ELİF ŞAFAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ELİF ŞAFAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2020 Cuma

ELİF ŞAFAK - ON DAKİKA OTUZ SEKİZ SANİYE


Merhabalar, Sevgili Kitaplarım Olmadan Asla Blogu Takipçilerim;


Blogumu haftada bir güncelleyerek, yazmaya çalışıyordum. Son aylarda pek fazla güncelleyemedim. Ancak pek çok blogu okudum ve elimden geldiğince yorum yazmaya çalıştım. Uzun bir aradan sonra merhaba hepinize…


ON DAKİKA OTUZ SEKİZ SANİYE’yi piyasaya çıkmasının üzerinden çok geçmeden, almış okumuştum yaz sezonunda. Fotolar da yaz tatilinden… Neredeyse 9 ay geçmiş üzerinden… Maalesef zor günlerden geçiyoruz her birimiz. Sevdiklerimiz, büyüklerimizden ayrı gurbette yaşayınca yüreğimiz bir farklı atıyor her haberde her telefonda. Ben de bloguma yazıp, bir süre ilgimi farklı yerlere kaydırayım istedim.


ARKA KAPAK
Adı Leyla’ydı. İstanbul’un en eski genelevlerini barındıran o meşum sokakta yer alan gülkurusu renkli evde bilinen adıyla Tekila Leyla. Öyle derdi ona arkadaşları, ahbapları ve müşterileri. Öyle derdi ona beş kadim dostu. Hiç istemezdi Leyla kendisinden geçmiş zaman diliminde söz edilmesini. Ama işte kalbi daha az evvel susmuş, soluk alış verişi ise hepten kesilmişti. Şehrin kenarlarında bir çöp kutusuna bırakılmıştı cansız bedeni. Gene de henüz durmamıştı beyni. Çalışıyordu hâlâ. Tastamam on dakika otuz sekiz saniye boyunca…


ÖZET
Kitabımız “SON” bölümüyle başlamaktadır. Bu kısımda kitabımızın kahramanı Tekila Leyla’nın öldürülmüş ve bir çöp tenekesine atılmış cesedi karşılıyor bizi. Kalbi durmuş, Leyla’nın bilinci hala açıktır ve 10 dakika 38 saniye boyunca da beyni düşünmeye devam edecektir.

“...zaman dediğin çözülmüş bir yün yumağı gibi geriye sarılamazdı. Son nefesini verdikten sonra insan, işlerin nerede tökezlediğini sormanın ne yararı vardı!” (Sayfa 12)

Hani bir tabir vardır ya; hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti diye… İşte bu aşamada Tekila Leyla’nın da yaşadığı budur…
Birinci Bölüm – AKIL’da ise dakika dakika Tekila Leyla’nın dönülemez yolculuğu anlatılmaktadır. Tekila Leyla,  Van’da iki eşi Suzan ve Binnaz ile yaşayan Harun’un ikinci eşi Binnaz’dan olan ilk çocuğu olarak 1947’de dünyaya gelmiştir. Babası Harun kızının ismini Leyla Afife Kâmile koyar. Harun’a göre o adanmış bir çocuktur. Doğar doğmaz ilk eş Suzan’a teslim edilir ve Suzan’ı annesi, Binnaz’ı da teyzesi bilerek büyür. Bu olay üzerine Binnaz akıl sağlığını kaybeder.


Leyla bu şartlar altında büyürken; evde misafirlerin olduğu bir gün Binnaz’dan kendisinin gerçek annesi olduğunu öğrenir. Ancak teyzesinin durumundan ötürü pek de ciddiye almaz. Leyla’nın Tarkan isminde bir de kardeşi olur. Tarkan Mongoloit’tir.

 “Ademoğulları Havvakızları nedense varoluşlarının dönüm noktalarıyla ilgili bitimsiz bir sabırsızlık içindelerdi. Mesela zannediyorlardı ki evlilik defterine imza atar atmaz insan hemen “koca” olur, “eş” olur. Oysa işin aslı şuydu ki, evlilik denilen müesseseyi anlamak uzun yıllar sürüyordu. Benzer şekilde, herkes zannediyordu ki insanın çocuğu doğduğu an anne olunur ya da baba olunur. Gerçekteyse, ebeveyn olmayı öğrenmek hayli zaman alıyordu. Keza anneanne babaanne olmayı öğrenmek de öyle. Aynısı emeklilik ve yaşlılık için de geçerliydi.” (Sayfa 14)

Tekila Leyla, 1953 yazını hatırlar. Ailecek Akdeniz’e tatile gitmişlerdir. On iki kişi ailecek tatildedirler. Amcası bir gece Tekila Leyla’nın yatağına yaklaşır. Amcasının oğlu Tolga ile aynı odayı paylaşmaktadır. Leyla o gece amcasının tacizine uğrar. Bu durumu kabullenemeyen çocuk kalbi, ateşli bir hastalık ile cevap verir duruma. 

Leyla’ya iğne yapmaya gelen eczacı kadının oğlu Sinan ile tanışmaları da bu hastalık ile olur. Sabotaj Sinan, Leyla’nın beş kadim dostundan biridir. Leyla büyüyüp, genç kız olduğunda da amcasının tacizi tecavüze dönüşür. Leyla’nın hamile kalıp, düşük yapmasının ardından Leyla; başına gelenleri anlatsa da babası onun arkasında durmaz. Amcasına inanmayı tercih eder. Aile Leyla’yı amcasının oğlu ile evlenmeye zorlar.

“Bir kadının kocasını düşündüğünde aşk değil,sevgi değil korku hissetmesi ne acıydı.” (Sayfa 28)


Leyla’nın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Kardeşi Tarkan’ın öldüğü gün evden kaçarak, İstanbul’a gelir. Leyla’nın başına gelen kötülükler, talihsizlikler burada da birbirini kovalar. Çok geçmeden Leyla, geneleve düşer. Leyla’nın bu süreçteki şansı sevdiği adam D/Ali, arkadaşları kendisi gibi evden kaçan Hollywood Hümeyra, Jameelah (Cemile), Zeynep122 (boyundan dolayı), Sabotaj Sinan, ve Hiç (Travesti arkadaşı)…

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kitabın “On Dakika Otuz Sekiz Saniye” kısmını anlatan bölümlerini okumak daha keyifliydi. Bu kısımlarda romanımızın ana karakteri Tekila Leyla’nın ağzından anlatılıyor. Kullanılan dil bakımından bu kısma daha çok beğendim. Karakteri anlamak bakımından bu bölümleri daha çok beğendiğimi söyleyebilirim.

“... insan hafızası, eğlenirken içkiyi biraz fazla kaçırmış birine benzerdi: Ne kadar gayret etse de dümdüz yürüyemezdi. Geri dönüşlerle dolu bir labirentin içinde düşe kalka ilerler, sık sık baş döndürücü zikzaklar yapardı. Velhasıl hafıza dediğin düz bir çizgide ilerlemezdi.” (Sayfa 63)

Tekila Leyla’dan sonra sözü birbirinden şahsına münhasır dostları alır. Ancak bu kısımları Leyla’nın aklından geçenler kadar severek okumadım.


Kitabın konusuna gelecek olursak konusu son derece klişe… Ensest tacize ardından da tecavüze uğrayan, ailesi tarafından istemediği bir akrabası ile -kendisine tecavüz eden kişinin oğlu- evlendirilecekken İstanbul’a kaçan ve kötü yola düşen bir genç kadın üzerine kurulan bir hikâye olmuş. Hikâyenin bu aşamalarında okurken pek de şaşırmadım. Daha önce okuduğum bir hikâyeyi okur gibi hissettim.

 “Hafızasını bir mezarlık gibi görürdü; hayatının farklı bölümleri gömülüydü orada, hepsi ayrı ayrı mezarlarda yatıyorlardı ve Leyla’nın onları yeniden canlandırmaya hiç niyeti yoktu.” (Sayfa 72)

Sonraki kısımlar biraz daha ilginçleşse de kitap klişe olmaktan çıkamamış.
Kitaptaki karakterlere gelecek olursak; yazarın her kitabında sergilemiş olduğu şahsına münhasır birbirinden ilginç karakterler ve onların lakaplar sırasıyla sahnede yerlerini almışlar.



Kitap akıcı ve bir çırpıda okunuveriyor ancak Baba ve Piç, Pinhan, Mahrem’den sonra pek de başarılı bulamadım. Bir yazarın alışık olduğum uzun cümlelerini ve Osmanlıca kelimelerini aradı gözlerim… Kitabı yazın tatilde okumuştum. Tatil için uygun akıcı bir kitap.. Bir de yazarın diğer kitapları ile kıyaslandığında diyalogların fazlalığından yola çıkacak olursak filme çekilmeye en uygun kitaplarından biri gibi geldi.

“Yas dediğin bir kırlangıç bir gün bir uyanırsın ki yok. Gitmiş sanırsınız ama meğersem başka bir yere göç etmiş, tüylerini ısıtmaya. Er ya da geç geri gelir, gene konar kalbinizin üstüne.” (Sayfa 250)


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…

NOT: BLOG ETİKETİ OLMAYAN GÖRSELLER ALINTIDIR. 

23 Kasım 2018 Cuma

ELİF ŞAFAK – AŞK

BAŞLARKEN

AŞK'ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. 
Ya tam ortasındasındır, merkezinde, 
ya da dışındasındır, hasretinde...


ARKA KAPAK
 (Kitabın 35. sayfasından.)
Bundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Aşk Şeriatı. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lal oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikâyeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ ham, hâlâ aşkta bir çocuk gibi toy...
"Hamuş" derdi Mevlâna kendine. Yani Suskun. Düşündün mü hiç, bir şairin, hem de nâmı dünyayı sarmış bir şairin, yani işi gücü, varlığı, kimliği ve hatta soluduğu hava bile kelimelerden müteşekkil olan ve elli binden fazla muhteşem dizeye imza atmış bir insanın, nasıl olup da kendine SUSKUN adını verdiğini?...
Kâinatın da tıpkı bizimki gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var. Seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim. Her bir insanı Yaradan'ın emaneti saklı bir cevher addedip, anlattıklarına kulak verdim. Dinlemeyi sevdim. Cümleleri, kelimeleri ve harfleri... Oysa bana bu kitabı yazdıran şey som sessizlik oldu.
Mesnevi'yi şerh edenlerin çoğu bu ölümsüz eserin "b" harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi "Bişnev!"dir. Yani "Dinle!" Tesadüf mü dersin ismi "Suskun" olan bir şairin en kıymetli yapıtına "Dinle!" diye başlaması. Sahi, sessizlik dinlenebilir mi?
Bu romanda her bölüm aynı sessiz harfle başlar. "Neden?" diye sorma, ne olur. Cevabını sen bul. Ve kendine sakla.
Çünkü öyle hakikatler var ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.
A. Z. Zahara
Amsterdam, 2007



ÖNSÖZ

“Bir taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafif.ten aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultu.da. Hepi topu budur olduğu olacağı.


Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı otur, O taş var ya o taş, durgun sulan savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tâ ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.

Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.

Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tâ dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.” (s. 11)



ÖZET

Romanımız 17 Mayıs 2008 tarihinde Boston’da başlamaktadır. Ella Rubinstein Yahudi bir aileye mensup, kırk yaşına basmak üzere olan bir ev kadınıdır. Kocası David ünlü bir dişçidir. Kızları Jeannetta üniversitededir. İkizleri Orly ve Avy ergenliğin başındadır. Ella’nın hayatı evliliği ve çocukları üzerine kuruludur. Viktorya tarzı, büyük, krem rengi bir evde, ailesi ve köpeği ile yaşayan Ella’nın hayatı görünürde sorunsuzdur.
Üniversite okuyan Ella üniversite okumuş, ancak evlendikten sonra hiç çalışmamıştır. Çocuklarının büyümesinin ardından eşi aracılığı ile bir yayınevinde editörlük işi bulmuştur. 

Ella’nın ilk işi Sufi bir yazar olan A.Z. Zahara’nın Aşk Şeriatı adlı kitabıdır. Yazarın kitabın 300 sayfalık nüshasını gönderirken yazmış olduğu satırlar Ella’yı derinden etkiler.Ella okuduğu “Zira her ne kadar bazıları aksini iddia etse de, aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret değildir.”(s.31)  ve “…gün gelir “romantik” kelimesini bir suçlama gibi kullananları dahi kıskıvrak yakalar aşk.”(S.31) cümlelerinin tam tersini kısa süre önce kızına söylemiştir.

Ella, okuduğu kitapla birlikte 13.yy Anadolu’suna gider. Bitmek bilmez iktidar mücadeleleri ile dini çatışmaları içerisindeki Anadolu’ya… Mevlana’nın yaşadığı Konya’ya…  Aşk Şeriatı bir katilin maktulün arkasından yaptığı konuşmayı içeren bir “önsöz” ile başlar, tıpkı Aşk gibi…

“Bugün artık yaşamıyor.  Çoktandır ölü. Ama nereye gidersem gideyim, gözleri benimle; semada asılı iki meşum, kapkara yıldız taşı gibi parlak beni takip etmekte. …. Birini öldürdüğün zaman, muhakkak ki ondan bir şeyler bulaşır sana: bir resim, bir koku, bir nefes… bir ah, bir lanet, bir ses… “Maktulün bedduası” derim ben buna. Bedenine yapışır kalır. Başlar oymaya, tenini delip geçercesine. Ta ki yüreğinin derinliklerine sızana değin. ….
Her maktul katilinde yaşamaya devam eder. Kabil Habil’i öldürdükten kelli, hiçbir katil kurtulamamıştır kurbanının emanetini yüklenmekten…” (S.39)


Ardından Aşk Şeriatı’nın ilk bölümü “Toprak” başlar. Şems Semerkant yakınlarında bir kervansarayda öteki âlemlerin içine çekilip, Mevlana’nın hayalini gördüğünde yıl 1242’dir. Şems o dönemlerde gezgin bir derviştir.

Bu bölümden itibaren roman günümüz Boston’u ile 13.yy. Anadolu’su arasında gelir gider.

Ella bir taraftan Aşk Şeriatı’nı okuyup, A.Z. Zahara ile yazışırken; bir taraftan da hayatını sorgularken; Şems kendisini Mevlana’ya yürütecek yolda önce Efendi ile Bağdat’ta karşılaşır. Buradaki zaviyede kalmaya başlar. Şems bu tekkenin ruhdaşını bulmasında aracı olacağını bilmektedir.

Çok geçmeden Bağdat’a Kayseri’den Şeyh Seyyid Burhaneddin’den bir mektup gelir. Mektubunda ölümünün yaklaştığını bildirerek önce hocası, sonra mürşidi ve öğrencisi olduğu Mevlana’nın aradığı yoldaşın zaviyelerinde olduğunu düşündüğü yazmaktadır. Zira Mevlana burayı rüyasında görmüştür. Ancak bu iki yoldaşı buluşturmanın tehlikesi değişime uğrayacak Mevlana’nın muhalifleridir. Bu görev Konya’ya gidecek zatın dönememesi anlamına gelmektedir.

Baba Zaman, mektup üzerine zora düşer. Mektupta bahsedilen şahsın Şems olduğunu anlayan Baba Zaman çok sevdiği Şems’e kıyamaz, O’nu Mevlana’ya gönderme işini kıştan bahara, erteler. Ancak baharda Şems Mevlana’ya doğru yola çıkar..

Bu arada Ella ile Zahara yazışmaları hızla devam eder. Bu yazışmalardan zamanla “aşk” doğar.


“Bu hikayede benim payım ipekböceğininkine benzer. Rumi ipektir, ilmik ilmik örülecektir. Vakit tamam olunca ipeğin bekası için ipekböceğinin ölmesi gerekir”(s. 111)


KİTAPTAN NOTLAR

Elif Şafak’ın Aşk’ın 2013’de okumuştum. Üzerinde çok konuşulan, çok da eleştirilen kitaplardan olduğundan mıdır bilmem blogumda paylaşmaya çok da istekli olamadım.

Elif Şafak tüm eleştirilere rağmen benim kalemini sevdiğim yazarlardandır. Uzun cümlelerini kullandığı kelimeleri severim. Son dönem kitaplarını pek de başarılı bulamasam da Baba ve Piç, Araf, Bit Palas, Mahrem ve Pinhan sevdiğim kitaplarındandır. Ustam ve Ben için de bir tık...

Kitabın yazıldığı ve çok popüler olduğu dönemde Mevlana ve Şems ile ilgili kitapların da satışında büyük artış görülmesi kitabın pozitif taraflarından. Ancak tarihi ve önemli karakterler ile ilgili yazılan kitaplarda okuyan kişileri de yanlış ve yanlı yönlendirmesi riski bakımından doğru bilgi aktarımının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Romanlar her ne kadar kurgu olsalar da bir üre sonra gerçek olma bile bizler o tarihi şahsiyeti öyle düşünme eğiliminde oluyoruz. Bu konuda acaba yeterince araştırma yapılmış mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Ben Ahmet Ümit’in Bab –ı Esrar’ı ile Aşk’ı kısa aralıklar içerisinde okumuş iki farklı Şems ile tanışmış, acaba hangisi daha gerçek diye düşünmeden de edememiştim.

Bunun yanında kitabın akışlı bir dili olduğunu, kurgunun sürükleyici olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. İnsan eline aldığında günümüze ve tarihe yolculuk yaparken sayfaların nasıl geçtiğini anlamıyor.

Sonuç olarak tartışmalara yol açsa da okunabilir bir kitap olduğunu düşünüyorum. 


27 Eylül 2014 Cumartesi

ELİF ŞAFAK – PİNHAN

MERHABALAR,

En sevdiğim Türk yazarlardan Elif Şafak'ın Mevlana Özel Ödüllü ilk romanı Pinhan'ı paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İster Misin?'den yine...

“Zifiri bir halka idi toprak,
Yıldızlara sığınırdı bazen…”

BU BAB TOPRAK AHVALİN BEYAN EDER
Kİ TABİATI SOĞUK VE KURUDUR (s.7)


Yedi çocuğun her zamanki gibi bir araya geldiği ve kendilerine eğlenceli bir meşgale aradıkları bir gün kaçırdıkları serçenin ardından çocuklar kendilerini Dürri Baba tekkesinin yakınında bulurlar. Duvarın öte yanına vardıklarında emsalsiz bir kuş görürler. Bu kuşun gövdesinin siyahlı sarılı gövdesinin üzerinden mavi şeritler ve şarabi lekeler vardır ve boynunda fındık iriliğinde bir inci asılıdır.

Kuşun peşinden gelen çocuklar onu gözden kaybederler. Bunun hıncı ile tekkenin elma ağacını yağmalamaya başlarlar. Bu esnada tekkedekilerin kendilerini cezalandırmasından korkan altı çocuk kaçarken, sonradan Pinhan adını alacak çocuk, ağacın üstünde kalır. Dürri Baba ağacın altına gelir. Sapanı kastederek emanetini alabileceğini, isterse ağaçta kalabileceğini söyler. Dürri Baba ile göz göze gelen çocuk bir daha tekkeden ayrılmaz.

“İşte o zaman, çocuk gördü. Mavi bulutlu, incecik çizilmiş gözlere takıldı gözleri. O gözlerde yağmuru, fırtınayı, ebemkuşağını ve Nuh Tufanı’nı gördü. Tepeden tırnağa ürperdi.
İşte o zaman, yaşlı adam gördü. İri, simsiyah, doğuştan sürmeli gözlere takıldı gözleri. O gözlerde göğe yükselen dumanları, alevleri, karanlıktan istifade eden yangınları, ve yangınlardan son anda kurtarılan kenarları tutuşmuş bir sırrı gördü. Velhasıl, çocuğun gündüzlerini değil, gecelerini gördü. Derin bir hüzünle, başını başka yöne çevirdi.” (S.16)

Kendisine verilen işleri ufak tefek hatalarla yapan ve tekkenin en küçüğü olduğu için hoş görülen çocuk tekkede büyür ve gelişir. Tekkede en çok Kul Hüseyin’i, Dulhani Hasan’ı, Budala Tosun’u ve Dertli Hagopik’i kendine yakın görür. Her dervişin fıtratı da kendine özgüdür. Ancak çocuk bu günlerde Dürri Baba’yı görememenin üzüntüsünü de yaşamaktadır. Gün gelir çocuk Dürri Baba’yı yeniden görür. Ve Dürri Baba ona “Pinhan” adını verir. 


“Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.” (s.22-23)

“Sade tırtıl ile kelebek değil elbet. Sakın ola horgörme Pinhan;canları hor görme. Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlûkatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam olan gider. Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı.” (S.23)

O günden sonra Pinhan büyümeye durulmaya başlar. Dikkati kitaplara yönelir. Pinhan’ın dinginliğini bozan tek şey gece gördüğü, yüreğini sıkan rüyalardır.

“İsim dediğin, Hz.Adem'den bu yana, kendini taşıyanı kah usul usul yoğurur, kah efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlardı.
İsim dediğin, yüksekte uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultucak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi.”(S.24)

O günlerde Dürri baba tekkesinde biri köhnebaharda diğeri evvelbaharda olmak üzere iki defa yapılan Ruz-ı Muhabbet için hazırlıklar yapılmaktadır.  Ruz-ı Muhabbette tekke fertleri, hafıza ve hayallerini ortaya sererek hikâyelerinin fallarına bakarlar. Bu törene katılamayan tek bir kişi vardır: Pinhan.

“İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. Bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnam; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hemsefer oluverirler.” (s.35)
“Sefer vakti kapıya dayandığında, yolcu yolunda,hancı hanında gerektir.” (s.36)
Bu durum Pinhan’ı içten içe üzmekte, kendini dışlanmış hissetmekte ve öfkelendirmektedir. Onun bu durumunu uzaktan uzağa gözleyen Dertli Hagopik Pinhan’la konuşmaya karar verir.

“Bilirim üzümün sarardı, amma tatlanmadı; yapayalnızsın amma şu varlık alemine gözlerini açarken attığın çığlık yankısız kalmadı; Dürri Baba'ya gönlün aktı amma gönlünü yağmalatmadın. Hikâyeni yaşamadan Pinhan, özünü bulamazsın. Hele ki özünden utanıp sıkılırsan zannımca...” (S.47) 

Ona başından geçen sonu hüsranla geçen aşk hikâyesini anlatır. Ardından geçmişi anlatacağı hikâyesi olmadığı ve özünü bulmadığı için Ruz-ı Muhabbete katılmadığını söyler. Duydukları üzerine Pinhan çok öfkelenir. Sırrının bilindiğini anlaması üzerine çok öfkelenir.

“Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. onlar didişirken, biz de deriz ki “bu yaptığının gaflettir.Zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var.aslında siz karındaşsınız” O vakit onlar kavgayı keser. Anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal kurmak için de hatırlamaya muhtacız” (s.46)
Öfkeyle nereye gittiğini, ne yaptığını bilmez halde dolanırken bir kapı ile karşılaşır. Neresi olduğunu bilmediği ve nasıl geri döneceğini bilmediği bir aleme girer kapıdan. Nasıl geri döneceğini bilmemektedir. Kapalı kaldığı bu yerde bir dönüşüm geçirir. Kapı onun ikibaşlılığına herkesten gizlediği doğuştan hünsalığına şahit olur. Pinhan, vücudundaki tüm kılları başının üzerinde tek bir kıl kalana kadar yolar. 


 Tüm kıllarını kapıya açılması için kapı hakkı olarak verir. Açılan kapı Pinhan’ı bir mezarlığa çıkarır. Daha önce Tekkede varlığını bilmediği bir mezarlığa… Burada Ruz-ı Muhabbet halkasını gizlice izlemeye başlar ve kuşağındaki son erguvani cam tanesinin kırılma sesiyle Ruz-ı Muhabbet halkası dağılır. Pinhan kendinden geçer. Kendine geldiğinde Dürri Baba’nın eşiğindendir. 

“Ebru neyi anlatır bilir misin ya Pinhan?”
…“Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Bir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta, olur sana umman u derya. Yayılır, kıvrılır, lamelif misali dolanır. Katreyiz âlemde, lakin unutma ki tek bir nokta, tekmil sırları içinde barındırır.” (s.62)

Pinhan çok geçmeden tekkeden ayrılır. Yanında Dürri Baba’nın verdiği inci ve ona yol gösteren bir kandil vardır. Pinhan bu şekilde İstanbul’a varır. İstanbul’a vardıktan sonra bazen sokaklarda bazen de tekkelerde kalarak zaman geçirir. Durağan yaşantısı inciyi çaldırana kadar devam eder. Kitabımızın ilk bölümü Pinhan’ı anlatırken 2. Bölümü Akrep Arif nam-ı diğer Nakş-ı Nigar mahallesinde yolculuğa çıkarmakta okuyucuyu…


 KİTAPTAN NOTLAR
Elif Şafak hakkında yapılan tüm eleştirilere rağmen benim en sevdiğim yazarlardan biridir. Onun uzun cümlelerini, kullandığı Arapça, Farsça sözcükleri, cümlelerini birçok kez okuyup anlamı içinde kaybolmayı çok seviyorum. Kısacası onu okuyup geçilmeyen kitaplar yazdığı için, zihnimi yorduğu için seviyorum. Elif Şafak’a yaptığım girizgahtan sonra gelelim yazarın ilk kitabı Pinhan’a…

Öncelikle romanın kapağında Mevlana Özel Ödülünü aldığı söyleniyor. Ancak kitabın konusu ile Mevlana arasında ben bir bağlantı kuramadım. 

Daha önceki kitaplarında bu kadar çok hissetmemiştim ama ilk romanı olduğundan belki yazarın etkisinde de kalmıştır. Okurken çok sevdiğim İhsan Oktay Anar’ın bir kitabını okuduğumu düşündüm.

Romanımız dört temel elemente ithafen 4 ana bölümden oluşmakta. Bu bölümlerde yine kendi içinde 4’er bölüme ayrılmakta. Bu bölümlerin isimleri de kendi içinde kafiye oluşturmakta ve okuyucuya tekerleme okuyor havası vermekte.

TOPRAK -  Elma, Nokta, Hafıza,Halka
HAVA - Emanet, Hıyanet, Felaket, Kefaret
ATEŞ - Hezarpare, Rindane, Peymane, Püryare
SU - Cehennemin Kapıları, Nida Hamamı, Elem Şehristanı, Firar Yolları.


Kitap boyunca sayılar önemli roller üstlenmekte. 4 ana bölümden oluşan kitapta Nakş-ı Nigar mahallesinin de dört farklı yöne bakan 4 kapısı , bu dört kapının her birinin üzerinde farklı birer harf ve bu kapılardan mahalleye giren farklı tabiatlı 4 de rüzgar bulunmakta.

Başlangıçta tekkenin bahçesine giren 7 çocuk ile roman başlanırken, Pinhan’ın hayatı değişirken yine Nakş-ı Nigar mahallesinin 7 koca karısı Pinhan’ı Nida Hamamı’nda değiştirerek romanı sona erdirmekte.

Gelelim roman karakterlerimize. Romanımız oldukça kalabalık bir kadroya sahip. Roman kahramanlarının isimlerinin yanına Pinhan ve Dürri Baba hariç bir de karaktere özgü lakaplar eklenince bazen karakterleri takip etmek zorlaşıyor. Bu noktada not tutulması taraftarıyım. 


Karakterlerin hikâyeleri de roman eklenince bazen içinden çıkılamaz bir hal alıyor romanımız ve takip zorlaşıyor. Neyse ki sonrasında not alarak okuyunca birçok karakter yerli yerine oturuyor. Buna rağmen yine de hikâyesi bu kadar uzatılmasa da olurdu dediğim ya da hikayesinin sonu muğlak kalan karakterler oldu. Örneğin; sonunu en çok merak ettiğim karakter Nevres oldu. Kepoz’u serbest bıraktıktan sonra ne yaptığı ile ilgili bir son yok. Bir de Nevres deyince Akkarınca ilkin Nevres tarafından görülmekte. Ardından 7 kocakarı da bunun üzerine konuşmakta ancak Akkarıncanın neyin alamet-i farikası olduğu ve Akkarıncaya ne olduğu da sonuca ulaşmamakta.  Bunun yanında gönderilen kitabın yerine ulaşıp ulaşmadığı da kitabın soru işaretlerinden – acaba benim mi gözümden kaçtı?- 
Bunun yanında, kitapta en çok beğendiğim benzetme,bir rahme benzetilen Nida Hamamı’ndan Pinhan’ın yeniden doğarak çıkması oldu.
Sonuç olarak Bit Palas, Baba ve Piç, Araf, Aşk ve Mahrem kadar başarılı bulmadığım ancak yine de keyif aldığım bir kitap oldu.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE.. 


12 Mayıs 2014 Pazartesi

ELİF ŞAFAK - MAHREM

MERHABALAR,
Geçtiğimiz ay Kitap Okumak İster misin? aracılığı ile okuduğum MAHREM'i paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İster misin?'e çok çok teşekkür ediyorum.. 
MAHREM
Görmeye ve görülmeye dair bir roman…

“Her kafes ardında mütecessis gözler vardır; denilebilir ki, 

kafeslerin her bir deliği baklava biçimi bir casus gözüdür; 
binlerce tahta çerçeveli göz mahalleyi bekler.”


Refik Halid ( Üç Nesil-Üç Hayat )

Rüyamda bir uçan balon görüyordum. Rengini seçemiyordum ama gökyüzü gıpgri, bulutlar bembeyaz, güneş de sapsarı olduğuna göre, gıpgri, bembeyaz ya da sapsarı dışında bir renk olmalıydı muhakkak. Afisi takdirde onu göremezdim. Rüyamda gördüğüm uçan balon görüldüğü müddetçe var, görülmediği anda yoktu.

Uçan balon usul usul ağıyor, bembeyaz bulutlar nazlı naili süzülüyor, gıpgri gökyüzü katre katre kararıyor, sapsarı güneş sessiz sedasız batıyordu ki, şiddetli bir rüzgar çıktı aniden. Aniden çıkan rüzgârın şiddetiyle sarsıldık hep birden. Kireç, katran ve balçık; çalı çırpı, börtü böcek ve toz toprak yağıyordu üzerimize. Tufan gördüklerime kaçmasın diye, iki gözümü birden kapatmaya mecbur kaldım. Kirpiklerim kirpiklerime değdiğinde, suyla temas eden kızgın yağın çıkardığı sese benzer bir ses duyuldu. Balon hava kaçırıyordu: gözden ırak kaldığı her saniye için bir tutam boşluk püskürtüyordu boşluğa. Kusuyordu balon, şimdiye değin yediği ne varsa. Telaşla gözlerimi açtım. Geç kalmıştım. O yoktu artık. Ben vardım. Uyanmıştım. (Sayfa 7)

“Öyle güzel ki uçmak… Öyle güzel ki tüyden hafif, uçurtmadan serseri, buhardan oynak, toz zerresinden kıvrak, kar tanesinden savruk olabilmek gökkubbede. Niyetim daha, daha da yükseklere çıkmak. (…) Niyetim gökyüzünde fersah fersah yükselip güneşin gölgesine değerek, bembeyaz bulutların üzerine çıkıp bağdaş kurmak ve bir de oradan bakmak dünyaya. Çünkü bilmek istiyorum aşağıda olup biten her şey görülüyor mu buradan bakıldığında? Merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış oyunlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın?” 


ARKA KAPAK

“gözbebegi: insanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için maşuka “gözbebeğim!”diye hitap edilir.”


ÖZET

Yazar romana Refik Halid’den bir alıntıyla başlamaktadır. Ardından bir rüya ile başlamaktadır roman. Romanın baş kahramanı Şişman Kadın rüyasında gri gökyüzünde uçan bir balon görmektedir. Rüya balonun içindeki havayı kusar gibi boşluğa kusmasıyla sona erer. Daha sonra öğreneceğimiz üzere, Şişman Kadının yediklerini kusması gibi…

Ardından Şişman kadın ve romanımızın diğer önemli karakteri Be-Ce’nin birlikte yaşadıkları Hayalifener Apartmanı'nın bulunduğu sokakta geçen bir olay anlatılır ve “Mahrem” başlığı konulduktan sonra bir önceki bölümde görülen düş tekrar anlatılır ve romanımız böylece başlamış olur.  


1-     YUM GÖZÜNÜ !

1885 Pera’sına geri dönülmekte. Sonradan hikayesini ayrıntılarıyla öğreneceğimiz Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi, Vişne Rengi, devasa bir çadır kurmaya karar verir. İçerisinde en güzelinden en çirkinine değişik kadın tipleri sergilenecektir. 

Çadırın batıya bakan kapısı kadınlar içindir. Buraya kadınlar akşam ezanından sonra, toplu halde ve yokuşu yürüyerek gelen kadınlara dünyada rastlanabilecek en çirkin kadınlar sergilenmektedir. Bunların en ilginci sahneye en son çıkan Hilkat Garibesi “Samur Kız”dır. 

Samur Kız’ın; Atalarının hikâyesi taa 1648 Sibirya’sına dönerek anlatılır.
Ardından geçmişten günümüz 1999’a dönülür. Romanın şişman Kadın karakterinin Sevgilisi Be-Ce bir Nazar Sözlüğü yazmaya başlamıştır. Sözlük “Z” harfinden “zahir” sözcüğünden başlamaktadır.

 Be- Ce başlangıçta sıralamaya pek önem vermese de sevgilisinin sözünü dinler ve “Z”den sonra sözlüğe “A”dan devam eder. Pek çok sözcük anlamının yanında bir hikâyeyi de barındırır.

“Babil Kulesi: İnsanlar Tanrı’yı o kadar çok merak ediyorlarmış ki, onu görebilmek için arşı delen bir kule yapmaya karar vermişler. İnşaat tez zamanda yükselmiş. Bütün işçiler uyumla, şevkle çalışmaktaymış. Ama tam da göğün yedinci katının sınırları zorlanırken, Tanrı her işçiye ayrı bir dil vermiş. Artık kimse kimseyi anlayamadığı için inşaat durmuş.
Zira Tanrı görülmek istemiyormuş.” (S.87)


2 - AÇ GÖZÜNÜ !

Bu bölümün başında 1885 Pera’sına geri dönülür. Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi’nin vişne renkli çadırının doğuya bakan kapısı akşam ezanından sonra erkekler için açılmaktadır. Ancak erkekler kadınların tersine erkekler çadıra yalnız geleceklerdir.
Erkeklere sergilenen kadınların her biri, bir birinden güzeldir. Bunların en güzeli bizi 1868’e götürür. Güzeller güzeli le Belle Anabelle’nin Fransa’dan İstanbul’a uzanan hikâyesi anlatılır.

Ardından günümüze dönülür. Be- Ce Nazar Sözlüğü’ne hararetle devam etmektedir. 1980 İstanbul’una geri dönüldüğünde sonradan öğreneceğimiz üzere Şişman Kadının çocukluğuna ve yeme takıntısının nasıl ortaya çıktığına dönülmekte. Tüm bölümlerde olduğu gibi burada da “Mahremiyet”” vurgusu vardır. Vurgu bu defa küçük kızın öldürdüğü kedi üzerinden yapılır.  Yine bölümlere adını veren “Yum Gözünü !” ve “Aç Gözünü !” tümceleri bu kısımda anlamlanmaktadır.

“Çocuk yediği vişnelerin çekirdeklerini oraya fırlatırdı. Çinko dama düşen çekirdekler tıpır tıpır sesler çıkarttıkça, çocuk da dolu yağdırabildiğine inanırdı. Er ya da geç, attığı her çekirdek, kendi açtığı deliğin içinde kaybolacaktı. Belki de yeterince vişne yerse, yani sadece yerdekileri değil dallardaki vişneleri de bitirebilirse, delik deşik edebilirdi çinko damı. Her vişne çekirdeğinin açtığı her bir delik, bir benzeri ile kucaklaşıp, nihayet ortada delecek tek bir nokta, deşecek tek bir yara dahi kalmadığında, kömürlük son bir gayretle tutunacaktı kurdeşen olmuş damına. Pul pul kabaran sıvaları sapır sapır döküldükçe, alttan çıkan boşluk, sıyrılan derinin yerini alacak ve işte o zaman çiko damlı kömürlük ebediyen yok olacaktı. Ebediyete kadar.” (S. 162)   


 “kömürkötülükkötükömürlükömür” (S.164)

Şişman kadın, henüz küçük bir çocukken saklambaç oyunu esnasında saklandığı kömürlükte cinsel tacize uğrar. Bu tacizin bıraktığı iğrenç tadı yok etmek için de sürekli yer. Tacize görgü tanığı olan kediyi de öldürüp, gözlerini babaannesinin kendisine verdiği eşarp kapatarak vişne ağacına asar. Küçük çocuk büyüdüğünde bile asla 3’ e kadar sayamaz.

“Kömürlük karası bir gölde yüzüyordu. Ilıktı göl. Üşümüyordu. Daha önce değil göl, su birikintisi bile yoktu burada. Demek ki gölü kendi yaratmıştı. “Meğer ne çok ağlamışım” diye mırıldandı. Bu kadar çok ağlamış olduğu için büyük rahatlama duydu. Belki de biraz daha ağlamayı başarırsa, gözyaşları her tarafı kaplayacak, kömürlüğün kapısı kendiliğinden aralanacaktı” (S. 180)

“Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır.” (sf.186)

“Hatırlamak, bayramlık elbiselerde leke bırakır.” (sf.186)

“Tadına bakanların dişleri kamaşır”(sf.186)

“Oysa her şeyi unutmak kabil değildir. Göz dedikleri şu hayatta tekmil gördüklerini unutmayı becerebilir de, görüldüğünü bir türlü çıkaramaz aklından. Şahitler olmasa geçmişini unutabilir insan. Şahitler varsa iş değişir. Çünkü onların her bakışı bir itham, varlıkları unutmaya engeldir.
Bu yüzden işte, bir türlü sayamıyordu birden üçe. Bir’i bir kenara kaldırmıştı. İki’yi bir kenara. Ha bire savruluyordu, toplamlarına varamadıkça.” (S. 186)


 DAHASI ROMANIMIZDA… 


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle romanın arka kapağından başlamak istiyorum. Kitabın arka kapağı Be-Ce’nin Nazar Sözlüğü’den bir madde. Sayfa 133’de yer almakta. Kitaba en uygun arka kapak olmuş bence. Kitabın kapağı renk ve biçim itibari ile biraz depresif bir yapıda arka kapak da bunu destekler nitelikte.

Kitabın içeriğine geldiğimizde kitapta en çok göze çarpan en önemli nitelik yazarın bazı sözcük, cümle paragraf ve hatta bölümleri birebir ya da biraz değiştirerek sürekli tekrarlaması. Romanın sonunda önemini anlayacağımız üzere “bir, iki, üç” sayılarına da sıklıkla yer verilmekte.

Tekrarın en yoğun yapıldığı kısımlar elbette Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’nin kurduğu çadırda teşhir ettiği Samur Kız ile la belle Anabelle’nin hikayesi elbette. Bu bölümler benim en severek okuduğum kısımlar oldu. Bence bu bölümler romanın ritminin de arttığı bölümler.


Tabi ki söylenmeden geçmek olmaz. “Sobe” başlıklı kısımda anlatılan Şişman Kadın’ın çocukluğuna dönüldüğü kısımlar hikâyeyi anlamak adına güzel kurgulanmış bir bölüm olmuş. Bu bölümler içimi burktu. O kömürlüğü içindeki adamla birlikte yakmayı çok isterdim doğrusu.

Romana ilginçlik katan önemli unsurlardan diğeri de karakterlerin tipleri. Şişman Kadın’ın sevgilisi bir cüce ve adı Cüce- Büce’den devşirilmiş Be-Ce. Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi’nin acayiplikleri elbette tartışılmaz. Yazar son derece ayrıntılı anlatmasına rağmen ben kendi adıma bu iki adamı gözümde canlandırmakta bir hayli zorlandım; her ikisinin birbirine benzer gözleri dışında:

“sanki acele gelmiş gibi incecik , iki kesik çizgi halinde çekilmiş ve sanki ne hissettiğini ele vermemeye ahdetmiş, acı çikolata karası gözlerine.”(S.187)

“Çini mürekkebiyle çekilmiş iki incecik; iki kesik çizgiydi gözleri: acı çikolata karası renginde.” (S.190)

Bir an Samur Kız’ın atalarını anlatınca, yazar; Keramet Memiş Mumi Efendi’nin de Be-Ce ile bir bağlantısı olabileceğini düşündüm ama haksız çıktım.

“Var oldukları halde var olmayan, seyirlik oldukları halde ortalıkta görünmeyen insanlar vardı bu şehirde; cüceler, sakatlar, şişkolar...göze tuhaf görünen bütün insanlar... Dışarının gözlerinden sakınan, evlerin mahremiyetine sığınan, varlıkları mahrem olan insanlar...” (S.190)


Söylemeden geçemeyeceğim bir ayrıntıyı da paylaşmak istiyorum sizlerle. Madame de Marelle’in öyküsünde başlangıçta kocasının öldüğü söylenirken, ardından kocasının yaşadığı söyleniyor. Kahyanın saçı da kocasının saçına benziyor: pas rengi. Doğan ikiz bebeklerden birinin de saçları, pas rengi.

“Hiç doğmadı la belle Anabelle. Hiç olmadı böyle biri. Yoktu zaten. Ne denli güzel olursa olsun, sırf seyirlik olsun diye seyrine bakılacak suret yoktu. Güzeller güzeli, porsukağacı ormanlarının yegâne perisi, menevişli hayat iksiri de olsa, hakkı vardı gözlerden ırak kalmaya. O olmayınca vişne rengi çadırın seyircilerinin gözlerini daha da açmaları gerekmedi. Hiç olmadı İki. Bir rakam eksildi.” (s.204)

Romanın sonunda Samur Kız ile la belle Anabelle’nin öyküsü inkâr edilmekte. Bu durum bana romanın ya da filmin sonunda izledikleriniz ya da okuduklarınız bir rüyaydı demek gibi geliyor. Bence bu şekliyle yazarın BİTPALAS’ındaki sonu andırıyor.

 “Hiç doğmadı Samur-Kız. Hiç olmadı böyle biri. Yoktu zaten. Ne denli çirkin olursa olsun, sırf seyirlik diye seyrine bakılacak suret yoktur. Çirkinler çirkini, hilkat garibesi, cibilliyet vebali de olsa, hakkı vardı gözlerden ırak kalmaya. O olmayınca vişne rengi çadırın seyircilerinin gözlerini daha, daha da yummaları gerekmedi. Hiç olmadı Bir. Bir rakam eksildi.” (S.206)



“Unutmak: Göz temizliği” (S.207)

“Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın? Ara sıra da olsa, gözlerden kaçabileceğimiz, görülmekten kurtulabileceğimiz gececil bir an, karanlık bir nokta, kadid bir boşluk, belirsiz bir yırtık, ufacık bir çatlak, önemsiz bir kaçak...hani sanki, bit ısırmış, kene yapışmış, tırtıl kemirmiş, sülük emmiş, güve yemiş, gökten düşen üç elmanın birinden kurt çıkıvermiş kadar küçük, küçücük bir mahremiyet var mı bu seyirlik dünyada.” (s.211)

Bir uçan balonum ben. Sönüyorum şimdi. Havalandıkça hava kaçırıyorum. İçime aldığım havayı, içine karıştığım hayata veriyorum. Gövdem, üzerine inen sineklikten kıl payı kurtulup sersemlemiş bir sinek gibi vızırdaya vızırdaya, bir oraya bir buraya savruluyor havada. Eğer aşağıda bana bakan bir yalnız-çocuk varsa şu anda, gözden kaybolmak üzere olduğumum farkındadır herhalde. Ama zaten bu kadar seyretmek yeter. Zaten daha fazla görülmek istemem. Çünkü mahremdir hayat. Ve mahrem olan her şey gibi, bazı bazı ırak kalabilmelidir gözden, gözlerden.” (S.211)

Romanın son bölümünde romanın başına şişman kadının minibüste olduğu anlara geri dönülmekte. Bence romanı bir kısır döngü olarak göstermesi bakımından son güzel olmakla birlikte biraz klişe olmuş. Bana kalırsa bu kitap daha iyi bir sonu hak ediyordu.
Son olarak; Nazar Sözlüğü’nden bahsetmeden geçmek olmaz. Nazar Sözlüğü seçilen sözcükler ve sözcüklerin anlatımları bakımından çok güzel bir anlatım sergilemekte. Nazar Sözlüğü’nde yer alan bazı olaylar tarihte gerçekten olmuşken büyük bölümü hikâye ve kurgu zannediyorum. Bazı bilgileri teyit edebildim. Ancak bazıları ile ilgili açıklama bulamadım.


ALINTILAR:

“bir sürahi basiretin kalorisi bir yudum musibetinden azdır” (S. 20)

“…ŞİŞMANLIK, bazı insanların başına geliveren talihsiz bir olay ya da “kader” değil, bizzat şişmanların eseridir. Her şişman, kendi şişmanlığının başlıca müsebbibidir. Bir insanın şişmanlığı onun pisboğazlığının, aç gözlülüğünün, tamahkarlığının tescilidir.” (s.20)

 “Kaç kitap okuyunca âlim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin oluyordu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar? Madem ki kırılmıştı ayna, bir yeterdi Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’ye. Biri bine böler; kıtlıkta kuraklıkta eksilte eksilte, bollukta berekette çoğalta çoğalta çarpardı bini birle. Zaten o rakamlardan Bir’i fevkalade bulurdu.” (s.45)

“İnsanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı.” (s.45)


“Daha kaç erkek tanımalıydı ki, erkekleri yeterince tanımış olmak için? Kaç kitap okuyunca âlim, kaç diyar görünce gezgin, kaç tekrarla yıpranınca müzmin olurdu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar? Bu, gördüğü ikinci örnekti. Ve mademki kırılmıştı ayna, iki de yeterdi keramet efendi'ye. Zaten o, rakamlardan İki’'yi fevkalade bulurdu. (S. 104)

 “Bazen böyle birdenbire yaralanıveririz. Ama her yara iyileşir. Eninde sonunda kabuk bağlar, üstünü kapatır. Gözlerden saklanır. Çünkü hiçbir yara görülmek istemez.” (S.123)
 “Yeter ki bu yara gözbebeklerinde çıkmasın. Çünkü eğer gözbebeklerin yaralanırsa, bir daha asla aynı gözle bakamazsın dünyaya. Baktığın her şeyin kötü yanını görmeye başlarsın.” (s. 123)

“Unutmak göz temizliği. Her bahar mutlak yapmalı. Unutmazsak yaşayamayız! Unutmazsak yaşatmayız! (S.135)

“Elmas bir gözdür yürek. Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle âleme. (S.154)

“Mide bir masal diyarıdır.” (s.185)



“Aşk bir korsedir. Niye bu kadar kıymetli olduğunu anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir. Senebesene katman katman çoğalmış, vıcık vıcık yayılmış, pelte pelte yığılmış yağları sarıp sarmalar, hizaya sokar. Ve sonra da geçip karşısına kendi eserinin, seyrine bakar kudretinin. Aşk bir hayal taciridir. Kıyıda köşede kartlaşmış hayalleri çekip çıkartır, yıkayıp paklar, allayıp pullar ve terütaze sıfatıyla sahibine kakalar. Aşk insanı güzelleştirir. Görüntülerle oynar pervasızca; yani sıfatlarla, yani aynalarla. Küskünleri aynalarla barıştırır, yalnızları aynalarda çoğaltır.

Aşk bir korsedir. Gün gelir, hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir anda, atıverir çıt çıtlarından biri yahut çözülüverir iplikleri. Neler olup bittiğini anlamaya vakit kalmadan, korsenin cenderesinden kurtulan yağlar sürüsepet dışarı çıkmıştır çoktan. O keşmekeşte, göz açıp kapayıncaya kadar eski haline dönüverir gövde. Aşk bir korsedir. Niçin bu kadar kısa sürdüğünü anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir.” (s.200)


SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM İLE ÇOK YAKINDA GÖRÜŞMEK ÜZERE..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...