BÜYÜLÜ GERÇEKLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BÜYÜLÜ GERÇEKLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2020 Perşembe

HARUKİ MURAKAMİ – 1Q84

MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ...

Kalemiyle yakın debilecek zamanda tanıştığım ve çok da sevdiğim Japon edebiyatının popüler ismi Haruki Murakami'nin en bilinen kitaplarından birini paylaşmak üzere karşınızdayım...

“1Q84... Bu yeni dünyaya bu adı vereyim. Aomame kararını vermişti. Q, question mark’ın Q’su idi. Dünyanın soru işaretleriyle dolu olduğu anlamındaydı.” ( Sayfa 153)

1Q84 benim Kumandanı Öldürmek ve Sahilde Kafka’dan sonra okuduğum 3. Murakami kitabı. Murakami ile tanışınca, hangi kitabını okumalıyım sorusuna yanıt olarak sıkça karşıma 1Q84  çıktı.


ARKA KAPAK

“Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir”
Sarsıcı bir yolculuğa hazır mısınız?
Öyleyse kemerlerinizi bağlayın. Erkekleri, titizlikle geliştirdiği bir yöntemle öteki dünyaya gönderen genç bir kadınla tanışacaksınız. Ve amansız bir takiple onun peşine düşen fanatik bir cemaatin müritleriyle…
Romantik misiniz?
Evet, bu kitapta aşk da var… İki dünya bir araya gelmeden mümkün olmayan bir aşk.
Yaşadığınız dünya gerçek mi, hiç düşündünüz mü?
Düşündüyseniz, paralel bir evrene geçmek sizi heyecanlandıracaktır o zaman.
Hayatı algılayışınızı değiştirecek bir kitabın kapağını açmak üzeresiniz şu an.
Yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak kabul edilen Haruki Murakami başyapıtı, tüm dünyada milyonlarca satan kitabı 1Q84'le bir imkânsızı başarıyor.
Nefesinizi kesecek bir macera romanını, gerçek nedir, insan neye inanmalı, aşk dünyayı kurtarabilir mi soruları ekseninde bir yürek atlasına dönüştürüyor.


ÖZET

“Aile içinde karılarına ya da çocuklarına şiddet uygulananlar, hep zayıf karakterli adamlardır .” (Sayfa 294)

Kitabın ana hikâyesi en önemli karakter olan kadınlara şiddet uygulayan erkekleri öldüren seri katil Aomame etrafında dönmektedir.  Aomame, dini bir cemaate üye ailesi ile büyürken, ailesi ile olan bağlarını koparmış,  çocuk yurdunda büyümüş genç bir kadındır. Bir tür masaj uzmanıdır Aomame. Kendi geliştirdiği özel bir teknikle insanların ağrılarını dindirir, bedenlerini yumuşatır. Aynı zamanda bir suikastçidir. Kendine özgü bir stille erkekleri öldürmektedir.

“Gerçek daima soğuk ve ebediyen yalnız başınadır.” (Sayfa 18)

Aomame bu işi bağlı bulunduğu bir Madamdan aldığı emirler doğrultusunda yapmakta, yüklüce miktarda da para kazanmaktadır. Madam ile yollarının kesişmesinin sebebi, Aomame’nin en yakın arkadaşının ve Madam’ın kızının eşlerinin uyguladığı fiziksel ya da duygusal şiddet nedeniyle ölmeleridir. Madam şiddet gören kadınları kurduğu vakıf kanalı ile korumakta, şiddete sebep olanları ise; kendince cezalandırmaktadır. Aomame’nin uyguladığı yöntem fark edilmemekte ve doğal ölüm gibi görünmektedir.


Bunun yanında Aomame; en son gördüğü zamandan bu yana uzunca vakit geçmesine rağmen hala çocukluk aşkı Tengo’yu yüreğinde taşımakta, uzun süreli ilişkiler yerine günlük ilişkiler yaşamaktadır.

“Şiddet her zaman gözle görülecek şekilde ortaya çıkmadığı gibi, her yara da kanamaz.” (Sayfa 325)

Tengo, bir kursta matematik öğretmenidir. Aynı zamanda bir yazar olm çabsındadır. Tengo ise kablolu TV aboneliği satmayı hayatının başarısı sayan bir baba tarafından büyütülmüş bir adamdır. Annesi ile ilgili bilinenler Tengo’nun hafızasındaki birkaç “an”dan ibarettir…

Bakım evinde kalan ve pek konuşkan olmayan babası ile de paylaşımları son derece sınırlıdır… Tengo, dahilik seviyesinde başarılıyken okulda matematik öğretmeni olmayı seçen, hayatının aşkı Aomame’yi bekleyen bir adamdır. Editör arkadaşı Komatsu sayesinde öğretmenlik yanında ufak tefek editörlük işleri de yapmaktadır. 

“Yapanlar bir mantık uydurarak, yaptıklarını meşru göstererek unutabilir. Görmek istemedikleri şeylerden bakışlarını kaçırabilir. Fakat mağdur taraf unutamaz. Bakışlarını da kaçıramaz. Anılar anne babadan çocuğa aktarılır. Dünya dediğin şey Aoname, birbirleriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır” (Sayfa 396)


Yıl 1984. Aomame Madamdan aldığı direktif ile hedefine doğru yol alırken Janacek’in Sinfonietta’sı çalan bir takside sıkışık trafikte mahsur kalır. Ancak taksi içinde beklemek yerine, otobanda taksiden iner ve farklı bir çıkış kapısından çıkmak isterken tırmandığı merdivenler ile birlikte zaman kırılır ve iki Ayın olduğu  paralel bir evrene; 1Q84’e geçer.

“İnsanın kendi hayatına son vermesi o kadar kolay değildir. Filmlerdeki gibi olmaz. Filmlerde herkes kolayca intihar eder. Hiç acı çekmeden devrilip ölürler, fakat gerçekte öyle değildir.” (Sayfa 468)

Tengo ise bu süreçte öğretmenlik yanında; Komatsu’nun planı ile  kurgusu beğenilen ancak düzenlenmeye ihtiyaç duyan bir eseri düzenlemeyi kabul eder. İşte burada Tengo ile kitabın yazarı disleksi olan Fuka-Eri’nin hayatı kesişir.

Fuka-Eri bir aslında cemaat liderinin kızıdır. Adı geçen cemaat kendi kabuğu içinde kendi bölgesinde yaşarken, genç kız henüz küçük bir kız iken cemaatten kaçıp, babasının en yakın arkadaşına sığınır. Hamisi olan öğretmen Fuka-Eri ve kızını birlikte büyütür. Kızın babası ve annesine ne olduğunu araştırıp, ulaşmaya çalışsa da başarılı olamaz...

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabımızın fiziksel yapısından bahsedelim. Kitabın Türkiye’de iki basım şekli var üç ayrı cildin ayrı ayrı basımı ve üç cildin tek bir kapak altında toplandığı basım. Ben tercihimi ikinciden yana kullandım. 1256 sayfalık bir tuğla demek herhalde abartı sayılmaz. Bu haliyle, çantada taşıma problemi olmasından dolayı evde okumak zorunda kaldım kitabımı… Kitabı almak ve okumak isteyen Murakami okuyucuları bu ayrıntıyı göz önünde bulundurmalılar bence. Tabi çantada iyi bir savunma silahı olacağını da söylemeden geçmeyelim. Kitabı okurken metaforik  anlatımı ile beyni,  fiziksel yapısı ile de kol kaslarını zorluyor.


Kitap kendi içinde üç cilde ayrılıyor. 417 sayfalık 1. Cilt Nisan – Haziran, 2. Cilt, 421- 790 sayfalar Temmuz-Eylül,  3. Cilt, 794-1256 sayfalar Ekim-Aralık  olarak alt başlıklandırılmış.

1. Ciltte  yazarın Amoame’ye ayırdığı kısımlar tek sayı ve Tengo’ya ayrılmış çift sayılı kısımlar olmak üzere 24 bölüm yer almaktadır.  9.bölüme kadar, Aomame ve Tengo bölümlerini sırayla okurken, biribirinden tamamen bağımsız gibi görünen iki farklı kitap okuyormuş hissine kapıldım. 

“Belli bir yaşı geçince yaşam dediğin, sahip olduğun şeyleri sürekli olarak kaybettiğin bir süreçten öteye geçmez. Yaşamın için önemli olan şeyler, birer birer tarağın dişlerinin kırılıp gitmesi gibi insanın elinden kayıp düşüverir. Bunların yerine eline geçense, değersiz, tuhaf şeyler olur. Vücudun yetenekleri, arzular, hayaller, idealler, kendine güven, anlam, hatta aşık olduğun insanlar, peş peşe önce biri sonra diğeri şeklinde yok olup gider. Vede ederek ayrılanlar, hatta bir gün hiçbir şey söylemeden ortadan yok olanlar olur ve bir kez yitirince bunları bir daha asla tekrar elde edemezsin. Yerine koyacak bir şeyler de bulamazsın. Bu, çok acı veren bir şeydir. Bazen vücudunu lime lime doğranıyormuş gibi hissedersin.” (Sayfa 517)

Aomame'nin gazetede NHK tahsildarı ile ilgili bir haber okumasıyla, (ki bu kişi Tengo’nun babası) karakterler arası kesişim başlıyor. İlk cilt bittiğinde ana karakterler aslında birbirlerinin yakınında olsalar da henüz hiç karşılaşmamış oluyorlar.

2. Ciltte de yazar ilk ciltteki sistemi ile 24 bölüme yer vermiştir. Bu şekliyle her iki ana karakterin birbirinin etrafında dolanan ama ayrı devam eden yaşamlarına eşit biçimde yer vermiştir diyebiliriz.

“Yalnız, insan çocukluğunda içine aşılanan imgelerden asla kurtulamaz.”
“İyi de olsa, kötü de.” dedi Aomame.” (Sayfa 562)

3. Ciltte ise; diğer ciltlerde karşılaştığımız bir karakter olan Uşikava ile başlar kitabımız. Yazar sırasıyla Uşikava, Aomame ve Tengo’ya ayırdığı bölümlerle 31 bölüme yer verir.


Gelelim; kitabımızın içeriğine; Dünya edebiyat modern klasikleri içinde  en önemli distopyalarından biri George Orwell’in “1984” adlı eseridir. Ben de geçtiğimiz yıl okuyup yorumlamıştım kitabı… BURADAN ULAŞABİLİRİSİNİZ… 

Yazar “9” ile “q” değiştirerek daha önceki kitaplarında satır aralarında da yer verdiği George Orwell’e gönderme yapmıştır. Murakami bir distopyadan aldığı ilhamla 1Q84’de geçen bir paralel evreni romanına zaman dilimi olarak seçmiştir. Aomame’nin paralel evrene geçişi ayrıntılı anlatılırken; Tengo’nun geçişi ile ilgili ayrıntı bulunmamakta. Bir de Tengo ve Aomame dışındakiler bu paralel evrenin farkında değil gibiler. Örneğin gökyüzündeki ikinci ayın kimse farkında değil…Yine buradan hareketle; George Orwell’in “Big Brother” kavramına, “Little People’s” ile gönderme mi yapmıştır demeden geçemedim.

“İntikam kadar pahalı, hiç kâr getirmeyen başka bir şey olamaz.” (Sayfa 600)

Yazarın her kitabında yaptığı gibi yine bir klasik müzik eseri kitaba fon müziği olmuş; Janaček’in “Sinfonietta”sı… Dinleme isteyenler Youtube’de bulabilirler… Yazar değer kitaplarında da olduğu gibi, uzunca bir müzik listesi oluşturulmuş desem abartmış olmam sanırım. Michael Jackson’dan ABBA’ya geniş bir yelpaze söz konusu. 

“Yaşamaya devam etmenin anlamı bu. İnsanlara ümit veriliyor, bu ümidi bir yakıt gibi kullanarak kendilerine amaçlar ediniyor, ömürlerini sürdürüyorlar. İnsan, ümit olmadan yaşamını sürdüremez.” (Sayfa 859)

Murakami’nin müzik listesine, diğer kitaplarında da olduğu üzere diğer yazarlardan alıntı ve göndermeler de yerini almış. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisi, Tolstoy en çok ilgimi çekenler…


Kitapta Aomame, Tengo ve Fuka-Eri bolca yer alırken yan karakterler de bence çok güzel kurgulanmış. En ilgi çekenleri Tengo’nun babası, Madam ve madam’ın yardımcısı Tamaru, Cemaat Lideri, Öğretmen…

Tengo’nun babasının hali hazırda hastanede yatarken, bedensel olmasa da ruhsal yolculukla sürekli Fuka-Eri ve Aomame’nin kapısını çalması ve onları kablolu tv ücretleri için rahatsız etmesi kitabın ilginç ayrıntılarından.

Kitapta en rahatsız olduğum kısımlar cemaat liderinin trans halinde olduğu süreçte kendinden yaşça küçük kızlarla cinsel birliktelik yaşaması, (geçmişte kendi kızı da dahil) bu konunun bir neredeyse geçiştirilip, bir ayin gibi gösterilmesi beni rahatsız etti doğrusu.

Bir de diğer Murakami kitaplarında da olduğu üzere, cevaplanmmaış sorular mevcut kitabımızda. Fuka-Eri sonunda nereye gitti? Madam’a sığınan küçük kıza ne oldu? Tengo'nun annesinin akıbeti… Murakami okuyacak okur bence cevapsız kalan sorulara da hazır olmalı okumaya başlarken…

“Uzaklara gideceğini söyledin ,,, ne kadar uzaklara peki ?”
“Rakamlarla hesaplanmayacak uzaklıkta bir yere.”
“Bir insanın yüreğini diğer bir insanın yüreğinden ayıran mesafe gibi .” (Sayfa 1202)

Bunun yanında yazarın diğer kitaplarından da aşina oluğumuz pek çok ayrıntı bu kitabında da mevcut. Örneğin Aomame’nin Tengo ile ilişkiye girmeden onun çocuğuna hamile kalması, bir anda görüşmeyi kesen kadın (Tengo'yu ziyaret eden),Tengo’nun baba sorunu...vb yazarın tekrarladığı imgelerden… Keşke Freud yaşayıp kitabı okuyup yorumlasaydı. Murakami kitaplarında mutlaka Oidipal sorunlar mevcut. Bu şekliyle Kafkaesk bir yönü de var bence. Tengo’nun okuduğu Kediler Şehri öyküsü yine kitapta dikkat çekenlerden. Hikaye gerçek mi diye düşünmeden edemedim. 

Kitap sayfa olarak fazla olunca, haliyle yazı da uzun sürmüş oldu.Sabırla okuyan ve yorum yapan tüm takipçilerime çok teşekkürler... 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE, SEVGİLER...  


30 Mart 2015 Pazartesi

GABRİEL GARCİA MARQUEZ - KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

MERHABALAR,

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Büyülü Gerçeklik'in büyük ustası Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'tan sonra en tanınan ve sevilen, filme de çkilmiş eserini paylaşmak istiyorum sizlerle.

"KOLERA GÜNLERİNDE AŞK"


“Kaçınılmaz bir şeydi: Acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını hatırlatırdı hep” (S. 13)

ARKA KAPAK

"Kolera Günlerinde Aşk", bırakılmış bir sevgilinin, yeniyetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü. "Marquez"in, ustalığı, bu öyküyü bir destana dönüştürüyor: aşkın, deli-akıllı, yabanıl-evcil, tensel, romantik tüm biçimlerinin pastoral bir şiirin büyüsüne büründüğü bir destan. On dokuzuncu yüzyılın yirminci yüzyıla dönüştüğü bir zaman dilimini kapsayan bu bitmeyen aşkın gerisinde, çağdaşlaşma çabası içindeki bir toplumun çeşitli yönlerini, özellikle taşra kentsoyluluğunun saçmalıklarını ince bir alayla eleştiriyor yazar. Roman boyunca, aşk acılarının lirik rüzgarlarının esintileri arasında, Marquez'in, insancıl mizahı, sürekli olarak duyuruyor kendini. Bu nitelikleriyle, "Kolera Günlerinde Aşk", Marquez'in başyapıtı sayılan "Yüz Yıllık Yalnızlık"ın yanında tartışılmaz bir biçimde yerini alıyor.


ÖZET
Juvenel Urbino, 80 yaşında saygın, meslek eğitimini Avrupa’da yapmış, Doktor olan babasının ardından babasının da ölmesine sebep olmuş Kolera salgınında eyalette aldığı önlemlerle salgını etkisiz hale getirmiş, eyalette haklı bir ün kazanmış bir doktordur. Fermina Daza ile yarım asırdır evlidir.

“Kim olursa olsun, herkes kendi ölümünün sahibidir; o an gelip de çattığında yapabileceğimiz tek şey, insanların korkusuz ve acısız ölmelerini sağlamaktır.” (S. 22)

Yedinci Pazar Ayinin olduğu ve öğrencisi Lacides Olivella’nın gümüş yılının kutlanacağı gün gelen haberle Jeremiah de Saint-Amour’un evine gider. Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı ve satrançta en yufka yürekli rakibi altın siyanürü ile intihar etmiştir. Jeremiah de Saint-Amour, hem yatak odası hem de laboratuar olarak kullandığı odada, portatif karyolasında karyolanın bacağına bağlı köpeğiyle beraber ölmüştür.  


Ölünün eşyaları arasında doktora yazılmış uzunca bir mektup çıkar. Mektupta cenaze masrafları için paranın bulunduğu yerden, ölünün gizli sevgilisinden ve Jeremiah de Saint-Amour’a ait ne varsa sevgilisine bıraktığından ve bugüne değin doktordan gizlediği kirli geçmişinden bahsedilmektedir. Doktor aynı gün arkadaşının sevgilisini görmeye gider. Ondan Jeremiah de Saint-Amour’un intiharına kadının da yardım ettiğini ve fotoğrafçının yaşlanma korkusundan dolayı (gerontofobi; yaşlı insanlardan ya da yaşlanmaktan korkma) intihar ettiğini öğrenir. Doktor Juvenel Urbino, gerçekler karşısında hayal kırıklığına uğramıştır.

“Savaş dağlarda, dedi. Kendimi bildim bileli kentlerde insanlar kurşunla değil, kararnamelerle öldürülüyorlar.” (S. 101)

“Aşk yüzünden ölmekten daha büyük bir onur yoktur.” (S. 111)

Cenaze işlemlerinden sonra öğrencisinin yemeğine gitmek üzere eve gelir. Yemekten önce biraz kestirmek istese de evdeki telaş ona izin vermez. Doktorun çok sevdiği Paramaribo cinsi papağanı kaçmıştır. Papağan için itfaiye bile seferber edilir. Doktor Juvenel Urbino,  karısı Fermina Daza ile birlikte yemeğe giderler. Ufak tefek aksaklıklar olsa da yemek güzel geçer.  Doktor ve karısı cenaze için hazırlanmak üzere eve geri dönerler. 

Doktor Juvenel Urbino, biraz kestirir. Uykudan iç sıkıntısı ile uyanır.  Fermina Daza, mutfakla ilgilenirken Doktor Juvenel Urbino,  papağanı evin yanındaki Hintkirazı ağacının alt dallarından birinde olduğunu görür. Onu yakalamak için merdivene çıkar ve merdivenin kaymasıyla saat dördü yedi geçe, komünyonsuz, hiçbir şey için tövbe edemeden, kimseyle vedalaşamadan ölür. Son sözleri karısına; “ Seni ne kadar sevdiğimi bir Tanrı Bilir.” olur. 

Doktor Juvenel Urbino’nun cenazesinden sonra Florentino Ariza; yarım yüzyıl sonra Fermina Daza’ya sonsuz bağlılığını ve bitmeyen aşk andını tekrarlamak üzere Urbino’nun dul karısının karşısına çıkar. 

“Bu yaşamdan götüreceğim biricik hayal kırıklığı şu: Birçok cenazede şarkı söylediğim halde, kendi cenazemde söyleyemeyeceğim.” (S. 341)


Genç bir telgraf memuru olan romantik ve şair ruhlu Florentino Ariza, Karayipler Irmak taşımacılık Şirketini kuran üç kardeşten Don Pio Beşinci Loayza’nın rasgele ilişkisinden doğan tek çocuğudur. Nesebi herkesçe bilinmesine rağmen babası tarafından tanınmadığı için annesinin soyadını taşımaktadır. Babasının on yaşında ölümünden sonra okulu bırakmak, postanede çalışmak zorunda kalmıştır. Bir akşamüstü şehre yeni taşınmış olan zengin bir katır tüccar olan Lorenzo Daza’nın evine telgraf götürmek üzere gider. Evden ayrılacağı sırada sonradan öğreneceği üzere Escolastica Halasına okuma öğreten Fermina Daza’yı görür. Ona ilk görüşte âşık olur.
“…ve bu rasgele bakış, aradan yarım yüzyıl geçmesine karşın hala bitmeyen bir aşk tufanının kaynağı oldu.” (S.78)
Çok geçmeden gençlerin arsında gizliden gizliye devam eden bir mektup trafiği başlar. Mektup trafiğinin ikinci yılında Florentino Ariza, Fermina Daza’ya  kamelya çiçeği göndererek evlenme teklif eder. Ancak genç kız hemen kabul etmez. Yaşadıkları şehirde saygınlık ve paranın simgesi olan Presentacion de la Santisima Virgen Koleji’ne devam eden Fermina Daza; Florentino Ariza’ya okulda gizlice mektup yazarken yakalanınca; hem okuldan atılır hem de ilişkisi babası tarafından öğrenilmiş olur. Babası çılgına döner ve onların evlenmelerine asla izin vermeyeceğine yemin eder. 


Escolastica Halayı evden uzaklaştırır kendisini de kızını da alarak uzun ve çetin bir yolculukla San Juan de la Cienaga’ya akrabalarının yanına giderler. Ancak telgraf memuru olan Florentino Ariza’nın çabaları ile Fermina Daza’yla bağlantıları kopmaz, mektuplar devam eder. Fermina Daza kente geri döndüğünde on sekiz yaşında bir genç kız olmuştur. Ancak Florentina’ya olan aşkı da küllenmiştir. Çok geçmeden Fermina Daza, babasının da isteğiyle; aristokrat olan Doktor Juvenal Urbino ile evlenir ve birlikte doktorun öğrenimini de yaptığı Paris'e giderler.

“Bacağı kesilmiş kimseler, artık olmayan bacaklarının yerinde acıları, krampları, karıncalanmaları duyarlar. Onsuz kendisi de böyle duyumsuyordu kendini; artık olmadığı yerde duyuyordu kocasını. (S. 355)

Paris’ten döndüklerinde Fermina Daza oğluna hamiledir ve yeni yaşamına ayak uydurmuş, Florentino Ariza’yı unutmuş görünmektedir. Ancak Florentino Ariza, Fermina Daza’yı unutmaz. Bundan sonraki hayatını bir daha karşılaşacakları güne hazırlanmakla geçirir. Bunun için tam yarım asır bekler…

”Gerçekte, her zaman Fermina Daza’nın sonsuza dek kocasıymış gibi davrandı; aldatan, ama bağlı bir koca.”

DAHASI ROMANIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kolera Günlerinde Aşk; benim okuduğum dördüncü Marquez kitabı. Daha önce Yüzyıllık Yalnızlık’ı okumuş ve blogumda paylaşmıştım. Ardından Hanım Ana’nın Cenaze Töreni, Benim Hüzünlü Orospularım’ı da okuduktan sonra sıra yazarın ikinci büyük eserine geldi.

Öncelikle kitabın adından yola çıkarak; kitabın ana temasının “kolera” olduğunu, belki de kolera olan, ölümün kıyısındaki âşıklardan bahsettiğini düşünmüştüm açıkçası. Ama “kolera” fon olarak biraz geri planda kalmakta romanımızda. Romanımızdaki aşkın Kolera’nın pek çok insanın ölümüne sebep olduğu bir dönemde geçmesiyle birlikte, aşkı kolera gibi ölümcül ve bulaşıcı bir hastalıkla özdeşleştirilmekte. Bir de yarım asırlık aşkın başkahramanı Florentino Ariza, 13 yaşındaki Fermina Daza'yı ilk kez gördüğünde bakışlarındaki masumiyetten etkilenip, yazdığı mektuba yanıt beklerken; kolera hastalığının belirtilerini taşımaktadır.  

Romanımızın konusuna gelince; aslında klişe bir konu. Romanı ayrıcalıklı yapan, konusundan çok yazarın olayları, karakterleri aşkı işleme şekli, olay örgüsü ve yazarın sonuca ulaşırken izlediği yol bence. Önce Jeremiah de Saint-Amour’un intiharı ardından; Doktor Juvenel Urbino’nun aynı gün ölümüyle başlayan romanımız; yıllar öncesine dönerek, Florentino Ariza’nın Fermina Daza’yı görmesi ve âşık olmasıyla devam etmekte. Bu sırada Fermina 13, Florentina 18 yaşındadır. Romanın içindeki zaman örgüsü tekrar Doktor Juvenel Urbino’nun ölümüne ve sonraki döneme gelerek adeta dairesel bir döngü izlemekte. 

Roman kabaca 1880- 1930 arasındaki zaman dilimini içermekte. Florentino Ariza sevdiği bir ömür boyu sevdiği Fermina Daza'ya kavuşabilmek için tam 53 yıl 7 ay 11 gün beklemekte.
Romanda olayların geçtiği yer tam olarak belirtilmemişse de Karayip kıyısı boyunca uzanan bir körfez şehridir. Yazar şehri sıklıkla “sömürge kenti” , “Amerika’nın en büyük Afrikalı köle pazarı” ismiyle tarif etmekte ve şehrin ticari anlamda önemli limanlardan olduğu sıklıkla tekrarlanmakta. Bunaltıcı sıcağın yoğun olduğu şehir aynı zamanda badem ve portakal ağaçlarının da mekânıdır. Romanın yazar henüz hayattayken film çekimlerinin Kolombiya’nın Cartegena kentinde yapılmasından dolayı adı verilmese de şehrin Cartegena olması ihtimali güçlenmekte.

Romanda her ne kadar marazi bir aşk işlense ve Florentino Ariza da Fermina Daza’yı beklediği sırada evlenmese de evlilik dışı sayısız aşk yaşamıştır. Her ne kadar bunlar tensel aşklar olsa da özellikle kendinden 60 yaş küçük olan ve ilişkileri başladığında on dört yaşında olan America Vicuna ile ilişkisi açıkçası beni rahatsız eden ayrıntılardan oldu. Hele bir de kızın ailesinin kızlarını Florentino Ariza’ya teslim ettiği ve onun da kızın velisi olduğu düşünülürse… Özellikle küçük kızı tarif ederken okul kıyafeti giydiği bölümler özellikle rahtsız etti beni. Aynı duyguyu Yüzyıllık Yalnızlık’ta Amaranta ile yeğeni Jose Aureliano  ilişkisi ile bir de Güzel Remedios ile yeğeninin ilişkisinde de yaşamıştım. Kırmızı Pazartesi’de Santiago Nasar’ın ölümüne sebep olan durum Florentino Ariza’nın başına gelememesi şans olsa gerek !?  


Romanda kimi zaman satır aralarına serpiştirilmiş kimi zaman da sıklıkla tekrar edilmiş rakamlar da dikkat çekici. Florentino Ariza, Fermina Daza’ya aşkını ve sadakatini bir kez daha söylemek için 51 yıl, 9 ay, 4 gün bekler. Ve bu süre içinde başından geçen aşk ilişkilerini not aldığı 25 defter tutar. Bu defterlerde 622 aşk serüveni vardır. Doktor Juvenel Urbino, ölümünden sonra Florentino, sevdiği kadına yeniden kavuşabilmek için karşılığında hiçbir yanıt alamadığı hepsine numara verilmiş 132 mektup gönderir. Rakamların bulunduğu bölümler bana yazarında temsilcisi olduğu Büyülü Gerçekçilik Akımının etkilerini hissettirdi doğrusu.

Romanda mektuplar önemli yer tutmakta. Florentino Ariza’nın Fermina Daza’ya gençliğinde ve Doktor Juvenel Urbino’nun ölümünden sonra yazdığı mektupların içerikleri satır aralarında verildiği halde romanda özelleşmiş mektuplar bulunmamaktadır. Bunlar romanın gizemi olarak kalmış bence. Benim en çok merak ettiğim mektup ise intihar eden Jeremiah de Saint-Amour’un, Doktor Juvenel Urbino’ya yazdığı 11 sayfalık mektup.

Sonuç olarak; daha önce okuduğum Yüzyıllık Yalnızlık, kadar başarılı bulmadığım, yazarın daha sade bir anlatım tarzını tercih ettiği, diğer kitaplarına göre daha az karaktere yer verdiği daha anlaşılır bir roman olmuş bence. (Her ne kadar Florentino Ariza’nın sevgililerinden ve yaşantılarından bahsedilse de bu karakterler romanın ana konusuna Yüzyıllık Yalnızlıktaki karakterler kadar etki etmemekte.)

“Yüz yıl önce, ikimizde çok genç olduğumuz için, şu zavallı adamla bana yaşamı haram ettiler; şimdi de çok yaşlı olduğumuz için aynı şeyi yapmak istiyorlar.” (S. 411)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

27 Eylül 2014 Cumartesi

ELİF ŞAFAK – PİNHAN

MERHABALAR,

En sevdiğim Türk yazarlardan Elif Şafak'ın Mevlana Özel Ödüllü ilk romanı Pinhan'ı paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İster Misin?'den yine...

“Zifiri bir halka idi toprak,
Yıldızlara sığınırdı bazen…”

BU BAB TOPRAK AHVALİN BEYAN EDER
Kİ TABİATI SOĞUK VE KURUDUR (s.7)


Yedi çocuğun her zamanki gibi bir araya geldiği ve kendilerine eğlenceli bir meşgale aradıkları bir gün kaçırdıkları serçenin ardından çocuklar kendilerini Dürri Baba tekkesinin yakınında bulurlar. Duvarın öte yanına vardıklarında emsalsiz bir kuş görürler. Bu kuşun gövdesinin siyahlı sarılı gövdesinin üzerinden mavi şeritler ve şarabi lekeler vardır ve boynunda fındık iriliğinde bir inci asılıdır.

Kuşun peşinden gelen çocuklar onu gözden kaybederler. Bunun hıncı ile tekkenin elma ağacını yağmalamaya başlarlar. Bu esnada tekkedekilerin kendilerini cezalandırmasından korkan altı çocuk kaçarken, sonradan Pinhan adını alacak çocuk, ağacın üstünde kalır. Dürri Baba ağacın altına gelir. Sapanı kastederek emanetini alabileceğini, isterse ağaçta kalabileceğini söyler. Dürri Baba ile göz göze gelen çocuk bir daha tekkeden ayrılmaz.

“İşte o zaman, çocuk gördü. Mavi bulutlu, incecik çizilmiş gözlere takıldı gözleri. O gözlerde yağmuru, fırtınayı, ebemkuşağını ve Nuh Tufanı’nı gördü. Tepeden tırnağa ürperdi.
İşte o zaman, yaşlı adam gördü. İri, simsiyah, doğuştan sürmeli gözlere takıldı gözleri. O gözlerde göğe yükselen dumanları, alevleri, karanlıktan istifade eden yangınları, ve yangınlardan son anda kurtarılan kenarları tutuşmuş bir sırrı gördü. Velhasıl, çocuğun gündüzlerini değil, gecelerini gördü. Derin bir hüzünle, başını başka yöne çevirdi.” (S.16)

Kendisine verilen işleri ufak tefek hatalarla yapan ve tekkenin en küçüğü olduğu için hoş görülen çocuk tekkede büyür ve gelişir. Tekkede en çok Kul Hüseyin’i, Dulhani Hasan’ı, Budala Tosun’u ve Dertli Hagopik’i kendine yakın görür. Her dervişin fıtratı da kendine özgüdür. Ancak çocuk bu günlerde Dürri Baba’yı görememenin üzüntüsünü de yaşamaktadır. Gün gelir çocuk Dürri Baba’yı yeniden görür. Ve Dürri Baba ona “Pinhan” adını verir. 


“Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.” (s.22-23)

“Sade tırtıl ile kelebek değil elbet. Sakın ola horgörme Pinhan;canları hor görme. Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlûkatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam olan gider. Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı.” (S.23)

O günden sonra Pinhan büyümeye durulmaya başlar. Dikkati kitaplara yönelir. Pinhan’ın dinginliğini bozan tek şey gece gördüğü, yüreğini sıkan rüyalardır.

“İsim dediğin, Hz.Adem'den bu yana, kendini taşıyanı kah usul usul yoğurur, kah efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlardı.
İsim dediğin, yüksekte uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultucak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi.”(S.24)

O günlerde Dürri baba tekkesinde biri köhnebaharda diğeri evvelbaharda olmak üzere iki defa yapılan Ruz-ı Muhabbet için hazırlıklar yapılmaktadır.  Ruz-ı Muhabbette tekke fertleri, hafıza ve hayallerini ortaya sererek hikâyelerinin fallarına bakarlar. Bu törene katılamayan tek bir kişi vardır: Pinhan.

“İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. Bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnam; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hemsefer oluverirler.” (s.35)
“Sefer vakti kapıya dayandığında, yolcu yolunda,hancı hanında gerektir.” (s.36)
Bu durum Pinhan’ı içten içe üzmekte, kendini dışlanmış hissetmekte ve öfkelendirmektedir. Onun bu durumunu uzaktan uzağa gözleyen Dertli Hagopik Pinhan’la konuşmaya karar verir.

“Bilirim üzümün sarardı, amma tatlanmadı; yapayalnızsın amma şu varlık alemine gözlerini açarken attığın çığlık yankısız kalmadı; Dürri Baba'ya gönlün aktı amma gönlünü yağmalatmadın. Hikâyeni yaşamadan Pinhan, özünü bulamazsın. Hele ki özünden utanıp sıkılırsan zannımca...” (S.47) 

Ona başından geçen sonu hüsranla geçen aşk hikâyesini anlatır. Ardından geçmişi anlatacağı hikâyesi olmadığı ve özünü bulmadığı için Ruz-ı Muhabbete katılmadığını söyler. Duydukları üzerine Pinhan çok öfkelenir. Sırrının bilindiğini anlaması üzerine çok öfkelenir.

“Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. onlar didişirken, biz de deriz ki “bu yaptığının gaflettir.Zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var.aslında siz karındaşsınız” O vakit onlar kavgayı keser. Anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal kurmak için de hatırlamaya muhtacız” (s.46)
Öfkeyle nereye gittiğini, ne yaptığını bilmez halde dolanırken bir kapı ile karşılaşır. Neresi olduğunu bilmediği ve nasıl geri döneceğini bilmediği bir aleme girer kapıdan. Nasıl geri döneceğini bilmemektedir. Kapalı kaldığı bu yerde bir dönüşüm geçirir. Kapı onun ikibaşlılığına herkesten gizlediği doğuştan hünsalığına şahit olur. Pinhan, vücudundaki tüm kılları başının üzerinde tek bir kıl kalana kadar yolar. 


 Tüm kıllarını kapıya açılması için kapı hakkı olarak verir. Açılan kapı Pinhan’ı bir mezarlığa çıkarır. Daha önce Tekkede varlığını bilmediği bir mezarlığa… Burada Ruz-ı Muhabbet halkasını gizlice izlemeye başlar ve kuşağındaki son erguvani cam tanesinin kırılma sesiyle Ruz-ı Muhabbet halkası dağılır. Pinhan kendinden geçer. Kendine geldiğinde Dürri Baba’nın eşiğindendir. 

“Ebru neyi anlatır bilir misin ya Pinhan?”
…“Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Bir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta, olur sana umman u derya. Yayılır, kıvrılır, lamelif misali dolanır. Katreyiz âlemde, lakin unutma ki tek bir nokta, tekmil sırları içinde barındırır.” (s.62)

Pinhan çok geçmeden tekkeden ayrılır. Yanında Dürri Baba’nın verdiği inci ve ona yol gösteren bir kandil vardır. Pinhan bu şekilde İstanbul’a varır. İstanbul’a vardıktan sonra bazen sokaklarda bazen de tekkelerde kalarak zaman geçirir. Durağan yaşantısı inciyi çaldırana kadar devam eder. Kitabımızın ilk bölümü Pinhan’ı anlatırken 2. Bölümü Akrep Arif nam-ı diğer Nakş-ı Nigar mahallesinde yolculuğa çıkarmakta okuyucuyu…


 KİTAPTAN NOTLAR
Elif Şafak hakkında yapılan tüm eleştirilere rağmen benim en sevdiğim yazarlardan biridir. Onun uzun cümlelerini, kullandığı Arapça, Farsça sözcükleri, cümlelerini birçok kez okuyup anlamı içinde kaybolmayı çok seviyorum. Kısacası onu okuyup geçilmeyen kitaplar yazdığı için, zihnimi yorduğu için seviyorum. Elif Şafak’a yaptığım girizgahtan sonra gelelim yazarın ilk kitabı Pinhan’a…

Öncelikle romanın kapağında Mevlana Özel Ödülünü aldığı söyleniyor. Ancak kitabın konusu ile Mevlana arasında ben bir bağlantı kuramadım. 

Daha önceki kitaplarında bu kadar çok hissetmemiştim ama ilk romanı olduğundan belki yazarın etkisinde de kalmıştır. Okurken çok sevdiğim İhsan Oktay Anar’ın bir kitabını okuduğumu düşündüm.

Romanımız dört temel elemente ithafen 4 ana bölümden oluşmakta. Bu bölümlerde yine kendi içinde 4’er bölüme ayrılmakta. Bu bölümlerin isimleri de kendi içinde kafiye oluşturmakta ve okuyucuya tekerleme okuyor havası vermekte.

TOPRAK -  Elma, Nokta, Hafıza,Halka
HAVA - Emanet, Hıyanet, Felaket, Kefaret
ATEŞ - Hezarpare, Rindane, Peymane, Püryare
SU - Cehennemin Kapıları, Nida Hamamı, Elem Şehristanı, Firar Yolları.


Kitap boyunca sayılar önemli roller üstlenmekte. 4 ana bölümden oluşan kitapta Nakş-ı Nigar mahallesinin de dört farklı yöne bakan 4 kapısı , bu dört kapının her birinin üzerinde farklı birer harf ve bu kapılardan mahalleye giren farklı tabiatlı 4 de rüzgar bulunmakta.

Başlangıçta tekkenin bahçesine giren 7 çocuk ile roman başlanırken, Pinhan’ın hayatı değişirken yine Nakş-ı Nigar mahallesinin 7 koca karısı Pinhan’ı Nida Hamamı’nda değiştirerek romanı sona erdirmekte.

Gelelim roman karakterlerimize. Romanımız oldukça kalabalık bir kadroya sahip. Roman kahramanlarının isimlerinin yanına Pinhan ve Dürri Baba hariç bir de karaktere özgü lakaplar eklenince bazen karakterleri takip etmek zorlaşıyor. Bu noktada not tutulması taraftarıyım. 


Karakterlerin hikâyeleri de roman eklenince bazen içinden çıkılamaz bir hal alıyor romanımız ve takip zorlaşıyor. Neyse ki sonrasında not alarak okuyunca birçok karakter yerli yerine oturuyor. Buna rağmen yine de hikâyesi bu kadar uzatılmasa da olurdu dediğim ya da hikayesinin sonu muğlak kalan karakterler oldu. Örneğin; sonunu en çok merak ettiğim karakter Nevres oldu. Kepoz’u serbest bıraktıktan sonra ne yaptığı ile ilgili bir son yok. Bir de Nevres deyince Akkarınca ilkin Nevres tarafından görülmekte. Ardından 7 kocakarı da bunun üzerine konuşmakta ancak Akkarıncanın neyin alamet-i farikası olduğu ve Akkarıncaya ne olduğu da sonuca ulaşmamakta.  Bunun yanında gönderilen kitabın yerine ulaşıp ulaşmadığı da kitabın soru işaretlerinden – acaba benim mi gözümden kaçtı?- 
Bunun yanında, kitapta en çok beğendiğim benzetme,bir rahme benzetilen Nida Hamamı’ndan Pinhan’ın yeniden doğarak çıkması oldu.
Sonuç olarak Bit Palas, Baba ve Piç, Araf, Aşk ve Mahrem kadar başarılı bulmadığım ancak yine de keyif aldığım bir kitap oldu.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE.. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...