EVEREST YAYINLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EVEREST YAYINLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2019 Cuma

AHMET ÜMİT - SİS VE GECE

MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA takipçilerim;

“ Her âşık, sevdiğini kaybetme kaygısını taşır.”


ARKA KAPAK
Aniden kaybolan genç bir kız: Mine... Âşık olduğu kızı arayan bir MÎT görevlisi: Sedat. Yasak bir aşk. İstihbarat örgütünün içindeki entrikalar. Askerlerle, sivillerin çatışması... Günümüz İstanbul'undan renkli insan portreleri. Karanlık sokaklarda soluk soluğa bir koşuşturma. Örgüt evlerine düzenlenen baskınlar, yargısız infazlar, kayıtlara geçmemiş ölümler. Kayıtlara geçmemiş ölümlerin parçaladığı yaşamlar... Türkiye'nin yakın geçmişine insani bir bakış...

“Bakışlarımı konağa çeviriyorum. Görenlerde korku ve ürperti uyandıracak bu bina bana hüzün veriyor. Onu daha önce hiç görmemiş olmama karşın aramızda çözümleyemediğim bir bağın varlığını hissediyorum. Bahçedeki çürümüş yapraklara basarak binanın kapısına doğru yürüyorum. Kanatlı demir kapının üstünde, yer yer çatlamış mermer alındaki kabartma dikkatimi çekiyor. Kabartmada ilk seçtiğim bir yıldız oluyor. Yıldızın hemen altında, namluya benzer bir başka şekil var, bunun bir tabanca olduğunu anlamakta gecikmiyorum. Tabanca kabzasının altına bir de yarımay oyulmuş. En yukarıda yıldız, altında bir tabanca ve kabzasının hemen ucunda bir yarımay. Bu amblemi bir yerlerden hatırlıyorum ama çıkaramıyorum.”


“Ama sınavda başarısız olmak yerine, yanılmış olmayı tercih ederim.” (Sayfa 20)

“Yaşam ağlamaya değmeyecek kadar saçmadır...” diyordu. 'Haklısın,' diyerek boynuna sarılıp ağlamaya devam ettim…”(Sayfa 84)


“Ama aşkta eşitlik olmaz ki zaten. Bazen kefelerden biri bazen de öbürü ağır basar. Aslına bakarsanız genellikle hep aynı kefe ağır basar ya.” (Sayfa 189)


ÖZET
Ahmet Ümit’in ilk polisiye romanı Sis ve Gece’nin başkahramanı Sedat isimli bir Mit görevlisidir. Sedat evlidir ve iki kız çocuğu babasıdır. Rutinleşen evliliğinin yanında Mine isimli bir genç bir kız ile ilişkisi vardır.

Mine ile Sedat’ın ilişkisi Mine’nin Sedat’a ilgisinin azalmasıyla ayrılığa doğru gitmektedir. Aynı zamanda Mine’nin hayatına da başka birisi girmiştir; Eski bir yasa dışı örgüt üyesi olan Fahri.


Olaylar, Sedat’ın sevgilisi Mine'in ortadan kaybolmasıyla başlar. Kaybolma olayı ile ilgili Sedat Fahri’den Fahri de Sedat’tan şüphelenmektedir. Fahri’ye göre polis olduğunu bildiği Sedat, ayrılmak isteyen Mine’yi kaçırmış ve hatta ona zarar vermiştir.


“Nakış nakış öfkeyle dokulu:
hırçın ama kırık dökük
bakmayın ana avrat küfrettiğine
O gözyaşları içinde bir çocuk!” (Sayfa 212)

Sedat’a göre de Fahri ve üyesi olduğu örgüt, Mine’ye zarar vermiştir. Sıranın kendisine gelmesinden korkan Fahri bir pusu kurarak Sedat’ı öldürmeye çalışır. Hapishaneden izinli Cuma ile planlarını gerçekleştirirken, Sedat Fahri’yi vurup öldürürken, Sedat da Cuma tarafından vurulur. Hastane odasında bile Mine’yi düşünen Sedat, henüz iyileşmeden Mine’nin peşine düşer.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Ahmet Ümit’in pek çok kitabını okudum. Akışlı kalemini de severim. Bu kitabını da markette görünce almıştım aldığım diğer cep boy Ahmet Ümit kitapları gibi. Sis ve Gece Yunancaya çevrilmesi bakımından, yabancı dile çevrilen ilk Türk polisiye gerilim kitabı özelliğini taşımakta. Yıllar evvel filmini de izlemiştim. Kitabı okuyunca pek çok sahneyi de bu şekilde hatırlamış oldum.

Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası, Patasana, Kavim, Kukla gibi kitaplarını daha çok beğenen bir okur olarak; Sis ve Gece’nin ritmini biraz düşük buldum doğrusu. Kitapta aksiyon dozu biraz düşük gibiydi. Sedat’ın vurulma sahnesi daha canlı aktarılabilirdi. Mesela yine Mine’nin vurulduğu sahne yine geçiştirilmiş gibi geldi bana. Kitapta daha can alıcı olabilecek sahneler biraz sönük kalmış.

Kitap akıcı ve kolay okunan bir kitap olmuş ayrıca. Olayların birinci tekil kişi Sedat’ın ağzından anlatılması da Sedat’ın yaşamış olduğu Mine - Melike ikilemi anlatması bakımından da güzel olmuş.

Sonuç olarak polisiye olaylar yerine daha çok yasak aşkı merkeze alan bir roman olduğundan; okunabilir ancak ritmi düşük bir Ahmet Ümit polisiyesi olmuş.

“Yağmurdan iki damla kulaklarında küpe
saçlarında sarhoş ikindi esintileri
aysız gecelerin dantelleriyle örülü kirpikler
dudaklarında pembe kanatlı bir kelebek
tenin sabah güneşinde buğday rengi
gözlerinde kıvranan derin siyahi istek...
Biraz eğ başını, hafifçe gülümse, oldu
Işık uygun, harika bir fotoğraf olacak bu
birde fonda şu cüzzamlı yeryüzü olmasa!
Ah, kurumuş deniz toprağındaki gümrah baca!
Ah, aç yolcuları taşıyan ekmekten tekne

yine de seviyorum seni sakın kıpırdama!”(Sayfa 198)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….

SEVGİLER…

NOT: AYNI İSİM İLE ÇEKİLEN FİLM GÖRSELLERİ ALINTIDIR. 

20 Nisan 2018 Cuma

AHMET ÜMİT - BEYOĞLU RAPSODİSİ

MERHABALAR,

Uzun zamandır Ahmet Ümit okumuyordum. Market raflarından cep boy Ahmet Ümit kitaplarına rastlayınca fiyat da makul oluca alayım istedim. Cep boy kitapları pek tercih etmesem de; kitaplığımda olmayan Ahmet Ümit kitaplarını alarak eksikleri tamamlamak istedim. Baskı ve dizgi hatasına pek rastlamadığım için de keyifle okudum. Cüz’i fiyatlara kitap almak isteyenlere ve Ahmet Ümit okumayı sevenlere duyurulur.



Kitaba Başlarken;  

Beyoğlu'yum ben rüzgarlar
öğrenciler yağmurlar kadar eski.
Dünyanın ilk günleri
ilk sakinleri gibi eski.
Pera, İlhan BERK


ARKA KAPAK
Üç arkadaşın öyküsü bu. Beyoğlu'nda büyümüş, Beyoğlu'nda yaşayan üç ayrı kişilik, üç ayrı kimlik, üç ayrı insan. Ölümsüzlük merakıyla başlayan ölümler. Her cinayetin ardında gizemli bir neden... Ve soruşturma boyunca adım adım, bina bina, sokak sokak Beyoğlu. O çoksesli, çokrenkli, çokdilli, çokkültürlü Beyoğlu. Günümüzün Babil Kulesi... İnsanın bencilliğini, acımasızlığını, öfkesini, çaresizliğini en iyi anlatan mekân... Soluk soluğa bir gerilim, benzersiz bir final...
Çok kollu, çok dallı büyük bir ırmağa benzeyen bu muhteşem cadde, papazı, fahişesi, cami hocası, pezevengi, hahamı, Alevi dedesi, bankacısı, işportacısı, öğrencisi, öğretmeni, tinercisi, dönercisi, dekoratörü, evsizi, midye satıcısı, esrar satıcısı, kanun kaçağı, Anadolu kaçağı, Avrupa kaçağı, Amerika kaçağı, Afrika kaçağı, yani yaşam kaçağı, beyazı, karası, sarısı, kızılı yani insan görünümünde olan kim varsa, hepsini, herkesi sorgusuz sualsiz kucaklamıştı.
Kiliseleri, camileri, sinagogları, hanları, hamamları, bankaları, giyim mağazaları, kitabevleri, meyhaneleri, birahaneleri, şaraphaneleri, kafeleri, kültürevleri, randevuevleri, sinemaları, tiyatroları, galerileri, vakitleri çoktan dolduğu halde ömür sürmeye çalışan bilmem kaç yüzyıllık inatçı binaları, dar sokakları, kör çıkmazlarıyla Grande Rue de Pera, Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi ya da Beyoğlu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın burası her gün, her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi."




ÖZET
Beyoğlu Rapsodisi üç arkadaşın çocukluğa, kısa pantolon giydikleri dönemde başlayıp; orta yaşlılığa geldikleri zamanlara kadar uzanan hikâyesini anlatmaktadır. Üç arkadaşın adları; Kenan, Nihat ve Selim’dir. Birbirlerinden oldukça farklı olan bu üç arkadaş arkadaşlıklarını uzun yıllardır sürdürmeyi başarmışlardır. Bu arkadaşlar Galatasaray Lisesi'nde de birlikte okumuşlardır.
Üniversite seçimini Kenan Hukuk Fakültesi'nden yana yapar, ancak stajını yapıp, avukat olmasına rağmen babasının sigorta acentesinin başına geçmeyi seçer. Girişimci ruhu sayesinde de mesleğinde başarılı olur ve işini geliştirir. Ancak Kenan’ın işi dışındaki en büyük tutkusu fotoğrafçılıktır. Çektiği fotoğraflarla kişisel sergiler de açmıştır. 


Selim'e gelince; Mimarlık Fakültesi'ni bitirdikten sonra babasının tekstil fabrikasının başına geçmiştir. O da Kenan gibi kendi mesleğini yapmamış baba mesleğini devam ettirmiştir. AZYA adını verdiği markası ile başarılı olmuştur. Güliz ile mutlu bir evliliği vardır. Burç adında down sendromlu bir oğulları vardır.

Selim ve Kenan’ın aksine orta halli bir aileden gelen Nihat, matbaada çalışan bir işçinin oğludur. Annesini küçük yaşta kaybetmiştir. Küçük yaşlardan itibaren Selim ve Kenan; Nihat’ı maddi ve manevi desteklemişlerdir. Nihat’ın Burç’a büyük bir sevgisi ve ilgisi vardır. Nihat; Kenan ve Selim’in desteğiyle bir kitap dükkanı açmıştır. Melek isimli sözde bir şair ile evlidir bir de kızları vardır. Melek; baskın tavrı ile sürekli Nihat’ı ezmektedir.
Kenan; hayatın tadını dolu dolu çıkaran hayatına sayısız kadın girmiş uçarı bir insandır. Fotoğraf çekiminde başarılı olsa da zengin bir aileden gelmiş olduğu için sanat çevrelerinde istediği değeri görmez. Kenan hem sanat çevrelerinin ilgisini çekmek hem de “ölümsüz” olmak için yeni açacağı sergide ölüm fotoğrafları çekmeyi kafasına koyar.
Beyoğlu'nda işlenen cinayetler sonucunda cinayete kurban giden maktullerin olay yerinde çekilmiş fotoğraflarını stüdyo ortamında yeniden canlandıracaklardır. Bunun için Kenan; başkomiser Cüneyt’ten olay yeri fotoğraflarını almayı başarır. Kendisine güzel bir Rus olan Katya’yı da sanat yönetmeni olarak alır. Katya ile Kenan’ın iş ilişkisi kısa sürede aşka dönüşür.



Çalışmalara başlarlar. Dekorlar hazırlanır. Stüdyo olarak Selim’in babadan kalma apartmanı kullanılacaktır. Her ne kadar Selim Kenan’ın projesinden hoşlanmasa ve bu olayın dışında kalmak istese de olayların içine çekilir. Selim mekan sıkıntısı çeken arkadaşına babasının vasiyetiyle yıktırmadığı Beyoğlu'ndaki dört katlı apartmanı verir.
Kenan fotoğraf çekimleri sırasında cinayete kurban giden uyuşturucu bağımlısı Kartal ile Aysun’un fotoğraflarını çekerken iki fotoğrafta da aynı postere rastlar. Çok geçmeden Aysun ile Kartal’ın sevgi oldukları ortaya çıkar. Aysun’un ölümünden eski sevgilisi sorumlu tutulmaktadır. Kartal’ın da uyuşturucu borcu yüzünden öldürüldüğü düşünülse de Kenan iki cinayetin bağlantılı olduğuna inanmaktadır. 
Kenan Aysun’un evinde araştırma yapar, Fransa'dan Catherina adlı bir kadından gelen mektup, şüphelerini iyice arttırır. Kenan bu cinayetleri gerçekten çözerek; sergisine dikkat çekmeyi de aklına koyar. Katya ve Selim başının belaya girmesinden korkup, onu engellemeye çalışsalar da Kenan vazgeçmez. Nihat da Kenan’ın en büyük destekçisidir.
DEVAMI KİTAPTA…



KİTAPTAN NOTLAR

Gelelim kitap ile ilgili yorumlarıma…

Kitap romandaki başkahramanlardan Selim’in ağzından anlatılmaktadır. Mekân olarak Beyoğlu seçilmiş, Beyoğlu’nda yer alan mekânlar, İstiklal caddesi, tarihi mekânlar romana ev sahipliği yapmıştır.

Roman; pek çok Ahmet Ümit kitabında olduğu gibi bir cinayetle başlamamakta. Hatta Kenan’ın sergi düşüncesi ortaya çıkana dek cinayete yer verilmemektedir. İlerleyen bölümlerde günümüzdeki cinayetlerden yola çıkılarak; geçmişte işlenen bir cinayete hatta cinayetlere ulaşılmaktadır.

Kitabın kurgusunda yazar sonunu kendinden beklenen biçimde bitirse de kitap boyunca bende konunun etrafında dolanılıyor da konuya bir türlü girilemiyormuş gibi bir izlenim bıraktı. Bu nedenle pek beğenemedim kitabı. Bu kadar konu etrafında dolandıktan sonra bir iki sayfada tüm düğüm çözülmekte.

Beyoğlu’nun tarihine, mekanlarına çok fazla yer verilse de mekanları bilmeyen benim gibi bir okur için zaman zaman sıkıcı bir hal aldı. Bir de anlatıcı karakterin mimar olmasını göz önünde bulundurursak, tarihi binaların mimari özelliklerine de yer verilmesi benim için sıkıcı oldu. Ayrıntılara boğulmuş hissettim kendimi. İstanbul Hatırası’ndaki gibi bir anlatım olsaydı da ilgi çekici olabilirdi diye düşünüyorum.

Sonuç olarak; hızlıca okuduğum bir kitap olsa da İstanbul Hatırası, ya da Kukla kadar beğenmediğim bir kitap oldu. Bu durumun sık kitap çıkarma kaygısından kaynaklandığını düşünüyorum. Her ne kadar bir çok kitabını yeterince başarılı bulmasam da zihnen yoğun olduğum dönemlerde okumak için benim için iyi oldu.



Kitaptan bir alıntı ile bitirmek istiyorum yazımı... 

“Hayat kudurmuşçasına akan bir ırmağa benzer, insanoğlu ise bu ırmağın azgın sularında yolculuk yapan bir dal parçasına. Bu yolculukta değişmeyen iki olgu vardır;ilki yalnız olduğun,ikincisi ise ne kadar uzun sürse de yolculuğunun ölümle sınırlı olması... Pek iç açıcı sözler söylemediğimin farkındayım ne var ki, gerçek bu. Gerçeği bilirsen, daha hazırlıklı olursun, fırtınalar kadar, sahte sukunetlere de karşı koyabilirsin. Yani yolculuğun daha iyi geçer. Boş hayallere kapılıp, sık sık düş kırıklıklarına uğramazsın. Sadece kendine güvenebileceğin için, insanların seni aldatmasına izin vermezsin. Kendi ayakları üzerinde durmayı başaran, güçlü bir insan olursun” (Sayfa 68,69)


9 Şubat 2015 Pazartesi

BUKET UZUNER - İKİ YEŞİL SUSAMURU

MERHABALAR,

Biraz uzunca bir aradan sonra Buket Uzuner ile karşınızdayım... Son dönemde okul, kızım derken okuyamıyorum eskisi kadar. Okuduklarımı da bazen toparlayıp yazamıyorum. İki blog olunca ister istemez ikisine de yazı hazırlamak haliyle zaman zaman birini ihmal etmeye sebep oluyor. 

ARKA KAPAK ile başlayalım kitabımızı tanıtmaya.

Mutluluğu ve huzuru hiçbir yerde ve hiçbir kimsede bulamayan, kimseye güvenemeyen genç bir kadın: Nilsu.
Terk edilmekten korktuğu için hep kendisi terk ediyor.
Annesine olan hayranlığı ve bağlılığı kendi yaşamını kurmasına engel olan, duygusal ve ütopik bir çevreci: Teoman.
Annesinin gizemli intiharıyla yaşamı altüst oluyor.
Buket Uzuner’in artık bir klasik olan İki Yeşil Susamuru romanı çağdaş bir kadının portresi etrafında çok katmanlı olarak insan durumlarını sorguluyor. Yazar mizah dolu, çarpıcı ve gerçekçi üslubuyla 80′li yılların toplumsal ve siyasal ortamını ustaca anlatırken romanın kahramanları kimi zaman modernizmin altında ezilerek yaşamla ölüm arasında gelgitler yaşıyorlar.
İki Yeşil Susamuru, yaşadığımız dünyaya, aşka, çevre sorununa alternatif çözümler arayan aydın ve farklı bir çiftin hikâyesi, bir modern zamanlar romanı.

ÖZET

Yazarımızı adının Nilsu BARAN olduğunu söyleyen 30’lu yaşlarda genç bir kadının elinde kendi hayatını yazmasını istediği bir dosya ile ziyaret etmesiyle başlar her şey. Yazar da isimleri, mekanları değiştirerek, olayların sırasını da değiştirerek başlar yazmaya…

“…annesi ve babası ayrılan çocuklar için, o sıralar bilmediğim başka tehlikeler de vardı: Güven ve belirlilik kavramlarının güdük kalması ! yaşam boyu insanlara güvenememek, aşka inanmamak ve belirsizlik içinde kaygan bir zeminde tutunmaya çabalamak…” ( S.21)


“Ailesiz büyüyen çocukların mutlaka eksik bir duygusal yanları olduğunu çok iyi biliyorum. Bu en ‘mükemmel’ romanda bile, ciddi bir gramer hatası gibi, iz bırakıyor belleklerde…” (S.18)

Nilsu, 14 yaşındayken annesi bir ressam ile gitmiş, babasını terk etmiştir.

Nilsu Baran on dört yaşında iken, annesi bir ressama âşık olduğu için evi terk eder. Nilsu da hayatındaki en büyük acı olan ve tüm hayatı boyunca izlerini, etkilerini yaşayacağı bu terk edilme ile tanışır. Bu terk edişin ardından annesi ve babası boşanır ve her birinin hayatlarına yeni kişiler girer.

“Yakın çevresinde ölüm yaşamamış genç insanlar, dostlukları ve sevgiyi bol keseden harcarlar!” (S.32)

“Çok gençken herkesi, her şeyi, hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün.” (S.45)

Nilsu’nun doktor olan babası eşinin kendisini terk etmesinin acısını atlattıktan sonra Selen adında genç, bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın ile tanışır. Nilsu babasıyla beraber kendi hayatına da giren Selen'i önceleri tehdit olarak görürken, ardından Selen Nilsu'nun hayatında çok önemli bir yere sahip olur. Hatta anne ve babasından bile önemli...

“Tüm umutsuzluğuma karşın içimde gizlice taşıdığım, aklıma geldikçe utandığım saklı bir beklentiyi, aslında annesiyle babası boşanmış bütün çocukların her yaşta ve her konumda içlerinde taşıdıklarını çok sonraları öğrendim. Bütün çocuklar için birbirine en yakışan çift anne ve babalarıdır! Çünkü ‘anne’ ve ‘baba’ kelimeleri tıpkı lego parçaları gibi birbirine sımsıkı oturur, uyuşur ve kenetlenir.” (S.46)

“Çünkü anneler, babalarına âşık kız çocuklarının en büyük rakipleri de olsalar, sonuçta tehlikesizdirler. Ama ‘birisi’ bilinmeyendir ve çok tehlikelidir!” (S.47)


Nilsu anneannesi ile beraber yaşarken, hayatına kendisinden yaşça epey büyük Mike gider. Okuduğu lisede Amerikan Edebiyatı öğretmenliği yapan Mike intiharın gizemine hayrandır. Çünkü annesinin ölümünün ardından babası intihar etmiştir. Mike, Nilsu için önceleri bir öğretmen, sonrasında sevgili ve ardından da yaşamı boyunca onu derinden etkileyen bir arkadaşa dönüşür.

“Yaşamın yolu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz.” O halde intihar edebilenler, yaşamın yolunu seçebilen, tercihini yapabilen insanlar mıdır?

“Neden yaşam sofrasından, karnı doymuş bir konuk gibi kalkıp gitmiyorsunuz? Açgözlülük edip, sonuna kadar yaşamakta direnmek, utanmazlık mı yani? (Neyin sonuna dek?)” (S.60)


Nilsu’nun annesi, kızını ve hatta çok sevdiği oğlu Cem’i yok sayarak İşadamı Fikret ile evlenir. Kızı ve oğlunu bu derece ihmal etmesi her iki çocukta da derin izler bırakır.

Teoman’ın da annesi intihar etmiştir. İki kere evlenmiş ve iki çocuğu olmuştur. Nilsu ile tanışana kadar hayatında hep bir eksiklik olduğuna inanmaktadır. Bu iki yitik ruh Yeşiller Partisinin bir toplantısı esnasında tanışır ve birbirlerine âşık olur.

Roman anneler, babalar, sevgililer ve diğerleri ekseninde, boşanmış ailelerin parçalanmış çocukları, intihar, terk edilme, aşk temalarını işleyerek bir kadının sancılı olgunlaşma sürecini anlatır.

“Daha sonraları pek iyi kavrayacağım üzere, “güvensizlik” ve “belirsizlik” bir çocuğun gelişimine vurulabilecek en öldürücü darbedir. Bu darbenin izleri mutlaka kalıcıdır, mutlaka tehlikelidir.” (S.78)

“Annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, arkadaşı, kim olursa olsun, bir insan, öbürüne ulaşmak için göze aldıklarıyla sevilir. Öbürüne ulaşmak yürek ister. Göze alabilmek ister. Bir insandan bir başkasına geçmek, emek ister, sevgi ister, yürek ister. Bunlar bile köprüleri kurmaya yetmez bazen…” (S.97)


KİTAPTAN NOTLAR

Kumral Ada & Mavi Tuna benim için özel kitaplardan biridir. Kumral Ada & Mavi Tuna’dan sonra uzunca bir süre Buket Uzuner okumamaya özellikle dikkat ettim sırf dimağımda kalan lezzet bozulmasın diye. Keşke bu kararımı uygulamaya devam etseydim. Çünkü kitabı okumaktan beklediğim keyfi alamadığım gibi; kitabın sonunu bağlayış biçimi benim için tam bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. 

Ancak yazarın anne, baba, sevgili... ve pek çok konudaki özellikle de İntiha ile ilgili tespitleri bana çok etkileyici geldi. Bunun yanında pek çok yazardan ve şairden yaptığı alıntıları roman için ibraz fazla buldum. Bu tarz alıntılar araştırma ve makalelerde çok sırıtmıyor ama romanlarda biraz akışa müdahale ediyor ve kolaycılığa kaçılıyor gibi geliyor bana. 

Sonuç olarak; her ne kadar beklentimi karşılamasa ve karakterler biraz yapay gelse de okunası bir kitap olduğunu düşünmekteyim. 

“Kıskançlık, sahiplenme hastalığının ölümcül sonucudur Teo!” (S.314)

“Küçük çocuklar, annelerinin öptüğü yaraların iyileşeceğine nasıl inanırlarsa, birbirine aşık insanlar da küçük bir öpücüğün bulutları yok etme gücüne inanırlar. Ve her şey inanmakla başlar.” (S.314)

“Ben, doğurabildiği içn kadını eksik bulmuyorum ki, aksine doğuramadığı için eksik olan erkektir, diyorum.” (S.321)

“Renksiz susamurunun üzerinde yeşil kalemle kocaman “YEŞİL” yazıyordu.” (S.364)

KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE.. 

24 Ocak 2014 Cuma

KHALED HOSSEINI - VE DAĞLAR YANKILANDI

İyi geceler Sevgili Blog Dostlarım, 

Bu saatte gözüme uyku girmeyince geçen hafta okuyup bitirdiğim kitabı paylaşayım dedim sizlerle... 

image

KHALED HOSSEINI'nin son Kitabı "VE DAĞLAR YANKILANDI"


Daha önce yazarın "UÇURTMA AVCISI" ve "BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ" adlı kitaplarını okumuş ve çok beğenmiştim. KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? ile yazışırken okumamı önermişlerdi, ardından istediğimi söyleyince sağ olsunlar beni kırmayıp gönderdiler.. Bu aralar Organizasyon sayesinde bir hayli kitap okudum. Kendilerine çok teşekkür ediyorum....

Gelelim Kitabımıza... 



ARKA KAPAK

Gece vakti, çölü bir el arabasını çekerek geçen bir baba. Arabanın içinde annesiz iki çocuk; iki kardeş; biri kız, biri erkek. Küçük Peri için ağabeyi Abdullah, ağabeyden çok öte. On yaşındaki Abdullaha sorsanız Peri, her şey demek. Köylerinden Kâbile varmak için çıktıkları yolculuğun sonunda aileyi yürek parçalayıcı bir son bekliyor. Fakat aslında bu bir son değil... Kardeşlerin başlarına gelenler -yakın ya da uzak- ilişki kurdukları tüm insanların hayatlarında nesiller boyu yankılanacak...


Hayat farklı aileleri sevgi ve fedakârlık, ihanet ve sadakat gibi ortak duygularla sınarken, karakterlerin başlarına gelenler ve yaptıkları seçimler, kitabın her biri ayrı bir renk ve lezzet taşıyan katmanlarını oluşturuyor. Afganistanın küçük bir köyünde doğan ve okuru Kâbilden Parise, San Franciscodan Tinos adasına taşıyan bu öykü, her sayfada renklenip güçleniyor.

Ve Dağlar Yankılandı, bizi biz yapan değerler üzerine düşündüren, ustalıkla yazıldığını her bölümde yeniden kanıtlayan, büyüleyici bir roman. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile dünya çapında sevilen bir yazar olan Khaled Hosseininin yazarlığında bir dönüm noktası.



ÖZET

“Doğru ve yanlış kavramlarının ötesinde uzanan bir toprak var. Seni orada bekleyeceğim.”  Mevlana Celaleddin Rumi, 13. yüzyıl

Abdullah ve kız kardeşi Peri 1952 yılında Afganistan’daki Shadbagh’ın küçük bir köyünde babaları Sabır, üvey anneleri Pervane bir kulübede birlikte yaşamaktadırlar. Dış dünya ile tek bağlantıları köye patronunun  arabasıyla gelen üvey dayıları Nebi’dir.
1952’de 3 yaşında olan Peri’nin annesi doğum esnasında ölmüştür. Bunun üzerine babaları Sabır uzunca bir süre felç olan kız kardeşi Masume’ye de bakmış olan Pervane ile evlenmiştir. Pervane ile Sabır’ın İkbal isminde bir de oğulları vardır. Bir önceki kış ağır kış şartlarına dayanamayan ilk bebekleri ölmüştür.
Babaları Sabır ailesine bakabilmek için sürekli iş aramakta, yoksulluk ve çetin kış şartlarıyla mücadele etmektedir. Ancak köye gelen kış her yıl birkaç bebeği de beraberinde götürmektedir.
Abdullah ile Peri arasındaki ilişki ağabey-kardeşten daha ileridir. Abdullah kardeşinin her şeyidir. Ona çok düşkündür. Kardeşinin koleksiyon yaptığı kuş tüylerinden birine bir ayakkabısını verecek kadar… 


Bir gece Sabır ve Peri Kabil çölüne doğru yola çıkarlar. Baba her ne kadar engel olmaya çalışsa da Abdullah da onlarla gelir. Baba onlara Kabil’de çalışan Pervane’nin kardeşi Nebi Dayının yanlarında Şoför olarak çalıştığı zengin ailenin evlerine inşaat yapmaya gideceklerini söyler. İki kardeş kendilerini bekleyenlerin farkında değildir.  
Sabır’ın anlattığı Eyüp Baba masalındaki gibi “Bazen bir eli kurtarmak için bir parmak kesilmelidir.” Kesilen parmak “Peri”dir. Peri Wahdati ailesine evlatlık verilir.
Nebi, Süleyman Wahdati’nin yanında 1947’den beri çalışmaktadır. Süleyman Wahdati 1949’da Nila ile evlenmiştir. Ancak çocukları olmaz. Zaten pek de çift gibi de değildirler. Süleyman yaptığı resimlerle vakit geçirirken Nila da şiirleriyle ilgilenir. Nebi ilk görüşten itibaren Nila’ya aşık olur. Onun gözüne girmek için pek çok fedakârlık yapar.
Nebi’nin Nila’yı mutlu etmek için Sabır’ı Peri’yi evlatlık vermeye ikna eder. Bu ayrılıktan en çok etkilenen elbette Abdullah’tır. Ancak baba Sabır da uzun süre yaşamaz ve vefat eder.
1955 baharında Süleyman Wahdati felç geçirir. Hastanın bakımını Nebi üstlenir. Kocasına çok da bağlılık duymayan Nila kızını da alıp kendisinin doğum yeri olan Fransa’ya gider. Giderken Nebi’ye Süleyman’ın aslında Nebi’ye aşık olduğu sırrını açıklar.
Felç geçirmesinden, 2000 yılında ölene kadar Süleyman’ın bakımını Nebi üstlenir. Süleyman evini ve arabasını Nebi’ye bırakır. 2000’li yıllarda Afganistan’a gelen bir doktora evini açar Nebi. Ölürken Doktor Markos'a bıraktığı mektupla Süleyman'dan kalan evi Peri’ye bırakır.
Elbette hikayenin bir de Fransa ayağı var…
Ancak dahası kitabımızda… 


KİTAPTAN NOTLAR
Daha önce yazarın Uçurtma Avcısı ile Bin Muhteşem Güneş isimli kitaplarını okumuştum. Çok geçmeden “Ve Dağlar Yankılandı”yı okudum. İlk belirtmem gereken, karakterler konu ve kurgu bakımından kitabın önceki kitapların gölgesinde kaldığı.
Kitap kapağından başlayalım öncelikle. Daha önceki romanlarda yüzü gösterilmeyen karakterler artık kadraja yüzlerini dönmüşler. Arka kapağı okuduktan sonra iki çocuğun gözleri insanın içini burkuyor. Kendi adıma kapağı çok beğendim.
“İyi şeylerin hiçbiri bedava değildi. Sevgi bile. Her şeyin bedelini ödüyordun. Ve eğer yoksulsan, elindeki tek nakit, kahır çekmekti.” (s. 24)

Romanın arka kapağı Peri ve Abdullah’a ayrılmış. Ancak Peri’nin evlatlık verilmesinden sonraki dönemde ailenin yaşantısına Nebi’nin mektubu dışında yer verilmemiş. Mesela Abdullah nasıl alıştı? Nasıl Amerika’ya gidebildi?  Ya da Nebi Dayı’dan kardeşi ile ilgili hiç bilgi almaya çalışmadı mı? Bir sürü yanıtsız soru var romanda.
Ardından hikâyeye 1968’de Afganistan’da doğan aileleriyle Amerika’ya gittikten sonra 2000’lerde Kabil’ evlerini kiralamak için dönen komşu kuzenler İdris ve Timur girmekte. Acaba Abdullah ile bir bağlantı mı olacak derken İdris ve Timur’un hikâyesi neden anlatıldığı asıl hikâyeye nasıl katkıda bulunduğu anlaşılamadan bitmekte. Sadece Abdullah’ın lokantayı açarken parayı Timur’dan aldığı gibi bir ayrıntıya yer verilmekte ama bu kısım Timur ile Abdullah arasındaki ilişkiyi tam olarak anlatmamakta. Afganistan’dan kesit olması bakımından fena değil ama yine de gereksiz geldi bana. Ve okuyucuyu asıl konudan gereksiz yere uzaklaştırmakta…
“Yaşamında bir amaç bul ve ona göre yaşa derler. Ama bazen, ancak yaşayıp bitirdikten sonra yaşamının bir amacı olduğunu fark edersin, bu da genellikle hiç aklında olmayan bir amaçtır.” (s. 128)



Yine Abdullah ve Peri’nin evlerinin yerine Narko ev yapan ailenin hikâyesi de havada kalmış. Her ne kadar İkbal’in öldüğü ima edilse de geride kalanlara ne olduğu yanıtsız unsurlardan… İkbal'in oğlu Gholam'ın hikâyesinin sonunu da öğrenmeyi isterdim. Abdullah ve Peri’yi düşünürsek Pervane’nin zamana direnmesi de ilginç olmuş.
Yine Nebi’nin evini kullanan Plastik Cerrah Markos’un Tinos’daki hikâyesi ile kitap Yunanistan’a taşınıyor. Hikâye Doktorun neden “Plastik Cerrah” olduğunun yanıtı olmak dışında, yine gereksiz.

“güzellik gelişigüzel, düşüncesizce dağıtılmış, hakkıyla kazanılmamış, muazzam bir armağandır.” (S. 330)

“Oysa zaman cazibe gibi. Asla senin sandığın kadarına sahip değilsindir.” (s. 386)

Bahsettiğim hikayeler akıp giderken Peri’nin hayatına geliyoruz uzun bir ardan sonra. Nila’nın intiharından sonraki kısımlar diğer gereksiz bölümlerle dağılan konuyu yetiştirmek ister gibi fazla hızlı olmuş..

Peri evleniyor çocukları oluyor. Kariyeri, torunlarına kadar geliniyor ve Nebi’nin ölümünden sonra Mektubunu teslim ettiği Doktor Markos sayesinde Peri’ye ulaşılıyor. Ancak Peri Abdullah ile kavuştuğunda pek çok şey için çok geç oluyor. Abdullah her ne kadar yaşıyor olsa da Peri’yi hatırlamıyor. Ve benim kitabın başından bu yana beklediğim “Dağları Yankılandıracak”, Türk Filmi tadındaki kavuşma sahnesi yaşanamadığı gibi oldukça da sönük geçiyor.

Geride bıraktığı soru işaretleri bakımından yarım kalmış gibi bir duygu yaratan kitabımız elbette okunabilir ancak Uçurtma Avcısı’nın tadını arayanların hayal kırıklığına uğrayacaklardır.   


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞME ÜZERE.... 


12 Aralık 2013 Perşembe

KHALED HOSSEINI - BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ

MERHABALAR, SEVGİLİ KİTAP DOSTLARI

Yoğun kar yağışına teslim olan Türkiye'nin kar yağışından nasibini almayan Trakya'dan sevgiler herkese... Evet kar bizi teğet geçti... Ama müthiş soğukla mücadele halindeyiz... Soğuk günler için BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ" iyi olur diye düşündüm... 

Daha önce yazarın UÇURTMA AVCISI adlı romanını okumuştum. Yine Kitap Okumak İster misin? adlı organizasyon aracılığı ile...Kitaplar elime ulaşalı 2 hafta kadar oluyor. 2. kitabı TANRININ UNUTULAN ÇOCUKLARINA da başladım... 

Gelelim Kitabımıza... 

“Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, her erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman.” (s. 7)


Romanımız beş yaşındaki Meryem’in annesi Nana ile Herat’a yürüme mesafesindeki Gül Daman isimli bir köyün dışındaki küçücük bir kulübede yaşadığı günlerde başlamakta. Romanın başında yıl yaklaşık olarak 1964’tür.

Meryem, Celil ile Nana’nın gayr- ı meşru kızlarıdır. Yani Afganistan deyimiyle haramidir. Nana Celil’in evinde hizmetçi iken hamile kalmıştır. Diğer üç karısı Nana’yı istemediği için de Celil’in kocaman evinden yollanmıştır. Ardından Celil onlara bir kulübe yapmıştır. Her hafta Perşembe günü kızını görmeye gelir. Celil, Meryem’in dış dünya ile tek bağlantısıdır. Celil’in Meryem dışında on tane daha çocuğu vardır.

Aradan Meryem’in babasının yolunu beklediği yıllar geçer. Meryem on beş yaşına gelmiştir. Meryem babasından onu kendine ait sinemaya gelen bir çizgi filmi izlemeye götürmesini ister. ertesi gün Meryem babasının kendisini almaya gelmesini bekler, ancak Celil gelmez. Meryem yürüyerek Herat’a gider. Babasının evini bulur. Ancak geceyi de evin kapısında geçirmesine rağmen babasını göremez, ayrıca kimse de onu içeri almaz. Ertesi gün babasının şoförü Meryem’i biraz da zorla arabaya bindirip onu köye götürür. Kulübeye vardıklarında Nana kendini asarak intihar etmiştir. Nana’nın ölümünden sonra Celil, Meryem’i yanına kalır.



Çok geçmeden Celil Meryem’i Kabil’li bir ayakkabı ustası olan Raşit ile evlendirir. Raşit, Meryem’den oldukça büyüktür. Nikahın kıyıldığı gün Meryem kocasıyla Kabil’e gider. Kabil’e giderken Meryem babasına bir daha asla kendisini aramamasını söyler. Yıllarca annesine karşı babasını savunan Meryem, aslında kendisine babasını kötüleyen Nana’yı haklı görmektedir artık.

Başlangıçta evlilikleri sıradan bir şekilde gitse de, Meryem’in bebeğini düşürmesi, daha sonra hamile kalamaması, daha önce oğlunu bir kazada kaybetmiş olan Raşit’in Meryem’e eziyet etmesine sebep olur. Sudan sebeplerle, Meryem’ akıl almaz eziyetler eder. Meryem cehennem hayatı yaşar. 


 Yıl 1987 olduğunda Leyla 9 yaşındadır. 1978 Nisanında Devrim gecesi doğmuştur. Ailesinin tek kızıdır. İki ağabeyi Nur ve Ahmet Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a girmesinin ardından cihada katılmak için Ahmet Şah Mesut’un güçlerine katılmışlardır. Bu yüzden annesi çok mutsuzdur, çoğu zaman yataktan bile çıkmaz. Öğretmenlikten atılan babası evin geçimi için çok çalışmaktadır. Leyla’nın bu dönemdeki en yakın dostu sonradan aşkı olacak olan Tarık’tır.

Günler geçtikçe Kabil’de durum kötüye gitmektedir. Sovyetler Birliği’nin ardından Taliban yönetime el koymuştur. Kendi içinde pek çok grubun çatışması ülkedeki savaşı devam ettirmektedir.

Tarık ve ailesi Pakistan’a gitmeye karar verirler. Leyla ile Tarık vedalaştıkları sırada birlikte olurlar. Her ne kadar istese de ailesini bırakamayan Leyla, Tarık ile gidemez. Çok geçmeden ağabeylerinin şehit olmasından sonra Leyla’nın babası annesini Pakistan’a gitmeye ikna eder.  Eşyalarını topladıkları esnada evlerine isabet eden bir bomba Leyla’nın anne ve babasının ölümüne sebep olur. Leyla da ağır yaralanır.


Leyla’yı evin yıkıntıları arasından Meryem kurtarır ve O’na bakar. Çok geçmeden Leyla kendini toparlar. Raşit ve Meryem ile yaşadığı dönemde Raşit Leyla’ya göz koyar. Aynı günlerde Pakistan’a sürekli gelip gittiğini söyleyen bir adam Leyla’ya Tarık’ın ölüm haberini getirir. Leyla yıkılır. Bu yüzden Raşit’in evlenme teklifini kabul etmek zorunda kalır. Çünkü hamiledir.

Meryem, Leyla’nın Raşit’le evlenmesinin ardından Leyla’ya düşman olur. Leyla çok geçmeden hamile olduğunu söyler. Bir çocuğu olacağını düşünen Raşit Leyla’yı el üstünde tutar. Bu dönemde Meryem’in en büyük korkusu Raşit’in kendisini kapının önüne koymasıdır. Leyla’nın Azize adını verdiği kızının doğumundan sonra Raşit Leyla’ya da kötü davranmaya başlar. Ancak aynı ev içinde düşman olarak yaşayan Meryem ve Leyla bu günlerde dost olamaya başlarlar. Çok geçmeden kimsesiz bu iki kadın birbirlerinin her şeyi olurlar… Annesi, evladı, arkadaşı, kardeşi....

Dahası romanımızda..


KİTAPTAN NOTLAR;
Daha önce yazarın Uçurtma Avcısı’nı okumuştum. Yine Kitap Okumak İster misin? adlı organizasyon aracılığı ile… Bin Muhteşem Güneş de organizasyon aracılığı ile okuduğum kitaplardan.

Romanımız adını 17. yy’da yaşamış olan Saib-i Tebrizi adlı şairin şiirinden almakta.
“Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sayabilirsin, 

Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.” (S. 196)


Yakın zamanlarda okuduğum için iki kitap arasında sürekli kıyaslama yaptım elbette. Yorumlarımı da bu kıyaslamalar üzerinden yapacağım.

Roman başlangıçta Meryem’in hayatını anlatmakta, ardından Leyla’nın hayatına geçmekte. Son bölümde ise Meryem ile Leyla’nı kesişen yollarını anlatmakta.

Romanımıza Sovyet İşgali’nin ardından Taliban döneminden günümüze kadar olan sürec fon olarak yer almakta. Uçurtma Avcısı ile yaklaşık olarak aynı dönemleri anlatmakta yani. Özellikle Kabil’de yaşanan kısımlar da ağırlıkta olduğu için Uçurtma Avcısı’nın 2. cildini okuyormuşum gibi hissettim. Ama bu defa gidenlerin değil, kalanların, kalmak zorunda olup, hem savaşın dehşetini hem de koca eziyetini yaşamak zorunda kalan iki kimsesiz kadının hikâyesini anlatmakta kitabımız. 


Bir ara Hasan’ın bile sahneye girmesini beklemedim desem yalan olur. Ama onun yerine Yetimhane Müdürü Zaman girdi sahneye, çatlak gözlük camı ile… Bir ara Azize de elden gidecek diye düşünmedim değil.

Roman esasında sadece Afganistan da değil, pek çok coğrafyada yaşanan erkek egemen toplum ile çocuk doğuran hizmetçi olarak görülen kadının hikâyesi. Aslında konu çok da orijinal değil. Ancak yazarın anlatım tarzı, iki kadının başlangıçta mecburiyetten sonra da büyük bir sevgiden doğan bağlılıkları kitabı okunur kılmakta.

Elbette kitaptaki bazı sahneler okunurluğu daha da arttırmış. Keşke yazar daha ayrıntılı anlatsaydı diyeceğim Nana’nın İntiharı ve Meryem’in İnfazı, Tarık ile Leyla’nın yeniden karşılaşmaları…

Aslında roman boyunca iki kadının neden Raşit’i öldürmediklerini düşünüp durdum. Ama sırf Meryem’in ölümüne sebep olacağı için Raşit gibi bir pisliğin ölümüne sevinemedim. Adam iki kadını eziyetleri ile yaşlandırdı ama bir türlü eceliyle ölemedi…

Leyla ile Meryem’in Pakistan’a kaçmak için otobüs garına gittikleri sahne romanda beni en çok heyecanlandıran sahneydi. Yakalanıp eve döndüklerinde bir an Raşit Meryem ve Leyla’dan intikam almak için, Azize’yi öldürecek diye düşündüm.

Yine ilerleyen bölümlerde Azize’nin yetimhaneye verilişi romanın en dramatik sahnelerinden biriydi elbette. Kendi oğlu Zalmay’ a kıyamayan Raşit, içten içe kendi çocuğu olmadığını bildiği Azize’yi de Leyla’yı da bu şekilde cezalandırdı diye düşündüm.

Sonuç olarak bolca dramatik sahneye sahip olan Afgan devriminin fon olduğu güzel bir kitap olmuş. Uçurtma Avcısı kadar olmasa da beni çok etkileyen bir kitap oldu. Merak eden kitap dostlarına tavsiye ederim. Ancak Uçurtma Avcısı ile yakın zamanlarda okumamak koşulu ile..

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞEMEK DİLEĞİYLE…




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...