım. Ve yazarın ölümünden sonra yazdıklarını teslim edip yakmasını istediği arkadaşı Max Brod'a da bir teşekkürü borç biliyorum. 


Etiketli olmayan görseller alıntıdır. 

20 Nisan 2018 Cuma

AHMET ÜMİT - BEYOĞLU RAPSODİSİ

MERHABALAR,

Uzun zamandır Ahmet Ümit okumuyordum. Market raflarından cep boy Ahmet Ümit kitaplarına rastlayınca fiyat da makul oluca alayım istedim. Cep boy kitapları pek tercih etmesem de; kitaplığımda olmayan Ahmet Ümit kitaplarını alarak eksikleri tamamlamak istedim. Baskı ve dizgi hatasına pek rastlamadığım için de keyifle okudum. Cüz’i fiyatlara kitap almak isteyenlere ve Ahmet Ümit okumayı sevenlere duyurulur.



Kitaba Başlarken;  

Beyoğlu'yum ben rüzgarlar
öğrenciler yağmurlar kadar eski.
Dünyanın ilk günleri
ilk sakinleri gibi eski.
Pera, İlhan BERK


ARKA KAPAK
Üç arkadaşın öyküsü bu. Beyoğlu'nda büyümüş, Beyoğlu'nda yaşayan üç ayrı kişilik, üç ayrı kimlik, üç ayrı insan. Ölümsüzlük merakıyla başlayan ölümler. Her cinayetin ardında gizemli bir neden... Ve soruşturma boyunca adım adım, bina bina, sokak sokak Beyoğlu. O çoksesli, çokrenkli, çokdilli, çokkültürlü Beyoğlu. Günümüzün Babil Kulesi... İnsanın bencilliğini, acımasızlığını, öfkesini, çaresizliğini en iyi anlatan mekân... Soluk soluğa bir gerilim, benzersiz bir final...
Çok kollu, çok dallı büyük bir ırmağa benzeyen bu muhteşem cadde, papazı, fahişesi, cami hocası, pezevengi, hahamı, Alevi dedesi, bankacısı, işportacısı, öğrencisi, öğretmeni, tinercisi, dönercisi, dekoratörü, evsizi, midye satıcısı, esrar satıcısı, kanun kaçağı, Anadolu kaçağı, Avrupa kaçağı, Amerika kaçağı, Afrika kaçağı, yani yaşam kaçağı, beyazı, karası, sarısı, kızılı yani insan görünümünde olan kim varsa, hepsini, herkesi sorgusuz sualsiz kucaklamıştı.
Kiliseleri, camileri, sinagogları, hanları, hamamları, bankaları, giyim mağazaları, kitabevleri, meyhaneleri, birahaneleri, şaraphaneleri, kafeleri, kültürevleri, randevuevleri, sinemaları, tiyatroları, galerileri, vakitleri çoktan dolduğu halde ömür sürmeye çalışan bilmem kaç yüzyıllık inatçı binaları, dar sokakları, kör çıkmazlarıyla Grande Rue de Pera, Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi ya da Beyoğlu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın burası her gün, her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi."




ÖZET
Beyoğlu Rapsodisi üç arkadaşın çocukluğa, kısa pantolon giydikleri dönemde başlayıp; orta yaşlılığa geldikleri zamanlara kadar uzanan hikâyesini anlatmaktadır. Üç arkadaşın adları; Kenan, Nihat ve Selim’dir. Birbirlerinden oldukça farklı olan bu üç arkadaş arkadaşlıklarını uzun yıllardır sürdürmeyi başarmışlardır. Bu arkadaşlar Galatasaray Lisesi'nde de birlikte okumuşlardır.
Üniversite seçimini Kenan Hukuk Fakültesi'nden yana yapar, ancak stajını yapıp, avukat olmasına rağmen babasının sigorta acentesinin başına geçmeyi seçer. Girişimci ruhu sayesinde de mesleğinde başarılı olur ve işini geliştirir. Ancak Kenan’ın işi dışındaki en büyük tutkusu fotoğrafçılıktır. Çektiği fotoğraflarla kişisel sergiler de açmıştır. 


Selim'e gelince; Mimarlık Fakültesi'ni bitirdikten sonra babasının tekstil fabrikasının başına geçmiştir. O da Kenan gibi kendi mesleğini yapmamış baba mesleğini devam ettirmiştir. AZYA adını verdiği markası ile başarılı olmuştur. Güliz ile mutlu bir evliliği vardır. Burç adında down sendromlu bir oğulları vardır.

Selim ve Kenan’ın aksine orta halli bir aileden gelen Nihat, matbaada çalışan bir işçinin oğludur. Annesini küçük yaşta kaybetmiştir. Küçük yaşlardan itibaren Selim ve Kenan; Nihat’ı maddi ve manevi desteklemişlerdir. Nihat’ın Burç’a büyük bir sevgisi ve ilgisi vardır. Nihat; Kenan ve Selim’in desteğiyle bir kitap dükkanı açmıştır. Melek isimli sözde bir şair ile evlidir bir de kızları vardır. Melek; baskın tavrı ile sürekli Nihat’ı ezmektedir.
Kenan; hayatın tadını dolu dolu çıkaran hayatına sayısız kadın girmiş uçarı bir insandır. Fotoğraf çekiminde başarılı olsa da zengin bir aileden gelmiş olduğu için sanat çevrelerinde istediği değeri görmez. Kenan hem sanat çevrelerinin ilgisini çekmek hem de “ölümsüz” olmak için yeni açacağı sergide ölüm fotoğrafları çekmeyi kafasına koyar.
Beyoğlu'nda işlenen cinayetler sonucunda cinayete kurban giden maktullerin olay yerinde çekilmiş fotoğraflarını stüdyo ortamında yeniden canlandıracaklardır. Bunun için Kenan; başkomiser Cüneyt’ten olay yeri fotoğraflarını almayı başarır. Kendisine güzel bir Rus olan Katya’yı da sanat yönetmeni olarak alır. Katya ile Kenan’ın iş ilişkisi kısa sürede aşka dönüşür.



Çalışmalara başlarlar. Dekorlar hazırlanır. Stüdyo olarak Selim’in babadan kalma apartmanı kullanılacaktır. Her ne kadar Selim Kenan’ın projesinden hoşlanmasa ve bu olayın dışında kalmak istese de olayların içine çekilir. Selim mekan sıkıntısı çeken arkadaşına babasının vasiyetiyle yıktırmadığı Beyoğlu'ndaki dört katlı apartmanı verir.
Kenan fotoğraf çekimleri sırasında cinayete kurban giden uyuşturucu bağımlısı Kartal ile Aysun’un fotoğraflarını çekerken iki fotoğrafta da aynı postere rastlar. Çok geçmeden Aysun ile Kartal’ın sevgi oldukları ortaya çıkar. Aysun’un ölümünden eski sevgilisi sorumlu tutulmaktadır. Kartal’ın da uyuşturucu borcu yüzünden öldürüldüğü düşünülse de Kenan iki cinayetin bağlantılı olduğuna inanmaktadır. 
Kenan Aysun’un evinde araştırma yapar, Fransa'dan Catherina adlı bir kadından gelen mektup, şüphelerini iyice arttırır. Kenan bu cinayetleri gerçekten çözerek; sergisine dikkat çekmeyi de aklına koyar. Katya ve Selim başının belaya girmesinden korkup, onu engellemeye çalışsalar da Kenan vazgeçmez. Nihat da Kenan’ın en büyük destekçisidir.
DEVAMI KİTAPTA…



KİTAPTAN NOTLAR

Gelelim kitap ile ilgili yorumlarıma…

Kitap romandaki başkahramanlardan Selim’in ağzından anlatılmaktadır. Mekân olarak Beyoğlu seçilmiş, Beyoğlu’nda yer alan mekânlar, İstiklal caddesi, tarihi mekânlar romana ev sahipliği yapmıştır.

Roman; pek çok Ahmet Ümit kitabında olduğu gibi bir cinayetle başlamamakta. Hatta Kenan’ın sergi düşüncesi ortaya çıkana dek cinayete yer verilmemektedir. İlerleyen bölümlerde günümüzdeki cinayetlerden yola çıkılarak; geçmişte işlenen bir cinayete hatta cinayetlere ulaşılmaktadır.

Kitabın kurgusunda yazar sonunu kendinden beklenen biçimde bitirse de kitap boyunca bende konunun etrafında dolanılıyor da konuya bir türlü girilemiyormuş gibi bir izlenim bıraktı. Bu nedenle pek beğenemedim kitabı. Bu kadar konu etrafında dolandıktan sonra bir iki sayfada tüm düğüm çözülmekte.

Beyoğlu’nun tarihine, mekanlarına çok fazla yer verilse de mekanları bilmeyen benim gibi bir okur için zaman zaman sıkıcı bir hal aldı. Bir de anlatıcı karakterin mimar olmasını göz önünde bulundurursak, tarihi binaların mimari özelliklerine de yer verilmesi benim için sıkıcı oldu. Ayrıntılara boğulmuş hissettim kendimi. İstanbul Hatırası’ndaki gibi bir anlatım olsaydı da ilgi çekici olabilirdi diye düşünüyorum.

Sonuç olarak; hızlıca okuduğum bir kitap olsa da İstanbul Hatırası, ya da Kukla kadar beğenmediğim bir kitap oldu. Bu durumun sık kitap çıkarma kaygısından kaynaklandığını düşünüyorum. Her ne kadar bir çok kitabını yeterince başarılı bulmasam da zihnen yoğun olduğum dönemlerde okumak için benim için iyi oldu.



Kitaptan bir alıntı ile bitirmek istiyorum yazımı... 

“Hayat kudurmuşçasına akan bir ırmağa benzer, insanoğlu ise bu ırmağın azgın sularında yolculuk yapan bir dal parçasına. Bu yolculukta değişmeyen iki olgu vardır;ilki yalnız olduğun,ikincisi ise ne kadar uzun sürse de yolculuğunun ölümle sınırlı olması... Pek iç açıcı sözler söylemediğimin farkındayım ne var ki, gerçek bu. Gerçeği bilirsen, daha hazırlıklı olursun, fırtınalar kadar, sahte sukunetlere de karşı koyabilirsin. Yani yolculuğun daha iyi geçer. Boş hayallere kapılıp, sık sık düş kırıklıklarına uğramazsın. Sadece kendine güvenebileceğin için, insanların seni aldatmasına izin vermezsin. Kendi ayakları üzerinde durmayı başaran, güçlü bir insan olursun” (Sayfa 68,69)


8 Nisan 2018 Pazar

YENİ YAZI ÇEKİLİŞİ...

MERHABALAR
YENİ YAZI blogunun kitap çekilişine ben de bir ayraç ile katılıyorum. 


Katılım yazısı bu şekilde....Tıklayın katılın.... Yeni Yazı bloguna bırakılan yorumlar dikkate alınacaktır. 

BLOGUMUN 3. YAŞ ÇEKİLİŞİ


Selam sevgili dostlarım, 22 Ocak'ta blogum 3 yaşına girdi! Gün itibariyle geride kaldı ama 3 yaşındayız :)  Artık vaktidir, çekilişle birlikte duyurma zamanı geldi. 2015'te başladığım günden bu yana 200 yazı yazmışım.

Okumak isterseniz, şimdiye kadar en çok tıklanan üç yazım:

2- Günlük Kahraman (165)

*        *        *

Çekilişimin diğer sahibi Kitaplarım Olmadan Asla bloğu yazarı Emine hanım (http://kitaplarimolmadanasla.blogspot.com.tr). Kendisine katkısından ve çekilişi zenginleştirdiğinden dolayı teşekkür ediyorum.

Hediyelerimiz Michael Ende'nin Bitmeyecek Öykü kitabı ve Emine Hanım'ın el yapımı kitap ayıracı. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...