YAKIN TÜRKİYE TARİHİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAKIN TÜRKİYE TARİHİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2020 Cuma

ELİF ŞAFAK - ON DAKİKA OTUZ SEKİZ SANİYE


Merhabalar, Sevgili Kitaplarım Olmadan Asla Blogu Takipçilerim;


Blogumu haftada bir güncelleyerek, yazmaya çalışıyordum. Son aylarda pek fazla güncelleyemedim. Ancak pek çok blogu okudum ve elimden geldiğince yorum yazmaya çalıştım. Uzun bir aradan sonra merhaba hepinize…


ON DAKİKA OTUZ SEKİZ SANİYE’yi piyasaya çıkmasının üzerinden çok geçmeden, almış okumuştum yaz sezonunda. Fotolar da yaz tatilinden… Neredeyse 9 ay geçmiş üzerinden… Maalesef zor günlerden geçiyoruz her birimiz. Sevdiklerimiz, büyüklerimizden ayrı gurbette yaşayınca yüreğimiz bir farklı atıyor her haberde her telefonda. Ben de bloguma yazıp, bir süre ilgimi farklı yerlere kaydırayım istedim.


ARKA KAPAK
Adı Leyla’ydı. İstanbul’un en eski genelevlerini barındıran o meşum sokakta yer alan gülkurusu renkli evde bilinen adıyla Tekila Leyla. Öyle derdi ona arkadaşları, ahbapları ve müşterileri. Öyle derdi ona beş kadim dostu. Hiç istemezdi Leyla kendisinden geçmiş zaman diliminde söz edilmesini. Ama işte kalbi daha az evvel susmuş, soluk alış verişi ise hepten kesilmişti. Şehrin kenarlarında bir çöp kutusuna bırakılmıştı cansız bedeni. Gene de henüz durmamıştı beyni. Çalışıyordu hâlâ. Tastamam on dakika otuz sekiz saniye boyunca…


ÖZET
Kitabımız “SON” bölümüyle başlamaktadır. Bu kısımda kitabımızın kahramanı Tekila Leyla’nın öldürülmüş ve bir çöp tenekesine atılmış cesedi karşılıyor bizi. Kalbi durmuş, Leyla’nın bilinci hala açıktır ve 10 dakika 38 saniye boyunca da beyni düşünmeye devam edecektir.

“...zaman dediğin çözülmüş bir yün yumağı gibi geriye sarılamazdı. Son nefesini verdikten sonra insan, işlerin nerede tökezlediğini sormanın ne yararı vardı!” (Sayfa 12)

Hani bir tabir vardır ya; hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti diye… İşte bu aşamada Tekila Leyla’nın da yaşadığı budur…
Birinci Bölüm – AKIL’da ise dakika dakika Tekila Leyla’nın dönülemez yolculuğu anlatılmaktadır. Tekila Leyla,  Van’da iki eşi Suzan ve Binnaz ile yaşayan Harun’un ikinci eşi Binnaz’dan olan ilk çocuğu olarak 1947’de dünyaya gelmiştir. Babası Harun kızının ismini Leyla Afife Kâmile koyar. Harun’a göre o adanmış bir çocuktur. Doğar doğmaz ilk eş Suzan’a teslim edilir ve Suzan’ı annesi, Binnaz’ı da teyzesi bilerek büyür. Bu olay üzerine Binnaz akıl sağlığını kaybeder.


Leyla bu şartlar altında büyürken; evde misafirlerin olduğu bir gün Binnaz’dan kendisinin gerçek annesi olduğunu öğrenir. Ancak teyzesinin durumundan ötürü pek de ciddiye almaz. Leyla’nın Tarkan isminde bir de kardeşi olur. Tarkan Mongoloit’tir.

 “Ademoğulları Havvakızları nedense varoluşlarının dönüm noktalarıyla ilgili bitimsiz bir sabırsızlık içindelerdi. Mesela zannediyorlardı ki evlilik defterine imza atar atmaz insan hemen “koca” olur, “eş” olur. Oysa işin aslı şuydu ki, evlilik denilen müesseseyi anlamak uzun yıllar sürüyordu. Benzer şekilde, herkes zannediyordu ki insanın çocuğu doğduğu an anne olunur ya da baba olunur. Gerçekteyse, ebeveyn olmayı öğrenmek hayli zaman alıyordu. Keza anneanne babaanne olmayı öğrenmek de öyle. Aynısı emeklilik ve yaşlılık için de geçerliydi.” (Sayfa 14)

Tekila Leyla, 1953 yazını hatırlar. Ailecek Akdeniz’e tatile gitmişlerdir. On iki kişi ailecek tatildedirler. Amcası bir gece Tekila Leyla’nın yatağına yaklaşır. Amcasının oğlu Tolga ile aynı odayı paylaşmaktadır. Leyla o gece amcasının tacizine uğrar. Bu durumu kabullenemeyen çocuk kalbi, ateşli bir hastalık ile cevap verir duruma. 

Leyla’ya iğne yapmaya gelen eczacı kadının oğlu Sinan ile tanışmaları da bu hastalık ile olur. Sabotaj Sinan, Leyla’nın beş kadim dostundan biridir. Leyla büyüyüp, genç kız olduğunda da amcasının tacizi tecavüze dönüşür. Leyla’nın hamile kalıp, düşük yapmasının ardından Leyla; başına gelenleri anlatsa da babası onun arkasında durmaz. Amcasına inanmayı tercih eder. Aile Leyla’yı amcasının oğlu ile evlenmeye zorlar.

“Bir kadının kocasını düşündüğünde aşk değil,sevgi değil korku hissetmesi ne acıydı.” (Sayfa 28)


Leyla’nın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Kardeşi Tarkan’ın öldüğü gün evden kaçarak, İstanbul’a gelir. Leyla’nın başına gelen kötülükler, talihsizlikler burada da birbirini kovalar. Çok geçmeden Leyla, geneleve düşer. Leyla’nın bu süreçteki şansı sevdiği adam D/Ali, arkadaşları kendisi gibi evden kaçan Hollywood Hümeyra, Jameelah (Cemile), Zeynep122 (boyundan dolayı), Sabotaj Sinan, ve Hiç (Travesti arkadaşı)…

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kitabın “On Dakika Otuz Sekiz Saniye” kısmını anlatan bölümlerini okumak daha keyifliydi. Bu kısımlarda romanımızın ana karakteri Tekila Leyla’nın ağzından anlatılıyor. Kullanılan dil bakımından bu kısma daha çok beğendim. Karakteri anlamak bakımından bu bölümleri daha çok beğendiğimi söyleyebilirim.

“... insan hafızası, eğlenirken içkiyi biraz fazla kaçırmış birine benzerdi: Ne kadar gayret etse de dümdüz yürüyemezdi. Geri dönüşlerle dolu bir labirentin içinde düşe kalka ilerler, sık sık baş döndürücü zikzaklar yapardı. Velhasıl hafıza dediğin düz bir çizgide ilerlemezdi.” (Sayfa 63)

Tekila Leyla’dan sonra sözü birbirinden şahsına münhasır dostları alır. Ancak bu kısımları Leyla’nın aklından geçenler kadar severek okumadım.


Kitabın konusuna gelecek olursak konusu son derece klişe… Ensest tacize ardından da tecavüze uğrayan, ailesi tarafından istemediği bir akrabası ile -kendisine tecavüz eden kişinin oğlu- evlendirilecekken İstanbul’a kaçan ve kötü yola düşen bir genç kadın üzerine kurulan bir hikâye olmuş. Hikâyenin bu aşamalarında okurken pek de şaşırmadım. Daha önce okuduğum bir hikâyeyi okur gibi hissettim.

 “Hafızasını bir mezarlık gibi görürdü; hayatının farklı bölümleri gömülüydü orada, hepsi ayrı ayrı mezarlarda yatıyorlardı ve Leyla’nın onları yeniden canlandırmaya hiç niyeti yoktu.” (Sayfa 72)

Sonraki kısımlar biraz daha ilginçleşse de kitap klişe olmaktan çıkamamış.
Kitaptaki karakterlere gelecek olursak; yazarın her kitabında sergilemiş olduğu şahsına münhasır birbirinden ilginç karakterler ve onların lakaplar sırasıyla sahnede yerlerini almışlar.



Kitap akıcı ve bir çırpıda okunuveriyor ancak Baba ve Piç, Pinhan, Mahrem’den sonra pek de başarılı bulamadım. Bir yazarın alışık olduğum uzun cümlelerini ve Osmanlıca kelimelerini aradı gözlerim… Kitabı yazın tatilde okumuştum. Tatil için uygun akıcı bir kitap.. Bir de yazarın diğer kitapları ile kıyaslandığında diyalogların fazlalığından yola çıkacak olursak filme çekilmeye en uygun kitaplarından biri gibi geldi.

“Yas dediğin bir kırlangıç bir gün bir uyanırsın ki yok. Gitmiş sanırsınız ama meğersem başka bir yere göç etmiş, tüylerini ısıtmaya. Er ya da geç geri gelir, gene konar kalbinizin üstüne.” (Sayfa 250)


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…

NOT: BLOG ETİKETİ OLMAYAN GÖRSELLER ALINTIDIR. 

2 Eylül 2019 Pazartesi

YAŞAR KEMAL - YILANI ÖLDÜRSELER

MERHABALAR, DEĞERLİ KİTAPLARIM OLMADAN ASLA OKUYUCULARIM;


“Anavarza kayalıkları onun için bu yankılardır, bu kurşun sesleridir, bu kokudur. Anavarza göğünde kanlı kartallar döner. İyi anımsıyor. Onun her zaman en korkunç anısıdır bu kurşunlu gece, bu yankılar, bu sabah sabah kartalların süzülmeleri.” (Sayfa 8)


ARKA KAPAK
Hasan aile onuru uğruna akrabaları ve köylülerin baskısıyla annesini öldürmek zorunda kalır. Dokuz yaşında işlediği bu cinayeti hiçbir zaman aklı almayacak, kabullenmeyecek ve anlamlandıramayacaktır. Toplumsal cinnetin bir çocuğu katil olmaya sürüklemesinin romanı Yılanı Öldürseler kurban kavramına odaklanır. 


“Zengin yaratısı, Yaşar Kemal'i herkese seslenen zaman ötesi büyük klasiklere yaklaştırmaktadır.” 
- Michel I. Makarius, Jeune Afrique, (Fransa) 



“Yılanı Öldürseler'deki derinlik hem ekonomik ve toplumsal yanları gösterilerek işlenen temanın anlamsal yoğunluk taşıması, hem de roman kişilerinin karakteristik özelliklerinin başarıyla işlenmesinden kaynaklanır.” 
- Feridun Andaç, Yazınsal Gerçekçiliğin Boyutları-



“Susmanın büyük ustası olmuştu. Konuşunca da, adamını bulunca veryansın ediyordu konuşmaya.” (Sayfa 21)


ÖZET
Kitabımıza , yazarımızın çoğunlukla fon olarak seçtiği Çukurova, hatta bu defa kendi doğduğu köy olan Hemite köyü mekan olmaktadır. Dünyalar güzeli Esme, Abbas’ı sevmektedir. Anavarza kayalıklarında gizlice buluşmaktadırlar.  Esme ile Abbas evleneceklerdir. Ancak Halil de Esma’ye göz koymuştur. Ne kadar ikna etmeye çalışsa da Esme Abbas’tan vazgeçmez. 


Abbas, Esme Yüzünden birkaç kişiyi yaralamış, kaçak durumundadır. Bunu bilen Halil, Abbas ile  Esme’nin Anavarza kayalıklarında buluştuğu bir anı fırsat bilerek, Jandarmaya haber vererek Abbas’ı yakalatır.


“Senin hiçbir günahın yok bacım,” diyordu Mustafa. “Gene de sen burada durma git. Seni öldürecekler bacım. Seni öldürmüyorum, diye anam benimle konuşmuyor.” (Sayfa 35)

“... Senin ölüm kağıdın boynunda asılıp durur. Seni kimse öldürmezse anam seni, kendi öz oğlun Haşana öldürtür...” (Sayfa 36)


“Oğlum yanımda yokken yaşamaktansa, oğlum yanımdayken ölmek daha iyi...” (Sayfa 37)

Abbas’ın yokluğunu fırsat bilen Halil, yanına aldığı arkadaşları ile Esme’yi kaçırır. Irzına geçilen Esme; Halil ile evlenmeye mecbur olsa da bir sene boyunca oğlu Hasan’ı kucağına alana kadar konuşmaz. Kaderine razı gibi görünse de Esme Abbas’ı sevmekten vazgeçmez.  


Hapisten çıkan Abbas ilkin Esme’nin evine gelir. Esme onu gönderir. Ancak çok geçmeden Abbas; Esme ve Hasan ile aynı sofrada yemek yemekte olan Halil’i öldürür. Esme’yi kaçırır. Altı yaşındaki Hasan bu esnada babasının ölüsü ile evde kalmıştır. Ancak Abbas köylülere yakalanır. Abbas’ı öldüren Halil’in kardeşleri Esme’yi de döverler. Tüm köylü tarafından özellikle de Halil’in annesi tarafından Halil’in katili olarak Esme kabul edilir. Esme ölmeden Halil’in kanı yerden kalkmayacak, mezarında rahat yatamayacaktır…


“O kadar kan döküldü ki bu köyde, kanda boğulacağız.” (Sayfa 38)


“Tetikte bekliyordu Esme. Oğlundan korkuyordu. Bu sessizlik oğluna bir şeyler yapacaktı.Eli yüreğindeydi.”  (Sayfa 51)


Hasan’ı da bu sözlerle bilemeye başlarlar. Her şeyin farkında olan Esme Hasan’ı alıp kaçmayı denese de Halil’in kardeşlerine yakalanır. Esme çaresiz kendisi için hazırlanan sonu bekler.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Uzunca bir süredir blogumda paylaştığım kitapları listelemeye başladım. Okuma listesi oluşturma bakımından faydalı bir çalışma oldu benim için. Listeyi oluşturduğumdan beri beni rahatsız eden bir şey oldu. Çok sevdiğim hatta; kitaplarını set halinde aldığım pek çok yazar blogumda layık olduğu yeri alamamış maalesef. 


““Ananı öldürme,” dedi. Ananı öldürme Hasan. Anan gibi dünya güzeli öldürülmez zaten. Anan değil, yedi kat yabancı olsa böyle bir güzele insan kıyamaz. Allah'ın özenip bezenip bin yılda yaptığıdır anan gibisiler, onlar Allah'ın yeryüzündeki sevgilileridir. Hasanım, Anan Allah'ın sevgilisidir.” (Sayfa 52)

Bunun bir sebebi; kitaplarını blogdan önce okumuş olmam. Diğer sebebi de okuma zevkime yeni yazarlar eklemem. Yaşar Kemal tartışmasız benim en sevdiğim Türk yazarı diyebilirim. Hatta haddim olmayarak, Nobel Ödülü’nü de en çok hak ettiğini düşündüğüm yazardır kendisi. Blogumda İNCE MEMED DÖRTLEMESİ, DAĞIN ÖTE YÜZÜ ÜÇLEMESİ ve AĞRI DAĞI EFSANESİ'ne yer vermişim.


Blogumda daha fazla Yaşar Kemal olmalı  diye düşündüm. Üstüne Türkiye gündemini meşgul eden kadın cinayetlerini tartışırken blogda yer vermek de şart oldu. Geçmişte okuduğum kitaplara göz gezdirirken; elime Doğubayazıt anılarımı da tazelemesi bakımından Ağrı Dağı efsanesine gitti. Ardından “Yılanı Öldürseler” geldi. 


“... Allahın sevgilisini öldürürseniz Allah hepinizi süründürür, başınıza taş yağdırır, hastalıklardan kırılırsınız.” (Sayfa 56)


Yaşar Kemal, Yılanı Öldürseler romanını ilk kez  1976'da Cumhuriyet gazetesinde tefrika olarak yayımlamıştır. Romana esin kaynağı olan annesini öldürdüğü için hapse giren çocuk ile 1950 yılında Kozan Hapishane’sinde tanışmıştır.  Ben de kitabından önce Yılanı Öldürseler ile ilkin filmi ile tanışmıştım. 1981 yılında Türkan Şoray’ın yönetmenliğini ve başrol oyuncusu olarak yer aldığı film özellikle Aliye Rona’nın oyunculuğuyla çok etkilemişti beni.


“İnsan anasına kıyamaz, ana kokusuna doyamaz.” (Sayfa 71)

Yazarın babası da 5-6 yaşlarındayken camide öldürülmüştür. Bu anlamda Hasan ile Yaşar Kemal’in hayatı arasında bir benzerlik vardır. Filmde Hemite köyünün kullanılması, Anavarza Kayalıkları ile köyün yakınlığından yola çıkılarak kitaptaki köyün de yazarın köyü olduğu düşünülmektedir.


“Kadınları çocuklara öldürtürler..” (Sayfa 72)

Buradan hareketle söylemeden edemeyeceğim; Yaşar Kemal’in eserleri Türk Sineması’nda bolca yer almış, Türk Sineması'na katkı sağlamıştır. Yılanı Öldürseler dışında, İnce Memed, Ağrı Dağı Efsanesi, Beyaz Mendil, Namus Düşmanı, Ala Geyik, Ölüm Tarlası, Yer Demir Gök Bakır…
  

102 sayfalık kısacık bir kitap. Ancak kitap bittiğinde insanın yüreğine ağırlık çöktürüyor. Konusu bakımından mekân ve zaman bakımından zamansız bir kitap. Çünkü hala günümüzde benzer olaylar devam etmekte, kadına şiddet olayları benzer sebeplerle maalesef yaşanmaktadır.


“Kırlangıç yuvasını bozmak, gözünün içine bile yapsa kırlangıç yuvasını, günahların en büyüğüydü. Köyde kırlangıç yuvası bozduğundan dolayı çolak olmuş birkaç kişi vardı. Birkaç kişi de titrek olmuştu. Elleri ayakları, gövdeleri titreyerek dolanıyorlardı köyün içinde.” (Sayfa 73)

Kitabı set olarak 2004 yılında Yapı kredi’nin yeni çıkardığı zamanlarda almıştım. Kapak tasarımı bence çok güzel. Ayrıca kitap içindeki çizimler de yine Abidin Dino'nun muhteşem elinden çıkmış. Kapak ile ilgili yapacağım tek olumsuz eleştiri, arka kapak yazısında Hasan’ın annesini vuracağının yazılması. Filmi izlememiş ve kitabı ilk defa okuyan okur için bence verilmemesi gereken bir ayrıntı.


“Yılan yağacak Çukurun üstüne... Ateş yağacak... Çekirge yağacak, solucan, kaplumbağa, böğürtleç, kertiş yağacak... Adana selden, Ceyhan yelden, Misis yılandan, Tarsus bataktan gidecek... Anavarza yanmış harap olmuş... Sinekten, karıncadan gidecek Anavarzada kim kalmışsa, ne kalmışsa...” (Sayfa 84)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…

26 Temmuz 2019 Cuma

MUSTAFA KUTLU – UZUN HİKÂYE


MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADANASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ…


Sizlerle yıllar önce filmini izlediğim, ardından bir çok sevdiğim bir meslektaşımın hediyesi olarak okuduğum, 2000 yılında yazılmış, okuduğum ilk Mustafa Kutlu kitabını paylaşmak istiyorum.

“-Kızken kaçtın geldin bana.
Mantonun pembesi soldu
Hala da aynı ayakkabı.
Alamadım ki sana şöyle her şeyin en iyisinden.
-Ayakkabılar eskir be Ali’m, her şey eskir.
Sen eskime.”  (Filmden alınmıştır.)

ÖZET
Pelvan Sülüman yetim torunu Ali’yle birlikte Bulgaristan’dan İstanbul’a göç eder. Daha önce göç etmiş hemşehrilerinin yardımıyla Eyüp Sultan’da bir eve yerleşirler. Ali Bulgaristan’da kalan diğer akrabalarından ve annesinden bir daha haber alamaz. Burada sebze yetiştirip, hayvan bakarak hayata tutunurlarken Ali de bir yandan okula gider. Çok geçmeden Pelvan Sülüman camide vefat eder.

“Ne zaman annem akılıma düse o vagondan evi hatırlıyorum. Sisler arasında beliren bir masal gemisi gibi.(...) Küçük istasyon binasının arkasında, battal bir hatta çekilmiş, eski bir vagonda kalıyorduk. Vagondan ev.” (Sayfa 7–8)

Pelvan Sülüman’ın ölümüyle Ali, dedesiyle yaşadığı eve dönmek istemez. Pek çok insanın ısrarına rağmen her şeyi satıp evden ayrılır. Bu sırada ortaokulu bitirir; kâtiplik, kitapçılık, muhasebe ve avukat yardımcılığı gibi pek çok işte çalışır.

Aynı mahalleden tanıştığı güzeller güzeli Münire’yle birbirlerine âşık olurlar. Münire’nin ailesi yazlık sinema işletmektedir ve mahallenin belalılarındandır. Evlenmelerine izin vermeyeceklerini bildiklerinden durumu Münire’nin ailesine hiç açmazlar.

 “Ancak hayat dediğin nedir ki ? Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep böyle gidecek sanırız. Birden ip kopar , ışık söner , her şey darmadağın olur.” (Sayfa 12)

Münire de ağabeylerinden korktuğundan kaçamaz. Bir gün aile Münire’yi sinema sahibinin oğluyla evlendirmeye kalkar. Münire karşı çıkınca da onu tekme tokat döverler. Bu olay üzerine Münire, Ali’yle kaçmaya karar verir. Ama kaçışları sessiz sedasız olmayacaktır. Ali hem Münire’yi kaçırır hem de abilerinin işlettikleri sinemayı ateşe verir. Münire’nin ailesi peşlerine düşer. Çift, aileye yakalanmamak için yıllarca kasaba kasaba Anadolu’da dolaşır.

DEVAMI KİTABIMIZDA…

KİTAPTAN NOTLAR
Kitap Ali ve Münire’nin oğlu’nun ağzından anlatılmaktadır. Anlatıcının ifadesine göre çocuğa da bıkmadan usanmadan babası anlatmıştır. Çocuğun adını kitap boyunca öğrenemiyoruz. Ancak otobiyografik özelliğinden dolayı çocuğun yazarın kendisi olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle de filmde çocuğa Mustafa adı verilmiştir. 

“Coğrafyaya, mekâna dair bir bağlanma, bir aidiyet duygusu yok bende. Zihnimi eşiyor, hafızamı yokluyorum. Hep yollar, kıvrılıp giden tozlu yollar, eski dökülen otobüsler, kamyon karoserleri, tiren rayları, vagonlar, kurum vs.” (Sayfa 18 )

Kitap 114 sayfadan ve 2 bölümden oluşmakta. Kitap adı gibi bir uzun hikâyedir. Bu hikâye roman olmanın kapısına gelse de içeri girememiş gibidir. Hem mecazen hem de tür olarak uzun hikâyedir.


Birinci bölümde Bulgaryalı Ali ile Münire’nin dillere destan aşkı, birlikte kaçmaları… Kasaba kasaba gezmeleri ve çocuğun 6 yaşına kadar geçen süre anlatılmaktadır. İlk bölümde anlatıcı rolünü üstlenen çocuk ikinci bölümde on altı yaşındadır ve artık kendi hikayesini anlatmaya başlayacaktır. Tüm olaylar çocuğun gözünden çocuğun masumiyeti ile anlatılmıştır.

“Babam beni aldı, birlikte vagon evimize geldik. Bohçayı açtık. İçinden annemin soluk pembe mantosu, başörtüsü, yıpranmış kunduraları, aynası ve tarağı, yüzüğü ve küpeleri çıktı. Babam bir süre bunlara baktı. Parmaklarının ucuyla dokundu. Sonra kapadı bohçayı. Uzanıp elimden mızıkayı aldı.(...) Sonra mızıkayla bir şeyler çalmaya baladı. Ne güzel, ne acıklı, ne tatlı çalıyordu. Birlikte ağladık. Babamı ilk kez ağlarken görmüştüm.” (Sayfa 30)

Kitabın sıcacık bir anlatımı yüreğe dokunan bir konusu var. Çok sevmiş ama birbirlerine doyamamış Ali ve Münire, öksüz kalmış bir çocuk ve yine delikanlı olmuş oğullarının gönül kırıklığı çok güzel anlatılmış. Aşkı uğruna sürgün olan Ali’nin oğlu da kendisini yine aşk uğruna sürgün etmesi ile biter kitabımız…
  

Kitapta zaman ve mekân muğlâktır. Ancak yaşanan siyasi olaylar, ve satır aralarında geçen sözcüklerle zaman dilimi sezdirilmektedir. Henüz buzdolabı ve televizyon yaygınlaşmamıştır. Okuma seferberlği yapılmış, en ücra köşelere öğretmensiz liseler açılmıştır. İnsanlar fakirlikten utanmamaktadır. İnsanlar daha paylaşımcı ve yüce gönüllüdür. Anlatıcının gençlik yıllarına gelince zaman ile ilgili ufak tefek kırıntılar hissedilmektedir yine.  Örneğin anlatıcı “Ahu Tuğba”nın bir filminden bahsetmekte. Almanya’ya işçi gönderilmesi üzerinde durulmaktadır. Buradan hareketle, zaman sezdirilmektedir. Kasaba olarak, pek çok mekân gezmelerine rağmen “Hanyeri” ismi dışında isim verilmemektedir.

“Ah bu küçük kasabalar...

Her biri bir gizli sevda cehennemi…
Karşılıksız aşkların törpülediği gençlik…” (Sayfa 72)

Kitapta Ali Münire’yi tren (tiren) ile kaçırır. Kasaba kasaba kaçışlarına hep bir tren ev sahipliği yapar. Ali ve Münire en güzel yıllarını tren vagonundan bir evde yaşarlar… Bu anlamda kitapta “tren” metaforu üzerinde bolca durulmuştur.

Yazarın 114 sayfalık esere pek çok karakteri sığdırması, ve bunları tüm canlılığıyla tasvir etmesi benim kitapla ilgili en sevdiğim kısım oldu. Sanki Anadolu insanları resmi geçidi gibi... Kara Turan ve boncuk işleri yapan Celal’i ayrıca çok sevdim.

“Kitapların da kaderi vardır.” (Sayfa 79)

Yazar üslup olarak; sohbet edermiş gibi yazdığı için akıcı bir kitap olmuş. insanın eline alması ile bitirmesi bir oluyor. Ve insanın damağında kekremsi am bir taraftan da keyifli bir tat bırakıyor.
Yazar satır aralarında şarkı ve türkü sözlerine de bolca yer vermiş. Bu durum kitabın romantizm dozunu arttırmış.

“Ama solunan hava, yüzülen su, oturup kalktığın insan, yürüdüğüm yol seni değiştirir.” ( Sayfa 88)

Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikaye isimli eserini 2000 yılında yazmasının ardından kurgusu dram olan bu hikaye 2012 yılında Osman Sınav yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılmıştır. Başrollünde Kenan İmirzalıoğlu ve Tuğçe Kazaz yer almıştır. Kitabın kapağında da filmden bir kare yer almaktadır. Kitap otobiyografik ögeler de taşıdığından filmde baş role Mustafa adı verilmiştir. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

“Mızıkaya üfledim.

Aa... Bayağı çalıyorum.
Çalıyorum be...
Mızıkanın nağmeleri otel penceresinden sızıp kasabanın dumanı tüten kırmızı kiremitli damlarına doğru yayılmaya başladı. Nereye kadar gider bu ses, kime ulaşır?” (Sayfa 114)

Filme ait görseller alıntıdır. 

NOT: Bu arada "Uzun Hikaye" benim blogumda yer alan 150. kitap paylaşımım. Sevdiğim bir kardeşimin hediyesi olan bu kitabın 150. kitap olması ayrıca beni mutlu ediyor. Bir bu kadar da okuyup paylaşamadığım ya da paylaşmaya değer bulmadığım kitap var elbette. Okuma listem öyle söylüyor. Bu sayı beni her ne kadar mutlu etmese de istikrarla paylaşmaya devam etmeye çalışıyorum. Hem hobi hem de kitap blogu yazmak, çalışan anne olmak... Daha bol kitaplı paylaşımlar yapma dileğiyle... 

SEVGİLER...  

19 Nisan 2019 Cuma

AHMET ÜMİT - SİS VE GECE

MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA takipçilerim;

“ Her âşık, sevdiğini kaybetme kaygısını taşır.”


ARKA KAPAK
Aniden kaybolan genç bir kız: Mine... Âşık olduğu kızı arayan bir MÎT görevlisi: Sedat. Yasak bir aşk. İstihbarat örgütünün içindeki entrikalar. Askerlerle, sivillerin çatışması... Günümüz İstanbul'undan renkli insan portreleri. Karanlık sokaklarda soluk soluğa bir koşuşturma. Örgüt evlerine düzenlenen baskınlar, yargısız infazlar, kayıtlara geçmemiş ölümler. Kayıtlara geçmemiş ölümlerin parçaladığı yaşamlar... Türkiye'nin yakın geçmişine insani bir bakış...

“Bakışlarımı konağa çeviriyorum. Görenlerde korku ve ürperti uyandıracak bu bina bana hüzün veriyor. Onu daha önce hiç görmemiş olmama karşın aramızda çözümleyemediğim bir bağın varlığını hissediyorum. Bahçedeki çürümüş yapraklara basarak binanın kapısına doğru yürüyorum. Kanatlı demir kapının üstünde, yer yer çatlamış mermer alındaki kabartma dikkatimi çekiyor. Kabartmada ilk seçtiğim bir yıldız oluyor. Yıldızın hemen altında, namluya benzer bir başka şekil var, bunun bir tabanca olduğunu anlamakta gecikmiyorum. Tabanca kabzasının altına bir de yarımay oyulmuş. En yukarıda yıldız, altında bir tabanca ve kabzasının hemen ucunda bir yarımay. Bu amblemi bir yerlerden hatırlıyorum ama çıkaramıyorum.”


“Ama sınavda başarısız olmak yerine, yanılmış olmayı tercih ederim.” (Sayfa 20)

“Yaşam ağlamaya değmeyecek kadar saçmadır...” diyordu. 'Haklısın,' diyerek boynuna sarılıp ağlamaya devam ettim…”(Sayfa 84)


“Ama aşkta eşitlik olmaz ki zaten. Bazen kefelerden biri bazen de öbürü ağır basar. Aslına bakarsanız genellikle hep aynı kefe ağır basar ya.” (Sayfa 189)


ÖZET
Ahmet Ümit’in ilk polisiye romanı Sis ve Gece’nin başkahramanı Sedat isimli bir Mit görevlisidir. Sedat evlidir ve iki kız çocuğu babasıdır. Rutinleşen evliliğinin yanında Mine isimli bir genç bir kız ile ilişkisi vardır.

Mine ile Sedat’ın ilişkisi Mine’nin Sedat’a ilgisinin azalmasıyla ayrılığa doğru gitmektedir. Aynı zamanda Mine’nin hayatına da başka birisi girmiştir; Eski bir yasa dışı örgüt üyesi olan Fahri.


Olaylar, Sedat’ın sevgilisi Mine'in ortadan kaybolmasıyla başlar. Kaybolma olayı ile ilgili Sedat Fahri’den Fahri de Sedat’tan şüphelenmektedir. Fahri’ye göre polis olduğunu bildiği Sedat, ayrılmak isteyen Mine’yi kaçırmış ve hatta ona zarar vermiştir.


“Nakış nakış öfkeyle dokulu:
hırçın ama kırık dökük
bakmayın ana avrat küfrettiğine
O gözyaşları içinde bir çocuk!” (Sayfa 212)

Sedat’a göre de Fahri ve üyesi olduğu örgüt, Mine’ye zarar vermiştir. Sıranın kendisine gelmesinden korkan Fahri bir pusu kurarak Sedat’ı öldürmeye çalışır. Hapishaneden izinli Cuma ile planlarını gerçekleştirirken, Sedat Fahri’yi vurup öldürürken, Sedat da Cuma tarafından vurulur. Hastane odasında bile Mine’yi düşünen Sedat, henüz iyileşmeden Mine’nin peşine düşer.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Ahmet Ümit’in pek çok kitabını okudum. Akışlı kalemini de severim. Bu kitabını da markette görünce almıştım aldığım diğer cep boy Ahmet Ümit kitapları gibi. Sis ve Gece Yunancaya çevrilmesi bakımından, yabancı dile çevrilen ilk Türk polisiye gerilim kitabı özelliğini taşımakta. Yıllar evvel filmini de izlemiştim. Kitabı okuyunca pek çok sahneyi de bu şekilde hatırlamış oldum.

Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası, Patasana, Kavim, Kukla gibi kitaplarını daha çok beğenen bir okur olarak; Sis ve Gece’nin ritmini biraz düşük buldum doğrusu. Kitapta aksiyon dozu biraz düşük gibiydi. Sedat’ın vurulma sahnesi daha canlı aktarılabilirdi. Mesela yine Mine’nin vurulduğu sahne yine geçiştirilmiş gibi geldi bana. Kitapta daha can alıcı olabilecek sahneler biraz sönük kalmış.

Kitap akıcı ve kolay okunan bir kitap olmuş ayrıca. Olayların birinci tekil kişi Sedat’ın ağzından anlatılması da Sedat’ın yaşamış olduğu Mine - Melike ikilemi anlatması bakımından da güzel olmuş.

Sonuç olarak polisiye olaylar yerine daha çok yasak aşkı merkeze alan bir roman olduğundan; okunabilir ancak ritmi düşük bir Ahmet Ümit polisiyesi olmuş.

“Yağmurdan iki damla kulaklarında küpe
saçlarında sarhoş ikindi esintileri
aysız gecelerin dantelleriyle örülü kirpikler
dudaklarında pembe kanatlı bir kelebek
tenin sabah güneşinde buğday rengi
gözlerinde kıvranan derin siyahi istek...
Biraz eğ başını, hafifçe gülümse, oldu
Işık uygun, harika bir fotoğraf olacak bu
birde fonda şu cüzzamlı yeryüzü olmasa!
Ah, kurumuş deniz toprağındaki gümrah baca!
Ah, aç yolcuları taşıyan ekmekten tekne

yine de seviyorum seni sakın kıpırdama!”(Sayfa 198)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….

SEVGİLER…

NOT: AYNI İSİM İLE ÇEKİLEN FİLM GÖRSELLERİ ALINTIDIR. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...