GEORGE ORWELL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GEORGE ORWELL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2020 Perşembe

HARUKİ MURAKAMİ – 1Q84

MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ...

Kalemiyle yakın debilecek zamanda tanıştığım ve çok da sevdiğim Japon edebiyatının popüler ismi Haruki Murakami'nin en bilinen kitaplarından birini paylaşmak üzere karşınızdayım...

“1Q84... Bu yeni dünyaya bu adı vereyim. Aomame kararını vermişti. Q, question mark’ın Q’su idi. Dünyanın soru işaretleriyle dolu olduğu anlamındaydı.” ( Sayfa 153)

1Q84 benim Kumandanı Öldürmek ve Sahilde Kafka’dan sonra okuduğum 3. Murakami kitabı. Murakami ile tanışınca, hangi kitabını okumalıyım sorusuna yanıt olarak sıkça karşıma 1Q84  çıktı.


ARKA KAPAK

“Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir”
Sarsıcı bir yolculuğa hazır mısınız?
Öyleyse kemerlerinizi bağlayın. Erkekleri, titizlikle geliştirdiği bir yöntemle öteki dünyaya gönderen genç bir kadınla tanışacaksınız. Ve amansız bir takiple onun peşine düşen fanatik bir cemaatin müritleriyle…
Romantik misiniz?
Evet, bu kitapta aşk da var… İki dünya bir araya gelmeden mümkün olmayan bir aşk.
Yaşadığınız dünya gerçek mi, hiç düşündünüz mü?
Düşündüyseniz, paralel bir evrene geçmek sizi heyecanlandıracaktır o zaman.
Hayatı algılayışınızı değiştirecek bir kitabın kapağını açmak üzeresiniz şu an.
Yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak kabul edilen Haruki Murakami başyapıtı, tüm dünyada milyonlarca satan kitabı 1Q84'le bir imkânsızı başarıyor.
Nefesinizi kesecek bir macera romanını, gerçek nedir, insan neye inanmalı, aşk dünyayı kurtarabilir mi soruları ekseninde bir yürek atlasına dönüştürüyor.


ÖZET

“Aile içinde karılarına ya da çocuklarına şiddet uygulananlar, hep zayıf karakterli adamlardır .” (Sayfa 294)

Kitabın ana hikâyesi en önemli karakter olan kadınlara şiddet uygulayan erkekleri öldüren seri katil Aomame etrafında dönmektedir.  Aomame, dini bir cemaate üye ailesi ile büyürken, ailesi ile olan bağlarını koparmış,  çocuk yurdunda büyümüş genç bir kadındır. Bir tür masaj uzmanıdır Aomame. Kendi geliştirdiği özel bir teknikle insanların ağrılarını dindirir, bedenlerini yumuşatır. Aynı zamanda bir suikastçidir. Kendine özgü bir stille erkekleri öldürmektedir.

“Gerçek daima soğuk ve ebediyen yalnız başınadır.” (Sayfa 18)

Aomame bu işi bağlı bulunduğu bir Madamdan aldığı emirler doğrultusunda yapmakta, yüklüce miktarda da para kazanmaktadır. Madam ile yollarının kesişmesinin sebebi, Aomame’nin en yakın arkadaşının ve Madam’ın kızının eşlerinin uyguladığı fiziksel ya da duygusal şiddet nedeniyle ölmeleridir. Madam şiddet gören kadınları kurduğu vakıf kanalı ile korumakta, şiddete sebep olanları ise; kendince cezalandırmaktadır. Aomame’nin uyguladığı yöntem fark edilmemekte ve doğal ölüm gibi görünmektedir.


Bunun yanında Aomame; en son gördüğü zamandan bu yana uzunca vakit geçmesine rağmen hala çocukluk aşkı Tengo’yu yüreğinde taşımakta, uzun süreli ilişkiler yerine günlük ilişkiler yaşamaktadır.

“Şiddet her zaman gözle görülecek şekilde ortaya çıkmadığı gibi, her yara da kanamaz.” (Sayfa 325)

Tengo, bir kursta matematik öğretmenidir. Aynı zamanda bir yazar olm çabsındadır. Tengo ise kablolu TV aboneliği satmayı hayatının başarısı sayan bir baba tarafından büyütülmüş bir adamdır. Annesi ile ilgili bilinenler Tengo’nun hafızasındaki birkaç “an”dan ibarettir…

Bakım evinde kalan ve pek konuşkan olmayan babası ile de paylaşımları son derece sınırlıdır… Tengo, dahilik seviyesinde başarılıyken okulda matematik öğretmeni olmayı seçen, hayatının aşkı Aomame’yi bekleyen bir adamdır. Editör arkadaşı Komatsu sayesinde öğretmenlik yanında ufak tefek editörlük işleri de yapmaktadır. 

“Yapanlar bir mantık uydurarak, yaptıklarını meşru göstererek unutabilir. Görmek istemedikleri şeylerden bakışlarını kaçırabilir. Fakat mağdur taraf unutamaz. Bakışlarını da kaçıramaz. Anılar anne babadan çocuğa aktarılır. Dünya dediğin şey Aoname, birbirleriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır” (Sayfa 396)


Yıl 1984. Aomame Madamdan aldığı direktif ile hedefine doğru yol alırken Janacek’in Sinfonietta’sı çalan bir takside sıkışık trafikte mahsur kalır. Ancak taksi içinde beklemek yerine, otobanda taksiden iner ve farklı bir çıkış kapısından çıkmak isterken tırmandığı merdivenler ile birlikte zaman kırılır ve iki Ayın olduğu  paralel bir evrene; 1Q84’e geçer.

“İnsanın kendi hayatına son vermesi o kadar kolay değildir. Filmlerdeki gibi olmaz. Filmlerde herkes kolayca intihar eder. Hiç acı çekmeden devrilip ölürler, fakat gerçekte öyle değildir.” (Sayfa 468)

Tengo ise bu süreçte öğretmenlik yanında; Komatsu’nun planı ile  kurgusu beğenilen ancak düzenlenmeye ihtiyaç duyan bir eseri düzenlemeyi kabul eder. İşte burada Tengo ile kitabın yazarı disleksi olan Fuka-Eri’nin hayatı kesişir.

Fuka-Eri bir aslında cemaat liderinin kızıdır. Adı geçen cemaat kendi kabuğu içinde kendi bölgesinde yaşarken, genç kız henüz küçük bir kız iken cemaatten kaçıp, babasının en yakın arkadaşına sığınır. Hamisi olan öğretmen Fuka-Eri ve kızını birlikte büyütür. Kızın babası ve annesine ne olduğunu araştırıp, ulaşmaya çalışsa da başarılı olamaz...

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabımızın fiziksel yapısından bahsedelim. Kitabın Türkiye’de iki basım şekli var üç ayrı cildin ayrı ayrı basımı ve üç cildin tek bir kapak altında toplandığı basım. Ben tercihimi ikinciden yana kullandım. 1256 sayfalık bir tuğla demek herhalde abartı sayılmaz. Bu haliyle, çantada taşıma problemi olmasından dolayı evde okumak zorunda kaldım kitabımı… Kitabı almak ve okumak isteyen Murakami okuyucuları bu ayrıntıyı göz önünde bulundurmalılar bence. Tabi çantada iyi bir savunma silahı olacağını da söylemeden geçmeyelim. Kitabı okurken metaforik  anlatımı ile beyni,  fiziksel yapısı ile de kol kaslarını zorluyor.


Kitap kendi içinde üç cilde ayrılıyor. 417 sayfalık 1. Cilt Nisan – Haziran, 2. Cilt, 421- 790 sayfalar Temmuz-Eylül,  3. Cilt, 794-1256 sayfalar Ekim-Aralık  olarak alt başlıklandırılmış.

1. Ciltte  yazarın Amoame’ye ayırdığı kısımlar tek sayı ve Tengo’ya ayrılmış çift sayılı kısımlar olmak üzere 24 bölüm yer almaktadır.  9.bölüme kadar, Aomame ve Tengo bölümlerini sırayla okurken, biribirinden tamamen bağımsız gibi görünen iki farklı kitap okuyormuş hissine kapıldım. 

“Belli bir yaşı geçince yaşam dediğin, sahip olduğun şeyleri sürekli olarak kaybettiğin bir süreçten öteye geçmez. Yaşamın için önemli olan şeyler, birer birer tarağın dişlerinin kırılıp gitmesi gibi insanın elinden kayıp düşüverir. Bunların yerine eline geçense, değersiz, tuhaf şeyler olur. Vücudun yetenekleri, arzular, hayaller, idealler, kendine güven, anlam, hatta aşık olduğun insanlar, peş peşe önce biri sonra diğeri şeklinde yok olup gider. Vede ederek ayrılanlar, hatta bir gün hiçbir şey söylemeden ortadan yok olanlar olur ve bir kez yitirince bunları bir daha asla tekrar elde edemezsin. Yerine koyacak bir şeyler de bulamazsın. Bu, çok acı veren bir şeydir. Bazen vücudunu lime lime doğranıyormuş gibi hissedersin.” (Sayfa 517)

Aomame'nin gazetede NHK tahsildarı ile ilgili bir haber okumasıyla, (ki bu kişi Tengo’nun babası) karakterler arası kesişim başlıyor. İlk cilt bittiğinde ana karakterler aslında birbirlerinin yakınında olsalar da henüz hiç karşılaşmamış oluyorlar.

2. Ciltte de yazar ilk ciltteki sistemi ile 24 bölüme yer vermiştir. Bu şekliyle her iki ana karakterin birbirinin etrafında dolanan ama ayrı devam eden yaşamlarına eşit biçimde yer vermiştir diyebiliriz.

“Yalnız, insan çocukluğunda içine aşılanan imgelerden asla kurtulamaz.”
“İyi de olsa, kötü de.” dedi Aomame.” (Sayfa 562)

3. Ciltte ise; diğer ciltlerde karşılaştığımız bir karakter olan Uşikava ile başlar kitabımız. Yazar sırasıyla Uşikava, Aomame ve Tengo’ya ayırdığı bölümlerle 31 bölüme yer verir.


Gelelim; kitabımızın içeriğine; Dünya edebiyat modern klasikleri içinde  en önemli distopyalarından biri George Orwell’in “1984” adlı eseridir. Ben de geçtiğimiz yıl okuyup yorumlamıştım kitabı… BURADAN ULAŞABİLİRİSİNİZ… 

Yazar “9” ile “q” değiştirerek daha önceki kitaplarında satır aralarında da yer verdiği George Orwell’e gönderme yapmıştır. Murakami bir distopyadan aldığı ilhamla 1Q84’de geçen bir paralel evreni romanına zaman dilimi olarak seçmiştir. Aomame’nin paralel evrene geçişi ayrıntılı anlatılırken; Tengo’nun geçişi ile ilgili ayrıntı bulunmamakta. Bir de Tengo ve Aomame dışındakiler bu paralel evrenin farkında değil gibiler. Örneğin gökyüzündeki ikinci ayın kimse farkında değil…Yine buradan hareketle; George Orwell’in “Big Brother” kavramına, “Little People’s” ile gönderme mi yapmıştır demeden geçemedim.

“İntikam kadar pahalı, hiç kâr getirmeyen başka bir şey olamaz.” (Sayfa 600)

Yazarın her kitabında yaptığı gibi yine bir klasik müzik eseri kitaba fon müziği olmuş; Janaček’in “Sinfonietta”sı… Dinleme isteyenler Youtube’de bulabilirler… Yazar değer kitaplarında da olduğu gibi, uzunca bir müzik listesi oluşturulmuş desem abartmış olmam sanırım. Michael Jackson’dan ABBA’ya geniş bir yelpaze söz konusu. 

“Yaşamaya devam etmenin anlamı bu. İnsanlara ümit veriliyor, bu ümidi bir yakıt gibi kullanarak kendilerine amaçlar ediniyor, ömürlerini sürdürüyorlar. İnsan, ümit olmadan yaşamını sürdüremez.” (Sayfa 859)

Murakami’nin müzik listesine, diğer kitaplarında da olduğu üzere diğer yazarlardan alıntı ve göndermeler de yerini almış. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisi, Tolstoy en çok ilgimi çekenler…


Kitapta Aomame, Tengo ve Fuka-Eri bolca yer alırken yan karakterler de bence çok güzel kurgulanmış. En ilgi çekenleri Tengo’nun babası, Madam ve madam’ın yardımcısı Tamaru, Cemaat Lideri, Öğretmen…

Tengo’nun babasının hali hazırda hastanede yatarken, bedensel olmasa da ruhsal yolculukla sürekli Fuka-Eri ve Aomame’nin kapısını çalması ve onları kablolu tv ücretleri için rahatsız etmesi kitabın ilginç ayrıntılarından.

Kitapta en rahatsız olduğum kısımlar cemaat liderinin trans halinde olduğu süreçte kendinden yaşça küçük kızlarla cinsel birliktelik yaşaması, (geçmişte kendi kızı da dahil) bu konunun bir neredeyse geçiştirilip, bir ayin gibi gösterilmesi beni rahatsız etti doğrusu.

Bir de diğer Murakami kitaplarında da olduğu üzere, cevaplanmmaış sorular mevcut kitabımızda. Fuka-Eri sonunda nereye gitti? Madam’a sığınan küçük kıza ne oldu? Tengo'nun annesinin akıbeti… Murakami okuyacak okur bence cevapsız kalan sorulara da hazır olmalı okumaya başlarken…

“Uzaklara gideceğini söyledin ,,, ne kadar uzaklara peki ?”
“Rakamlarla hesaplanmayacak uzaklıkta bir yere.”
“Bir insanın yüreğini diğer bir insanın yüreğinden ayıran mesafe gibi .” (Sayfa 1202)

Bunun yanında yazarın diğer kitaplarından da aşina oluğumuz pek çok ayrıntı bu kitabında da mevcut. Örneğin Aomame’nin Tengo ile ilişkiye girmeden onun çocuğuna hamile kalması, bir anda görüşmeyi kesen kadın (Tengo'yu ziyaret eden),Tengo’nun baba sorunu...vb yazarın tekrarladığı imgelerden… Keşke Freud yaşayıp kitabı okuyup yorumlasaydı. Murakami kitaplarında mutlaka Oidipal sorunlar mevcut. Bu şekliyle Kafkaesk bir yönü de var bence. Tengo’nun okuduğu Kediler Şehri öyküsü yine kitapta dikkat çekenlerden. Hikaye gerçek mi diye düşünmeden edemedim. 

Kitap sayfa olarak fazla olunca, haliyle yazı da uzun sürmüş oldu.Sabırla okuyan ve yorum yapan tüm takipçilerime çok teşekkürler... 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE, SEVGİLER...  


1 Şubat 2019 Cuma

GEORGE ORWELL – 1984 (NİNETEEN EİGHTY FOUR)

MERHABALAR KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ


Geçtiğimiz ay sizlerle HAYVAN ÇİFTLİĞİ'ni paylaşmış, 1984'ü sonraya saklamıştım. 1984, Hayvan Çiftliği'nden sonra daha uzun sürede okuduğum, beni sarsan bir kitap oldu. Yazarın 1984'te yaşanacağını ön gördüğü Distopya'yı umarım hiç yaşamayız diyerek başlıyorum paylaşımıma... 


ARKA KAPAK
Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.



George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.



ÖZET
Romanımızda olaylar 1984 yılının 4 Nisan gününde İngiltere ile Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsayan Okyanusya’nın üçüncü en kalabalık eyaleti Havaşeridi Bir’in ana kenti Londra’da başlamaktadır. Okyanusya totaliter rejime sahip, dini inancın yasaklandığı,  bir asker- polis devletidir.
Otuz dokuz yaşındaki ufak tefek kavruk, vasat zekâlı, küçük bir memur olan Winston Smith, asansörü bozuk, sıkça elektrik kesintilerine maruz kalan, girişinde “BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜZERİNDE” yazan posterin asılı durduğu Zafer Konutları’ndaki evine gelir. Evi yedinci kattadır. Evde “Büyük Birader”in insanların tüm yaşamlarını izlemesini sağlayan “TELE-EKRAN” vardır. Ekran’ın kapatılması Parti tarafından yasaklanmıştır. Bu yasak Düşünce Polisi tarafından da takip edilmektedir.
Winston Smith’in çalıştığı Gerçek Bakanlığı, Piramit şeklinde üç yüz metre yüksekliğinde bir binadır. Üzerinde partinin sloganı yazmaktadır.
“SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR.” (Sayfa 14)


Winston Smith, "Gerçek Bakanlığı"nda çalışmaktadır. Görevi Times Gazetsi’nde ve geçmişe ait haberleri Parti’nin isteğine uygun olarak değiştirmektir. Bunun dışında savaşla ilgilenen Barış Bakanlığı, yasa ve düzeni sağlayan Sevgi Bakanlığı, ekonomiden sorumlu Varlık Bakanlığı da vardır. Parti tarafından “Yeni Söylem” adı verilen içerisinden Parti’nin isteğiyle; gereksiz sözcükler çıkarılan, ifade özgürlüğünü ve çeşitliğini kısıtlayan bir dil oluşturulmakta halk bu dili konuşmaya zorlanmaktadır.

Ama bir gün her şey değişir. Winston çalıştığı bakanlıkta geçmişin Parti’nin isteğine uygun değiştirilmesinden yola çıkarak sistemi kendince sorgulamaya başlar. Antika eşyalar satan Mr. Charrington’un eskici dükkânından, bir defter ve kalem alır. Bu defteri günlük yapar ve"Tele-Ekran"dan görülmeyecek şekilde günlüğünü yazmaya başlar. Bu şekilde geçmişi kayıt altına almak, Büyük Birader’in varlığını sorgulamak suçtur. Ve Winston artık bir düşünce suçlusudur.


Winston gibi “Gerçek Bakanlığı”nda çalışan "Anti-Sex" adlı örgütün üyesi ve aynı zamanda Gerçek Bakanlığının Kurgu kısmında çalışan Julia, Winston’un avucuna gizlice  "Seni Seviyorum"  yazan bir kâğıt sıkıştırır. Winston ve Julia kayıt cihazlarının olmadığı yerlerde buluşurlar. Parti’nin kurallarına göre bu da suçtur. Çünkü evlilikler de Parti tarafından seçilen eşle yapılır. Aşk yasaktır. Winston hali hazırda başka bir kadınla da evlidir.
Winston’un eline O’Brien aracılığı ile Parti’ye karşı kurulan bir örgüte ait bir kitap geçer. O’Brien; sözü geçen Parti’nin yüksek kademesindeki küçük çevreye mensup çirkin, yüksek ölçüde zeki bir üyedir. Emmanuel Goldstein tarafından yazılan kitabı rahat okumak için Winston günlüğü aldığı eskicinin üst katındaki odayı tutar. Odada Tele-Ekran yoktur. Bu odada Julia ile buluşurlar hem ilişkilerini devam ettiririler hem de kitabı okurlar. Kitabı okudukça devlet düzenini anlamaya başlarlar. 
DEVAMI KİTABIMIZDA…


ALINTILAR
 “Düşüncesuçu, ölümü gerektirmez: Düşüncesuçunun KENDİSİ ölümdür.” (Sayfa 38)
 “En kötü düşmanımız sinir sistemimizdir.” (Sayfa 61)

“Bağlılık düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.” (Sayfa 78)

 “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.” (Sayfa 81)

“NASIL”’ını anlıyorum:”NEDEN”’ini anlayamıyorum... (Sayfa 91)

“Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse, şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. Bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi. Ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi.” (Sayfa 91)

 “Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse, arkası gelir.” (Sayfa 92)
İnsan, tarihi, kitaplardan öğrenemediği gibi mimariden de öğrenemiyordu. Heykeller, yazıtlar, anıtlar, sokak adları... geçmişe ışık tutabilecek her şey sistemli bir biçimde değiştirilmişti. (Sayfa 110)

“Uğrunda savaştığımız davalar, savaş alanında, işkence odasında, batmakta olan bir gemide hep unutuluveriyordu, çünkü beden şişip büyüyerek tüm evreni kaplıyordu; korkudan çarpılmadığınız ya da acı içinde haykırmadığımız durumlarda bile yaşam her an açlığa, soğuğa, uykusuzluğa, mide buruntusuna ya da diş ağrısına karşı verilen bir savaşımdı.” (Sayfa 114)



“Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız" demişti O'Brien... ...karanlığın olmadığı yer, düşlenen gelecekti; hiçbir zaman göremeyeceğimiz, ama belli belirsiz de olsa paylaşabileceğimizi sezdiğimiz gelecek.” (Sayfa 115)
“Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi.” (Sayfa 206)

“Yüzyıl ortalarında meydana gelen 'özel mülkiyetin ortadan kaldırılması', gerçekte, mülkiyetin eskisinden çok daha az kişinin elinde toplanması anlamına geliyordu.” (Sayfa 223)

 “Savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.” (Sayfa 230)

“En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır.” (Sayfa 231)
 “Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük için devrim yapar.” (Sayfa 284)
“İnsan insana nasıl hükmeder, Winston?
Winston biraz düşünüp” acı çektirerek” dedi.” (Sayfa 302)


KİTAPTAN NOTLAR

George Orwell’ın 1947-1948 yıllarında yazdığı 20. yüzyılın en etkileyici distopyalarından biri kabul edilen 1984’ü okudum. Hayvan Çiftliği kadar akıcı ve sürükleyici olmadı benim için.
Hayvan Çiftliği’nde olaylar hayvanlar üzerinden anlatıldığından masal okumak gibiydi. Ancak 1984 kurgu ve konu olarak daha zorlayıcı, sarsıcı bir okuma oldu.

George Orwell, “1984” romanını ‘’Avrupa’daki Son Adam’’ adıyla yayınlamak istese de yayıncının müdahalesi ile “1984” adı ile yayınlanır. Hayvan Çiftliği’nde pek çok siyasetçiyi hedef alan yazar acaba kitabın adını seçerken; kimi kast etmişti diye merak ettim.
Yayıncının bu müdahalesi bence yerinde olmuş. 1984 daha akılda kalıcı ve çarpıcı bir isim olmuş. Eminim 1990’larda 2000’lerde uçan arabaların olacağını düşünen nesil için kitabın yazıldığı yıllarda 1984 uzak ve belki de hayali bir dünyaydı kim bilir. 

1984 romanında yeni ve özgürlüklerin olmadığı dünya yapısı, yeni bir sistem, kelimeleri azaltılmış yeni bir dil vardır. Kitabın sonunda ek olarak yeni dünya düzenini anlatan ayrıntılı bilgiler de verilmiş. Bu kısım, okuyucunun kitabın içeriğini anlaması bakımından doğru bir yaklaşım olmuş.

Ayrıca; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’de sürekli tekrarlanan “Büyük Birader Seni İzliyor” uyarısının yeni bir kavram olarak ortaya çıkmasını ve dile yerleşmesini sağladığını öğrenmiş oldum.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

13 Aralık 2018 Perşembe

GEORGE ORWELL - HAYVAN ÇİFTLİĞİ

MERHABALAR; KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ
George Orwell, uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı. 1984 ve Hayvan Çiftliği'ni almıştım geçen ayki kitap alışverişimde. Hayvan Çiftliği ile başladım okumalarıma. Keyifli ve eğlenceli bir okuma oldu benim için. 
Gelelim kitabımıza...

ARKA KAPAK
İngiliz yazar George Orwell (1903-1950), ülkemizde daha çok 1984 adlı kitabıyla tanınır. Hayvan Çiftliği, onun çağdaş klasikler arasına girmiş ikinci ünlü yapıtıdır. 1940'lardaki 'reel sosyalizm'in eleştirisi olan bu roman, dünya edebiyatında 'yergi' türünün başyapıtlarından biridir. Hayvan Çiftliği'nin kişileri hayvanlardır.
George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin'i simgelediği açıkça görülecektir. Öbür kişiler bire bir belli olmasalar da, bir diktatörlük ortamında yer albilecek kişilerdir. Romanın alt başlığı Bir Peri Masalı'dır. Küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değildir; ama roman, bir masal anlatımıyla yazılmıştır.

ÖZET
Olaylar İngiltere’de bir çiftlikte geçer. Romanımızın kahramanı  hayvanlar Beylik Çiftlik’te ve Bay Jones’un boyunduruğu altında yaşamaktadırlar. Bay Jones, hayvanlara kötü davranmakta onların bakımını ihmal etmekte bunun yanında hayvanları sömürmektedir. Kendisi de vaktini içkiyle geçirmektedir. Çiftlik borç içindedir.

“İnsan, üretmeden tüketen tek canlıdır. Süt vermez, yumurta yumurtlayamaz, sabanı çekecek gücü yoktur. Tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek verir vermez.”

Bir gece Koca Reis isimli domuz bir gece herkes yattıktan sonra çiftlik hayvanlarını toplayıp, bir gece önce gördüğü düşü onlara anlatır. Rüyasında tüm hayvanlar özgürdür. İstedikleri gibi yaşamaktadırlar. 
“Yol­daş­lar, artık dün ge­ce gördüğüm düşten söz ede­­bi­li­rim. Tam ola­rak an­lat­mam mümkün de­ğil, ama İnsan or­ta­dan kalktıktan son­ra yeryüzünün na­sıl bir yer olacağını gördüm di­ye­bi­li­rim. Çok­tandır unutmuş ol­du­ğum bir şe­yi anımsadım.”
Üç gün sonra Koca Reis uykusunda huzur içinde öldüğünde; fikirleri çiftlik hayvanları tarafından benimsenmiştir. Koca Reis’in fikirleri "İngiltere’nin Hayvanları" adlı şiirde toplanmış, şiir çok geçmeden hayvanlar arasında marş halini almıştır. 


“İNGİL­TE­RE’NİN HAY­VAN­LARI”


İngil­te­re ve İrlan­da’nın hay­van­ları,

Bütün ülke­le­rin, bütün ik­lim­le­rin hay­van­ları,

Ku­lak ve­rin müjde­le­rin en güze­li­ne,

Düşle­di­ği­miz Altın Çağ önümüzde.


Er geç bir gün ge­le­cek,

Zor­ba İnsan dev­ri­le­cek,

İngil­te­re’nin be­re­ket­li top­rak­larında

Yalnızca hay­van­lar ge­zi­ne­cek.


Bur­nu­mu­za ge­çi­ri­len hal­ka­lar,

Sırtımıza vu­ru­lan se­mer sökülüp atıla­cak,

Karnımıza sap­la­nan mah­muz çürüyüp pas­la­na­cak,

Acımasız kırbaç bir da­ha şak­la­ma­ya­cak.


Zen­gin­lik­ler düşle­re sığma­ya­cak,

Buğ­dayı ar­pası, yu­lafı sa­manı,

Yon­cası, bak­lası, pan­carı,

O gün hep­si bi­zim ola­cak.


İngil­te­re’nin çayırları da­ha ye­şil,

Ir­mak­ları da­ha aydınlık ola­cak,

Rüzgârlar da­ha tatlı ese­cek,

Biz özgürlüğümüze ka­vu­şun­ca.


O günü göre­me­den ölüp git­sek de,

Her­kes bu uğur­da sa­vaş­malı,

İnek­ler­le at­lar, kaz­lar­la hin­di­ler el ele,

Özgürlük uğ­ru­na ter akıtmalı.


İngil­te­re ve İrlan­da’nın hay­van­ları,

Bütün ülke­le­rin, bütün ik­lim­le­rin hay­van­ları,

Ku­lak ve­rin müjde­me, ha­ber salın her ye­re,

Düşle­di­ği­miz Altın Çağ önümüzde.”


Her ne kadar çiftlik hayvanları plan yapsalar da isyanın günü saati belli değildir. Bekledikleri fırsat ayaklarına Bay Jones’in hayvanların yemlerini  vermeyi unuttukları bir gün gelir. Bay jones’in çöpleri arasında çocukların atılmış kitaplarından okuma yazma öğrenen domuzların başkanlığında isyan başlar. Jones çiftlikten gönderilir. Beylik Çiftliğin adı “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” olarak değiştirilir. 

“İnsan'a karşı savaşırken sonunda ona benzememeliyiz. Onu alt ettiğiniz zaman bile, onun kötü alışkanlıklarını benimsemeye kalkmayın. Hiçbir hayvan asla bir evde yaşamamalı, yatakta yatmamalı, giysi giymemeli, içki ve sigara içmemeli, paraya el sürmemeli, ticaretle uğraşmamalı. İnsan'ın bütün alışkanlıkları kötüdür. Ve en önemlisi, hiçbir hayvan kendi türünden olanlara zorbalık etmemeli. Güçlüsü güçsüzü, akıllısı akılsızı, hepimiz kardeşiz. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmemeli. Bütün hayvanlar eşittir.”(Sayfa 27)

Yeni düzen içerisinde içerisinde iki domuz öne çıkar: Napoléon ve Snowball. Napoléon iri yarı, iyi konuşamayan ancak otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan, parlak zekaya sahip biridir. İkisi birlikte koca Reis’in fikirlerinden yola çıkarak “ANİMALİZM” adında bir öğreti ortaya koyarlar. Ardından da kamçıları, gemleri, burun halkalarını, zincirleri yok ederler ve aynı gün “yedi Emir”i yazıp ahırın kapısına asarlar. Yedi Emir şöyledir: 

7 EMİR
“1. İki ayak üzerinde yürüyen herkesi düşmanın bileceksin; 
2. Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dostun bileceksin; 
3. Hiç bir hayvan giysi giymeyecek; 
4. Yatakta yatmayacak; 
5. İçki içmeyecek; 
6. Hiç bir hayvan bir diğerini öldürmeyecek;
7. Bütün hayvanlar eşittir.”(Sayfa 41) 



ALINTILAR

“Tek gerçek düşmanımız insandır. İnsanı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir.” (Sayfa 24)

“İnsan ile hayvanların ortak bir çıkarı vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın hakkını gözetmez.” (Sayfa 26)


“İnsan ile hayvanların ortak çıkarı vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyen çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez.” (Sayfa 26)

“Açlık çekiyorlarsa, zorba insanları doyuralım diye çekmiyorlardı; çok çalışıyorlarsa, hiç değilse kendileri için çalışıyorlardı.Hiçbir hayvan iki ayak üstünde yürümüyordu.Hiçbir hayvan hiçbir hayvanın "efendisi" değildi.Bütün hayvanlar eşitti.” (Sayfa 139)

“Yiğitlik" yeterli değildir,” ...”Sadakat ve itaat daha önemlidir..” (Sayfa 71)

“Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir!"
“İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.” (Sayfa 152)

“... Hayvan Çiftliği'nde Cumhuriyet ilan edildi. Bir başkan seçmek gerekiyordu. Tek aday olan Napoléon oy birliğiyle başkan seçildi.” (Sayfa 127)


KİTAPTAN NOTLAR
Kitaptaki Napoléon’un Stalin’e gönderme olduğu kitap kapağında ve kitapla ilgili pek çok kaynakta yer alan bir bilgi olsa da; bence karakteri Stalin ile sınırlamamak gerektiğini düşünmekteyim. Stalinler gelip gider; maalesef tarih de tekerrür edip döngüsüne devam etmekte. Bu bağlamda kitap için her an benzerlerine farklı ülkelerde rastlanabilecek zamansız bir konu ve kitaba da zamansız bir kitap ya da her devrin kitabı diyebiliriz.

Daha önce Büyüklere Masallar kitabını paylaşmış, sansürden kurtulmak adına karakterlerin hayvanlar âleminden seçildiğini yazmıştım. Belki aynı korkularla ya da çekincelerle olmasa da yazarın hayvanları karakter olarak seçmesi hem verilen mesajı güçlendirmiş, hem de “Peri Masal”ı okurken hedefe tam isabet etmiş. 

Kitapta Ezop’un Masalları’nı andırır biçimde hayvanlara uygun görülen karakterler gerçekten tabiri caizse; “cuk” oturmuş. Ama özellikle koyun gibi güdülen kalk; halka karşı görevini unutup, yönetimi halktan korumayı görev edinen köpekler… Tabi ki Napoléon ve domuzlar…

Yazarın yazım tarzından da biraz bahsedecek olursak, yazarın lafı çok uzatmadan ve dolandırmadan yaptığı anlatımları, hedefe en kısa yoldan ulaşan metaforlarını çok beğendim. Akıcı dili ile başlar başlamaz hızla ilerleyen, nasıl bitirdiğimi anlayamadığım bir kitap oldu. Kitabın sonu ile ilgili beklentim acaba hayvanlar ikinci bir isyan yapacaklar mı diye düşünürken; sadece durumla ilgili bir aydınlanma ile son buldu kitabımız… Napoléon’a daha farklı bir son düşünmüştüm oysa.

Kitabın fiziki yapısına bakacak olursak; kitabın kapağı pembe rengiyle sevimli hatta çocuk kitabını andırsa da içerik bir “Peri Masalı” değil maalesef.  Kitabın içerisindeki görseller anlatımı güçlendirmenin yanında; keyifli okuma sağlamış. Her ne kadar büyükler kadar mesajlara vakıf olmasalar da belli yaş grubundaki çocuklara da hitap ettiğini düşünmekteyim.

İlk defa okuduğum bir yazar olsa da 1984’ü okuma için çok fazla beklemeyi düşünmemekteyim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...