DİSTOPİK EDEBİYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİSTOPİK EDEBİYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2019 Pazartesi

ANTHONY BURGESS – OTOMATİK PORTAKAL (A CLOCKWORK ORANGE)



MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ;

ARKA KAPAK
Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…
Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. “Uqueer as as clockwork orange”. Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada “canlı” anlamına gelen “orang” sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm…
-Anthony Burges-
Karabasan gibi bir gelecek atmosferi… Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler… Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu “nadsat”ı.

… ve Stanley Kubrick’in muhteşem film uyarlaması, yirminci yüzyılın kült eserlerinden biri olan bu romanın şöhretini pekiştirmiştir…


ÖZET
 “Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu terbiyeli olmaları söz konusu değildir.” (Sayfa 50)

Kitap karanlık bir zamanda, İngiltere’de geçmektedir. Alex on beş çete lideri bir gençtir. Çetesi ile birlikte sayısız olaya katılmaktadırlar. Gasp, darp, ırza geçme Alex ve çetesi için günlük rutindir. Ancak Alex ve çetesi tek değildirler. Neredeyse normal insanların geceleri sokağa çıkamaycağı kadar suç oranı artmış, toplum düzeni yozlaşmıştır. Polisin gücü olaylara müdahaleye yetmiyor gibidir.


Çetenin kendi aralarında kullandıkları Rusça sözcüklerden oluşan bir jargonları da vardır.  Bu dile “Nadsat” demektedirler. Çetede Pete, Georgie ve Dim de vardır.  Suç işlemenin yanında çete bol bol süt (içerisine uyuşturucu katılmış içecek) ve kanser (sigara) içmektedirler. Kısacası çetenin yapmadığı adilik yok gibidir. Çete yaptıklarından sadistçe haz duymakta, normal karşılamaktadır. Suçu kanıksamışlardır. Hedeflerinde kendilerinden güçsüz, savunmasız herkes vardır.

 “Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeceğini mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi?” (Sayfa 84)


Bir gece çaldıkları araba ile bir köye giderler. Kapısında “YUVA” yazan eve hastalık hilesi ile girerler. Evde  “Otomatik Portakal” adlı bir roman yazmakta olan F.Alexander adlı bir yazar ve karısı vardır. Evi hunharca dağıtırlar. Adamın karısına tecavüz ederler. Yaptıklarından zerrece de utanç ya da vicdan azabı duymazlar.

“Bir akıl çağının kafirliği: Doğruyu görür ve onaylar ama yanlışı yaparım.” (Sayfa 103)

Bu esnada çete içinde liderlik için küçük bir mücadele başlar. Ancak Alex diğer çete üyelerine haddini bildirir ve liderliğine devam eder. Ancak bu durum çete üyelerince unutulmaz.


Başka bir sefer de  evde pek çok kedi ile yaşayan yaşlı bir kadının evine gireceklerdir. Kadın önceki seferki kadın gibi kolayca açmaz kapıyı. Alex camdan içeri girip kapıyı açacaktır. İçeri girdiğinde kadın Alex’e direnir. Kadın yaralanır. Ancak yaralanmadan önce polisi aramayı başarmıştır. Çetenin diğer üyeleri, her şeyin Alex'in fikri olduğunu polise söyler. On dört yıl hapse mahkum olarak hapishaneye gönderilir.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR



Kitap seçimlerimi yaparken Kafka’nın İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar?” sözünden hareketle, son bir yıllık okuma seçimlerimde “distopya”lara bolca yer verdim. Distopyalar içinde bulunduğumuz ya da bulunmamız olasılığı bulunan felaket senaryoları ilgili düşünce yapımı geliştiriyor diye düşünüyorum. Kitap benim için her zaman pembe rüyalara dalma aracı değil… Hele bir de distopyalardaki olması zor görünen felaket senaryolarının olmaya başladığını görmek ayrıca sarsıcı…


Okuduğum distopyalardan Körlük, Görmek, 1984, Fahrenheit 421 ve Cesur Yeni Dünya… Her biri beni farklı anlamlarda sarsmış ve farklı açılardan olayları değerlendirmemi sağlamıştı. Uzun zaman önce kitaplığıma eklediğim “Otomatik Portakal”a geldi okuma sırası…

“Seçme hakkına sahip olmayan kişi kişiliğini yitirmiş demektir.” (Sayfa 176)

Kitabın yazım süreci ile ilgili bilgiler arka kapakta ayrıntılı verilmiş. Ancak yazım sürecinde yazar ile ilgili “yanlış teşhis” olayını okuyunca, sadece bizde olmuyormuş bu aksilikler diye düşünmedim desem yalan olur.


Kitabın kendine özgü argo bir dili var. Kitap anlatıcının ağzından anlatılıyor. Kitap boyunca Alex, okuyucu ile konuşuyor. Alex’in kullandığı nefret dili özellikle dikkat çekiyor. Konuşurken bu bol küfürlü ve argo dili kullanıyor. Açıkça belirtmeliyim ki; bu dil okuma esnasında beni rahatsız etti. Kitabın Alex’in ağzından anlatılması karakterin duygu durumunu yansıtması bakımından doğru bir seçim olmuş. 

Karakterin sosyopat, acımasız, her türlü adiliği yapmaya meyyal yapısı gözler önüne serilmiş. Yazar Süskind’in Koku’sundan sonra en rahatsız olduğum anti-kahramanı yaratmış diyebilirim. Buradan hareketle kitabın ikinci bölümünde Alex’e işkence edildiği zaman başka bir karakter olsa insani bakardım ama Alex’in hak ettiğini düşündüğüm için ona hiç acımadım.

Burada dikkatimi çeken diğer bir unsur da çete üyelerinin yaşları. Neredeyse ergenliğin başındaki gençler 15’li yaşlarda sokak çetelerinin üyesi olmuşlar. Yine diğer distopyalarda da olduğu gibi aile yapısı da yozlaşmış.

Sigaraya “kanser” denmesi, içki olarak içine uyuştrucu katılan sütlerin içilmesi dikkat çekici. Yazarın içki olarak “süt” ü seçmesinin anlamı nedir acaba? 

Kitaptaki yazarın yazdığı kitabın adının “Otomatik Portakal” olmasından hareketle yazarın benzer bir olay yaşayıp yaşamadığını araştırdım kitaptaki olayın çıkış noktasının İkinci Dünya savaşı Londra’sında Anthony Burgess’ın karısıyla birlikte yaşadığı gerçek bir olaya dayandığını okudum. Karısının tecavüz sonrası bebeğini kaybettiğini ve içki bağımlılığından öldüğünü okudum. Ancak bilgiyi yabancı kaynaklardan teyit edemedim.


Daha önce okuduğum distopyalarda teknolojik gelişmeler ön plandaydı. Ancak bu kitapta hala ev telefonu ve pikaplar kullanılıyor. Bu açıdan bakıldığında, diğer okuduğum distopyalardan ayrıldığını söyleyebilirim.

Kitabın ana karakteri Alex, Beethoven hayranıdır. Suç işlerken bile şiddet eğilimini de Beethoven’ın 9. Senfonisi ile doruk noktasına çıkarır. Ve yazar popüler müziği yine Alex aracılığı ile eleştirir. Kendisi de müzisyen olan ve senfoni bestelemiş olan yazarın bu konudaki görüşünü Alex aracılığı ile okuyucuya ulaştırdığını düşünüyorum. 9. Senfoni lise yıllarımda müzik öğretmenim sayesinde tanıştığım bir eserdi o zamanlar kasetini almış ve zaman zaman dinlemiştim. Keşke yazar Beethoven ve 9. Senfoni’yi böyle bir kahraman ile özdeşleştirmeseydi diye düşündüm.

Sonuç ilk defa okuduğum ve kalemi ile tanıştığım bir yazar oldu Anthony Burgess. Ancak yarattığı anti-kahramanı doğal olarak pek de sevemedim. Okumak isteyenlere şiddet, argo ve suç dünyasının kapısını aralayarak okuyacağını hatırlatmak isterim. Kitabı zaman kaybı olarak görmüyorum ancak herkese hitap eden bir kitap olduğunu da düşünmüyorum.

“Yarın mis kokulu çiçekler ve dönen leş kokulu dünya ve yıldızlar ve yukarıdaki bizim ay filan olacak ve eski kankanız tek tabanca Alex, kendine eş filan arayacak. Bok püsür işte. Cidden korkunç, adi, şerefsiz bir dünya bu, ey kardeşlerim. İşte küçük kankanız size veda ediyor. Ayrıca bu öyküdeki diğer herkese derin dudak müziği sesleri, bırrrrrr.” (Sayfa 168, Kitabın son paragrafı)


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…

NOT: Bu arada kitap aynı isimle filme de çekilmiş. Etiketsiz görseller filme aittir. ALINTIDIR... 

30 Ağustos 2019 Cuma

ALDOUS HUXLEY – CESUR YENİ DÜNYA (BRAVE NEW WORLD)


MERHABALAR KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ OKUYUCULARI, 

Orwell’in 1984’ün ardından sürekli karşıma Cesur Yeni Dünya çıkıyordu. Geçtiğimiz aylarda Fahrenheit 451 ile birlikte aldım kitabı. Distopya okumaya ilkin, Saramago ve “KÖRLÜK” ile başlamıştım. Ardından pek çok distopyayı severek ve de üzerinde bolca düşünerek okudum.

Yazar eserine Sheakspeare’nin Fırtına adlı eserinden esinlenerek “Cesur Yeni Dünya” adını vermiştir. 

“Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur.” (Sayfa 15)
Cesur Yeni Dünya’yı okumaya karar verdiğimde okuyucuların distopya mı, ütopya mı tartışmasına rastladım sıkça. 1932 yılında Aldous Huxley’in Amerika gezisi esnasından gözlemlediği tüketim toplumundan esinlenmiştir. Bu insanlar isteklerinin ve tüketimin esiri olmaya meyyaldirler. Baş edemedikleri sorunları için içki bir sığınaktır. Buradan hareketle ortaya “CESUR YENİ DÜNYA”çıkar. 



ARKA KAPAK
Endişe Çağı'nın başyapıtı"- Ursula K. Le Guin
"Kışkırtıcı, aydınlatıcı, şaşırtıcı ve büyüleyici."- Observer
"BEN KEYİF ARAMIYORUM... GERÇEK TEHLİKE İSTİYORUM, ÖZGÜRLÜK İSTİYORUM... GÜNAH İSTİYORUM."
Aldous Huxley, sadece kurgularıyla değil, kurgudışı kitaplarıyla da 20.yüzyılın en üretken isimlerinden biri. Yazarın en bilindik ve güçlü eseri olan CESUR YENİ DÜNYA ise satirle öngörünün birleştiği, kendi distopyasını yaratan bir ütopya.
Teknolojinin tek gerçeklik, duyguların ise uzak durulması gereken kavramlar olduğu bu gelecekte Ford, Tanrı'nın yerini almıştır. Aile kavramının yozlaşma göstergesi olarak algılandığı bu çağ, soma adı verilen hap sayesinde herkesin mutlu ve hayattan keyif aldığı bir sistem üretir.
Hiç kimse daha önce beraber olduğu kişiyle bir kez daha beraber olmaz, çünkü "herkes herkes içindir." İnsanlar makinelerden doğar, üretim kalitesine göre ise Alfa, Epsilon gibi sınıflara ayrılır. Ancak bu sistemin dışında, şehirden uzak bir yerlerde komün hayatı sürdüren bir başka topluluk daha vardır.
Bu topluluğun sürdürdüğü yaşam, teknolojinin egemenliğine bir alternatif olabilir mi? Yoksa bu ütopya da başarısız olmaya mahkum mudur?
Cesur Yeni Dünya, korkak bir geleceğin en eski anlatılarından.

ÖZET
Kitabımızı elimize aldığımızda “Ford’dan sonra 632 yılına” doğru yolculuğa çıkıyoruz. Teknolojik anlamda gelişmiş bu dünyanın kast sistemine dahil insanları kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilirler. Kadınların hamile kalması yasak ve ayıp olduğu için, “annelik’ ve ‘babalık’ müstehcen birer kavram olarak görülür. Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanır. Hipnopedya sayesinde herkes mutludur; herkes çalışır ve herkes eğlenir. “Herkes herkes içindir.”


“Kronik vicdan azabı, tüm ahlâkçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlemenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.” (Sayfa 19)

Cesur Yeni Dünya’nın sınırları dışında Yasaklı Bölge’de yaşayan insanlar ise eski yaşantıya devam etmektedirler. Tek eşlilik, doğum, din ve aile kavramları hala geçerlidir. Yasaklı Bölge’de doğmuş ve Cesur Yeni Dünya’ya gelen John gördükleri karşında adeta şoka girer.

DEVAMI KİTABIMIZDA…



KİTAPTAN NOTLAR

Romanın kurgusu 26.yy’da Londra’da geçmektedir.  Her ne kadar teknoloji ilerlemiş, ulaşım için helikopterler yaygınlaşmış, hastalık ve yaşlılık tablodan silinmişse de, oluşturulan, şartlandırılan toplum sevgi, aile, bağlılık, din gibi durumlardan da uzaklaştırılmıştır. Maddi dünyanın zevkleri artarken, manevi duygular geri plana atılmıştır. Hiç birimiz mutsuz olmayı, acı çekmeyi istemesek de Huxley’in bizlerin önüne serdiği dünyayı tercih eder miyiz acaba? Bu açıdan bakıldığında sistem neredeyse “TANRI”lığa soyunmuştur. Laboratuar oratımında meydana getirilen insanların kaderleri görevliler tarafından belirlenir.

“Ford'umuzun yaşadığı dönemden önce ve hatta nesiller sonra bile çocuklar arasındaki erotik oyunlara anormal gözüyle bakılmıştır (ortalık kahkahaya boğuldu); Sadece anormal değil, ahlâkdışı( olamaz) sayılmıştır; o yüzden de şiddetle bastırılmıştır.

Dinleyicilerin yüzlerinde şaşkına dönmüş bir inanmazlık belirdi. Eğlenmelerine izin verilmeyen zavallı küçük çocuklar? İnanamıyorlardı.” (Sayfa 57)




Toplum özellikler bakımından Alfa, Beta, Gamma,Delta, Epsilon gibi kastlara ayrılmıştır. Alfalar üstün ırk özellikleri gösterirlerken kastta alt kısımlara inildikçe, özellikler kötüleşmekte katta moronlar yer almaktadır. Toplumun üyeleri henüz oluşturuldukları tüpün içerisindeyken başkaldırmalarını engelleyecek şartlandırmalara maruz kalırlar.

 “Oturup kitap okursanız fazla bir şey tüketmezsiniz.” (Sayfa 71)

Kitapta zamanlama ölçütü olarak “F.S” kısaltmasına rastlarız. Bu zamanlama otomobil üreticisi  Henry Ford’un 1908’de ilk “T” modeli otomobili yaptığı yıl ile belirtilmiştir. 1913’de yine Ford seri üretime geçmiştir. Bu gelişmeler endüstri için devrim olmasının yanında seri üretimin robotlaştırdığı işçiler kitapta sorgulamadan kendilerine şartlandırılan işi yapan toplumsal sınıfların temeli olmuştur Aldous Huxley için. Ve “Ford” kitapta tanrının yerini almıştır.

“Sözcüklerin iyi olması yetmiyor; onları iyi bir amaç uğruna kullanmak gerekiyor.” (Sayfa 88)

“Eğer doğru kullanırsan sözcükler X ışınlarına dönüşebilirler, her şeyi delip geçerler. Okursun ve delinirsin.”  (Sayfa 88)

 
Yine kitapta en sarsıcı kısımlardan biri de insanların cinsel tavırlarıdır. Bebekler daha küçük yaşlardan itibaren cinsel oyunlara yönlendirilirler. “Herkes herkes içindir.” Kuralı geçerlidir. Tek eşlilik, anne baba olmak gibi kavramlar Cesur Yeni Dünya halkı için müstehcen kabul edilmektedir.

“İnsan eğer sorgulamaksızın kabullenmeye şartlandırılmamışsa, mutluluk, gerçekten çok daha zor bir uğraş.” (Sayfa 226)



Yine kitabın en can alıcı noktalarından biri de “SOMA”dır. Soma günlük olarak tüm bireylere verilen bir tür uyuşturucudur. Tüm olumsuz duyguların “soma” ile kontrol altına alınır.

“Kızgın bir sesle konuşan Vahşi, “Eğer Tanrı’yı biliyorsanız niye onlara anlatmıyorsunuz?” diye sordu. “Tanrı hakkındaki bu kitapları niye vermiyorsunuz insanlara?”
“...eskiler de ondan, yüzlerce yıl öncesinin Tanrısını anlatıyorlar. Şimdinin Tanrısını değil.”
“Ama Tanrı değişmez ki.”
“İnsanlar değişir ama.” (Sayfa 230)

Bu kitabı okuduktan sonra ister istemez pek çok okuyucu gibi Orwell’in 1984’ü ile bu kitabı kıyasladığım. 1984’te korku toplumu hüküm sürerken; Cesur Yeni Dünya’da haz toplumu öne çıkar. Her iki kitapta da totoliter rejimler halkı başkaldırmadan etki altında tutmak için farklı durumları kullanmaktadır. Sonuç olarak, sarsıcı ve güzel bir okuma oldu. 



“Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”


“Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
“Öyle olsun” dedi vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.”
“Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz.” (Sayfa 238)


YENİ OKUMALARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE.... 

SEVGİLER..

12 Temmuz 2019 Cuma

RAY BRADBURY – FAHRENHEİT 451


MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU TAKİPÇİLERİ, 

"YAKMAK BİR ZEVKTİ."

 Distopya türü ile Jose Saramago’nun Körlük’ü tanışmış oldum. Ardından yine Saramago’nun Görmek’i geldi.  George Orwell’in 1984’ünden sonra Ray Brandbury’nin Fahrenheit451’i, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı ve Ursula L.Quin’in Mülksüzler sıradaki kitaplardı. 

Tercihimi  Fahrenheit 451’den yana kullandım. Fahrenheit 451 Ray Brandbury tarafından 1953 yılında kaleme alınmış distopya türünden bir romandır ve yazıldığı tarihten 500 yıl sonrasını anlatmaktadır. 

“Mutluluğunu maske gibi takıyordu, o kız da maskeyi kapıp çimenlikte koşarak gitmişti ve onun kapısını çalıp maskeyi geri istemenin yolu yoktu.” (Sayfa 32)

“Sen orada değildin, görmedin,” dedi Montag. “Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtıklarına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı. İnsan bir hiç uğruna kalmaz.” (Sayfa 72)     


ARKA KAPAK
“Yazılmış en iyi bilimkurgu romanı. İlk okuduğumda, yarattığı dünyayla kâbuslar görmeme sebep olmuştu.” -Margaret Atwood

Hugo En İyi Roman Ödülü,
Prometheus Şeref Kürsüsü Ödülü
Amerikan Ulusal Kitap Ödülü,
Pulitzer Onur Ödülü

Ray Bradbury sadece bilimkurgunun değil fantastik edebiyatın ve korkunun da yirminci yüzyıldaki ustalarından biri. Bilimkurgunun “iyi edebiyat” da olabileceğini kanıtlayan belki de ilk yazar. 1953’te yayımlanır yayımlanmaz  klasikleşen, türü  kökten etkileyen distopya edebiyatının dört temel kitabından biri olan Fahrenheit 451 ise bir  başyapıt.

Guy Montag işini seven bir itfaiyeciydi. Televizyonun hüküm sürdüğü bu karanlık dünyada okuma eylemi ise yok olmak üzereydi zira itfaiyeciler yangın söndürmek yerine ortalığı ateşe veriyordu. Montag’ın işi ise yasadışı olanların en tehlikelisini yakmaktı: Kitapları.

Montag yaptığı işi tek bir gün dahi düşünmemişti  ve tüm gününü televizyonla kaplı odalarda geçiren eşi Mildred’la beraber ömrünü geçiriyordu. Ancak yeni komşusu Clarisse’le tanışmasıyla tüm hayatı değişti. Kitapların değerini kavramaya başlayan Montag artık tüm bildiklerini sorgulayacaktı.

İnsanların uğruna canlarını feda etmeyi göze aldığı bu kitapların içinde ne var? Gerçeklerin farkına vardıktan sonra bu karanlık toplumda artık yaşanabilir miydi?

Fahrenheit 451, yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday.



“Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik. Etrafa bakındım. Ortadan kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, on-on iki yıldır yaktığım kitaplardı.”


ÖZET

Guy Montag; dedesinden itibaren itfaiyecilik yapan bir ailenin yine itfaiyeci olan mensubudur. İşini severek yapar. Ancak kitabın geçtiği zamanda itfaiyecilerin görevi yangınları söndürmek değil, yanmayan evlerdeki yasaklı kitapları –aslında tüm kitapları- yakmaktır.  

 “Kitaplar aptal, salak olduğumuzu bize hatırlatmak için var. Onlar gösteri alayı caddeden gürültüyle geçerken Sezar’a “Fani olduğunu hatırla Sezar” diyen muhafız kıtası gibiler.” (Sayfa 108 )

Çünkü kitaplar insanların düşünmelerine, eleştirmelerine ve sorgulamalarına neden olduğu için mutsuzluk kaynaklarıdır.  Montag, yıllarca gecenin gelen ihbar ile yola çıkışını, alevlerin kitapları yutuşunu hiç sorgulamadan işine devam eder. Çünkü kitapları yakmakla toplumun mutlu olmasını sağladığını düşünüyor ve bundan da zevk alır. Çünkü şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar. Oysa düşünmeyen eğlenen insanlar mutludur.


Montag’ın evine döndüğü esnada 17 yaşındaki Clarisse  adlı genç kızla karşılaşana dek yaptığının aslında nasıl bir yıkım olduğunun farkında değildir. Komşusu olan kız ile sohbet ederler. Clarisse ona mutlu olup olmadığını sorar. Ve bir de yaktığı kitapları okuyup okumadığını…

“Güneş her gün yakıyordu.Zaman'ı yakıyordu. Dünya hızla çember çiziyor ve kendi ekseni etrafında dönüyordu, zaman da Montag 'dan yardım almadan seneleri ve insanları yakıyordu zaten.Yani Montag itfaiyecilerle birlikte nesneleri yakarsa,güneş de Zaman'ı yakarsa bu her şeyin yanması anlamına gelirdi.” (Sayfa 168)

 “İyi bir iş. Pazartesi günleri Milly, Çarşamba Whitman, Cuma Faulkner, yak kül olsun, sonra küllerini yak. Bu bizim resmi sloganımız”(s.29)

Clarisse ile tanıştıktan sonra Guy Montag, hayatını sorgulamaya başlar.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Fahrenheit 451 kağıdın yanma derecesidir.  Yazar kitabını yazdıktan sonra isim olarak kağıdın özellikle de kitap kağıdının yanma derecesini kitabına isim olarak seçmiştir. Kitap 3 bölümden oluşmaktadır. Şömine ve Semender, Elek ve Kum, Işıl Işıl Yanan... 

"Demek yürüyorsunuz?" dedi polis memuru, "Sadece yürüyor musunuz?"
Başımla onaylayarak açık gerçeği hazmetmesini bekledim.
"Pekala," dedi polis memuru, "Bir daha yapmayın!"(Yazarın Önsözünden)

Kitaba Neil Gaiman tarafından Önsöz, ve yazarın kendisi tarafından da bir Sonsöz yazılmıştır. Kitabı anlamak ve spolier olmaması bakımından yazarın sonsözünün kitabın bitimine eklenmesi doğru bir karar olmuş bence. 

“Şimdi uygarlığımızın azınlıklarını ele alalım, tamam mı? Nüfus arttıkça azınlıkların sayısı artar. Köpek sevenleri, kedi sevenleri, doktorları, avukatları, tüccarları, şefleri, Mormonları, Baptistleri, Üniteryenleri, ikinci kuşak Çinlileri, İsveçlileri, İtalyanları, Almanları, Teksaslıları, Brooklynlileri, İrlandalıları, Oregonlu veya Meksikalı insanları sinirlendirmeyeceksin. Bu kitaptaki, bu oyundaki bu televizyon dizisindeki insanlar herhangi bir yerdeki gerçek ressamları, haritacıları, makinistleri temsil etmemektedir. Pazarın ne kadar büyürse ihtilaflarla başa çıkma gücün o kadar azalır.” (Sayfa 78)

Yazıldığı zamandan 500 yıl sonrasında geçen kitabımızda, mekanik tazılar, duvarları kaplayan televizyonlar, uyku hapları bulunmaktadır. Aile ve çocuk kavramı yozlaşmış, aile bağları neredeyse yok olmuş gibidir.


1984 ile kıyaslayasacak olursak, her iki kitapta da Totoliter ve baskıcı yönetimler söz konusudur. Her iki kitapta da baskı açıkça hissedilmektedir. Sistemi kabul edip, uyum sağlayanlar varken, sisteme isyan etmeyi düşünenler de vardır. Fahrenheit 451 nispeten daha olumlu bir son ile biter. 1984’ü okuduğumda daha fazla etkilemiştim. Özellikle sürekli izlenme duygusu beni huzursuz etmişti. 

“Özenle, bir çiçeğin taçyapraklarını tutar gibi. Birinci sayfayı yak,ikinci sayfayı yak. Bölüm bölüm, o sözcüklerin bütün saçma anlamlarını, bütün o boş vaatleri, bütün o papağan gibi tekrarlanan fikirleri ve zamanın eskittiği felsefeleri.” (Sayfa 98)

Fahrenheit 451’de de kitapların yakıldığı sahneler ve kitaplarından ayrılmamak adına kitaplarıyla yanan kadının olduğu sahne çok etkiledi beni. Bir de Guy Montag'ın kendi evini yakmak zorunda kaldığı ve ihbarın da karısı Mildred tarafından yapıldığı sahne kitabın etkileyici sahneleriydi. 

Montag’ın eski bir akademisyen olan Faber’in yanına giderken kurtarmış olduğu kitaplardan “İncil” i seçmesi bence ironik olmuş. acaba yazar toplumdaki yozlaşmanın din ile mi çözüleceğine dikkat çekmek istemiştir.


Kitaptaki yozlaşan aile vurgusu da bence çok dikkat çekici. Bir evde yaşayan iki yabancı eşler, sadece doğurulmuş ve ne olduğu önemsenmemiş gibi görünen çocuklar. Bu kısımlarda sarsıcı öngörüler bence. Distopyaların aile yozlaşmasına vurgusu insanı dehşete düşürüyor elbette.

“Anayasanın dediği gibi, herkes hür ve eşit doğmaz ama herkes eşit hale getirilir.” (Sayfa 79)

Ayrıca kitap ilki 1966'da ikincisi 2018 'de olmak üzere iki defa filme çekilmiştir. Her iki filmi de izlemeyi düşünüyorum en kısa sürede...

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE....
SEVGİLER...

1 Şubat 2019 Cuma

GEORGE ORWELL – 1984 (NİNETEEN EİGHTY FOUR)

MERHABALAR KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ


Geçtiğimiz ay sizlerle HAYVAN ÇİFTLİĞİ'ni paylaşmış, 1984'ü sonraya saklamıştım. 1984, Hayvan Çiftliği'nden sonra daha uzun sürede okuduğum, beni sarsan bir kitap oldu. Yazarın 1984'te yaşanacağını ön gördüğü Distopya'yı umarım hiç yaşamayız diyerek başlıyorum paylaşımıma... 


ARKA KAPAK
Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.



George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.



ÖZET
Romanımızda olaylar 1984 yılının 4 Nisan gününde İngiltere ile Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsayan Okyanusya’nın üçüncü en kalabalık eyaleti Havaşeridi Bir’in ana kenti Londra’da başlamaktadır. Okyanusya totaliter rejime sahip, dini inancın yasaklandığı,  bir asker- polis devletidir.
Otuz dokuz yaşındaki ufak tefek kavruk, vasat zekâlı, küçük bir memur olan Winston Smith, asansörü bozuk, sıkça elektrik kesintilerine maruz kalan, girişinde “BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜZERİNDE” yazan posterin asılı durduğu Zafer Konutları’ndaki evine gelir. Evi yedinci kattadır. Evde “Büyük Birader”in insanların tüm yaşamlarını izlemesini sağlayan “TELE-EKRAN” vardır. Ekran’ın kapatılması Parti tarafından yasaklanmıştır. Bu yasak Düşünce Polisi tarafından da takip edilmektedir.
Winston Smith’in çalıştığı Gerçek Bakanlığı, Piramit şeklinde üç yüz metre yüksekliğinde bir binadır. Üzerinde partinin sloganı yazmaktadır.
“SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR.” (Sayfa 14)


Winston Smith, "Gerçek Bakanlığı"nda çalışmaktadır. Görevi Times Gazetsi’nde ve geçmişe ait haberleri Parti’nin isteğine uygun olarak değiştirmektir. Bunun dışında savaşla ilgilenen Barış Bakanlığı, yasa ve düzeni sağlayan Sevgi Bakanlığı, ekonomiden sorumlu Varlık Bakanlığı da vardır. Parti tarafından “Yeni Söylem” adı verilen içerisinden Parti’nin isteğiyle; gereksiz sözcükler çıkarılan, ifade özgürlüğünü ve çeşitliğini kısıtlayan bir dil oluşturulmakta halk bu dili konuşmaya zorlanmaktadır.

Ama bir gün her şey değişir. Winston çalıştığı bakanlıkta geçmişin Parti’nin isteğine uygun değiştirilmesinden yola çıkarak sistemi kendince sorgulamaya başlar. Antika eşyalar satan Mr. Charrington’un eskici dükkânından, bir defter ve kalem alır. Bu defteri günlük yapar ve"Tele-Ekran"dan görülmeyecek şekilde günlüğünü yazmaya başlar. Bu şekilde geçmişi kayıt altına almak, Büyük Birader’in varlığını sorgulamak suçtur. Ve Winston artık bir düşünce suçlusudur.


Winston gibi “Gerçek Bakanlığı”nda çalışan "Anti-Sex" adlı örgütün üyesi ve aynı zamanda Gerçek Bakanlığının Kurgu kısmında çalışan Julia, Winston’un avucuna gizlice  "Seni Seviyorum"  yazan bir kâğıt sıkıştırır. Winston ve Julia kayıt cihazlarının olmadığı yerlerde buluşurlar. Parti’nin kurallarına göre bu da suçtur. Çünkü evlilikler de Parti tarafından seçilen eşle yapılır. Aşk yasaktır. Winston hali hazırda başka bir kadınla da evlidir.
Winston’un eline O’Brien aracılığı ile Parti’ye karşı kurulan bir örgüte ait bir kitap geçer. O’Brien; sözü geçen Parti’nin yüksek kademesindeki küçük çevreye mensup çirkin, yüksek ölçüde zeki bir üyedir. Emmanuel Goldstein tarafından yazılan kitabı rahat okumak için Winston günlüğü aldığı eskicinin üst katındaki odayı tutar. Odada Tele-Ekran yoktur. Bu odada Julia ile buluşurlar hem ilişkilerini devam ettiririler hem de kitabı okurlar. Kitabı okudukça devlet düzenini anlamaya başlarlar. 
DEVAMI KİTABIMIZDA…


ALINTILAR
 “Düşüncesuçu, ölümü gerektirmez: Düşüncesuçunun KENDİSİ ölümdür.” (Sayfa 38)
 “En kötü düşmanımız sinir sistemimizdir.” (Sayfa 61)

“Bağlılık düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.” (Sayfa 78)

 “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.” (Sayfa 81)

“NASIL”’ını anlıyorum:”NEDEN”’ini anlayamıyorum... (Sayfa 91)

“Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse, şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. Bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi. Ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi.” (Sayfa 91)

 “Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse, arkası gelir.” (Sayfa 92)
İnsan, tarihi, kitaplardan öğrenemediği gibi mimariden de öğrenemiyordu. Heykeller, yazıtlar, anıtlar, sokak adları... geçmişe ışık tutabilecek her şey sistemli bir biçimde değiştirilmişti. (Sayfa 110)

“Uğrunda savaştığımız davalar, savaş alanında, işkence odasında, batmakta olan bir gemide hep unutuluveriyordu, çünkü beden şişip büyüyerek tüm evreni kaplıyordu; korkudan çarpılmadığınız ya da acı içinde haykırmadığımız durumlarda bile yaşam her an açlığa, soğuğa, uykusuzluğa, mide buruntusuna ya da diş ağrısına karşı verilen bir savaşımdı.” (Sayfa 114)



“Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız" demişti O'Brien... ...karanlığın olmadığı yer, düşlenen gelecekti; hiçbir zaman göremeyeceğimiz, ama belli belirsiz de olsa paylaşabileceğimizi sezdiğimiz gelecek.” (Sayfa 115)
“Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi.” (Sayfa 206)

“Yüzyıl ortalarında meydana gelen 'özel mülkiyetin ortadan kaldırılması', gerçekte, mülkiyetin eskisinden çok daha az kişinin elinde toplanması anlamına geliyordu.” (Sayfa 223)

 “Savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.” (Sayfa 230)

“En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.” (Sayfa 231)
 “Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük için devrim yapar.” (Sayfa 284)
“İnsan insana nasıl hükmeder, Winston?
Winston biraz düşünüp” acı çektirerek” dedi.” (Sayfa 302)


KİTAPTAN NOTLAR

George Orwell’ın 1947-1948 yıllarında yazdığı 20. yüzyılın en etkileyici distopyalarından biri kabul edilen 1984’ü okudum. Hayvan Çiftliği kadar akıcı ve sürükleyici olmadı benim için.
Hayvan Çiftliği’nde olaylar hayvanlar üzerinden anlatıldığından masal okumak gibiydi. Ancak 1984 kurgu ve konu olarak daha zorlayıcı, sarsıcı bir okuma oldu.

George Orwell, “1984” romanını ‘’Avrupa’daki Son Adam’’ adıyla yayınlamak istese de yayıncının müdahalesi ile “1984” adı ile yayınlanır. Hayvan Çiftliği’nde pek çok siyasetçiyi hedef alan yazar acaba kitabın adını seçerken; kimi kast etmişti diye merak ettim.
Yayıncının bu müdahalesi bence yerinde olmuş. 1984 daha akılda kalıcı ve çarpıcı bir isim olmuş. Eminim 1990’larda 2000’lerde uçan arabaların olacağını düşünen nesil için kitabın yazıldığı yıllarda 1984 uzak ve belki de hayali bir dünyaydı kim bilir. 

1984 romanında yeni ve özgürlüklerin olmadığı dünya yapısı, yeni bir sistem, kelimeleri azaltılmış yeni bir dil vardır. Kitabın sonunda ek olarak yeni dünya düzenini anlatan ayrıntılı bilgiler de verilmiş. Bu kısım, okuyucunun kitabın içeriğini anlaması bakımından doğru bir yaklaşım olmuş.

Ayrıca; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’de sürekli tekrarlanan “Büyük Birader Seni İzliyor” uyarısının yeni bir kavram olarak ortaya çıkmasını ve dile yerleşmesini sağladığını öğrenmiş oldum.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...