20 Nisan 2018 Cuma

AHMET ÜMİT - BEYOĞLU RAPSODİSİ

MERHABALAR,

Uzun zamandır Ahmet Ümit okumuyordum. Market raflarından cep boy Ahmet Ümit kitaplarına rastlayınca fiyat da makul oluca alayım istedim. Cep boy kitapları pek tercih etmesem de; kitaplığımda olmayan Ahmet Ümit kitaplarını alarak eksikleri tamamlamak istedim. Baskı ve dizgi hatasına pek rastlamadığım için de keyifle okudum. Cüz’i fiyatlara kitap almak isteyenlere ve Ahmet Ümit okumayı sevenlere duyurulur.



Kitaba Başlarken;  

Beyoğlu'yum ben rüzgarlar
öğrenciler yağmurlar kadar eski.
Dünyanın ilk günleri
ilk sakinleri gibi eski.
Pera, İlhan BERK


ARKA KAPAK
Üç arkadaşın öyküsü bu. Beyoğlu'nda büyümüş, Beyoğlu'nda yaşayan üç ayrı kişilik, üç ayrı kimlik, üç ayrı insan. Ölümsüzlük merakıyla başlayan ölümler. Her cinayetin ardında gizemli bir neden... Ve soruşturma boyunca adım adım, bina bina, sokak sokak Beyoğlu. O çoksesli, çokrenkli, çokdilli, çokkültürlü Beyoğlu. Günümüzün Babil Kulesi... İnsanın bencilliğini, acımasızlığını, öfkesini, çaresizliğini en iyi anlatan mekân... Soluk soluğa bir gerilim, benzersiz bir final...
Çok kollu, çok dallı büyük bir ırmağa benzeyen bu muhteşem cadde, papazı, fahişesi, cami hocası, pezevengi, hahamı, Alevi dedesi, bankacısı, işportacısı, öğrencisi, öğretmeni, tinercisi, dönercisi, dekoratörü, evsizi, midye satıcısı, esrar satıcısı, kanun kaçağı, Anadolu kaçağı, Avrupa kaçağı, Amerika kaçağı, Afrika kaçağı, yani yaşam kaçağı, beyazı, karası, sarısı, kızılı yani insan görünümünde olan kim varsa, hepsini, herkesi sorgusuz sualsiz kucaklamıştı.
Kiliseleri, camileri, sinagogları, hanları, hamamları, bankaları, giyim mağazaları, kitabevleri, meyhaneleri, birahaneleri, şaraphaneleri, kafeleri, kültürevleri, randevuevleri, sinemaları, tiyatroları, galerileri, vakitleri çoktan dolduğu halde ömür sürmeye çalışan bilmem kaç yüzyıllık inatçı binaları, dar sokakları, kör çıkmazlarıyla Grande Rue de Pera, Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi ya da Beyoğlu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın burası her gün, her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi."




ÖZET
Beyoğlu Rapsodisi üç arkadaşın çocukluğa, kısa pantolon giydikleri dönemde başlayıp; orta yaşlılığa geldikleri zamanlara kadar uzanan hikâyesini anlatmaktadır. Üç arkadaşın adları; Kenan, Nihat ve Selim’dir. Birbirlerinden oldukça farklı olan bu üç arkadaş arkadaşlıklarını uzun yıllardır sürdürmeyi başarmışlardır. Bu arkadaşlar Galatasaray Lisesi'nde de birlikte okumuşlardır.
Üniversite seçimini Kenan Hukuk Fakültesi'nden yana yapar, ancak stajını yapıp, avukat olmasına rağmen babasının sigorta acentesinin başına geçmeyi seçer. Girişimci ruhu sayesinde de mesleğinde başarılı olur ve işini geliştirir. Ancak Kenan’ın işi dışındaki en büyük tutkusu fotoğrafçılıktır. Çektiği fotoğraflarla kişisel sergiler de açmıştır. 


Selim'e gelince; Mimarlık Fakültesi'ni bitirdikten sonra babasının tekstil fabrikasının başına geçmiştir. O da Kenan gibi kendi mesleğini yapmamış baba mesleğini devam ettirmiştir. AZYA adını verdiği markası ile başarılı olmuştur. Güliz ile mutlu bir evliliği vardır. Burç adında down sendromlu bir oğulları vardır.

Selim ve Kenan’ın aksine orta halli bir aileden gelen Nihat, matbaada çalışan bir işçinin oğludur. Annesini küçük yaşta kaybetmiştir. Küçük yaşlardan itibaren Selim ve Kenan; Nihat’ı maddi ve manevi desteklemişlerdir. Nihat’ın Burç’a büyük bir sevgisi ve ilgisi vardır. Nihat; Kenan ve Selim’in desteğiyle bir kitap dükkanı açmıştır. Melek isimli sözde bir şair ile evlidir bir de kızları vardır. Melek; baskın tavrı ile sürekli Nihat’ı ezmektedir.
Kenan; hayatın tadını dolu dolu çıkaran hayatına sayısız kadın girmiş uçarı bir insandır. Fotoğraf çekiminde başarılı olsa da zengin bir aileden gelmiş olduğu için sanat çevrelerinde istediği değeri görmez. Kenan hem sanat çevrelerinin ilgisini çekmek hem de “ölümsüz” olmak için yeni açacağı sergide ölüm fotoğrafları çekmeyi kafasına koyar.
Beyoğlu'nda işlenen cinayetler sonucunda cinayete kurban giden maktullerin olay yerinde çekilmiş fotoğraflarını stüdyo ortamında yeniden canlandıracaklardır. Bunun için Kenan; başkomiser Cüneyt’ten olay yeri fotoğraflarını almayı başarır. Kendisine güzel bir Rus olan Katya’yı da sanat yönetmeni olarak alır. Katya ile Kenan’ın iş ilişkisi kısa sürede aşka dönüşür.



Çalışmalara başlarlar. Dekorlar hazırlanır. Stüdyo olarak Selim’in babadan kalma apartmanı kullanılacaktır. Her ne kadar Selim Kenan’ın projesinden hoşlanmasa ve bu olayın dışında kalmak istese de olayların içine çekilir. Selim mekan sıkıntısı çeken arkadaşına babasının vasiyetiyle yıktırmadığı Beyoğlu'ndaki dört katlı apartmanı verir.
Kenan fotoğraf çekimleri sırasında cinayete kurban giden uyuşturucu bağımlısı Kartal ile Aysun’un fotoğraflarını çekerken iki fotoğrafta da aynı postere rastlar. Çok geçmeden Aysun ile Kartal’ın sevgi oldukları ortaya çıkar. Aysun’un ölümünden eski sevgilisi sorumlu tutulmaktadır. Kartal’ın da uyuşturucu borcu yüzünden öldürüldüğü düşünülse de Kenan iki cinayetin bağlantılı olduğuna inanmaktadır. 
Kenan Aysun’un evinde araştırma yapar, Fransa'dan Catherina adlı bir kadından gelen mektup, şüphelerini iyice arttırır. Kenan bu cinayetleri gerçekten çözerek; sergisine dikkat çekmeyi de aklına koyar. Katya ve Selim başının belaya girmesinden korkup, onu engellemeye çalışsalar da Kenan vazgeçmez. Nihat da Kenan’ın en büyük destekçisidir.
DEVAMI KİTAPTA…



KİTAPTAN NOTLAR

Gelelim kitap ile ilgili yorumlarıma…

Kitap romandaki başkahramanlardan Selim’in ağzından anlatılmaktadır. Mekân olarak Beyoğlu seçilmiş, Beyoğlu’nda yer alan mekânlar, İstiklal caddesi, tarihi mekânlar romana ev sahipliği yapmıştır.

Roman; pek çok Ahmet Ümit kitabında olduğu gibi bir cinayetle başlamamakta. Hatta Kenan’ın sergi düşüncesi ortaya çıkana dek cinayete yer verilmemektedir. İlerleyen bölümlerde günümüzdeki cinayetlerden yola çıkılarak; geçmişte işlenen bir cinayete hatta cinayetlere ulaşılmaktadır.

Kitabın kurgusunda yazar sonunu kendinden beklenen biçimde bitirse de kitap boyunca bende konunun etrafında dolanılıyor da konuya bir türlü girilemiyormuş gibi bir izlenim bıraktı. Bu nedenle pek beğenemedim kitabı. Bu kadar konu etrafında dolandıktan sonra bir iki sayfada tüm düğüm çözülmekte.

Beyoğlu’nun tarihine, mekanlarına çok fazla yer verilse de mekanları bilmeyen benim gibi bir okur için zaman zaman sıkıcı bir hal aldı. Bir de anlatıcı karakterin mimar olmasını göz önünde bulundurursak, tarihi binaların mimari özelliklerine de yer verilmesi benim için sıkıcı oldu. Ayrıntılara boğulmuş hissettim kendimi. İstanbul Hatırası’ndaki gibi bir anlatım olsaydı da ilgi çekici olabilirdi diye düşünüyorum.

Sonuç olarak; hızlıca okuduğum bir kitap olsa da İstanbul Hatırası, ya da Kukla kadar beğenmediğim bir kitap oldu. Bu durumun sık kitap çıkarma kaygısından kaynaklandığını düşünüyorum. Her ne kadar bir çok kitabını yeterince başarılı bulmasam da zihnen yoğun olduğum dönemlerde okumak için benim için iyi oldu.



Kitaptan bir alıntı ile bitirmek istiyorum yazımı... 

“Hayat kudurmuşçasına akan bir ırmağa benzer, insanoğlu ise bu ırmağın azgın sularında yolculuk yapan bir dal parçasına. Bu yolculukta değişmeyen iki olgu vardır;ilki yalnız olduğun,ikincisi ise ne kadar uzun sürse de yolculuğunun ölümle sınırlı olması... Pek iç açıcı sözler söylemediğimin farkındayım ne var ki, gerçek bu. Gerçeği bilirsen, daha hazırlıklı olursun, fırtınalar kadar, sahte sukunetlere de karşı koyabilirsin. Yani yolculuğun daha iyi geçer. Boş hayallere kapılıp, sık sık düş kırıklıklarına uğramazsın. Sadece kendine güvenebileceğin için, insanların seni aldatmasına izin vermezsin. Kendi ayakları üzerinde durmayı başaran, güçlü bir insan olursun” (Sayfa 68,69)


8 Nisan 2018 Pazar

YENİ YAZI ÇEKİLİŞİ...

MERHABALAR
YENİ YAZI blogunun kitap çekilişine ben de bir ayraç ile katılıyorum. 


Katılım yazısı bu şekilde....Tıklayın katılın.... Yeni Yazı bloguna bırakılan yorumlar dikkate alınacaktır. 

BLOGUMUN 3. YAŞ ÇEKİLİŞİ


Selam sevgili dostlarım, 22 Ocak'ta blogum 3 yaşına girdi! Gün itibariyle geride kaldı ama 3 yaşındayız :)  Artık vaktidir, çekilişle birlikte duyurma zamanı geldi. 2015'te başladığım günden bu yana 200 yazı yazmışım.

Okumak isterseniz, şimdiye kadar en çok tıklanan üç yazım:

2- Günlük Kahraman (165)

*        *        *

Çekilişimin diğer sahibi Kitaplarım Olmadan Asla bloğu yazarı Emine hanım (http://kitaplarimolmadanasla.blogspot.com.tr). Kendisine katkısından ve çekilişi zenginleştirdiğinden dolayı teşekkür ediyorum.

Hediyelerimiz Michael Ende'nin Bitmeyecek Öykü kitabı ve Emine Hanım'ın el yapımı kitap ayıracı. 

1 Nisan 2018 Pazar

PATRİCK SÜSKİND – KOKU

 MERHABALAR;

Kitabı okumadan çok uzun zaman önce filmi izlemiş, çok da etkilenmiştim. Sonra filmin kitabının varlığını unuttum ta ki, okula kitap satmak için gelen kitap tezgâhında görünceye dek... Hemen alıp okuyayım istedim. 


ARKA KAPAK

Alman edebiyatının şimdiden efsaneleşmiş münzevisi Patrick Süskind, koku romanıyla artık klasikler arasında…
XVIII. yüzyıl,  Fransa. Kitabın kahramanı Jean-Baptiste Grenouille, tüm insancıl duygulardan yoksun, yalnızca kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmeyen biridir. Herkesin, her şeyin kokusunu alma, dilediği tüm kokuları üretme konusunda gerçek bir dahi olan bu genç adamın, kendi kokusunun olmadığını, bu nedenle insanların kendisinde koku alamadıklarını anladığı gün dünyası başına yıkılır. Tek çıkar yol, başkalarına varlığını hatırlatacak kokular sürmektir. 


Toplum içinde bir birey olarak var olamamış; ama kendi benliği dışında her istediğini yaratabilmiş, bir dahiyi sergileyen bu görkemli alegorinin olağanüstü akıcılıkla erişilen son bölümü, benzeri herhalde Kafka'nın eserinde görülebilecek bir insanlık tragedyasının anlatısıdır.



ÖZET
“Onsekizinci yüzyılda Fransa’da, dahi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan bu dönemin en dahi ve en iğrenç kişilerinden birisi sayılması gereken bir adam yaşadı. Burada onun hikayesi anlatılacak. Adı; Jean Baptiste Grenouille.” (Sayfa 9)
Kitabımız günümüzde dünyanın parfüm başkenti olarak da kabul edilen Paris’te geçmektedir. Tabi ki o dönemde Paris kötü kokuların hükmü altındadır.  Ve Paris’in en kötü kokan yeri Rue Aux Fers’deki semt pazarıdır.

Krallığın en kötü kokan yerinde 17 Temmuz 1738 günü Rue Aux Fers’de bir balıkçı tezgahında balıkları temizlemekte olan yirmilerindeki kadının sancısı tutar. Ve oracıkta ölen diğer beşi gibi altıncı çocuğunu dünyaya getirir. Öncekileri ya ölü ya da yarı ölü doğmuştur. Kadın yeni doğan bebeği elindeki bıçakla kendinden ayırıp, çöp yığının üzerine bıraktıktan sonra bayılır. Polis gelir. Bebeğin ağlaması üzerine bebek çöpten çıkarılır. Polis tarafından sorgulanan kadın; bebeği önceki beş bebeğini de benzer şekilde ölüme terk ettiğini itiraf edince idam cezasına çarptırılır. Bebek de manastır tarafından sütanneye verilir.


"On sekizinci yüzyılda Fransa’da, dâhi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan bu dönemin en dâhi ve en iğrenç kişilerinden biri sayılması gereken bir adam yaşadı. Burada onun hikâyesi anlatılacak. Adı Jean- Baptiste Grenouille; eğer bu ad, de Sade,Saint-Just, Fouché, Bonaparte vb. mendebur dâhi adlarının tersine bugün unutulmuşsa, bu kesinlikle Grenouille’un, kendini beğenmişlik, insan saymazlık, ahlaksızlık, kısacası allahsızlık bakımından bu ünlü ve karanlık adamlarla boy ölçüşemeyeceğinden değil, dehası ve tek hırsı, tarihte iz bırakmamış bir alanla kısıtlı kaldığı içindir: o, varla yok arası kokular dünyası." (Sayfa 9 )
Çok geçmeden Grenouille sütanne Jeanne Bussie tarafından, Saint Merri Manastırına getirilir. Kadın çocuktan kurtulmak istemektedir. Grenouille diğer bebeklerden farklıdır, normal bir bebek gibi kokmamaktadır. Daha doğrusu hiç kokmamaktadır. Sütanne çocuğun içinde şeytan olduğunu söyleyerek bebeği Papaz Terrier’ye bırakır. Bebeğin kokmadığını anlayan ve sütannenin söylediklerine inanmaya başlayan Peder de çocuktan çarçabuk kurtulmak ister. Papaz Terrier çocuğu Madam Galliard adında bir sütanneye verir ve geri gelmemesini garantilemek için bir yıllık ücreti de peşin öder.

“Tabii gerçi o gün, önünde açık olan ikinci şıkkı seçip susabilir ve doğumla ölüm arasındaki yolu, hayat üzerinden dolaşmadan geçebilirdi, hem böylece gerek dünyayı gerek kendini bir sürü uğursuzluktan korumuş olurdu.” (Sayfa 27)
“Yaşamaya sırf inat, sırf kötülük olsun diye karar vermişti.” (Sayfa 28)


Grenouille artık Madam Galliard’ın evinde büyümektedir. Grenouille ne madam ne de orada kalan diğer çocuklar tarafından pek sevilmez. Hatta çevresindenki herkes ona karşı çekinmeyle karışık bir nefret bile hisseder. Öte yandan  Grenouille de tüm insani duygulardan yoksundur.  Kokusu olmayan bu ilginç çocuğun en önemli özelliği çok iyi koku almasıdır. 



Grenouille genç bir çocuk olduğunda Madam tarafından bir dericinin yanına çırak olarak verilir. Çok zeki bir çocuk değildir ama çok çalışkandır. En zor işleri bile çok rahat yapabilmektedir. Onu derici çırağı olarak en değerli yapan da hastalıklara karşı direncidir. Çünkü çalıştırıldıkları ağır koşullar nedeni ile derici çırakları kolayca hasta olmak da hatta ölmektedirler.

“İkinci kural der ki: Parfüm zaman içinde yaşar; gençliği,olgunluğu,yaşlılığı vardır.Ve ancak hayatının üç çağında da aynı hoş biçimde koku veriyorsa başarılı olmuş denebilir.”  (Sayfa 70)
1 Eylül 1753’de kralın tahta çıkması şerefine kutlamalar yapılırken; ırmağın sağ kıyısında oturan Grenouille bir koku duyar ve kokuyu takibe başlar. Paris sokaklarında burnunun rehberliğinde dolaşır. Daha önce hiç böyle bir koku duymamıştır. Kokunun sahibi, kızıl saçlı güzel bir genç kızdır. Bir süre sonra kıza ulaştığında panik içinde kızı boğar. Grenouille burada kızın her yerini koklayarak güzelliğin ve ölümün kokusunu içine sindirir.Her ne kadar ölen kız bulunsa da katili hiç bulunamaz.

Bir gün patronu Bay Grimal tarafından, işlenmiş derileri teslim etmek için Guiseppe Baldini’nin parfüm dükkânına gönderilir. Burada kokular konusundaki marifetini gösterir. Parfümcü tarafından işe alınmak ister. Baldini iyi bir para karşılığında Grenouille’yi dericiden alır. Parfümcü şehrin en iyi parfümcüleri arasındadır. Ancak eski popülaritesini yitirmiş, işleri de bozulmaya başlamıştır.  Artık iyi kokular üretemediği için iflas etmek üzerededir. Rakibi Pelissier yeni parfümü ile gözde durumundadır. Çok geçmeden Baldini; Grenoille sayesinde, eski şaşalı günlerine döner çok para kazanır. 

“Çünkü insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. Ama kokudan kaçamıyorlardı. Çünkü koku, soluğun kardeşiydi. Onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. Hem de tam orta yerlerine gidiyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılamayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. Kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.” (Sayfa 165 - 166)

Bu arada Grenouille’yi iyi bir para karşılığında parfümcüye veren derici, Bay Grimal bu karlı alışverişi bir yerde içki içerek kutlar. Fakat sarhoş olmuştur ve evine gitmek isterken nehire düşer ve boğulur. 
Ancak Grenouille’nin artık bir hedefi vardır. Her şeyin kokusunu esir edebilmek. Baldini’den damıtma tekniğinin inceliklerini öğrenir. Baldini'den bunu ona öğretmesini ister. Güllerden imbiklerle koku üretimini gören Jean her şeyin kokusunu bu sayede çıkarabileceğini düşünür. Ama canlıların kokusunu esir etmek çiçeklerin kokusunu esir etmek gibi kolay değildir. İmbikte kaynatıp damıtmayı denediği cam ve kedinin kokusunu alamaz. 

Baldini'nin yanında onun teknikleri ile bu kokuları elde edemeyeceğini anlayan Jean ondan Grasse'e doğru yola çıkar. Grenouille’nin ayrıldığı gün Baldini elim bir kazada karısı ile birlikte ölür.
DEVAMI KİTABIMIZDA....  

 “Dirençli bir bakteri kadar inatçı, sessizce bir ağaçta bekleyip yıllarca önce ele geçirdiği küçücük bir damla kanla geçinen kene kadar kanaatkardı.” (Sayfa 27 )

 KİTAPTAN NOTLAR
Kitabı okumadan önce filmini izlemiştim. Filmde anlatılan kafamda soru işareti olarak kalmış olan pek çok ayrıntı kitap sayesinde aydınlanmış oldu. Karakteri daha iyi çözümlemiş oldum. Tabi ki anladım derken karaktere olan olumsuz duygularım azalamadı. Karakteri acıma ile iğrenme arasında bir yerlerde konumlandı. Bu denli duygusuz “koku” duyusunun esiri bir adamı sevmek de pek mümkün değil maalesef.

Kitabın ana karakteri belki de edebiyat tarihinin en ilginç, en duygusuz katillerinden biri. Görüntü ve karakter olarak da bir o kadar ilginç. 

Kitap boyunca Grenouille’in her ne kadar habis bir antikahraman olsa da hayatına giren herkesin onu maddi ve manevi kullandığına ve ona bunun karşılığında sevgi bile vermediklerine şahit oluyoruz. Her kes ona başta annesi olmak üzere kötü ve acımasız davranıyor. Bununla birlikte Grenouille’nin  ilişkisinin bittiği insanların bir şekilde öldüğünü görüyoruz. Annesi doğumdan sonra asılır. Süt annesi sefalat içinde ölür, yanında çalıştığı derici boğularak ölür, Daha sonra Baldini’den koku yapımı ile ilgili bütün bilgileri ve kalfalık belgesini de alıp yola çıktıktan sonra Baldini’nin evi yıkılır. Hatta Duruot da suçlarının üstüne kaldığı kişi olarak idam edilerek öldürülür. Yani kimin hayatına girerse; lanetini de beraberinde götürür.

Romanda karakter dışında özellikle kokular ile ilgili betimlemelerde yazarın başarısını kabul etmemek mümkün değil. Paris’in kötü kokusundan çiçek kokularına, suyun hatta taşların kokuları bile çok iyi betimlenmiş. Her ne kadar elde ediliş biçimi genç kızların ölümü olsa da son ürettiği kokuyu merak ettim doğrusu.

Bir de aklıma gelmişken eklemeden geçmeyeyim. Jean Baptiste Grenouille annesinin altıncı doğumu, ve süt anneleri onu şeytana benzetiyor. Yazar bu sayıyı acaba hissettirmek istediği düşüncenin altını çizmek için özellikle mi seçmiştir.

Okumaktan keyif aldığım ve tarzını beğendiğim bir yazar ile daha tanışmış oldum kitap ile birlikte.

Yorumumu Jean-Baptiste Grenouille'yi çok iyi tanımlaya bir alıntı ile tamamlamak istiyorum. 

“...yaşamın kendisine hep sürüp giden bir kışlamadan başka bir şey vermediği, ağaçtaki o kene gibi. Dış dünyaya olabilecek en küçük yüzeyi göstermek için kurşuni gövdesini küre biçimine sokan, dışarıya bir şey sızdırmamak, kendinden bir damla ter bile yitirmemek için derisini düm- düz, kaskatı yapan küçük, çirkin kene. Kimse görmesin de ezmesin diye özellikle küçülen, gösterişsizleşen kene. Kendi içine toplaşıp ağacına çöreklenmiş, kör, sağır, dilsiz, yalnız havayı koklayan, yıllarca, fersah fersah öteden geçen, kendi gücüyle hiçbir zaman erişemeyeceği hayvanların kan kokusunu alan, yalnız bir kene. Kendini bırakıp düşebilirdi de. Ormanın örtüsüne düşüp minicik altı bacağıyla birkaç milimetre şu yana bu yana sürünüp yaprakların altında ölmeye yatabilirdi; yazık olmazdı keneye, Allah için olmazdı. Ama inatçı, dik kafalı, iğrenç kene, yapışır ağaca, yaşar ve bekler. Bekler ki, o en olmayacak rastlantı, kanı bir hayvan biçi- minde doğruca ağacın altına sürüsün. İşte ancak o zaman bırakır çekingenliğini, düşer, geçirir tırnaklarını, ısırır, burgu gibi dalar yabancı ete...
Böyle bir keneydi işte Grenouille çocuk. Içine kapanmış yaşıyor,daha iyi zamanları bekliyordu. Dünyaya dışkısından başka bir şey verdiği yoktu; ne bir gülümseme, ne bir bağırış, ne bir göz ışıldaması, ne de kendi kokusu” (Sayfa 28)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE SEVGİLER...

27 Şubat 2018 Salı

TURGUT ÖZAKMAN - ROMANTİKA

MERHABALAR,

Uzun zamandır pek çok yerde karşıma çıkan, ancak okumaya yeni fırsat bulduğum bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle... Bloga bu yazıyı hazırlarken; Korkma İnsancık Korkma'ya blogda yer vermediğimi üzülerek fark ettim. Düşününce okuduğum ve yayınlamaya, yazmaya fırsat bulamadığım bir bu kadar daha kitap olduğunu düşününce kendimi kötü hissediyorum. Keşke daha fazla vaktim olsaydı diye de hayıflanıyorum. Gelelim kitabımıza... 


ARKA KAPAK
'Romantika', Turgut Özakman'ın 'Korkma İnsancık Korkma'dan sonra, ikinci romanı.
Yine şaşırtıcı bir aşkın öyküsü. Bir aşk güzellemesi. 1960-1987 dönemine özgü çalkantılar. Sürprizler, oyunlar, dönüşümlerle dolu, gizemli bir ilişkinin gizli tarihi. Kuşaklar arası çatışmalar. Renkli, ilginç, şaşırtıcı karakterler. Kıvrak, akıcı, neşeli bir dil, yalın bir üslup.
Çok açılı bir anlatım tekniği, usta işi bir kurgu.
Konusu, kişileri, tekniği, kurgusu ile farklı bir roman.
...
Aşk keyifli bir işemedir! Metabolizma hastalığıdır! Afyondur! Köleliktir! Yanılsamadır!, Doğanın aldatmacasıdır! Aşk havuzunda kazlar yüzer. Yaşasın seks!"
...
"Kendinden başkasını sevmeyen, bedenini kutsayan, kafası yerine bilmemnesi ile düşünen birinin aşkı anlamasını, övmesini beklemenin, bir kurbağadan arya söylemesini istemek kadar gülünç olduğunu bilirim."
...
"Sevene yılan bile dokunmaz. Bu büyük ve önemli sözü daha duymamış olabilirsin. Çünkü az önce uydurdum. Ama bir gün kalbi olan herkesin, bu sözü benimseyeceğine inanıyorum."
...
"Olayları özel bir yöntemle not ettim. Aklını çalıştırırsan kolayca çözebilirsin."
2 2m6728 1962 x6r86m56
"Her şey şu basit, çocukça, sefil işaretlerin içindeydi ve çözemiyorduk. Hani kolaydı baba?"
...
"Bir gün 'aşk ihtilaldir' demiştiniz. Bu sözün anlamını şimdi anlıyorum. Aşk gelince, gerçekten yeni bir dünya kuruluyormuş. İçimde, varlığından haberli bile olmadığım yeni duygular keşfediyorum. Eskiden göl balığıydım. Şimdi akıntıya karşı yüzen bir sazanım."
... 
bin yıllık özlemle sarılmak istiyorum
rüyalarını bile kucaklamak için.
T3rq3twz6  m6.46. 8=,q2I=rI=


ÖZET

Bir sabah Şirin yalnız başına yaşadığı evinde uzun uzun çalan telefon ile uyanır. Saat henüz sekiz bile değildir. Arayan uzun zamandır babasının kitapevinde çalışan Asım Efendi’dir. Asım Efendi babasının kalp krizi geçirdiğini annesinin Şirin’i çağırdığını söyler. Şirin babasına çok düşkündür. Fakat her fırsatta kendini aristokrat sayıp, babasını küçümseyen annesi ve annesinin kopyası ablası ile zorunda kalmadıkça görüşmez. Şirin çok geçmeden soluğu hastanede alır. Babası yoğun bakımdadır. Şirin duruma çok üzülür. Gazeteden izin alır ve ailesinin evinde kalır. Bu esnada babasının hem çalışma hem de yatak odası olarak kullandığı odayı kullanır. Odada kaldığı süreçte geçmişe yolculuk yapar.

Son derece sakin bir yapıya sahip olan Doğan Bey geçmişte üniversitede doçenttir. Ancak 1960 hareketi esnasında görevden alınan meslektaşlarına yapılan haksızlığa göz yummaz. İstifa eder. İstifa ettikten sonra bir kırtasiye dükkanı açar. Şirin’in annesi kendileri gibi soylu bir aileden gelmediği için eşini sürekli küçümser. Doçentlikten esnaflığa geçişinde Doğan Bey’in daha çok üzerine gelirler. Annesi, ablası ve teyzesi babasına cephe almıştır. Zaman zaman mesleğini özlese de gösteriş meraklısı, burnu havada eşinin aşağılamalarına uğramamak inadıyla işine dört elle sarılır. Aile içinde yalnız kalan içine kapanan Doğan Bey; uduna, rakısına sığınır. 


Çok geçmeden Doğan Bey; işinde başarı kazanır. Zaman zaman iş hayatında tökezlese de yeniden toparlanmayı başarır. İlk olarak bir araba almış ve ardından da büyük, gösterişli bir kitapevi açmıştır. Her tökezlemesinde sıkıntılı günler yaşasa da yeniden ayağa kalkacak enerjiyi bulur. Şirin babasının bu durumuna ve annesine karşı aldı aldırmaz tavra şaşırır.
Bu sırada evin asi kızı Şirin büyümüş, üniversiteye başlamıştır. Sırf annesine inat belki de özgür olmak adına annesinin “kirli kazak” adını taktığı bir genç ile evlenir. Ancak çok geçmeden boşanır. Boşanınca da ailesinin evine dönmez, yalnız yaşamaya başlar. 
1971 darbesinde Şirin'in babası ise gözaltına alınır. Yayınevinde yayınladığı kitaplardan bazıları toplatılır. Yirmi gün gözaltında kalır. Eve iyice süzülmüş ve hırpalanmış olarak döner. Şirin, babasını mutlu olması için ara sıra arkadaşlarını çağırır, birkaç kadeh içki içerler, sohbet eder ve bazen de ud çalıp eğlenirler. Çok geçmeden babası yine toparlanır. Şirin annesi ve ablasının tavrına karşılık arkadaşı Sanem ile babasının arasını yapmaya çalıştıysa da; Doğan Bey kibarca reddeder.




Şirin’in evinde baş başa içtikleri bir akşam Şirin babasına annesinin ve ablasının tavrına nasıl katlandığını ve olaylara nasıl kayıtsız kalabildiğini sorar. Babası, buna karşılık eski ve gizli aşkı olan Arzu'dan üstü kapalı bir şekilde bahseder.

“Bak kızım yıllar önce, olağanüstü bir varlık benimle ilişki kurdu. O günden beri, kısa aralar dışında her gün ses olarak beliriyor. Zaman zaman da çeşitli kimlikler altında somutlaşıyor, bana güç ve yaşama sevinci veriyor. Bütün olumsuzlukların izini silip süpüren, beni her yıkılışımda dirilten işte bu mucize.”


Şirin babasının söylediklerine anlam veremez ve babasının hayal dünyasının ürünü sanır. Doğan bey; bir gün o öldüğünde kızına her şeyi öğreneceğini kütüphanesinde her şeyi not ettiği bir defteri olduğunu söyler. Babası hastanedeyken Şirin babasının defterini bulur. 

Ancak defter bir şifreleme sistemi ile yazılmıştır. Şirin arkadaşları Sanem ve yaprak ile defteri çözmeye çalışsalar da ilk başta çözemezler. Ancak Sanem’in yardımı ile çözerler. Şirin defterde yazanları sadece Sanem ile paylaşmak ister. Şirin adeta zamanda yolculuk yaparak babasının hayatını okumaya başlar. Büyülü bir aşk çıkar karşısına…


“Aşk doğal afete benzer kızım”… “İstemekle gerçekleşmez ki. Kendiliğinden gelir.” (Sayfa, 18)

“Biz hiç olmazsa sevişmeyi biliyorduk, 70'liler savaşmayı, 80'liler bi tuhaf. Galiba ne sevişmeyi biliyorlar, ne savaşmayı. Bakalım 90'lılar nasıl olacak?” (Sayfa, 63)

“Anlaşılan, bebeğin annenin kanını ve sütünü merek büyümesi gibi, gelecek de ancak geçmişi yiyerek var oluyor.”(Sayfa, 104)


KİTAPTAN NOTLAR

Kitap okuduğum Şu Çılgın Türkler ve Korkma İnsancık Korkma’dan sonra üçüncü Turgut Özakman Kitabı. Kitap 163 sayfadan oluşan bir çırpıda okunan akıcı bir kitap oldu benim için. Konusu itibari ile her ne kadar Doğan Bey’in geçmişte öğrencisi olan Arzu ile yasak aşkını anlatsa da yazarın naif anlatımı ve kullandığı kelimeler itibari ile bu aşkı yadırgamak bir tarafa ikilinin aşkına, sabrına hayran kalıyorsunuz. Bu güzel aşka Ankara güzel bir fon oluşturmuş. Doğrusu mekanlara gidip görmeyi çok isterdim. Özellikle; Gül Bahçesi'ni.

Doğan bey’in aile içinde aşağılanması, hasta olması ve Şirin’e bir defter bırakması bana Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi karakterini hatırlattı. Raif Efendi de ölmeden önce bir defter bırakarak Maria Pruder’i anlatmıştı. İki karakteri birbirine çok benzettim. Yazar da esinlenmiş midir acaba?

Kitapta kullanılan şifreleme sistemi kurguya güzel bir ayrıntı ve farklılık katmış. İleride kullanmak için sistemi not etmeyi düşünüyorum.

Kitap içerisinden bahsi geçen tablolara kitabın sonunda yer verilmesi kitap içerisindeki güzel ayrıntılardan. Kitabı elimden bırakıp, tablolar ile ilgili araştırma yapmak benim adıma kitapta kopukluklara neden olabilirdi. Yazar Korkma İnsancık Korkma’da da kitabın arkasına bir sözlük oluşturup, bilgilendirme yapmıştı. Zannediyorum yazarın akademisyen karakterinden gelen bir ayrıntıcılık söz konusu burada.

Kitapta beğendiğim diğer ayrıntı da yazarın “Mutlu Son” ile bitirmesi oldu. Doğan Bey hasta olunca kitabın sonunda beklenen bir son olur diye düşünmüştüm. Sonuç olarak kitabı çok beğendim ve tavsiye ediyorum.

Kitapta beğenmediğim tek ayrıntı kitap kapağı oldu. Daha önce Gustave Klimt’in tablosu kullanılan Korkma İnsancık Korkma’dan sonra kapak bana basit ve vasat geldi. En kısa zamanda Korkma İnsancık Korkma’yı tekrar okuyarak blogumda yer vereceğim. 


Yorumumu kitapta yer alan şiirle bitirmek istiyorum... 

Romantika’da aşk bazen şiire dökülüyor:

“dudakları daha kırmızıydı bugün

gözleri daha büyüktü
bir sunak kandili gibi yanıyordu yüzü
heyecandan
boynu
mercan bir gerdanlığı süslüyordu
ne güzelsin
diye fısıldadım
hayran hayran”

Kimi zaman ete kemiğe bürünüp tensel bir aşkın şiiri oluyor:
“göğüslerin iki bereketli

ve çiçekli meyve
dimdik ve kıvrak”

Kimi zaman da kavuşmayı müjdeliyor:
“yaz ortasında

buluştuk yeniden
içki içtik
konuşa konuşa
ve
nar yedik
birbirimizin avucundan”