AKSİYON etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKSİYON etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2019 Cuma

AHMET ÜMİT - SİS VE GECE

MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA takipçilerim;

“ Her âşık, sevdiğini kaybetme kaygısını taşır.”


ARKA KAPAK
Aniden kaybolan genç bir kız: Mine... Âşık olduğu kızı arayan bir MÎT görevlisi: Sedat. Yasak bir aşk. İstihbarat örgütünün içindeki entrikalar. Askerlerle, sivillerin çatışması... Günümüz İstanbul'undan renkli insan portreleri. Karanlık sokaklarda soluk soluğa bir koşuşturma. Örgüt evlerine düzenlenen baskınlar, yargısız infazlar, kayıtlara geçmemiş ölümler. Kayıtlara geçmemiş ölümlerin parçaladığı yaşamlar... Türkiye'nin yakın geçmişine insani bir bakış...

“Bakışlarımı konağa çeviriyorum. Görenlerde korku ve ürperti uyandıracak bu bina bana hüzün veriyor. Onu daha önce hiç görmemiş olmama karşın aramızda çözümleyemediğim bir bağın varlığını hissediyorum. Bahçedeki çürümüş yapraklara basarak binanın kapısına doğru yürüyorum. Kanatlı demir kapının üstünde, yer yer çatlamış mermer alındaki kabartma dikkatimi çekiyor. Kabartmada ilk seçtiğim bir yıldız oluyor. Yıldızın hemen altında, namluya benzer bir başka şekil var, bunun bir tabanca olduğunu anlamakta gecikmiyorum. Tabanca kabzasının altına bir de yarımay oyulmuş. En yukarıda yıldız, altında bir tabanca ve kabzasının hemen ucunda bir yarımay. Bu amblemi bir yerlerden hatırlıyorum ama çıkaramıyorum.”


“Ama sınavda başarısız olmak yerine, yanılmış olmayı tercih ederim.” (Sayfa 20)

“Yaşam ağlamaya değmeyecek kadar saçmadır...” diyordu. 'Haklısın,' diyerek boynuna sarılıp ağlamaya devam ettim…”(Sayfa 84)


“Ama aşkta eşitlik olmaz ki zaten. Bazen kefelerden biri bazen de öbürü ağır basar. Aslına bakarsanız genellikle hep aynı kefe ağır basar ya.” (Sayfa 189)


ÖZET
Ahmet Ümit’in ilk polisiye romanı Sis ve Gece’nin başkahramanı Sedat isimli bir Mit görevlisidir. Sedat evlidir ve iki kız çocuğu babasıdır. Rutinleşen evliliğinin yanında Mine isimli bir genç bir kız ile ilişkisi vardır.

Mine ile Sedat’ın ilişkisi Mine’nin Sedat’a ilgisinin azalmasıyla ayrılığa doğru gitmektedir. Aynı zamanda Mine’nin hayatına da başka birisi girmiştir; Eski bir yasa dışı örgüt üyesi olan Fahri.


Olaylar, Sedat’ın sevgilisi Mine'in ortadan kaybolmasıyla başlar. Kaybolma olayı ile ilgili Sedat Fahri’den Fahri de Sedat’tan şüphelenmektedir. Fahri’ye göre polis olduğunu bildiği Sedat, ayrılmak isteyen Mine’yi kaçırmış ve hatta ona zarar vermiştir.


“Nakış nakış öfkeyle dokulu:
hırçın ama kırık dökük
bakmayın ana avrat küfrettiğine
O gözyaşları içinde bir çocuk!” (Sayfa 212)

Sedat’a göre de Fahri ve üyesi olduğu örgüt, Mine’ye zarar vermiştir. Sıranın kendisine gelmesinden korkan Fahri bir pusu kurarak Sedat’ı öldürmeye çalışır. Hapishaneden izinli Cuma ile planlarını gerçekleştirirken, Sedat Fahri’yi vurup öldürürken, Sedat da Cuma tarafından vurulur. Hastane odasında bile Mine’yi düşünen Sedat, henüz iyileşmeden Mine’nin peşine düşer.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Ahmet Ümit’in pek çok kitabını okudum. Akışlı kalemini de severim. Bu kitabını da markette görünce almıştım aldığım diğer cep boy Ahmet Ümit kitapları gibi. Sis ve Gece Yunancaya çevrilmesi bakımından, yabancı dile çevrilen ilk Türk polisiye gerilim kitabı özelliğini taşımakta. Yıllar evvel filmini de izlemiştim. Kitabı okuyunca pek çok sahneyi de bu şekilde hatırlamış oldum.

Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası, Patasana, Kavim, Kukla gibi kitaplarını daha çok beğenen bir okur olarak; Sis ve Gece’nin ritmini biraz düşük buldum doğrusu. Kitapta aksiyon dozu biraz düşük gibiydi. Sedat’ın vurulma sahnesi daha canlı aktarılabilirdi. Mesela yine Mine’nin vurulduğu sahne yine geçiştirilmiş gibi geldi bana. Kitapta daha can alıcı olabilecek sahneler biraz sönük kalmış.

Kitap akıcı ve kolay okunan bir kitap olmuş ayrıca. Olayların birinci tekil kişi Sedat’ın ağzından anlatılması da Sedat’ın yaşamış olduğu Mine - Melike ikilemi anlatması bakımından da güzel olmuş.

Sonuç olarak polisiye olaylar yerine daha çok yasak aşkı merkeze alan bir roman olduğundan; okunabilir ancak ritmi düşük bir Ahmet Ümit polisiyesi olmuş.

“Yağmurdan iki damla kulaklarında küpe
saçlarında sarhoş ikindi esintileri
aysız gecelerin dantelleriyle örülü kirpikler
dudaklarında pembe kanatlı bir kelebek
tenin sabah güneşinde buğday rengi
gözlerinde kıvranan derin siyahi istek...
Biraz eğ başını, hafifçe gülümse, oldu
Işık uygun, harika bir fotoğraf olacak bu
birde fonda şu cüzzamlı yeryüzü olmasa!
Ah, kurumuş deniz toprağındaki gümrah baca!
Ah, aç yolcuları taşıyan ekmekten tekne

yine de seviyorum seni sakın kıpırdama!”(Sayfa 198)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….

SEVGİLER…

NOT: AYNI İSİM İLE ÇEKİLEN FİLM GÖRSELLERİ ALINTIDIR. 

27 Kasım 2013 Çarşamba

ADAM BLAKE - ONLAR

MERHABALAR,

Adını ilk defa duyduğum bir yazarın  ADAM BLAKE'in Can yayınlarından çıkan kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle.. Yazar hakkında pek bir bilgiye ulaşamadım. Sanıyorum kitabın içeriğinin bazı kesimleri rahatsız etmesinden çekinmiş ve takma isim ile yazmış kitabı. Gelelim kitabımıza...


ARKA KAPAK
Arizona çöllerinde, nedeni hiçbir şekilde anlaşılamayan korkunç bir uçak kazası.
Londra'da, arka arkaya kazaya kurban giden bir grup tarihçi.
On üç yıl önce, üç çocuğuyla birlikte sırra kadem basan bir kadın...
İncillerden biri olduğu varsayılan bir elyazması, tarihöncesinden bir kavime ait bir hançer ve olay yerinde görülseler de, kimlikleri, nereden geldikleri bir türlü tespit edilemeyen insanlar...
Onlar... ayak izlerini kumla örtüyor.
Ve sadece gerektiği zaman saklandıkları yerden çıkıyorlar.
Sırrı öğrenenleri öldürmek için...
Sır, yalnızca onlara verildi,
Âdemoğlu asla bilmeyecek.
Zamanı gelinceye dek...

X-men ve Fantastic Four gibi kült çizgi romanların başyazarı, bu kez Adam Blake takma adıyla okurların karşısına çıkıyor.

İsa'nın ölümüyle ilgili bildiğiniz her şey...
bir yalan!



ÖZET:
Romanımız Arizona çöllerinde bir uçağın düşmesi ile başlıyor. Uçağın tüm yolcuları ölmüştür, uçağın kesin düşüş sebebi için uçağın karakutusu güvenlik güçlerince aranmaktadır. (Ama hiç bulunmayacaktır)

Diğer tarafta Londra’da Dedektif Heather Kennedy; bir cinayet soruşturması yürütmektedir. Soruşturma merdivenlerden düşerek ölen bir tarihçi ile ilgilidir. Soruşturma ölen tarihçi Stuart Barlow’un kız kardeşinin ısrarı üzerine yeniden açılmıştır. Kennedy yeni ortağı Chris Harper ile birlikte araştırmalarına devam ederken; tarihçinin ölümünün bir kaza olmadığı sonucuna varır. Olaya kaza süsü verilmiştir.

Araştırmalar devam ettikçe Kennedy birbirleriyle bağlı 2 cinayete daha rastlar. Bu cinayetlerin ortak noktası; öldürülen üç kişinin “birleştiriciler” isimli bir site üzerinden tanışarak; “UCUZİÇKİ KODEKSİ” üzerinde çalışmalarıdır. Ucuziçki Kodeksi 1947 – 1956 yılları arasında Filistin’in güneyindeki Lut Gölü’nin kuzeybatı kıyılarındaki mağaralarda bulunan ilk dönem Hristiyanlığı için önemli bir belgelerdir.

Kodeks üzerinde çalışan dördüncü kişi olan Dr. Opie; Kennedy tarafından koruma amaçlı gözaltına alınırken kelkalit adlı bir uyuşturucu alan, solgun tenli, gözlerinden kanlı gözyaşları gelen garip suikastçiler tarafından, yine çok garip bıçaklarla (Sica) öldürülünce Kennedy’nin artık olayın bir cinayetler zinciri olduğundan şüphesi kalmaz. Saldırı esnasında Kennedy’nin ortağı Harper de öldürülmüştür.


Kennedy olay üzerinde Harper’dan sonra Combes ile çalışırken yolları Tillman ile kesişir. Tillman 3 çocuğu ve karısı Rebecca, ortadan iz bırakmadan kaybolmuş, eski bir askerdir. Tillman’ın bildiği tek şey karısının evden ayrılmadan önce Michael Brand ile buluştuğudur. Tillman Brand’ın izini sürerken soluk tenli suikastçiler tarafından saldırıya uğramıştır. Kennedy Tillman’la bilgi alışverişi yapmak üzere anlaşırlar. 

Kennedy, Dr. Opie ölürken ağzından çıkan anlamsız sözcükleri Barlow’un kız kardeşine sorduğunda; Güvercin Yuvası’nın ailesine ait bir kır evi olduğunu öğrenir. Yeni ortağı ile bu bilgiyi paylaşır. Yolda benzin istasyonunda durdukları esnada Combes Kennedy’yi atlatır. 

Kennedy, Tillman’ı çağırır. Birlikte Güvercin Yuvası’na giderler. Burada istiflenmiş belgeler vardır. Çok geçmeden Combes’in cesedi ile karşılaşırlar. Bu şoku atlatmadan biri kadın 3 suikastçinin saldırısına uğrarlar. Yanan evden zor da olsa kurtulurlar. Bu esnada iki erkek suikastçiyi de öldürürler. Suikastçiler Solomon Kuutma’dan emir almaktadırlar.



İkinci ortağını da kaybetmesinin ardından açığa alınana Kennedy Tillman’ın çocukları ve karısının kaybolmasından sorumlu tuttuğu Michael Brand’ın 124 sayılı uçak kazasında ölmesini öğrendikten sonra onun izini sürmek üzere Arizona’ya gider. Burada Şerif Webster Gayle ile delilleri araştırırlarken yine saldırıya uğrarlar. Gayle ağır yaralanır. Kennedy kendisine daha önce de saldıran kadın suikastçiyi yaralı olmasına rağmen öldürmeyi başarır. Kadın son nefesinde bir itirafta bulunur.

Ardından Tillman da Arizona’ya gelir ve hastanede yatan Kennedy’yi hastaneden kaçırır. Tillman ve Kennedy uzunca bir yolculuktan sonra 124 sayılı uçakta ölen ve çöldeki bir bölgedeki fazla elektrik kullanımı ile ilgili rapor hazırlayan Stuart Barlow’un bürosunun bulunduğu binayı bulurlar.

 DAHASI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR
Onlar; Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi adlı kitabının ardından piyasada esen polisiye- gerilim-tarih üçgenini içeren romanlardan biri. Romanda Hıristiyanlığa ait ilk dönem gizli belgeleri, bu sırrı gizlemeye yeminli, bu sırrı korumak için ölmekten ve öldürmekten korkmayan bir tarikata yer vermekte. Saklanan sır göz önünde bulundurulduğunda kitabın konusu son derece ilginç.

Yine romanla ilgili güzel bir taraf da roman kapağında Can Yayınlarının mevcut klasik kapağından kurtulması ve gerilime, roman uygun bir kapağı tasarlamış olmaları. Kitabın büyük olan ebatları ve yazı tipi boyutu da bence romana şıklık katan unsurlardan…

Kitapta yer verilen ilginç bölümlerden biri de tarikat üyelerinin aldıkları “kelkalit” isimli uyuşturucu ve onun etkileri. Ama araştırmalarında Kennedy’nin bu uyuşturucuya rastlamaması ilginç olmuş yine. 



Bir de roman boyunca birkaç yerde konu ile ilgili uzman roman karakterlerinin uzun uzun konuşmaları var. Bu konuşmalar son derece uzun ve sıkıcı. Bir de Hıristiyanlıkla ilgili bilgilerim sınırlı olunca bu kısımlar daha da sıkıcı geldi bana. O bölümleri bir süre sonra atlayarak okudum maalesef.

Okuyarak atladım derken değinmeden geçemeyeceğim. Elimde en uzun süre kalan polisiye- gerilim roman oldu. Bazı bölümler gerçekten ağır gitti. Maalesef romandaki aralara bolca yerleştirilen aksiyon sahneleri de akışı hızlandıramadı.

Yazarın Lut Gölü yazmalarından yola çıkarak kurguladığı konu bence son derece ilginç, ancak yazar bu ilginç konuyu, derinleştirmeyi başaramayarak ziyan etmiş.

Yazar aynı zamanda karakterlerini de derinleştirmeyi başaramamış. Karısı ve çocuklarını 13 yıl gibi uzun bir süredir arayan Tillman’ın ve çocukluk travmaları da olan Kennedy’nin ruh hali tam olarak bana geçmedi doğrusu.

Roman 520 sayfa boyunca lezbiyen bir dedektif, çocukları ve karısını 13 yıl boyunca arayan eski bir askerin aksiyonu bol romanından öteye geçemiyor maalesef.

YENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…
SEVGİLER…


11 Haziran 2013 Salı

JEAN CHRİSTOPHE GRANGE - SİYAH KAN

MERHABALAR;

Yine kan donduran cinayetlere ev sahipliği yapan bir Grange romanını paylaşmak üzere sizlerleyim.. Romanın kitaplığımdaki yerini almasının üzerinden bir hayli zaman geçti ve daha önce de okundu. Geçtiğimiz günlerde okumadığım kitapları ayırırken SİYAH KAN'ı bir defa daha okuyayım dedim ve önceliği ona verdim. 


 ARKA KAPAK

"Güneydoğu Asya'da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hâkim olduğu bir yol.

PARiS.'ilk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun işaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekânda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi'dir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor.

ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!"



ÖZET

Bölüm bir katilin ormanın derindiklerinde, bambuların arasında, tüm delikleri kapatılmış havasız bir kulübe de bir kadını öldürme ritüeli ile başlıyor.
Ardından Limier Gazetesi’nin sözde Kuala Lumpur’daki muhabiri Marc Dupeyrat’ın 7 Şubat 2003 tarihli bir yazısı takip ediyor cinayet ritüelini.  

Yazıda Papan’da, Malezya’nın Güneydoğu kıyısında yer alan Johore Sultanlığı’na ait bir köyde; 1977- 1984 yılları arasında serbest dalış ve limitsiz ağırlıkla dalış şampiyonu , eski bir sporcu olan Jacques Reverdi’nin, öldürdüğü kadınla birlikte bir kulübede Malezyalı balıkçılar tarafından bulunuşuna, balıkçılar tarafından linç edilmekten son anda kurtuluşuna ve cinayet sonrasında Reverdi’nin travma sonrası yaşadığı şoktan dolayı İpoh Akıl Hastanesi’nde bulunduğuna yer verilmektedir.  

 Ayrıca Reverdi’nin daha önce de Kamboçya’da Linda Kreutz isimli alman bir genç turisti öldürmekten tutuklanmasına ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılmasına da yer verilmiştir.
Bu kısımdan sonra olayla Marc Dupeyrat merkezli anlatılmaya başlanır. Marc Dupeyrat’ın piyano çaldığı günlerden, arkadaşı d’Amico’nun ölümüyle girdiği komadan, aynı komayı yine sevgilisi Sophie öldürüldüğünde yaşadığından, paparazzilik yapmaktan Lady Diana’nın ölümünden sonra vazgeçip, cinayet davalarının ve katillerin psikolojilerinin peşine düşmesinden uzun uzadıya bahsedilmektedir.

Marc; elbette Reverdi’nin hikayesine de kayıtsız kalamaz. Onunla ilgili araştırmalar yapıp; makaleler yazmak ister. İlk araştırmasında Marc; Reverdi’nin çocukluğu ile ilgili bilgilere ulaşır.

Reverdi 1954'te Val-d'oise'ın taşrasında Epinay-sur-Seine'de doğmuştur. Sosyal yardım kuruluşunda çalışan annesinin tek çocuğudur. Babası ile hiç tanışmamıştır. Annesi Monique Reverdi 1968’de intihar etmiştir. Bundan sonra Sosyal Hizmetlerin korumasında hayatını devam ettiren Reverdi’nin dalış yeteneği ve zekası da annesinin ölümünden sonra keşfedilmiştir.



Bir çok gazeteci ve araştırmacı görüşmek için katilin peşine düşse de; Reverdi İpoh’dan sonra nakledildiği cezaevinde hiçbir görüşme talebini kabul etmez. Marc’ın aklına farklı bir fikir gelir. Reverdi’nin kurbanlarının hepsinin kadın olmasından yola çıkarak; bir kadın ismi ile Reverdi’yle iletişim kurmaya karar verir.

Elizabeth Bremen, adıyla katile bir mektup yollar, Nanterre Fakültesi’nde Psikoloji mastırı yaptığını ve tez konusu için de Reverdi ve cinayetleri ilgili araştırma yaptığını söyleyerek bilgi ister. Başlangıçta Reverdi; Elizabeth ile pek ilgilenmese de ardından aralarında önce mektupla, ardından e-posta yoluyla yazışmalar devam eder.

Katil Elisabeth’in bir fotoğrafını istediğinde Marc paparazzilik günlerinde birlikte çalıştığı fotoğrafçı Vincent’in stüdyosundan fotoğraf çalar. Fotoğraf, yıldızı yeni parlamakta olan bir manken olan Hatica’ya aittir.

Ardından katilin verdiği şifreli ipuçları yardımıyla Marc sırayla tüm cinayetlere ve katilin cinayet ritüelinin, cinayet itkisinin kaynağına ve nedenlerine ulaşmak için Malezya’dan başlayan bir yolculuğa çıkar. 



KİTAPTAN NOTLAR:

Romanın ilk sayfalarını okuduğumda öncelikle biraz şaşırdım. Grange’nin genel tarzından farklı olarak katil ve cinayet ritüeli romanın başında verilmekteydi. Katilin bulunma aşamasındaki takipten mahrum kalacağımı düşündüm ilkin. Ama elbette öyle olmadı. Grange yine kendini yakışır bir biçimde maceranın içine sürükledi beni. 

Yazar; cinayet ritüeli ve Marc’ın gazete yazısından sonra; Marc’ın hayatını uzun uzadıya anlattığı bölümde Marc ile ilgili verilen en yakın arkadaşı ve sevgilisi öldürüldüğünde girdiği komadan bahsetmesi, cesetleri bulmadan önceki birkaç saati hatırlamaması,  bende soru işaretlerini romanın en başında oluşturdu. Hem Marc’ın hayatında işlenen iki cinayette de cesetleri bulan olması ve komaya girmesi, aynı zamanda annesi babası öldüğünde aynı komayı yaşamaması, ayrıca katillerin cinayet işlerken hissettiklerine odaklanması, Marc ile ilgili şüpheleri romanın en başından itibaren güçlendiriyor. (Hiç değilse sevgilisi ve arkadaşı öldüğünde cesetleri bulan Marc olmasaydı.) 


Yazar her romanında küçük ya da büyük roller verdiği gibi bu defa da yine bir Müslümana romanında Hatica kanalı ile rol veriyor. Yine tam olarak belirtilmese de Hatica’nın uyuşturucu bağımlısı anne ve babası ve yaşamları üzerinden bir aşağılama olduğunu düşünüyorum. Yazarın Türkler ve Müslümanlara açıktan ya da ima yoluyla dokundurmaları Grange okurları için sürpriz değil elbette. Aslında iyi Fransızca bilseydim. Kendisine bu konuda sorular sormak istedim doğrusu.

Yazarın kadın kurban takıntısı da yine devamlılığını sürdüren ayrıntılardan...

Grange okurken bazen sıradan hayatı olan; anne babası da normal olan, normal hayatı olabilen hiç kimse romanlarına konu olamaz mı acaba? Her karakterin mutlaka ya kendinde ya da ailesinde bir sorun bulunmakta. Hem de son derece ciddi sorunlar, bu romanda hem en yakın arkadaşı hem de sevgilisi cinayete kurban gitmiş Marc; annesi babası uyuşturucu bağımlısı Hatica, diğer romanlarında da buna pek çok örnek bulunabilir. Örneğin Sisle Gelen Yolcu’da babası işkenceci olan Anais…

Ve bir de Grange romanlarında bolca anti-depresan kullanılıyor ve bunlar isimleri ve bazen de miktarları ile de veriliyor. Açıkçası bu bana son derece gereksiz geliyor.

Marc’ın komaları da akla Şeytan Yemini’ndeki Eric’in sahte komasını da hatırlatmadı değil doğrusu…

Romanın sonlarında katilini öldüğünü öğrendiğimde bir rahatlama hissettim elbette. Ancak daha 50 sayfa kadar vardı romanın bitmesine. Acaba diğer romanlarının aksine yazar bu sayfalarda farklı ya da mutlu bir sona mı yer verecek derken; katilin Testereyi aratmayan bir takipçisi çıkıyor ortaya. Onu yarım bıraktığını tamamlamak için. Romanın başından beri aslında şüpheleri üstüne çeken bazı yönleriyle de itici gelen karakter katilin yerini almaya çalışsa da; Hatica ikinci katilin elinden de kurtulmayı başarıyor.

Sonuç olarak Grange severleri hayal kırıklığına uğratmayacak son derece hareketli bir kurgusu ve hareket basamakları  ile kendine hayran bırakacak cinsten bir kitap… Okumamış kitap dostlarıma şiddetle  tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

JEAN - CHRİSTOPHE GRANGE - SİSLE GELEN YOLCU

MERHABALAR;



En çok satanlar listesini çıktığı günden bu yana meşgul eden bir kitap ile karşınızdayım.. Grange'ın son kitabı "SİSLE GELEN YOLCU"

Ancak başlarken şunu söylemeliyim ki; Grange'ın Koloni ve Ölü Ruhlar Ormanı hariç tüm kitaplarını okumuş bir Grangesever olarak Sisle Gelen Yolcu'dan Kızıl Nehirler, Siyah Kan, Kurtlar İmparatorluğu, kadar keyif almadım maalesef.. Yazar bu defa psikolojik gerilim tipinde yazmış.. Romandaki cinayetler daha flu bir fon olmuş sadece...


"Ben gölgeyim.
Ben avım.
Ben katilim.
Ben hedefim.
Kurtulmak için tek çarem var: diğerinden kaçmak.
Peki ya diğeri de bensem?" Arka kapak'tan.. (Romanı çok güzel özetleyen sözler...)


"Zil sesi şuuruna kızgın bir iğne gibi saplandı.
Rüyasında güneşte parlayan bir duvar görüyordu. Beyaz duvar boyunca gölgesini takip ederek yürüyordu. Duvarın ne başlangı­cı ne de sonu vardı. Duvar evrendi. Pürüzsüz, göz kamaştırıcı, kayıtsız…
Yeniden zil sesi.
Gözlerini açtı. Yanı başındaki kuvars çalar saatin ışıklı rakam­larını gördü. 04.02. Dirseğinin üzerinde doğruldu. El yordamıyla ahizeyi aradı. Eli boşlukta dolaştı. Dinlenme odasında olduğunu hatırladı. Önlüğünün ceplerini yokladı, cep telefonunu buldu. Ek­rana baktı. Numarayı tanımıyordu. Açtı, ancak cevap vermedi.
Karanlık odaya bir ses yayıldı:
- Doktor Freire?
Cevap vermedi.
- Siz Doktor Mathias Freire misiniz, nöbetçi psikiyatr?
Ses çok uzaktan gelir gibiydi. Hâlâ rüyada olmalıydı. Duvar, beyaz ışık, gölge…"


Mathias Freire Fransa Bordeaux’da bir poliklinikte çalışan psikiyatr’dır. Gece nöbeti esnasında garda tutuklanan bir adam bulunur ve sisli gecede getirilir, adamın elinde bir İngiliz anahtarı, telefon rehberi ve kan lekeleri bulunmaktadır. Kovboy şapkalı bu garip adamın ne yaşadığına dair hiçbir fikri bulunmamaktadır.  

Aynı gece polis merkezine garda bir ceset bulunduğuna dair ihbar gelir, cesedin kafasının yerinde ise koparılmış boğa kafası bulunmaktadır. Cesedin içine bırakıldığı çukurun içinde parmak izine rastlanır ancak parmak izi hafızasını kaybetmiş adama ait değildir.

Cinayeti araştırma görevini Anaïs Chatelet üstlenir. Anaïs hırslı bir kadın polistir. Hafızasını kaybetmiş adamla ilgili bilgi almak sık sık Mathias ile buluşurlar ve yakınlaşırlar. Bu esnada adam adını ve hayatına dair birkaç şeyi hızlı bir biçimde hatırlar. Adamın adı  Patrick Bonfils ’dir. Ancak Mathias adamla ilgili yaptığı araştırmalarda nüfus kaydına rastlamaz.

Hastanede çalışan bir hemşirenin adamı tanıması üzerine adamın birlikte yaşadığı sevgilisine ulaşılır. Mathias adamın “BAVULSUZ YOLCU” diye adlandırılan “psişik bir kaçış” yaşadığını fark eder. Bu durumu ani bir şok ya da üzüntü tetikleyebilmektedir. 

Patrick Bonfils  adamın gerçek adı değildir. Kendi ile ilgili uydurduğu bilgiler tamamen kurgudur. Patrick Bonfils  aslında bu durumun pek de farkında değildir. Mathias Freire, Patrick Bonfils ’i hatırladıklarının da yardımıyla hastaneden çıkarır. Onu ziyarete gittiği bir gün siyah giyen profesyonellerce saldırıya uğrarlar. Patrick Bonfils  ve sevgilisi ölürken Mathias Freire zorlukla kurtulur.


Polisler boğa cesedinin manasını araştırırken bunun tarihte Yunan mitolojisinde geçen bir efsaneye dayandığını fark ederler.(Minos Miti) Aynı zamanda cesedin yanında bulunan parmak izleri de psikiyatr Mathias Freire’ye aittir.  

Mathias Freire ; Patrick Bonfils  gibi kendisinin de daha önceki yaşantısına dair hiçbir şey hatırlamadığını fark eder ve  hem geçmişini hem de katil olup olmadığını araştırmak için geriye doğru yolculuğa başlar. Peşinde onu yakalamak isteyen Anaïs Chatelet ve öldürmek isteyen silahlı profesyoneller vardır. 


Kovalamaca Fransa’nın çeşitli şehirlerinde tüm hızıyla devam eder.  Mathias Freire; Victor Janusz ismiyle ve evsiz olarak yaşadığı Marsilya’ya kendini bulmaya gider. Burada kıyafetlerini emanet dolabına bırakıp; eski kıyafetler girerek sokaklara evsizlerin arasına karışır. Amacı kendini tanıyan kişiler olup olmadığını anlamaktır. Burada kendini tanıyan birkaç kişi ile birlikte zaman geçirip kendi geçmişine ulaşmaya çalışır. 

Olympos katili adıyla aranan, İkaros cinayetini işleyen kişi olarak arandığını öğrenir. Cinayet mahallinde bir başka evsiz tarafından görülmüştür.  Sürekli “Matruşka” diye sayıklamaktadır. Burada da silahlı profesyoneller tarafından saldırıya uğrar. Polis de araştırmalara devam etmektedir. Anaïs Chatelet bonfils’i öldüren adamların kullandığı aracın insanlar üzerinde de deneyler yapan Metis adlı şirkete ait olduğu bilgisine ulaşır. Şirket çok nüfuzlu ve etkindir. 


Anaïs Chatelet  ve polisler peşine düşmüşken kendisine Narcisse diye seslenen delilerin arasına karışarak onları atlatmayı başarır. Artık deli ressam Narcisse’tir. Akli dengesi bozulmuş insanların sanatla iyileştirilmeye çalışıldığı bir kliniktedir artık. Son derece başarılı bir ressam olduğunu ve kendini farklı biçimlerde resmettiği oto portrelerinin sergilendikleri galeride satıldığını öğrenir. 

Yaptığı resimlerinin aynı zamanda birer “pişmanlık” olduğunu öğrenir. (pişmanlık sanatçının üzerinde pek çok değişiklik yaptığı resimdir, bu tarz resimler x-ray cihazıyla görüntülendiğinde alttaki çizim görülebilir.) Bunun üzerine resimlerinin satıldığı adreslere tek tek uğrayarak resimlerine ulaşmaya çalışır. Bu resimlerden ulaştıklarının filmini çektirdiğinde; alttaki resmin cinayetleri gösterdiğini fark eder. Cinayet sahnelerinde kendisi de vardır. 

Saldırıya uğrayıp, saldırganların elinden kurtulduğunda hastanede polisler tarafından gözetim altına alınır. Hastanede çekilen röntgenlerde burnuna yakın bir bölgede oval bir implant olduğunu öğrenir. Polislerden kaçıp kurtulduğunda kaldığı otel odasında bu nesneyi burnunu lavaboya vurup, burnunu kırarak; çıkarır. 


Narcisse iken resimlerini yaparken kullandığı rafine ketenyağının tedarikçisi sayesinde Narcisse’den önceki kişiliğine geri döner; Nono(Arnoud). Nono’nun kaldığı Paris’teki stüdyo dairenin adresine ulaşır ve orada kalmaya başlar. 

Orada kaldığı esnada ziyaretçileri vardır. Ziyaretçileri sayesinde sahte evrak düzenleyen bir çeteyle çalıştığını öğrenir. Bu durum Mathias Freire’nin doktorluk yaparken; kullandığı diploma ve sertifikaları nasıl elde ettiğini de açıklamaktadır. Ama tıp bilgisinin kaynağı muallâktır. …


Romanımızın 5. kaçış karakteri François Kubiela... Ancak François Kubiela'nın kim olduğunu, cinayetlerin nasıl işlendiğini, Mathias Freire'nin burnundaki implantın ne işe yaradığını, Matruşka'nın romanda ne anlama geldiğini öğrenmek için romanı okumak gerekiyor elbette. 


KİTAPTAN NOTLAR:

Kitap Grange’n önceki bazı kitaplarında yaptığı gibi iki ana karakter üzerinden devam etmektedir. Bir yandan Mathias Freire kendi kimliğini ararken; diğer yandan ise  Anaïs Chatelet adlı genç polis amiri de onu takip etmektedir. Anaïs garda bulunan hafızasını kaybetmiş adam kendisine getirildiğinde, davayı çözümlerse hızlı terfi edeceğini düşündüğünden son derece isteklidir. Ancak işler istediği gitmez.. Karakterimizin babası da son derece renkli ?!... Jean-Claude Chatelet ünlü şarap üreticisidir ve aynı zamanda Şili’de bulunan işkencecilerden biridir. Metis ile de ilişkisi vardır. Bu nedenle Anaïs Chatelet babasının olaylarla ilgisini öğrendiğinden beri onunla görüşmemektedir. Zengin babanın polis memuru kızı...Anaïs'in içinde bulunduğu psikolojik durumu açıklamak adına babasıyla ilgili bölümler yerinde olmuş.

Romanın başlarında Patrick Bonfils'in kaldığı hastanedeki bir hemşire tarafından tanınması biraz zorlama olmuş.. Yazar Bonfils'in daha önceki yaşantısına ulaşırken daha çarpıcı bir yol izleyebilirdi. Kendisinin de "Bavulsuz yolcu" olduğunu anlaması biraz sıradan olmuş.. Odanın ortasındaki bol koliler ne zamandır oradaydı acaba? Ama karakterler arası geçişler güzel yapılmış, bağlantılar sırıtmamış...

Başkahramanız Mathias'ın implantı çıkarma sahnesi son derece çarpıcı olmuş.. Bonfils'in burnunu öldükten sonra kesilmiş olmasının nedeni burada az da olsa açığa çıkıyor. Tabi implantın işlevini öğrenmeniz için daha fazla sayfa okumalısınız...

Yazar ikizlere olan ilgisinden midir bu kitapta da ikizlerle ilgili bilgi ve görüşlere yer vermiş.. Yine yazarın yinelediği bir husus da Fransızlar dışındaki etnik kökenleri tamamen olmasa da aşağılaması. Türklere bir çok kitabında yaptığı göndermeler bu kitabında yok ama bu defa da Araplara, Arap kökenli bir hayat kadını ile gönderme yapmış... 

Bir çok kitabının aksine polis karakterinin kadın olması farklılık olmuş ve polis tam olarak belirtilmese de romanın sonuna kadar yaşamayı başarmış..

Yazımın başında da söylediğim gibi Grange'ın bu romanı daha çok Psikolojik- Gerilim olmuş. Cinayetler flu bir fon oluşturmuş. 

Yazarın roman boyunca açıklama yapmak ve daha çok bilgi vermek adına yazdığı bazı bölümler sıkıcı olmuş maalesef... Bazı bilgilere okuyucunun kendisinin ulaşması daha çekici geliyor bana... Ama yazarın yazım aşamasındaki araştırmalarını da yabana atmamak lazım elbette... 

Son Olarak; Yazarın daha eski kitaplarında Leyleklerin Uçuşu, Siyah Kan, Kızıl Nehirler, Kurtlar İmparatorluğu, Şeytan Yemini gibi benimsediği tarzın biraz dışında olsa da  Psikolojik - Gerilim severler için okunabilir bir kitap diye düşünüyorum ve tavsiye ediyorum... 

BU AKŞAMLIK BU KADAR.... SEVGİLER...

Özet bölümünde BURADAN yararlanılmıştır..
 














19 Mayıs 2012 Cumartesi

DAN BROWN - KAYIP SEMBOL

MERHABALAR, 

Bir kaç ay önce okuduğum ancak fotoğraflamaya geç vakit bulduğum bir kitapla karşınızdayım.. Dan Brown'ın daha önce Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanları da okumuştum... Dijital Kale ve İhanet Noktası henüz okumadıklarımdan....

Gelelim kitabımıza; KAYIP SEMBOL... 

Baş kahramanı; Robert Longdon yine... Da Vinci Şifresinin Filmini de izlediğimden midir, romanı kafamda canlandırmaya çalıştığımda sürekli Tom Hanks oynuyor hayallerimin baş rolünde.. 


Dan Brown’un şifre çözücüsü, her kitaptaki protagonisti Hardvardlı Profesör Robert Langdon, akıl hocası Peter Solomon son anda bir not gönderdiği için apar topar başkent Washington DC’ye gitmek zorunda kalır. ABD Kongresi’nde bir konuşma yapacaktır. 


Langdon, uçaktan inip Kongre binasında konuşmasını yapacağı Heykelli Salon’a girdiğinde, salonda kimsenin olmadığını fark eder. Kendini önceden planlanan bir kurgunun içinde bulur. Karşısında bir CIA ajanı, bir de; mahzenle, Amerika’nın kurucusu, mason George Washington’ın tasvirinin yer aldığı kubbenin arasına bırakılmış Solomon’un kesik elini bulur ve macera başlar. 



Aksiyonu bol macera sırasında Peter Solomon'un kız kardeşi  Catherine Solomon da Longdon'a katılır. Catherine Solomon; SMSC isimli bilim-tarih müzesi ve araştırma merkezinin en önemli bilim kadını. İnsanın potansiyeli konusunda önemli deneyler yapıyor. Psikolojik pek çok buluşa imza atar ve önemli bir buluş yapmak için çalışmaktadır.


Romanımızın kötü kahramanı var bir de.. Mal’akh .Zengin bir aileden gelmektedir ve uzun süre zevk-sefa içinde yaşadıktan sonra bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşümden sonra karanlık örgütlere, gizli bilgilere merak duymaya başlmıştır. Kayıp bilgeliğin peşine düşmüştür. Tüm vücudu başının üstündeki bıngıldak hariç kendi yaptığı dövmelerle kaplıdır. 

Mal'akh kimdir? Neden Peter ve Catherine'nin peşindedir? Neden Robert Longdon'ı olaylara dahil etmiştir? ... Soruların yanıtları bir solukta okuyacağınız kitapta....


Kitaptan Notlar:

Öncelikle Melekler ve Şeytanlar ile Da Vinci Şifresi'ndeki askiyon devam etmekle birlikte; tarzına alıştığımdan mıdır Kayıp Sembol biraz daha az heyecanlandırdı beni.

Yine roman boyunca Robert Longdon'un Didaktik tarafı sıklıkla ortaya çıkıyor.. Yine pek çok bilgi ediniyorsunuz... Olayların anlaşılmasını daha da kolaylaştırıyor.. 

İyi ve kötü çatışması roman boyunca yine işleniyor. Bu defa kötünün eli Mal'akh, Da vinci şifresindeki Albino Keşiş gibi garip bir görünüme sahip. Tüm vücudu dövmelerle kaplı. Bu karakterler bana son dönem çizgi filmlerindeki ucubeleri hatırlatıyor. 

YENİ KİTAPLARLA VE YENİ PAYLAŞMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE... 

SEVGİLER...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...