ZÜLFÜ LİVANELİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ZÜLFÜ LİVANELİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2013 Pazar

ZÜLFÜ LİVANELİ - KARDEŞİMİN HİKAYESİ

MERHABALAR; Blog Dostlarım;

Son dönemlerin çok satanlar listesinin üst sıralarındaki yerini ısrarla koruyan ve benim de kayıtsız kalamadığım bir kitap ile karşınızdayım... 

ZÜLFÜ LİVANELİ'nin Son Kitabı 

"KARDEŞİMİN HİKAYESİ"


KİTABA BAŞLARKEN;

“İnsan
Bir damla kan ve bin endişe” (Şirazlı Sadi 13.yüzyıl)

“Ey benim şahım; hayatımı bağışladım sana
karşılığında hikâyelerimi çaldın benden.
Oysa ben sadece hikâyelerde yaşayabilirdim.
Şimdi onlar tükendi ve benim hikâyem de sona erdi.”

(Şehrazad’ın Ölümü, İntizar Hüseyin)


ARKA KAPAK:

“Aşk bir uçurum kenarında gözü bağlı yürümektir" .

Sakin bir balıkçı köyünde genç bir kadının cinayete kurban itmesiyle başlar her şey. Dünyadan elini eteğini çekmiş emekli inşaat mühendisiyle, genç güzel ve meraklı gazeteci kızın tanışmasına da bu cinayet vesile olur.
Kurguyla gerçeğin karıştığı, duyguların en karanlık, en kuytu bölgelerine girildiği hikâye, daha doğrusu hikâye içinde hikâye de böylece başlar. Modern bir Binbir Gece Masalı’nın kapıları aralanır.

Kardeşimin Hikâyesi’ni okurken her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız. 



“Mantıksız gibi geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum. Karadeniz’in lacivert dalgalarıyla baş başa kalmış olan bu ıssız köyde geçen her gün birbirinin aynısı olduğu için burada insanların heyecanla konuşacağı olaylara pek sık rastlanmazdı. O günün de ötekiler gibi sessizce akıp gitmesi gerekirdi ama galiba başka şeyler olacaktı. O mahmur sabah saatlerinde bir cinayet haberi alacağımı bilmiyordum elbette ama bir haber gelecekti. Daha yataktan çıkmamıştım, gözlerim kapalıydı, arkalarında fosforlu çizgiler bırakarak yıldırım hızıyla hareket eden mor tavşanları izliyordum.”

Cümleleriyle başlıyor romanımız. Çok geçmeden insanlardan ve hayattan elini eteğini çekmiş; insani duygulardan tamamıyla arınmış, kitaplarıyla ve köpeğiyle, nadir görüştüğü kardeşiyle yarattığı dünyasında; Karadeniz kıyısında Podima Köyü’nde kendi halinde ve sakin yaşamayı seçen romanımızın başkahramanı Ahmet Arslan; evinin temizlik işleriyle ilgilenen Hatice Hanım’ın telefonuyla güne uyanır. 


Hatice Hanım’dan arkadaşı Arzu’nun katledildiğini öğrenir. Arzu, kendisinden yaşça çok büyük ve zengin bir adamla evlenip Podima'ya yerleşen hayat dolu bir kadındır. Ahmet Arzu’yu daha yedi-sekiz saat önce kocası Ali’nin resim sergisi için verilen davette görmüştür. Davet sonrası İstanbul’dan gelen misafirleri ana yola çıkarmak için evden ayrılan kocasından sonra Ahmet de davetin yapıldığı evden ayrılmıştır. Ali, yarım saat sonra eve geri döndüğünde Arzu’nun kanlar içindeki cesedi ile karşılaşmıştır.

Olay sakin bir hayat yaşanan köyde bomba etkisi yaratmıştır. Ahmet’in olayı öğrenmesinin üzerinden birkaç saat geçtikten sonra evine bir gazeteci gelir. Genç kız kendisiyle Arzu ile ilgili röportaj yapmak istemektedir. Ölümünden önce Arzu’yu son görenlerden olması ayrıca Arzu’nun Ahmet’i evinde sık sık ziyaret etmesi, onunla vakit geçirmesi buna nedendir.

Ahmet ilk gördüğü andan itibaren kıza duymaya başlar. (Bu bölümler bana Jean Reno'nun "Leon"filmini hatırattı.)  Onu yakınında tutmak için önce cinayet ile ilgili hikâyeler anlatır. Bu hikâyeleri de gözlemlerine dayandırır. Örneğin; Arzu ile  Ali’nin bebeklerine bakıcılık yapan Bulgar hizmetçi Svetlana’nın Arzu ve Ali’ye bakışından bir hikâye kurgular. Olay günü Svetlana’nın tutuklanması Ahmet’in öngörüsü ile örtüşür.

Ardından başkahramanımız Ahmet “Kardeşinin Hikayesi”ni anlatarak genç kızı evinde tutmayı başarır. Anne ve babalarını kaybettikleri trafik kazasından başlayarak günümüze kadar anlatır kardeşinin hikâyesini.



KİTAPTAN NOTLAR;

Öncelikle Kitabımızın başkahramanı Ahmet Bey'in hastalığı çok ilginç geldi bana; "Blunted Affect" hastalığın özelliklerini kitabın ilerleyen bölümlerinde parça parça öğrensek de hastalıkla ilgili araştırma yapınca, kitabın başından itibaren bana ilginç gelen; özellikle de Arzu'nun ölümünü duyduğunda Kahramanımızın şaşırma, üzüntü hissetmemesi durumu ile ilgili taşar yerine oturdu benim için. 

Arzu'nun ölümüne değinmişken; söylemeden geçemeyeceğim, pek çok arkadaşımın da gözünden kaçmamış olan durumu. Arzu’nun öldürülmesinden sonra, Ahmet ifadesi alınmak üzere çağrılır ve ifade verdikten sonra nezarette kalır. Burada ilginç olan Ahmet’in nüfus kağıdını kullanan Mehmet’in fark edilmemesi. 1953'te doğan Ahmet, 1963'de trafik kazasında ölmüştür. T.C Numarası uygulaması 1999'da başlamıştır. T.C numarası uygulanmasından uzun süre önce ölmüş olan Ahmet’in nüfus kağıdında T.C numarası olamaz ve Mehmet’in yalanının fark edilmesi gerekirdi. Kaldı ki artık hastanede randevu alınırken bile istenen T.C numarasına milletvekilliği de yapmış bir yazarın dikkat etmemesi bence kitabın önemli kurgu hatalarından. Keşke Yazar bu kısmı farklı bir biçimde bağlasaydı.

Romanın başkahramanı oldukça ilginç bir kişilik sosyal bir gelişim bozukluğu var, insani duyguları yok ve insanlarla temas kuramıyor. İnsani duyguları anlamak için bolca okuyor. İnsanlarla temas ihtiyacını “sevgili” adını verdiği aletle karşılamakta.  Sevgili sarılma makinesi denen, otistikler için tasarlanan bir aletten hareketle kahramanımız Ahmet’in tasarımı.

Adını kitabın sonunda öğrenebildiğimiz gazeteci kızın davranışları, yaşıyla birlikte değerlendirildiğinde biraz çocukça ve şımarıkça geldi. Hele bir de bir cinayet haberini kovaladığı düşünülürse... Sürekli çatışmalarına, Hatta ilk başlarda cinayeti Ahmet Bey’in işlediğini düşünmesine rağmen, hele bir de “sevgili”yi gördükten sonra Ahmet’in evinde kalması da son derece ilginç geldi bana.


Yazar kitabın pek çok yerinde pek çok farklı kitaptan alıntılar ya da göndermeler yapıyor. Bu alıntıların bazıları okuduğum kitaplardan olduğu için zorlanmadım fakat bazıları bana son derece yabancı kitaplardı. Yazarın alıntıları dipnot olarak vermemesi, bana göre bir eksiklikti. Cümleleri nete girip, kimin olduğunu araştırmak bolca vaktimi aldı ve beni yordu. Bunun sonucu olarak uzun bir okuma listesi oluşturmak zorunda kaldım.

Kitapta en sevdiğim bölümler "Mor Tavşanlar" ve "Su içen Minareler"oldu. Beni en etkileyen kısımlar ise "Mehmet'in Ahmet'i Ziyareti" ile "Ahmet'in Hayatı Boyunca Yediği Hayvanları Gördüğü Rüya" oldu. 

Sonuç olarak Kardeşimin Hikayesi, Serenad’ın damağımda bıraktığı tadı bırakmakta eksik kaldı. Ancak bence yazarı oluşturduğu karakterle ilgili olarak kutlamak istiyorum. Oldukça ilginç bir karakter. Yine de bu garip adamı sevdim diyebilirim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...


29 Ocak 2012 Pazar

ZÜLFÜ LİVANELİ - SERENAD

Kitaplarım Olmadan Asla'dan Merhabalar; 

 “Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!” (Serenad sf. 88 Babaannesinden Maya'ya...)

Buz gibi havanın ve karın hüküm sürdüğü günlerde yapılacak en güzel şeylerden biri sıcacık kalorifere sırtınızı yaslayıp, demli çayımızı yudumlarken kitap okumaktır herhalde.. Kar manzarasının hüküm sürdüğü bu soğuk tatil gününde Zülfü Livaneli'nin okuduğum ilk kitabı olan, SERENAD ile karşınızdayım... 

Doğan Kitaptan çıkan kitabımızın özeti şöyle; 


Maya Duran, İstanbul Üniversitesi’nde çalışan ve rektör hakkında çıkan haberleri medyadan takip edip ona bilgi veren ( Halkla İlişkiler görevini yürüten) sözleşmeli bir memurdur. Eşinden boşanmıştır ve oğlunun velayeti ile birlikte tüm sorumluluğu Maya’ya aittir. Birlikte yaşadığı oğlu Kerem ile aralarında kopuk bir ilişki vardır. Aynı zamanda oğlunun babasıyla da ilişkisi kopuktur. 

2001 yılının Şubat ayında soğuk bir İstanbul gününde İstanbul Üniversitesi’ne konuk olarak gelen Maximillian Wagner’i karşılama ve onunla ilgilenme görevi Maya’ya verilir. Maya, buna benzer karşılamaları ve misafirle ilgilenme işini pek çok defa yapmıştır… Maya için bu durum sıradan bir görevdir.Ta ki.. Prof. Maximillian Wagner’le tanışana dek… 


Prof. Maximillian Wagner 87 yaşında ve Alman asıllı bir Amerikalıdır. Daha önce 1930′lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Profesörün İstanbul’da olmasından İngiliz istihbaratından Türk İstihbaratına kadar pek çok kimse memnun değildir. Öncelikle Türk istihbarat görevlileri onu izlemeye almışlardır.  Max ile Şile’ye gittikleri gün Türk istihbaratçıları Maya’nın evini ziyaret edip, oğlunu kullanarak Maya'ya göz dağı vermişlerdir. Maya bu durumdan üst düzey asker olan abisi tarafından kurtarılmıştır. Daha sonrasında Maya ile iletişime geçen İngiliz istihbarat birimleri de Maya’dan Wagner hakkında bilgi isterler. Maya ve oğlu Kerem de Wagner ile ilgili araştırmalar yaparlar ve onun gerçekte kim olduğunu merak ederler.  


Profesör ile Maya’nın ilk yakınlaşması Profesörün gitmesine az bir süre kaldığında yaptıkları Şile ziyaretinde başlar. Maya, Profesör ve Şoför Süleyman Şile’ye doğru yılın en soğuk gününde yol alırlar. Daha önce ziyaret ettiği Şile’yi yazın bile sevmeyen Maya . bu gezintiye bir anlam veremez.Şile yakınlarında Profesör diğerlerinden ayrılarak deniz kenarına iner ve kemanını çalmaya başlar. Yanında üzerinde “Für Nadia (Nadia için)” yazan küçük çelenk de vardır. Çelengi denize atar ve kemanını çalmaya başlar. Ancak yaşlı adam soğuğa daha fazla dayanamaz. Soğuktan bayılır. 

Max, Maya ve Süleyman’ın yardımıyla yakındaki bir otele götürülür, donmak üzeredir. Bu esnada araba da bozulunca Süleyman yardım çağırmaya gider. Maya, vücut sıcaklığı giderek düşen ve baygın olan Profesör’e yardım etmek için soyunarak onunla aynı yatağa girer. Ve vücut ısısını ona bu şekilde aktarmaya çalışır, ancak Süleyman’ın döndüğünde olanları yanlış anlar. Bu olayı üniversite yönetimine anlatan Süleyman daha sonra Maya’nın başına dert açar.

Daha sonra Proseför’ü hastaneye götüren Maya, arkadaşı Filiz’den yardım ister. Maya, Profesöre yapılan tetkiklerde, onun kanser olduğunu ve az ömrü kaldığını öğrenir. Maya, yaşlı, hüzünlü ve şimdi de kanser olduğunu öğrendiği adamın Şile’de deniz kıyısında ne işi olduğunu ve baygınken sayıkladığı ismin kime ait olduğunu çok merak eder.Maya’ya bir hayat borçlu olan Profesör, Maya’ya hayat hikayesini anlatmaya başlar. Anlattıkları Maya’yı derinden etkileyecektir. 


MAXİMİLLİAN İLE NADİA'NIN HİKAYESİ

Nazi Almanya’sında, Hitler döneminde bir üniversite öğretim üyesi olarak çalışan ari Alman olan Wagner, Yahudi bir genç kıza aşık olur. Bu genç kızın adı Nadia’dır. Max ve Nadia evlendikten sonra Nadia “Deborah” ismini alarak Yahudi kimliğini saklamaya çalışır. Hitler’in dayattıkları, artık dayanılmaz hale gelip de Scurla Raporu ile Deborah’ın gerçek kimliğinin ortaya çıkma korkusundan dolayı Max ve Deborah Paris’e gitmeye ve orada özgürce yaşamaya karar verirler. 

Ancak olaylar istedikleri gibi gelişmez. Max’ın bir anlığına Nadia’nın yanında olmadığı sırada Nadia’nın Yahudi geçmişi anlaşılarak, trenden indirilmiştir. Max mecburen Nadia’sız Fransa’ya gelmiş, oradan da pek çok Yahudi arkadaşlarının bulunduğu İstanbul’a geçmiştir.

İstanbul’a geldikten sonra Max aynı zamanda hamile olan karısını Hitler’in işkencelerinden kurtarmak için pek çok yola başvurduysa da sonuç alamaz. Karısı “Struma” adlı gemiye biner. Yanında Katolik olduğunu gösteren Max’ın temin ettiği belgeler de vardır. Gemi arıza yapması nedeniyle İstanbul’da demir atar. Ancak gemiden kimsenin inmesine izin verilmez. Gemi iki buçuk ay İstanbul açıklarında kaldıktan sonra Ruslar tarafından havaya uçurulur. Gemideki Nadia da hayatını kaybeder.  


Max’ın Şile sahilinde kemanla çaldığı parça Nadia için bestelediği ve evlenme teklif ederken çaldığı parçadır. Wagner bu parçayı Schubert’in Serenad’ından esinlenerek büyük aşkı Nadia’ya yazmıştır.Şile’ye gittikleri gün olan 24 Şubat ise Nadia’nın ölüm yıldönümüdür. Dinlediği bu gerçek hayat hikayesi Maya’yı derinden etkiler.


Maya, Nadia ile birlikte ailesini de düşünür. Babaannesi Semahat (Mari) hanım bir Ermeni, anneannesi Ayşe (Maya) ise Mavi Alay‘dan canını zor kurtarmış bir Türk kadınıdır. Maya  bu şanssız üç kadın içinde dinini değiştirmek zorunda olmadığı için anneannesini şanslı sayar.

Max’ın Amerika’ya geri dönüşünden sonra Maya şoför Süleyman’ın anlattıklarından dolayı zor günler geçirir. İşinden istifa eder. Yaptığı yolculuk ve ziyaretlerle Max’lailgili bir çok bilgiye daha ulaşır. Ulaştıklarının en önemlisi de arşivde saklanan “SERENAD FÜR NADİA”nın orjinalidir. Maya Amerika’ya giderek elindeki notaları Max’a ulaştırır. Hastanede olan Max çok geçmeden ölür. Max’ın vasiyeti üzeine külleri Maya tarafından Şile sahiline getirilerek, denize serpiştirilir. Bu şekilde iki sevgili Max ve Nadia kavuşmuş olur.


Serenad daha önce büyük bir kısmını bilmediğim MAVİ ALAY ve STRUMA gemisi konularında bilgi edindirmesi bakımından benim için anlamlı bir kitap oldu. Kitabı iki gece gibi kısa bir sürede okudum.. Okurken elimden bırakamadım.. Konunun işlenişi ve yazım tekniği çok güzeldi. Ancak bu kadar kapsamlı konuların bir kitaba sığdırılarak mesaj verilmeye çalışılması beni yordu. Bahsi geçen MAVİ ALAY ve STRUMA FACİASI  olayları tek tek ele alındığında bile ciltlerce kitap yazılacak kapsamda olmalarına rağmen, kitapta tüm konuları birlikte ele alma isteği, ayrıntıların atlanmasına neden olmuş.  

Olayların bir kadın tarafından anlatılması ve diğer kadın kahramanlar, Maya'nın babaannesi Semahat, Maya'nın anneannesi Ayşe ve Nadia'nın yaşamlarına da yer verilemesi, olayların siyasi boyutu yanında duygusal taraflarının ağır basmasına neden olmuş.. Bu bakımdan kitaptaki olaylar içimi daha da burktu. 

Maya ve oğlu arasındaki duygusal boşluk günümüz çalışan kadınlarının içinde bulunduğu "İYİ ANNE" ve "ÇALIŞAN KADIN" rolleri arasında sıkışmasına güzel bir gönderme olmuş.. Bazen ben de kendimi Maya gibi hissediyorum..

Kitabın Son sahnesindeki "otel çalışanı - Azrail " bölümü de bana gereksiz geldi. Çünkü kitapta hayal ürünü olaylar değilde gerçek olaylara yer verilmiş.. Bu bölüm kitabın diğer bölümleriyle bağdaşmıyor gibi geldi bana... Bu kısmı Max'ın ve Nadia'nın hayaletleri konuşsa daha anlamlı olurdu.. İlla ki bir doğa üstü olaya yer verilecekse... 

İyisiyle kötüsüyle benim yeni bilgiler edinmeme için araştırma ufku açan güzel bir kitaptı. Zülfü Livaneli'nin yazım tekniği ve konuları ele alış tekniği de hoşuma gitti.. Okumak isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap.. 


Bu arada bir daha ki yazıda hangi kitabı paylaşacağıma karar veremedim... Değerli fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim...

SEVGİLER.. İYİ OKUMALAR..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...