14 Haziran 2019 Cuma

CENGİZ AYTMATOV – TOPRAK ANA


MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ OKUYUCULARI;


Sizlerle Kırgız yazar Cengiz Aytmatov‘un 1963’te yayınlanan ve Lenin Ödülü‘ne layık görülen romanı Toprak Ana’yı paylaşmak istiyorum. Eser pek çok dile çevrilerek ödülü hak ettiğini de göstermiştir bence. 


KİTABA BAŞLARKEN;
Babam Törekul Aytmatov,
Bilmiyorum mezarın nerededir
Bunu sana sunuyorum.
Anam Nahima Aytmatova,
Biz dört kardeşi sen yetiştirdin,
Bunu sana sunuyorum.


ARKA KAPAK
Cengiz Aytmatov, Toprak Ana romanında Erkekleri askere alınan bozkırın ortasındaki bir Kırgız köyünde geride kalanların çektiği sıkıntıları anlatıyor. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen cepheye çağrılma yaşı, anaların evlatlarını bir bir askere göndermesi, ayrılıklar, gözyaşları... Yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş. Cengiz Aytmatov, o her zamanki berrak ve akıcı üslubuyla bizleri, adeta insanları öğütür gibi harcayan savaş düzeneğinin yarattığı trajedilerle sarsıyor.


ÖZET
135 sayfalık kısa romanımızda olaylar toprağını ailesi kadar seven romanımızın başkahramanı Tolgonay'ın ağzından anlatılmaktadır. Roman boyunca Tolgonay, acı tatlı tüm yaşadıklarını Toprak Ana’ya anlatır. Tolgonay'ın toprakla yarenliği henüz küçücük bir çocukken başlamıştır. Tolgonay, tıpkı ailesi gibi ataları gibi geçimini topraktan sağlamaktadır. Büyüyüp serpildiğinde, kendisi gibi toprak işçisi olan Suvankul'a aşık olur ve çok geçmeden evlenirler. Üç oğulları olur. Tarlalarda çalışarak geçimlerini sağlarlar.

Oğullarının en büyükleri babasına benzeyen Kasım’dır. İkinci evlatları Maysalbek, de babasına benzeyen öğretmen olmak isteyen bir gençtir. Üçüncü oğulları Caynak ise annesine benzeyen bir gençtir. Suvankul, kendini geliştirir, okuma öğrenir. Köye ilk traktörü getiren ekip başıdır.  
Aradan yıllar geçer. Çocuklar büyür. Kasım babasının izinden giderek biçerdöver sürücüsü olur. Çok güzel bir dağ kızı olan Aliman’ı eve gelin getirir. Aliman eşine çok düşkündür. Tolgonay da gelinini sahip olamadığı kızı gibi sahiplenir ve çok sever. Maysalbek öğretmen olmak için, köy okulunu bitirince kente gider ve en küçükleri Caynak da Gençlik Kolu Kulübü'nün başkanı olur. Her şey yolundadır.

Köyde buğday hasatı zamanı geldiğinde ansızın köye gelen bir Rus askerinden savaş çıktığı haberini alırlar. Köydeki erkekler birer birer askere çağrılır. 

DEVAMI KİTABIMIZDA... 


KİTAPTAN NOTLAR

Nora yayınlarından okuduğum, yazarın Beyaz Gemi’si ve Ötüken Yayınlarından çıkan Cemile’nin ardından okumak üzere seçtiğim üçüncü Aytmatov kitabı yine Ötüken yayınlarından çıkan Refik Özdek tarafından çevrilen Toprak Ana oldu. Her ne kadar Cemile ve Toprak Ana’yı severek okusam da Beyaz Gemi’nin benim için bambaşka bir yere sahip olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Biçimsel özelliklere gelecek olursak; kitap isminin ve editör bilgilerinin yer aldığı iki sayfadan sonra bölümler halinde yazılmış kitabımıza Aytmatov’un babasına ve annesine ithafen yazdığı şiir ile giriş yapılıyor. Kitap on sekiz bölümden oluşmakta.  


Toprak Ana ve Cemile aynı dönemleri konu alan II. Dünya Savaşı yıllarını, savaşın şiddetini, savaş yıllarında insanların yaşadığı sefalet, açlık, acı, ölümü anlatmakta. Bu nedenle ister istemez kitapları ve karakterleri kıyaslıyor okuyucu.
Cemile ve Aliman savaşın genç kadınları her ikisi de kocalarını cepheye göndermiş, kendileri de cephenin gerisinde, savaşa destek olan kadınlar. Tolgonay da evlatlarını kaybeden güçlü bir kadın. Her şeye rağmen  gelinine sahip çıkan güçlü bir kadın. Bu yüzden de eli öpülesi bir kadın.

Bu güne dek, “savaş” konulu pek çok kitap okudum. Filmler izledim. Toprak Ana’yı bunlardan ayıran en önemli özellik, tank, tüfek göstermeden olayları savaş tüm şiddeti ile devam ederken; geride kalanların üzerinden anlatması. Bunu yaparken de eski ve yeni nesli temsil eden iki güçlü kadını seçmesi. 


Acılarla savaşan Tolgonay, ile acılarına teslim olan Aliman.
Tüm bunları yaparken de duyguları okuyucuya geçirme bakımından yazarın başarısı tartışılmaz. Küçük bir Kırgız köyünün sahne olarak seçildiği bir savaş kesitinden yola çıkarak, açlığı, sefaleti, ölümü… tüm şiddeti hissediyorsunuz.
Hayattan aslında pek de büyük beklentileri olmayan Kırgız köylülerinin elindeki ufacık mutlulukları da kaybı ayrıca beni en çok etkileyen durum oldu. Suvankul’un cümleleri özetliyor olayı. Ancak bu ufacık mutluluk bile çok görülüyor romanımızdaki kahramanlara…

“Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp eker, kendi ürünümüzü kaldırınca, biz de mutlu olacağız. İnsanın çok büyük mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.” (Sayfa 13)

Kitabın diline gelecek olursak. Yazarın kullandığı dil çok sade ve akıcı. Elinize almanızla bitirmeniz ve bitirirken de içinizde büyük bir burukluk hissetmeniz aynı anda oluyor neredeyse. Kitabı bu kadar hızlı okumaktan bahsetmişken aklınıza derinliği olmayan okuyup geçtiğiniz bir kitap olarak düşünmeyin. Kitap bittikten sonra etkisinden çıkması zor oluyor insanın. Bu anlamda kitabı okumanızı tavsiye ederim.


Okuduğum üç kitaptan da çıkardığım sonuç şu ki; yazarın kendi yaşantısından dolayı mıdır bilmem; kitaplarının mutlu sonla bitmemesi. Beyaz Gemi’nin boğazımda bıraktığı düğüm hala etkisini korurken; Toprak Ana ikinci düğüm etkisini yarattı.  Tek teselli Canbolat oldu. Ölümün içinden sıyrılan yaşam olarak…

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…

7 Haziran 2019 Cuma

STEFAN ZWEİG – AMOK KOŞUCUSU

MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİM;

“On gündür tek bir kelime bile konuşmadım. Aslında yıllardır... Artık o kadar zor geliyor ki bu, belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla…”(Sayfa 9)

Yine bir Zweig kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle... 


ARKA KAPAK
Amok Koşucusu doktor olarak yardıma ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında sıkışıp kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve hesapçı tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına girer.





 “Sonuç olarak Amok.. evet, Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini içiyor... orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk.. tıpkı benim odamda oturduğum gibi.. ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor.. dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru... nereye olduğunu bilmeden. Yolda karşısına ne çıkarsa çıksın, insan, hayvan, hançeriyle vurup yere seriyor ve kan sarhoşluğu onu daha da öfkelendiriyor… Koşan adamın ağzından köpükler saçılıyor, delirmiş gibi uluyor…ama koşmaya devam ediyor, koşuyor,koşuyor, artık ne sağa bakıyor ne solda duruyor, sadece tiz çığlığıyla, elinde hançeriyle öyle korkunç bir halde ileriye doğru koşmaya devam ediyor… Köylerdeki insanlar bir Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler…onun koşarak gelmekte olduğunu gördüklerinde kekresi uyarmak için bağırırlar. Amok! Amok! Ve herkes kaçışır…ama o koşmaya devam eder, hiçbir şey duymaz, sürekli koşar hiçbir şey görmez, karşısına çıkan her şeyi yere yıkar… ta ki biri onu kuduz bir köpek gibi vurup yere serene ya da kendiliğinden köpükler içinde yere yıkılana kadar… ” (Sayfa 31)


ÖZET
1912 yılının Mart ayında; Napoli Liman'ından Oceania’ya yolculuk eden bir transatlantiğin yük boşaltma işlemleri sırasında gerçekleşen olaylar gündeme ağır bir şekilde oturmuştur.
Öykünün anlatıcısı Kalküta’daki gemi acentesinde Avrupa’ya döneüş için bilet aramaktadır. Ancak gemi daha Avusturalya’da dolmaktadır. Neyse ki şans eseri bir bilet bulunur ve gemiye biner. Her ne kadar bulunan kamara pek rahat olmasa da yine de bileti kabul eder ve yolculuk başlar. Kamarası pek de havadar olmadığından zaman zaman güvertede hava alır yolcu. Güvertede yıldızları izlerken yalnız olmadığını fark eder. Orada bir adam olduğunu fark eder. Her ne kadar başlangıçta çekingen davransa da sonrasında iki yolcu arasında bir sohbet ve arkadaşlık başlar.

“Kadın bana yazmıştı, ölmek zorunda değildim artık, ona yardım edebilirdim... ve belki... ah, delice varsayımların ve umutların içinde tamamen kendimi kaybetmiştim... yüz kere, bin kere okudum o küçük kağıt parçasını, öptüm onu... gözden kaçmış, unutulmuş bir sözcük kalmış mı diye enine boyuna inceledim... hayallerim giderek derinleşti, karmaşıklaştı; açık gözlerle gerçekleşen, hayaller içinde bir uyku durumu...bir tür felç, uykuyla uyanıklık arasında tamamıyla cansız, ama hareketli de bir hal, belki on beş dakika süren, belki de saatler...”( Sayfa 42-43)


Karşılaştığı adam bir doktordur. Sekiz yıl evvel çalıştığı hastanenin parasına el uzatmış ve amcasının da yardımıyla, biraz da maddi sebeplerle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalır.  Küçük bir kasabada doktorluk yapmaya başlar. Yaşadığı hayat başlarda öyle gelmese de sonradan boğucu bir hal alır. Avrupa’yı özler.
Bu esna esnada zengin ve asil bir kadın doktor ile görüşmeye gelir. Bekten kurtarmak Kadının yaşadığı yerden oldukça uzakta doktorluk yapan adama gelme sebebi, kendisini karnındaki bebekten kurtarmasını istemesidir. Kocası uzun zamandır iş nedeni ile Avrupa’dadır. Başka bir adamdan olan bu bebeğin ortaya çıkmaması gerekmektedir. Ancak kadın bu istediği rica eder gibi değil de küstahça, lütfeder gibi dile getirir. Konuşurken sürekli üst perdeden konuşur.

“İnatçı bir at gibi başını geriye atıyor. Öfkeyle bana bakıyor.
“Hayır, sizden rica etmeyeceğim.Ölmeyi tercih ederim.”(Sayfa 26)


Doktor yasal olmadığını söyleyerek kabul etmez. Kadın çok dil döker, para önerir. Ancak doktor yine de kabul etmez.  Bunun üzerine odadan çıkarak doktora sert bir şekilde bağırır ve ona ihtiyacı olmadığını gururlu ve kendinden emin bir biçimde söyler. Doktor onun bu tavrına çok kızsa da bir kadının boyun eğmeyişliğini görür ve içinde ilk defa bir kadına karşı böyle belirsiz duygular hisseder.

Kadının ardından gitse de ona yetişemez. Kadına yardım etmediği için başına gelebileceklerden dolayı; kendini çok suçlu hisseder. Daha sonra zor da olsa kadına ulaşır. Doktor ona yardım etmek istediğini ve o bebekten kurtulması için elinden geleni yapacağını söylese de kadın kabul etmez. Doktora güvenmez ve bu sırrı açığa çıkaracağını düşünerek itibarının zedelenmesini istemez.

Kadın doktora güvenemediği için kötü şartlarda bebeği aldırır. Ancak kanaması bir türlü durmaz. Kadının güvendiği bir hizmetlisi doktora ulaşır. Ancak her şey için çok geçtir. Kadın ölmeden önce kendisinin onurunu kurtarması için doktordan söz almıştır. Doktor bir başka doktordan kadının kocası için bir otopsi raporu alır. Burada kadının ölüm sebebi ;“kalp yetmezliği”dir.

Aynı günlerde eve dönen kadının kocası karısının ölümünden şüphelenir. Karsını hem defnetmek hem de otopsi yaptırmak için Avrupa’ya götürmeye karar verir. Doktor kadına söz verdiği gibi kadının sırrını koruyacaktır ama nasıl?….
DEVAMI KİTABIMIZDA…

“Elimizde kalan son insan hakkı herhalde şudur: Canının istediği şekilde geberme hakkı...Ve dışarıdan bir yardımla rahatsız edilmeme hakkı.” (Sayfa 59)


KİTAPTAN  NOTLAR
“Amok Koşucusu” yazarın 60 sayfadan oluşan Novellasıdır. Kitapta bir doktorun bir hastasına duyduğu hastalıklı duygu, kadına verdiği sözü yerine getirme isteğinin marazi bir hal alışı anlatılmaktadır.

Yazarın kocası dışındaki bir adamdan bebek bekleyen bir kadının ve kadına anlamlandıramadığı marazi duygularla bağlanan doktorun duyguları çok güzel anlatılmış. Yine yazarın başarılı ruh tahlilleri öne çıkmıştır.

Doktorun duygularını “Amok Koşucusu”nun duyguları kadar yoğun ve abartılı bulmasam da yazarın “amok” halinden hareketle anlattığı duyguları güzel özdeşleştirdiğini düşünüyorum

Sonuç olarak; sıkılmadan okuduğum keyifli bir Zweig okuması oldu diyebilirim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER..  

31 Mayıs 2019 Cuma

HARUKİ MURAKAMİ – KUMANDANI ÖLDÜRMEK - (KİLLİNG COMMENDATORE)

Merhabalar Kitaplarım Olmadan Asla Blogu Değerli Takipçileri….


Haruki Murakami’nin 2017 yılında ilk baskısı çıkan ve 2018 yılında Türkçeye çevrilen 14. kitabı “Kumandanı Öldürmek”i okumak bana 2019 Nisan ayında kısmet oldu. Yazarın okuduğum ilk kitabının son kitabı olması biraz manidar oldu. Murakami severlerin tersine sondan başa doğru okuyacağım galiba yazarı. Bir de kitapları bu kadar pahalı olmasa…Gelelim kitaba…


ARKA KAPAK

Hepimiz hiç kimseye açamayacağımız sırlarla yaşıyoruz...(Sayfa 824)


Dünya edebiyatının tartışmasız en büyük yazarlarından olan Haruki Murakami’den gerçek bir şaheser… İlmek ilmek örülmüş bir gizem hikâyesi… 

Kumandanı Öldürmek yalnızlığı bir yük olarak görmeyen, yeri geldiğinde yalnızlığını bir madalya gibi göğsünde taşıyanlar için yazılmış bir roman. Tıpkı bir dağ başında yalnız bir hayat süren, bu yalnız varoluşuyla gizemli bir şeyleri hayatına davet eden roman kahramanı gibi.
Bu muhteşem romanı okurken yol arkadaşımız yine müzik olacak… Mozart’ın Don Giovanni’sini, Strauss’un Güllü Şövalye’sini başucu müziğimiz yapacağız. 
Kumandanı Öldürmek’in gizemli labirentlerinde kaybolurken Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby’sine selam gönderecek, Orwell’ın 1984’ü yazarken inzivaya çekildiği o adayı merak edeceğiz… Ve hepsinden önemlisi “büyülü bir dünya”da yaşadığımızı bir kez daha anlayacağız.


ÖZET

Adını bilmediğimiz ve kitap boyunca da öğrenemeyeceğimiz portre ressamı karakterimiz 12 yaşındayken kaybettiği kız kardeşine benzeterek evlendiği karısı Yuzu’nun isteği ile karısından ayrılır. Karısının hayatında başka biri vardır. Ardından resmi boşanma işlemleri başlatılır ve ressamımız kendini aylarca yollara vurur.


“Rüyalar kişiye özeldir.” (Sayfa 30)

İki ay boyunca yüzlerce, binlerce kilometre gittikten, Japonya’nın çeşitli şehirlerini gezip, bazen de günübirlik aşklar yaşadıktan sonra arkadaşı Masahiko Amada’nın teklifi ile bakımevinde kalan, bunamış babasının evini kiralar. Evin sahibi Tomohiko Amada isimli ünlü bir ressamdır. Tomohiko Amada önceden modern resim yapan ama daha sonra savaş travmasının ardından kendini geleneksel Japon resmine vermiş ve şimdilerde ölümü bekleyen ünlü bir ressamdır.  Bu ev aynı zamanda Tomohiko Amada’nın inzivaya çekildiği ve atölye olarak da kullandığı evidir. Ressamımız eve yerleşir. Tomohiko Amada’nın atölyesini de kullanmaya başlar.


“İyi tarafından bakacak olursak o yalnız bir kurttu; kötü tarafından bakacak olursak da sürüden kopuk bir kargaydı.”(Sayfa 80)

Kitabın kahramanı Ressamımız aslında portreleriyle para kazanmaktadır. Klasik portre ressamlarından farkı müşterisinin poz vermesini istemeden portre çizmesidir. Evin içerisinde duyduğu ses üzerine tavan arasına çıkan Ressamımız, tavan arasına saklanmış bir baykuş ile Tomohiko Amada’ya ait bir tablo bulur. 


Tablo sarılıp sarmalanmıştır. O tabloyu atölyeye indirir. Resmin adı “Kumandanı Öldürmek”tir. Mozart’ın meşhur operası Don Giovanni’nin meşhur kanlı açılış sahnesinin 7. YY. Japon kahramanları tarafından canlandırıldığı alegorik bir yorumudur. Resimden Tomohiko Amada’un oğlu bile habersizdir.


Ressam uzunca bir süre resmi inceler ve o resmin etkisinden çıkamaz. Tomohiko Amada Japon Geleneksel Resim sanatı ile, yaşadığı bir olayı metaforlar yardımıyla anlatmıştır resminde. Aynı dönemde Ressamımız para kazanmak için yakındaki şehirde resim öğretmenliği de yapmaya başlar. Yine aynı dönemlerde komşulardan biri ona kendisinin portresini yapması teklifi ile gelir. En yakın komşunun bile kilometrelerce uzak olduğu ıssız bölgede pek az komşu vardır. Komşusu Menşiki’dir. Menşiki hakkında pek fazla bir şey bilinmeyen gizemli bir insandır.


 “Bir yüze bakmak bir anlamda el falına bakmaya benzer. Bir insanın yüzü doğduğu zamandakiyle aynı değildir. Zamanın akış içinde çevresel faktörlerle gitgide şekillenir; öncesi ve sonrası birbirinden farklıdır” (Sayfa 103)

Menşiki Ressamımızın tekniği dışında portresinde kendisi poz vermek ister. Bu nedenle resmin yapılması esnasında sıklıkla Ressamın evine gidip gelemeye başlar. Aralarında bir arkadaşlık da doğmaya başlar.


Ressamın uykuya dalmak üzere olduğu bir gece,  Ressamımız gece evi saran çan sesi ile uyanır. Ses bir süre devam ettikten sonra kendiliğinden kesilir. Ertesi günlerde Çan sesi aşağı yukarı gece yarısı aynı saatlerde tekrarlanır. Ressamımız bu olayı Menşiki Vataru ile paylaşır. 


“Sessizlik açtırdı gözlerimi. Bazen olur bu. Hani ani bir ses o ana dek süregelen sessizliği yırtıp insanın gözünü açtırır ya, bazen de ani bir sessizliğin o ana dek süregelen sesi yırtıp insanın gözünü açtırdığı olur.” (Sayfa 155)

Menşiki de olayla ilgilenir. Evin bulunduğu orman içerisinde eski bir tapınak vardır. Onun yanında da kapalı bir kuyu… Menşiki’nin yardımıyla kuyuyu açarlar. Kuyu içerisinde bir çan bulurlar. Ressam çanı eve getirir.  Ardından olağanüstü olaylar gelişmeye başlar.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kumandanı Öldürmek, benim okuduğum ilk Haruki Murakami kitabı oldu. Yazarın kalemi ile ilk tanışma kitabım. Genel hatları ile bakacak olursam uzun bir süreden sonra ilk defa bitmesini istemediğim bir kitap okumuş oldum. Her ne kadar ilk elime aldığımda sayfa ayısından dolayı gözümü korkutsa da su gibi akıp gitti kitap. Ancak kitabın tanıtımını yaparken şiddetle tavsiye ederim diyemeyeceğim. Her ne kadar kitabı ve yazarı beğensem de herkese hitap edecek türden bir kitap değil diyebilirim. Bol metaforlu, büyülü gerçeklik havasında anlatımı ile bazen tekrar tekrar okunması gereken cümleleri ve ardından verdiği okuma zevki ile okunmak için verilen zamana değen bir kitap.

“Ağaçların sessizliği içinde zamanın akışının, yaşamın değişip gidişinin sesini duyuyordum sanki. Bir kişi gidiyor, başka biri geliyordu. Bir düşünce gidiyor, başka bir düşünce geliyordu. Bir şekil gidiyor, başka bir şekil geliyordu. Ben bile, her gün azar azar bozulup yenileniyordum. Hiçbir şey olduğu gibi kalmıyordu. Zaman da kaybolup gidiyordu. Ardımda bıraktığım zaman birbiri ardına ölü kum taneciklerine dönüşüyor, yok olup gidiyordu. Ben o kuyunun başında durup zamanın ölüp gitme sesine kulak verdim.” (Sayfa 281)

Kitabı okumadan evvel arka kapak tavsiyesine uyarak Mozart’ın Don Giovanni’sini, Strauss’un Güllü Şövalye’sini telefonuma indirdim ve okurken zaman zaman bu eserleri dinleyerek okudum. Özellikle Ressamın resim yaptığı sahnelerde Güllü Şövalye sanki fırça darbeleri ile çok uyumlu geldi bana ve okuma keyfimi arttırdı. Üniversite yıllarımda ara ara belli başlı klasik müzik eserlerini dinlesem de bu konuda geniş bir bilgiye sahip değilim. Murakami ile bu iki güzel eserle tanışma fırsatı bulmak da güzel oldu. Kitabı okuyacak olan kitap dostlarına müzikler de tavsiye edilir.


“Şimdiye dek benim yolum budur deyip normal bir şekilde yürümüşsün, sonra birden yol ayaklarının altından gıcırtılar çıkararak yok oluveriyor, önünde bir boşluk var, ne yöne gideceğini bilmiyorsun, sadece aynı tempoda adım atmaya çalışıyorsun, bunun gibi bir his.” (Sayfa 417 )

Uzun süredir Amerika’da yaşamasından dolayı Amerikan kültüründen etkilendiği eleştirilerini bolca alsa da yazarın Japon kültürüne kitabında sıkça yer vermesi yabancısı olduğumuz kültüre bir kapı açması bakımından da keyifli bir okuma oldu benim için.  Bu arada küçük bir ayrıntıyı da söylemeden geçemeyeceğim. Japonya’da da poşet ücretliymiş. Ana karakter market alışverişinde bu durumu dile getiriyor.


“Zaman bizden bir şeyler çalsa da başka şeyleri de veriyor. Zamanı yanına almak en önemli iştir.” ( Sayfa 438)

Kitabın başlarında karısı Yuzu ile Ressamın ayrılık konuşmasında bir rüya gördüğünü söylüyor. Bu rüyanın da ayrılık kararında etkili olduğunu söylüyor. Kitabın sonlarında yazarın karısı ile karısının izni olamadan birlikte olduğu bir rüyadan bahsediliyor. Bu kısımda her ikisinin de aynı rüyayı gördüğü hissettiriliyor, ardından karısının hamile olduğu ve bu rüyada hamile kaldığı hissettiriliyor. Bu kısım kitabın ilginç kısımlarındandı.
Bir de Marie ile Ressamın 12 yaşındayken ölen kız kardeşi, ve hatta Yuzu ile benzerliği üzerinde de sıklıkla görülüyor. Bu kısımda sanki ölen kız kardeşin farklı insanların bedenlerinde yeniden beden mi bulduğu algısı oluştu bende.


Kız kardeşinin mağarada yaptığı yolculuk ile Ressamın kuyu içerisinde yaptığı yolculuğun benzerliği de dikkat çekici idi. Sanki herkesin hayatında geçmesi gereken bir tünelden geçmesi gerekiyormuş gibi. Ressamın Kız kardeşinin  tünel sahnesi benim için klostrofobik oldu. Tünel içi çok ayrıntılı anlatılmasa da kafamda canlandırmak beni rahatsız etti. Bu kısmı hızlı hızlı okudum.

“Duvarların ilk baştaki yapılma amacı insanları korumaktı. Dışarıdaki düşmanlardan, yağmur ve rüzgardan korumak için. Ancak zamanla insanları içeri kapatmak için de kullanılmaya başlandı. Yüksek, güçlü duvarlar, insanı güçsüz kılar. Görsel olarak da, ruhsal olarak da. Amaç da buydu zaten.” (Sayfa 608)

Karakterlere gelince idea olarak Ressamın karşısına çıkan Kumandan benim en ilgimi çeken karakter oldu. Kitabı okurken nereden çıkacak acaba bekledim durdum.
Kitapta geçen ve “Kumandanı Öldürmek” tablosuna da ilham olan Kristal Gece, Anschluss, Nanking olaylarını araştırmak istediğim olaylar. Kitapta anlamadığım kısımları daha anlaşılabilir olacaktır diye düşünüyorum. Kitapta yer verdiği bu olaylardan dolayı yazarın ülkesinde bolca eleştirildiğini de yazmadan edemeyeceğim.


Kitap ile ilgili değinmek istediğim diğer bir nokta da; tamamlanmamışlık duygusu oldu. Bir de kitabı olduğu gibi kabullenip okumak, olağanüstülükleri okumak keyifli. Ancak metaforlar acaba ne anlama geliyor diye düşünerek okumak yorucu bir hal alabilir. Ama İhsan Oktay Anar’dan alışık olduğum  bu tarzı sevdiğimden benim için keyifli oldu diyebilirim.


“Zaman her şeyi çözer. Şekli olan her şey için zaman önemli bir şeydir. Zaman sonsuza dek sürmez ama var olduğu müddetçe oldukça etkili bir şeydir. Bu yüzden, geleceği dört gözle bekler sizler.” ( Sayfa 806  )

Bir de satır aralarında en sevdiğim yazarlra Franz Kafka ve George Orwell’e yaptığı göndermeleri de sevdim gerçekten. 528

Yazarın kitaplarını sondan başlayarak okuyan bir okur olarak sırada “SAHİLDE KAFKA” var.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…

NOT: Kitaba ait çizimler Pinteres'ten alıntıdır. Yazarın tanıtım fotoğrafı netten alıntıdır. 

24 Mayıs 2019 Cuma

CENGİZ AYTMATOV – CEMİLE


MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ;



Okuduğum ikinci Aytmatov kitabı olan "CEMİLE" yi paylaşmak istiyorum sizlerle... 


“Şimdi onlara bakıyor ve Danyar’ın sesini işitiyorum. Beni de yola çağırıyor: Demek ki bavulumu alıp gitmenin zamanı geldi. Ben de bozkıra, kendi köyümüze döneceğim ve orada yeni renkler arayacağım.
Fırçayı her vuruşumda danyar’ın türküsü çınlasın ! Fırçayı her vuruşumda Cemile’nin yüreği çarpsın!” (Sayfa 80)

ARKA KAPAK 

Aytmatov’a ilk büyük şöhretini kazandıran Cemile, bir çoklarınca en güzel aşk hikâyesi olarak değerlendirilmiştir. Gerçekten de Cemile, aşk ve tabiatın çocuk dikkat ve masumiyetiyle sunulduğu şahâne bir duygu tablosudur. Ayrıca töre ve çevre şartlarının insan unsurlarıyla ilişkileri açısından da olağanüstü bir hikâyedir.

“İşte şimdi burada, Villon'un, Hugo'nun, Baudelaire'nin Paris'inde, kralların ve devrimlerin Paris'inde, ressamların yüzyıllık Paris'i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris'te Werther, Bérénice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile'yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci dünya savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile'ye, bunların hikâyesini anlatan küçük Seyit'e rastladım.” Louis Aragon


YAZARA DAİR;

Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve Talas vadisinde yer alan Şeker Köyünde doğmuştur. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatov’adır. Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisi, Tatar kızı olan annesi Nagima Hamziyevna ise Abdulvaliyeva tiyatro aktrisiydi.  Yazarın asıl ve tam  adı ise Cengiz Törekuloviç Aytmatov'dur.

Cemile adlı roman daha çok ülkemizde sevilmiş bir romancı olan Cengiz Aytmatov’un   Sosyalist idare altındaki Türk insanları  geleneklerini, destanlarını  ve atalarının anılarını yaşamak istiyorlar. mesajını vermeye çalıştığı romanlarından biridir.   Bu romanı da Aytmatov’un çocukluk yıllarını geçirdiği   Talas Vadisinin tarihi öğelerini ve kültürünü aktarmaktadır. Yazarın bu eserinde de folklorik unsurlar, masal kahramanları, geleneğin taşıdığı tecrübelerle doludur. (ALINTIDIR)
 


ÖZET
Olaylar ergenliğe yeni girmiş 15 yaşlarındaki Seyit’in ağzından anlatılmaktadır. Kurkurcu köyünde geçmektedir. Seyit romana adını veren Cemile’nin üvey abisi Sadık’ın eşidir. O yörenin gelenekleri gereğince Seyit’in babası, Sadık’ın babası öldüğünde, Sadık’ın annesi ile evlenmiştir. Seyit’in babası yaşlı bir dülgerdir. Büyük Ev ve Küçük Ev dedikleri iki ev bir bahçede yaşamaktadır. Büyük Ev’de annesi ve yaşlı babası ile Seyit yaşarken, Küçük Ev’de Küçük anne ve gelini Cemile yaşamaktadır.


 II. Dünya Savaşı devam etmekte ve Seyit’in iki ağabeyi ile Sadık ve Sadık’ın kardeşi de Kursk ve Orel bölgesinde üç yıldır savaşmaktadır. Erkekler cephede olduğundan tüm işler kadınların ve ergenliğe yeni girmiş henüz askerlik yaşına gelmemiş gençlerin omuzlarına verilmiştir.

“... savaşın öyle lâf olsun diye anlatılacak bir konu olmadığını, uyumak için bir peri masalı dinler gibi dinleyemeyeceğini çok açık bir şekilde anlatmış oluyordu. (Sayfa 33)

Güzel ve alımlı bir kız olan Cemile; bu ailenin tek gelinidir. Cemile, erkek gibi serbest yetişmiş, lafını esirgemeyen, çalışkan güçlü bir kadındır. Kocasının evlenmelerinden kısa bir süre sonra askere gitmiş, Cemile’ye onun yolunu gözlemek kalmıştır.


Savaşın devam ettiği günlerde köylerine Ozmat adında bir komutan gelir. İstasyona tahıl taşıma görevi için evin annesinden Cemile’yi ister. At arabaları ile istasyona buğday taşınacaktır. 

 “Hem konuşmaya ne gerek vardi? Insan her seyi anlatamaz, zaten kelimelerde her şeyi anlatmaya yetmez...” (Sayfa 51)


Kayınvalidesi bu olaya başlarda sıcak bakmasa da oğlu askerde olduğundan ve Seyit’in de Cemile’nin yanında gidecek olunca razı olur.  Yaralandığı için cepheden dönüp, köye yerleşen köyle uzaktan bağı olan Danyar da onlarla birlikte çalışacaktır. Danyar, kendi halinde,  içine kapanık ve çalışkan işini iyi yapan eski bir askerdir.


Tahıl taşıma görevi böylece başlar. Seyit ve Cemile çok yorulsalar da bu işi severek yaparlar. Bu sırada Cemile’ye sarkıntılık emeye çalışanlar da yok değildir. Özellikle Osman isimli bir genç musallat olsa da Cemile ona yüz vermez.

“Tabii o gün, bu işin nasıl sona ereceğini ne annem biliyordu ne de ben.” (Sayfa 15)
DEVAMI KİTABIMIZDA….


KİTAPTAN NOTLAR

Daha önce Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi’sini okumuş çok da beğenmiştim. Bunun üzerine yazarın kitaplarının bir bölümünü almıştım. Okuduğum birkaç sayfa sayısı fazla kitabın ardından (Sahilde Kafka ve Kumandanı Öldürmek) dinlenmelik kısa bir kitap okuyayım dedim. Elime Zweig’in Gömülü Şamdan’ı ve Aytmatov’un Cemile’sini aldığımda arka kapak yazısı nedeniyle Cemile’de karar kıldım. 


Ancak Aragon’un en güzel aşk hikâyesi dediği hikâyeyi ararken; savaştaki kocasının ardından yine savaşta sakat kalmış bir adamla giden Cemile’yi buldum. Nedense; aşktan çok içimde Cemile’nin ihanet burukluğu kaldı. Kaldı ki; Sadık da o dönemler savaşta yaralanmış ve hastanededir. Bir de Cemile’yi haklı göstermek adına Sadık’ın kaba, geleneklerine bağlı yapısının, Cemile’ye ayrıca mektup yazmamasının gösterilmesi de hoşuma gitmedi. İnsanların babasının yanında saygıdan kendi çocuklarını bile sevmediği dönemleri düşünürsek bu gerekçe haklı gelmedi bana. 


“- Seni ona değişir miyim hiç! Sen öyle mi sandın? Hayır, hayır asla! O beni hiç sevmedi. Mektubunun en sonunda bana bir tek selâm söylüyordu, o kadar. Bundan sonra sevse de istemem. Kim ne derse desin. Sevgilim, kimsesiz sevgilim benim! Uzun zamandan beri seviyorum seni…Bilmediğim zamanlardan beri seni sevmiş, seni beklemişim ben. Ve işte geldin, seni beklediğimi biliyormuş gibi geldin!” (Sayfa 71)

Belki de bu yorumu yapmamın nedeni yaşımla ilgili de olabilir. Üniversite yıllarında Anna Karenina’yı, ya da Madam Bovary’yi okuduğumda kadın karakterleri bu kadar yadırgamamıştım ve aşk kazansın istemiştim. Ama aynı kitapları 35’den sonra okuyunca ilk okumalarımdaki gibi düşünmüyor insan.  Belki de Alyazmalım’daki Aysel’i aradığım içindir. Bir de buna ek olarak Cemile’nin köy içindeki davranışları, serbestliği, -hele suya atıldığı sahne- şimdilerde bile hoş karşılanmayabilir pek çok kesimde. 


Elbette Seyit’in pastoral tablosu insana sempatik gelebilir ama Sadık tarafından bakılınca resim aynı güzellikte serilmiyor karşıma. Cemile-Danyar aşkı meşru kılınmak için Sadık’ın kötü gösterilmesi de gereksiz olmuş. Keşke Sadık askerde şehit olsaydı. Ya da Sadık ile Cemile zorla evlendirilmiş olsalardı. Bu şekilde hikayeye bakışım değişebilirdi.  Kaldı ki, Cemile kaçtıktan sonra Sadık'ın kötü gösterilmesi gereksiz olmuş. Çünkü evliliklerinin içerisinde bu durumdan bahsedilmiyor. 

Aklımı kaybetmiştim sanki. Dereye dalıp, suların içinde arkalarından koşmaya başladım. Hızla giderken birden düşüp yuvarlandım. Gözlerimden çeşme gibi yaş akıyordu. İşte o zaman yerde uzanıp yattığım o anlarda, birden anladım Cemile’yi sevdiğimi. Evet, sevmiştim ve bu benim ilk çocukluk, ilk gençlik aşkımdı an ben yalnız Cemile'den ve Danyar’dan değil, çocukluğumdan da ayrılmıştım.” (Sayfa 75)

Gelelim kitabın kurgusuna. Kitap uzun öykü uzunluğunda 80 sayfadan oluşmakta. Yazılış sırasına bakılacak olursa Aytmatov'un ilk eserlerinden. Olay ergenliğe yeni adım atmış Seyit’in ağzından anlatılmakta. Cemile, Seyit’in üvey ağabeyinin karısıdır. Küçük Seyit aslında kendisinin bile aşık olduğu bu güzel kadının, o toprakların sevdalı türkülerini söyleyen; hisli ve sevdalı Danyar’la olan aşklarının da tek şahididir.

Başlarda karakterler ayrıntılı anlatılırken; sonraları hiç yoklarmış gibi kurgu Cemile, Danyar, Seyit üzerinden ilerliyor. Evin annesinin daha fazla yer almasını isterdim doğrusu. Belki de bu yüzden bana yarım bırakılmış gibi geldi. Yazarın diğer kitabı Beyaz Gemi ile kıyaslayacak olursak, Beyaz Gemi kurgu olarak daha başarılı gelmişti bana.

“Fırtına, güçlü ve büyük bir ağacı devirirse, o ağaç bir daha doğrulamaz” (Sayfa 76)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...