İTALYAN EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İTALYAN EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2014 Pazar

UMBERTO ECO - GÜLÜN ADI


“Başlangıçta Söz vardı ve Söz tanrı katındaydı ve Söz Tanrı’ydı.” (Sayfa 33, Öndeyiş’ten…)

“ Adıyla var bir zamanlar gül olan; salt adlar kalır elimizde” (Sayfa, 686)


“Şeytan’ın varlığının tek gerçek kanıtı, belki o anda herkesin onun işbaşında olduğunu bilmek için duyduğu tutkunun yoğunluğudur.” (Sayfa, 61)


ARKA KAPAK

Umberto Eco’nun 1980’de yayımlanan dev romanı Gülün Adı, çağdaş klasikler arasında yerini çoktan aldı. Çok katmanlı bir yapıt olan bu romanda, 1327’de İtalya’daki bir manastırda geçen bir cinayet soruşturması anlatılıyor. Dünyanın belli başlı tüm dillerine çevrilen Gülün Adı,yayımlanışının üzerinden 21 yıl geçtikten sonra, yazarın tarafından yeniden ele alındı; bazı bölümler eklendi, bazı bölümler çıkarıldı. Gülün Adı’nın bu yeni soluk kazanmış olan formunda, yine kendinizi XIV. Yüzyıl Avrupası’nın dinsel entrikalarının ortasında bulacak, gizemli bir öykünün labirentlerinde din ve bilimin çatışmanı izleyeceksiniz.

Günümüz edebiyatına bambaşka bir soluk getiren, yepyeni bir türün kapılarını açan Gülün Adı, hem Ortaçağ Hıristiyan dünyasını derinliğine irdeleyen bir tarihsel roman hem de büyük bir ustalıkla kurulmuş, soluk soluğa okunan bir polisiye öykü. 1986’da başrolünü Sean Connery’nin üstlendiği film, çok daha geniş okur kitlesini romana yöneltmişti. 



ÖZET

Melk Manastırı’nda genç bir Benedikten çömezi olan kitabımızın anlatıcısı Dom Adso, ailesi tarafından Fransisken’in, Baskerville’li Rahip William’ın yanına verilir. Kendisi William’ın hem yazmanı hem de öğrencisi olur. Onunla yaşadıkları hayatının en unutulmaz anlarıdır. Ve zamanı geldiğinde anlatacaktır. 7 gün devam eden; Tansökümü, Sabah, Öğle, İkindi, Akşamüzeri, Günbatımı, Akşam olmak üzere; günün 7 zaman dilimini içeren cinayetlerle ve gizlerle dolu öyküsünü…

İtalya’nın kuzeyinde yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş, büyük bir Manastırda, nasıl olduğu tam olarak anlaşılmayan bir ölüm olayı olur. Eski bir sorgucu rahip olan William olayı araştırmak üzere görevlendirilir. William ve çömezi Dom Adso, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Manastıra varırlar.  


Manastır; Aedificium, Ağıl ve Ahırlar, Avlu, Demirhane, Hamam, Kilise, Revir, Toplantı Salonu ve Yatakhaneden oluşan büyük bir yapıdır. William ve Dom Adso manastırın başrahibi Abonne tarafından karşılanır. Kısa bir süre dinlendikten sonra aldığı bilgilerin ışığında William ölüm olayını araştırmaya başlar.

Minyatür ustası Otranto'lu Adelmo Aedificium'un doğu kulesinin altında ölü bulunmuştur. Aedificium’un Birinci katı mutfak ve yemekhane, üst iki kat yazı salonu ve kitaplıktır. Adelmo üst kattaki yazıhanede kitap kopyalamada görevli rahiplerden biridir. 


Başrahip, soruşturmayı yöneten William’a Manastırda serbestçe dolaşma ve rahipleri sorgulama hakkı tanır. William’ın serbestçe dolaşamayacağı tek yer kütüphanedir. Manastırda en iyi korunan yer de kütüphanedir. Kütüphaneci ve yardımcısı dışında, diğerlerinin okuma salonu dışındaki bölümlere girişi yasaktır. Diğerleri tarafından istenen ya da kopyalanan kitap, ancak kütüphaneci uygun görürse isteyen kişiye verilebilir. Kişilerin labirent gibi düzenlenmiş kütüphanede istedikleri kitabı izinsiz almaları imkansız gibidir. 

“…kadın Şeytan’ın arabasıdır.” (Sayfa, 318)

“Şeytan erkeklerin yüreğine kadın kılığında girer!” (Sayfa, 320)

“Sevgi nedir? Dünyada bana sevgi kadar anlaşılmaz gelen hiçbir şey yoktur; ne insan ne Şeytan ne de başka bir şey, çünkü sevgi her şeyden daha çok işler ruha. Yüreği böylesine kaplayan, böylesine bağlayan hiçbir şey yoktur. Bu nedenle, onu yöneten silahlar olmayınca, ruh, derin bir uçuruma atılırcasına sevgiye atılır.” (Sayfa, 327)


Kütüphaneye sadece, kütüphaneci rahip yaşlı ve kör bir rahip olan Burgos’lu Jorge


ve yetiştirdiği çömezi Hildesheim’li Malachi, girebilmekte ve sadece kütüphaneci, kitapları nasıl düzenleyeceğini, nereye koyacağını, nerede bulacağını,kime verilebileceğini, gizlilik derecesini bilmekte ve kendinden önceki kütüphaneciden öğrendiği gibi kütüphaneyi korumaktadır.



“Tinsel bir labirent olduğu kadar, dünyasal bir labirenttir o. İçeri girebilirsiniz, ama dışarı çıkamazsınız.” (Sayfa, 61)


Kitap kopyalamada görevli rahipler yazı salonunda çalışırlarken çalışmalarına yardımcı olması açısından bazı ciltleri okuyabilmektedirler. Sıradan rahiplerin kitaplığın tüm bölümlerine girmeleri de yasaktır. Labirenti andıran kitaplık, herkese açık değildir. Bu duruma neden olarak, bazı kitapların sapkın ve yalan bilgiler içermesi gösterilmektedir. (Yasaklı kitapların arasında Kuran-ı Kerim de vardır.)


William’ın kütüphane çevresinde yoğunlaşan merakı ve şüphesi artarken, Adelmo’nun intihar mı cinayet mi olduğu hala soru işareti olan ölümünü Yunanca-Arapça çevirmeni Venantius’un, retorikle uğraşan Benno’nun, kütüphane yardımcısı Brengar’ın, yazmaları kopya eden Aymora’nın, kütüphaneci Malachi’nin ve şifalı otlar uzmanı Severinus’un ölümleri izler. Her birinin ölümü birbirinden trajiktir.  

“Bilgi en iğrenç işlemlerden sonra bile fizik bütünlüğünü koruyan bir madeni paraya benzemez; kullanıla kullanıla epriyen çok güzel bir giysiye benzer daha çok.” (Sayfa, 266)


Cinayetlerin kütüphane etrafında döndüğünü hisseden William kütüphaneye gizli giriş yolunu da bulur. Acaba Kütüphanenin içerdiği sır nedir? Neden ölenlerin ellerinde ve dillerinde lekeler vardır? Ölüm tuzaklarını kim neden kurmaktadır? Kitaplığı canı pahasına korumayı görev edinen kör rahip Burgos’lu Jorge’u aşıp sırlara ulaşabilecekler midir?
Soruların yanıtları, Skolastik düşüncenin hüküm sürdüğü Ortaçağ Avrupa’sındaki iktidar ve tarikatlar arası mücadeleler... 

DAHASI KİTABIMIZDA…

“Çoğu kez bir kitap, tehlikeli bir kitapta çiçeklenen zararsız bir tohum gibidir; ya da tam tersine acı bir tohumun tatlı meyvesidir.” (Sayfa, 402)


“Kitabın iyiliği okunmasındandır. Bir kitap imlerden oluşur, bu imler başka imlerden söz ederler. Onu okuyan gözler olmazsa, bir kitap kavram üretmeyen imler taşır; bu nedenle de dilsizdir. Bu kitaplık belki de içinde barındırdığı korumak için doğdu, ama şimdi onları gömmek için yaşıyor.” (Sayfa, 547)


KİTAPTAN NOTLAR:

Kitapla ilgili ilk yapacağım yorum romandaki katille ilgili kitabın başında ilk şüphe uyandıran kişinin katil çıkması kurgunun en zayıf kısmı idi benim için. Asıl sürpriz yasak kitap oldu doğrusu. Yunanca-Arapça çevirmeni Venantius’un ölümünden sonra ve Kuran ile ilgili satır aralarında söylenenlerin ardından aklıma acaba Kuran mı yasak kitap diye düşündüm. Galiba inancım gereği öyle olması gerektiğini istediğimden ya da o dönemin inanç sisteminde neler yasaktır çok kestiremediğimden öyle düşündüm.

Romanda bazı tasvirler özellikle Dom Adso’nun bir kilise tasviri vardı sanırım son derece sıkıldım okurken. 

Bazen de diyaloglarda dönemin Papalık tartışmaları, Hristiyan mezhepleri arasındaki farklar, açıklamalar da bu konuda bilgim de sınırlı olduğundandır belki de çok sıktı beni. Birçok ismi araştırmak zorunda kaldım. Ama isimleri araştırdıkça kafam tamamen karıştı elbette.

Bunun yanında romanın tam zamanlı kurgusu en beğendiğim kısmı oldu. Heyecanı ve gerilimi yükseltti bu satırlar benim için. İlk başlarda William ve Dom Adso kütüphaneye gizlice girdiklerinde tasvirler kütüphanenin yapısını anlamama yetmemişti. Kitabın 449. Sayfasında verilen çizim anlamadığım kısımların kafamda oturmasını sağlarken, yazara hayranlığımı arttırdı. Acaba kitaptaki manastır gerçekte hangi manastır ve böyle bir kütüphane gerçekten var mıdır? diye sordum kendime.


Kitabın sonu da yine beni şaşırtmayan unsurlardandı. Malum o dönemlerde yanan kütüphaneler pek çok kitapta yerini alan unsurlardandır.

Kitabı ilk istediğimde Kitap Okumak İster Misin? bana çok uzun isterseniz filmini izleyin demişlerdi. Okurken pek fazla yorulmadım ancak bu denli sayfa barındıran tuğla bir kitabı okumaya değdi mi bilmiyorum.

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

SEVGİLER... 

Not. Kitabın başındaki manastır krokisini fotoğraflamayı unutmuşum. Kitabı geri gönderdikten sonra fark ettim. Krokinin de kitabı takipte önemli olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

4 Ocak 2014 Cumartesi

ORİANA FALLACİ - DOĞMAMIŞ BİR ÇOCUĞA MEKTUP

MERHABALAR,

2014 Yılı  blog paylaşımlarına Oriana Fallaci'nin "DOĞMAMIŞ BİR ÇOCUĞA MEKTUP" kitabıyla başlamak istiyorum. Biraz depresif bir paylaşım olacak ama kapalı havayla da bir o kadar uyumlu... Kitap yine "KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN?"den...

KİTABA BAŞLARKEN;
"Kuşkulanmaktan korkmayana
bıkıp usanmadan ve ölüm tehlikesine

aldırmadan nedenleri arayana

hayat verme ya da bunu geri çevirme

bilmecesini kendi kendine sorana

bu kitap bir kadın tarafından

tüm kadınlara adanmıştır."

ÖZET:
Bekâr bir kadının hamile olduğunu hissetmesiyle başlıyor kitabımız. 
"Bu gece var olduğunu bildim, hiç yokluktan kaçıp kurtulmuş bir dirim damlası. Karanlıkta gözlerim fal taşı gibi açık duruyordum ve aniden karanlıkta bir keskinlik şimşeği çaktı. Evet, vardın. Var olmuştun. Bir tüfekle göğsümden vurulmuş gibi hissettim. Yüreğim durdu." (s.7)

“Anlamaya çalış: Başkalarından korkmak değil bu… Başkalarına aldırmıyorum. Tanrı korkusu değil. Tanrıya inanmıyorum. Acı korkusu değil. Acıdan korkum yok. Senden korkuyorum, seni hiçyokluktan zorla çekip alan gövdeme ekleyen rastlantıdan. Seni çok beklediysem de karşılamaya asla hazır olmadım. Ama kendi kendime hep o kötü soruyu sordum: Ya doğmak hoşuna gitmezse? Ya günün birinde haykırıp suçlarsan beni: “Sana kim dedi beni dünyaya getir diye? Neden dünyaya getirdin beni, neden?””(s.7)

Bu andan itibaren kadının karnında tomurcuklanan dirimi dünyaya getirmeye meraklı değildir. Ona gereksinim de duymaz ancak bir dergide dirimin gelişmesiyle ilgili bir yazıyla birlikte gördüğü anne karnında resmedilen üç haftalık bir oğulcuk fotoğrafını görmesiyle bebeği doğurmaya karar verir. Bebek bu şekliyle gizemli bir çiçeğe ve bir orkideye benzer. Bebeğinin dergideki resimlere bakarak neye benzediğini hayal etmeye çalışır. Bu hayale her geçen gün daha da bağlanır.
“Yaşam öylesine güç bir çaba ki, çocuk. Her gün yeni baştan başlayan bir savaş; mutluluk anları ise kısacık ayraçlar, sonradan bedelleri acıyla, fazlasıyla ödenen...” (s.7-8)

“Seni içimden söküp atmanın daha iyi olmayacağını nereden bileceğim, yeniden sessizliğe dönmek istemediğini nasıl anlayacağım?”(s.8)

“…en mutsuz anlarımda bile, doğmasaydım üzülürdüm gibi geliyor, hiç yokluktan daha kötü hiçbir şey yok. Yeniden söyleyeyim; acıdan korkmuyorum; çünkü insan ölürse, demek ki doğmuş, demek ki hiç yokluktan sıyrılıp çıkmış.” (s.8)

“Acı çekmek hiç yokluktan yeğdir.” (s.9)


Ardından konuşmaya başlar bebeğiyle… Onu doğacağı dünyaya hazırlamaya çalışır. Bebeğin babası hamileliği duyduğunda bebeği aldırmasını ister kadından ve iki aylık süre boyunca da kadını aramaz.
Bebek bu arada altı haftalık olmuştur. Kadın ilk defa bir doktora gider. Kadın bu süreçte, bebeği için gittiği doktordan, “Lutein” aldığı eczaneye, gebe olduğu için bolca bir palto diktirmek için ölçü aldırdığı terziden çalıştığı iş yerine hatta en yakın arkadaşına kadar bebeği aldırmasını ima eden söylemlerle, gizli tenkitlerle karşılaşır. Ama kadın bebeğini doğuracaktır.
 “Kimi zaman engin bir utku duygusu doluyor insanın içine ve bu utkuyla birlikte gelen dinginliğin içinde sana hiçbir şey dokunamaz. Ne çekmek zorunda olduğun fiziksel acı, ne feda etmek zorunda olduğun özgürlüğün...” (s.13)

“Nasıl da cesaret isteyen bir serüven! Hiçbir zaman sıkıcı olmayan bir meydan okuma!” (s.14)

“İnsan, harika bir sözcük; çünkü, kadın-erkek ayrımı yapmıyor,…”(s.14)

Bu arada kadın karnında başlayan sancılarla hamileliğinin yolunda gitmediğini öğrenir doktordan. Rahim içi kasılmaları olduğundan her an düşük tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu süreçte sırt üstü yatması gerekmektedir. Bir süre işinden izin alarak yatar da… Ancak çıkması gereken iş gezisine de bu nedenden dolayı çıkamaz. Bebek o sıralarda iki aylık olmuştur. En yakın arkadaşı, komşusu bakar bu süreçte ona. Dinlenmek iyi gelir ağrıları azalır. 

“Ben yalnızca, doğmuş olmak mucizesinden sonuna dek yararlanmanı, hiçbir zaman korkaklığa boyun eğmemeni isteyeceğim senden.”(s.17/2)

“Her an pusuda bekleyen bir hayvandır korkaklık. Hepimize, her gün saldırır; kendisini paramparça etmesine izin vermeyen insanların sayısı ise azdır.” (s.17/2)

“Korku paçalarından çekse bile tehlikeye atılmaktan kaçmamalısın çocuğum. Çünkü dünyaya gelmek bile zaten başlı başına bir tehlike içeriyor: İlerde, doğmuş olduğuna hayıflanma tehlikesini...” (s.17/2)


Bebek on haftalık olduğunda bebeğin babası elinde çiçeklerle gelir. Ama gelişi uzun süre hareketsiz sırt üstü yatmak zorunda olduğundan sinirleri yıprana kadına sinir krizi geçirtmekten başka bir şeye yaramaz. Krizin ardından gitse de bu defa elinde mavi güllerle geri gelir. Ama kadın onu kovar. Ne bebeğin en de onun ihtiyacı vardır adama…
“Çok tuhaf bir çift oluşturuyoruz, sen ve ben. Sendeki her şey bana bağlı, bendeki her şey de sana. Sen hastalanırsan ben hastalanırım; ben ölürsem sen de ölürsün. ….“Aynı yazgıyı paylaşan iki yabancıyız, aynı gövdede birleşmiş, birbirini tanımayan, birbirine uzak, iki bilinmez varlık.” (s.30,31)
“Kış varsılların mevsimidir. Varlıklıysan eğer soğuk bir oyun olur, çünkü kürk alırsın, evini kaloriferle ısıtırsın ve de kayak yapmaya gidersin. Oysa yoksulsan, korkunç bir beladır soğuk, karın aklığıyla çevreyi kaplayan güzellikten bile nefret etmeyi öğrenirsin.” (s. 55)

İşe döndüğünde patronu çıkması gereken iş gezisini hatırlatır kadına, yerine gidecek birileri bulunacağı imasıyla. Bebek bu dönemde on dört haftalık olmuştur ve artık dışarıdan da belirginleşmeye başlamıştır. Düşük tehlikesi yeniden bir damla kan ile hatırlatır kendini. Kadın bir süre de hastanede kalır. Doktorun tüm itirazlarına rağmen kadın hastaneden çıkar. İş yolculuğuna çıkacaktır. İşte o gün ilk defa bebeğini hisseder kadın…

“Acı, yaşamın tadı tuzudur, acı çekmeseydik insan olmazdık!” (s.118)
Uçakla yaptığı yolculuk esnasında bir sıkıntı yaşamaz kadın. Gittiği yerde gören kadın hekim de her şeyin yolunda olduğunu onaylar. Kadının içini bir sevinç dalgası kaplar, bebeğe bir beşik kıyafetler ve oynak bir vals çalan bir de müzik kutusu bile alır. 

DAHASI KİTABIMIZDA... 
KİTAPTAN NOTLAR
Öncelikle kitabımız 127 sayfadan ve hamile bir kadının bebeğine yazdığı 32 mektuptan oluşmakta.

Kitapta anlatıcı kadının adı, işi ve diğer karakterlerle ilgili tüm bilgiler bir muğlâklık içermekte. Satır aralarında verilen ipuçlarından bulmaca çözer gibi çözmek gerekmektedir olayları.

Kadının s. 46’da bebeğine seslendiği gibi yıl 1975’tir. Kadın güçlü, kendi ayakları üzerinde duran bir kadındır. 2. Dünya savaşı, fakirlik ve buna benzer pek çok sınavdan geçerek gelmiştir o günlere… Yaşadıkları kadını “dünyanın kötülükleri”ne alıştırmıştır.

Bebeğini doğurmaya karar verişinin ardından başlar bebeğiyle konuşmaya. Her ne kadar kadın bebeğiyle konuşuyor gibi görünse de kadın aslında bir iç hesaplaşma yaşamaktadır ve çelişkilerle doludur. Bir taraftan bebeğine tutkuyla bağlanırken, diğer yandan da yaşamının değişmesinden, özgürlüğünün kısıtlanmasından korkmaktadır. 

Hamile bir kadının bebeğiyle ilgili monologlarını okumak her ne kadar keyifli olsa da yazarın feminist ve Tanrıtanımaz düşüncelerini kitap aracılığı ile söyleme çabası bazı bölümleri sıkıcı kılmaktadır.
Kitabın en can alıcı ve duygusal kısımları bence romanın ilk bölümü, bebeğin varlığını kadının ilk hissettiği an ve kadının bebeğinin öldüğünü öğrendikten sonra bayıldığında gördüğü sanrılar esnasından bebeğin annesi ile konuşma kısımları elbette.

Ancak kadının bebeğini kaybetmemek için dinlendiği günlerde bebeğine anlattığı üç masal da ayrıca çok güzel bence. Tam da büyüklere masallar tadında…

Hamileyken kızıma buna benzer mektuplar yazdığımdan mıdır bilmiyorum, kitaptaki kadının ruh hali beni çok etkiledi. Çoğu bölümde gözyaşlarıma engel olamadım.

Okumayı düşünen tüm kitapseverlere tavsiye edebileceğim, güzel bir kitap.

“Tanrı, tüm kırılmış parçaları yeniden birbirine yapıştıran bir ünlem işareti; bir kişi inanıyorsa eğer, demek ki, çok yorulmuştur ve yaşamını tek başına yönetecek durumda değildir.” (s.118)

“Sen öldün, ben de ölüyorum. Ama hiç önemli değil, çünkü yaşam ölmez…” (s.127)

YEPYENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

21 Mart 2013 Perşembe

CARLO LEVY - İSA BU KÖYE UĞRAMADI

MERHABALAR;

Taaa lise yıllarımdan beri kitaplığımda yer alan ilk okuduğumda açıkçası pek bir şey anlamadığım ama son okuyuşumda içselleştirdiğim bir roman ile karşınızdayım. 

CARLO LEVY'nin İSA BU KÖYE UĞRAMADI adlı romanı...

Öncelikle kitabın benim kütüphaneme geliş hikayesini anlatayım ardından da romanın konusuna geleyim. Eskişehir'de KİTAPBANK isimli bir mekan vardı benim öğrencilik yıllarımda... 1. elden tutun da 2. el kitaplara, üniversite hazırlık kitaplarından gazetelerin kuponla verdiği ansiklopedilere kadar kitapların tavana kadar yığılı olduğu bir mekan.. Zaman zaman oradan aldığım kitaplar olmuştur... Hala var mıdır bilmem ama benim öğrencilik anılarımda yaşar durur.. Bu kitap oradan, lise yıllarımda hem isminden hem de kapağından etkilenerek aldığım 2. el bir kitap.. Gelelim yazarın "Belgesel Roman" tarzında yazdığı romanımıza..


ARKA KAPAK:

1902- 1975 yılları arasında yaşayan İtalyan yazar Carlo Levy ilk belgesel romanıyla büyük yankılar uyandırmış ve ayrıca toplumsal gerçekçiliğe öncülük etmiştir. Antifaşist etkinliklerinden ötürü sürgüne gönderilen Levy, yazarlığın yanı sıra ressamlık ve hekimlik de yapmıştır. Sabahattin Eyüboğlu’nun dilimize kazandırdığı “İsa Bu Köye Uğramadı”adlı yapıtıysa, bir ressamın görsel duyarlılığını ve bir hekimin sevecenliğini yansıtmaktadır. Edebi anlamda bir başyapıt olarak nitelendirilen “İsa Bu Köye Uğramadı” romanı, dünyanın çeşitli dillerine çevrilmiş ve büyük ilgi görmüştür.




“Nice yıllar geçti, savaşla ve insanların tarih dedikleriyle yüklü yıllar. Rastgele ordan oraya atılmak yüzünden köylülerime ayrılırken verdiğim sözü tutup gidemedim onları görmeye. Bilmem ki ne zaman dönebilirim? Belki de hiçbir zaman… Şimdilik odamın kapalı dünyası içinde anılarımın beni o başka dünyaya; o, köylünün avuntusuz, güler yüzsüz, kısır topraklar üstünde, her şeyden uzak ve yoksul ölümle karşı karşıya durgun hayatın yaşandığı dünyaya.
- Biz Hıristiyan değiliz, derdi köylülerim; İsa Apuleia (Eboli)’ya uğramadı.
 Hıristiyan, onların dilinde insan demektir. Onların ağzından sık sık duyduğum bu söz belki aşağılık duygusunun acı belirtisiydi sadece. Biz Hıristiyan değiliz, biz insan değiliz; insan dağil hayvan diye bakarlar bize, birer yük hayvanı gibi.
… Ama bu günahsız sevapsız karanlık dünyada kötülük bir ahlak olayı değil, bir gündelik derttir yalnız. Her şeyin yalnız nesnelere dayandığı bu dünyaya İsa hiçbir zaman inmedi. İsa Apuleia (Eboli)’ya uğramadı.” (s.7-8, Başlangıç)

“Köylüler için devlet, Tanrı’dan daha uzaklardadır, çünkü devlet hiçbir zaman onlardan yana olmamıştır. Devletin politika yolu, kuruluşu, programı ne olursa olsun. Köylüler anlamıyor bütün bunları; başka bir dil bu onlar için; anlamak istemedikleri için bir sebep lazım o da yok. Devlete karşı, propagandaya karşı tek korunma çareleri var o da sabretmek: Tabiatın belaları karşısında nasıl cennet umudu olmadan boyun eğip sabrediyorlarsa öylesine sabretmek.” (s.70)



ÖZET:

Yazar daha önce de sürgün olarak yaşadığı Grassano köyünden Gagliano köyüne sürgün edilir. Cagliano; kurak topraklara sahip, o dönemde tüm dünyada hükmünü süren sıtmanın kol gezdiği fakir bir köydür. Yazar ilk olarak köyde evinin bir odasını kiraya vererek geçimini sağlayan dul bir kadının evine yerleşir.

Çok geçmeden gelen sürgünün doktor olduğu köye yayılır ve köylüler yazarın kapısına yığılmaya başlar. Aslında yazar hekimlik yapmak niyetinde değildir. Resim yaparak sürgün günlerini tamamlamak istemektedir. Ancak köylülerin ısrarlarına ve köydeki diğer doktorların cahilliklerine dayanamayarak hekimlik yapmaya başlar.

Hekimlik yaptığı süre boyunca başarılı olur ve köylülerin güvenini kazanırken, köydeki diğer hekimlerinde düşmanlığını çekmeye başlar. Merkezden gelen bir yazı ile hekimlik yapması engellenmesine rağmen gizlice hekimlik yapmaya devam ederken, kazanılan Afrika – İtalya Savaşı’nın onuruna sürgünlüğüne son verilir. 



“ Köylüler aşka ve cinsel arzuya bir tabiat gücü diye bakarlar. Bu gücün önünde durulamaz onlarca. İnsanın elinde değildir bu.” (s. 89)

“Köy dünyası devletsiz, ordusuz bir dünyadır.” ( s.126)

“Derin bir sezişle devletin ne olması gerektiğini bilirler: Devlet, herkesin istediğinin kanunlaşması demektir onlar içinde. “Kanunca” sözü orada en çok kullanılan sözlerden biridir. Ama maddeye uygun anlamında değil, doğrudan gerçeğe uygun anlamında. “Kanunca bir adam” demek, doğru adam, iyi adam demektir. Kanunca şarap, su katılmamış şarap demektir.” (s. 202)



KİTAPTAN NOTLAR:

Romanımız yazarın sürgün olarak yaşadığı Cagliano köyüne gelişiyle başlamakta ve burada yaşadığı iki yıllık süreyi anlatılıyor. Romanda hikaye yazarın ağzından anlatılıyor.

Roman boyunca uzun uzun tasvirlere yer verilmiş. O kadar ki sanki o köye gitseniz yazarın anlattığı yerleri görseniz tanıyacaksınız. Bu uzun tasvirler içerisine İtalyanca yer isimleri de eklenince bazen sıkıcı bir hal almış elbette.

Bir de yazar sahip olduğu antifaşist dünya görüşüne paralel olarak dönemin siyasi hayatı, kendi görüşü, İtalyan halkı ve sosyal yaşamıyla ilgili de bolca fikirlerine yer vermiş. Bu kısımlar da yabancı olduğum ve ilgimi pek de çekmeyen konular olduğu için bir de buna diyalogların azlığı eklenince açıkçası beni sıktı.

Ancak roman boyunca anlatılan fakir köylülerin zorluklarla örülü ve bir o kadar da kanıksadıkları yaşamları, hastalıklarla özellikle de sıtmayla mücadele eden insanlar, çocuklar, yazarın çizdiği resimler romanın en ilgi çekici kısımlarıydı. Hele bir dişi domuza yapılan bir kısırlaştırma operasyonu vardı ki birkaç gün aklımdan çıkmadı.

Sonuç olarak, dönemin İtalya’sının özelliklerini, sosyal yaşamını, Afrika – İtalya savaşı dönemini sürgün yıllarını merak edenler için güzel bir kitap. İlgilenenlere tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….

5 Kasım 2012 Pazartesi

PİERRE LEMAITRE - ALEX

MERHABALAR

Yaz tatilinde D&R’nın Can Yayınları kampanyasından birkaç kitap da ben almıştım… Keşke almayı düşündüğüm diğer Can Yayınları kitapları da kampanyaya dâhil olsaydı. Neyse; D&R’dan aldığım ve okuduğum kitaplardan birini paylaşmak istiyorum sizlerle..



Pierre Lemaitre ‘nin Türkçe’ye çevrilen ilk romanı “ALEX”…


ARKA KAPAK;

Sıradan bir kadın, bir gün sokak ortasında kaçırılır. Ne var ki yalnız kaçıranın değil, kurbanın kimliği de şüphelidir. Tek bilinen, içinde ne ayakta durabildiği ne de uzanabildiği bir kafeste, korkunç şartlar altında hapsedilerek sürekli işkence gördüğü ve isminin Alex olduğudur…
Davayı üstlenmek zorunda kalan Başkomiser Verhoeven, bir yandan geçmişiyle hesaplaşırken bir yandan da bu gizemli kadını celladının elinden kurtarmak için zamanla yarışmak zorunda kalır. Soruşturma ilerledikçe Alex’in karmaşık geçmişiyle yüz yüze gelecek, hiç beklemediği bir sürprizle karşılaşacak ve hayatının en zor kararını vermek zorunda kalacaktır...
Alex, kurban, cellat ve kurtarıcı üçlüsüne getirdiği psikolojik derinlikle, solukları kesen ritmiyle, tüyler ürperten gerçekçi anlatımıyla ve dehşet içinde bırakan sonuyla gerilim tutkunlarını baştan çıkaracak.
İddia ediyoruz, Alex sizi çok şaşırtacak…


Romanımız üç bölümden oluşmaktadır ve; bu üç bölümün her birinde farklı bir Alex’le karşılaşıyoruz.

“Alex vitrinin gerisinden dışarıdaki adamı gördü. Adam karşı kaldırımda duruyordu, birini ya da bir şeyi bekler gibiydi. İki saat içinde üçüncüydü bu. Alex’i takip ediyordu. Şimdi artık kesinlikle anlamıştı. Ama neden ben? Aklına gelen ilk soru bu olmuştu. Sanki kendisi hariç bütün kızların peşine bir erkek takılabilirmiş gibi. Sanki erkeklerin bakışlarını her yerde, metroda, sokakta, mağazalarda sürekli olarak hissetmiyormuş gibi. Alex her yaştan erkeğin hoşuna giden bir kızdı... Alex peruğu yerine koydu. Elleri sebepsiz yere titriyordu. Aptalcaydı. Adamın hoşuna gitmiş, adam da onu takip etmiş, şansını deniyordu; sokağın ortasında saldıracak hali yoktu ya...”

Pierre Lemaitre’in yazdığı Alex ’in  1. Bölümü kısaca Alex’i tanıttıktan sonra yukarıdaki satırlarda anlatıldığı gibi bir takiple konuya giriyor. Alex 30’unda vekil hemşirelik yapan güzel bir kadındır. Ama öyle doğuştan güzel olanlardan değil.. Çirkin ördek yavrusu olanlardan…
Sıradan bir günde peşinde bir adam olduğunu fark eder, biraz endişeye kapılsa da adamın ortadan kaybolmasıyla rahatlar. Alışveriş yapar, restorana gidip yemek yer. Restorandan ayrıldığında ‘bütün gün takip edilmiş olmasına rağmen’ otobüse binmek yerine yürümeye karar verir. Belki de bu karar hayatının en büyük hatası... Birkaç metre ileride park etmek için kaldırıma çıkan beyaz minibüsle bina arasındaki aralıktan geçmeye kalkması da ikinci hatası! Ve tabii ki kaçırılır.

Alex’in kaçırılışına şahit olan bir sokak sakinin ihbarıyla bir polis soruşturması başlatılır. Görev bu işi almaya pek de istekli olmayan Camille’ye verilir. Camille’in hamile eşi hastaneden kaçırılıp öldürülmüştür. O yüzden bu görev onun için çok önemlidir, Alex’in başına bir şey gelmeden onu kurtarmak istemektedir.
Alex darp edilip bağlandıktan sonra terk edilmiş metruk binaya getirilir. Burada soyularak hiçbir eklemini oynatamadığı dar bir tahta kafese konur. Bu kafes kalın halatlarla yerden yükseğe bağlıdır. Alex’i kaçıran adam her gün gelip onun fotoğrafını çekmekte ve ölümünü beklemektedir.

Bir taraftan Camille de bir ip ucu bulmaya çalışmaktadır. Kaybolan kız ile ilgili kimsenin kayıp başvurusu yapmaması da ilginçtir. Alex’i kaçıran kişinin Pascal Trarieux’un babası olduğu bilgisine ulaşılır. Pascal Trarieux geçen yıl temmuz ayından beri kayıptır. Adam polis takibi esnasında intihar ederek ölür.
Alex kendisine saldıran sıçanların da yardımıyla içinde bulunduğu tahta kafesi yere düşürerek parçalamayı ve evine dönmeyi başarır. Sakın kitap bitti sanmayın… Buraya kadar ki kısım sadece kitabımızın 1. bölümü…
Romanımızın 1. Bölümü Alex’in kurban olduğu bölüm... Romanı okumamış olanlar için devamını yazmıyorum…


KİTAPTAN NOTLAR..
  • Polisiye- Gerilim; en severek okuduğum türlerden biridir.. Kitabı seçerken öncelikle arka kapak dikkatimi çekti elbette. Bazen arka kapak yazıları okuyanı tatmin etmeye biliyor ya da fazla beklentiye sokup hayal kırıklığına uğratabiliyor. Ancak Alex’in arka kapak yazısı son derece dozunda hazırlanmıştı bence…
  • 1.Bölümün girişinde de Alex’in peruk merakından uzunca bahsediliyor. Bu merak romana başlar başlamaz Alex’in gizlenme ya da tanınmama ihtiyacıyla ilgili şüphe uyandırdı bende. Tabi ki haksız çıkmadım…
  • Alex’in kafeste kaldığı günler anlatılırken çizilen tablo son derece ürkütücü… Açlık, eklemlerindeki ağrı, bir kafese tıkılıp kalma ve saldırmak üzere olan sıçanlar… Dahasına mideniz dayanmayabilir…
  • Thomas Vasseur (Alex’in abisi)ile  Pascal Trarieux’un tanışıklığından ilk kez 105. Sayfada bahsediliyor. Bu tanışıklık Alex ile ilgili olayların çözülmesinde önemli bağlantılardan biri….
  • Alex tanıştığı pek çok insana kendini farklı isimlerle tanıtmıştır. İsimleriye birlikte lensleri ve perukları da değişmiştir. Pascal’a Nathalie Granger, Bernard Gattegno’ya Léa, Felix’e Julia… Ayrıca Alex tanıştığı farklı insanlara farklı davrandığı için onu anlatan herkes farklı kadın portreleri çizmektedir. Ev arkadaşına göre son derece pasaklıyken, bir başkasına göre derli toplu titiz olabilmektedir.
  • Romanın 2. Bölümünde anlatılan cinayetlerin işleniş şekli ilginç bir o kadar da manidar. Katil öldürdüğü kişilerin biri hariç hepsinin başına sert bir cisimle vurduktan sonra boğazından sülfirik asit boşaltarak öldürüyor. 30 yaşındaki bir genç kadını seri katile çeviren şey nedir acaba? Alex cinayet işlerken öldürdüğü kişileri rastgele seçiyormuş gibi görünüyorken; ardından kişileri neden öldürdüğü açıklanıyor elbette.
  • Alex’in cinayet işlediği yerlerde parmak izlerini bırakmaktan çekinmemesi de ilginç… Bunda poliste kaydının olmamasının da etkisi var elbette…
  • Alex kitabın 1. Bölümünde kurban, 2. Bölümde katil, 3. Bölüm de ise intikamcı oluyor ve kitabın arka kapağında iddia edildiği gibi şaşırtıyor. Hele 3. Bölümde Alex’in kurguladığı bir cinayet var ki...
  • Biraz da romanın dilinden bahsedecek olursak; dili son derece akıcı.. Dili yalın ve akıcı. Tasvirler tadında bırakılmış, gereksiz uzatmalardan özellikle kaçınılmış.. karakterlerle ilgi gereksiz bilgi kalabalığı yapılmamış…
  • 1.ve 2. Bölümde Alex ile komiser Camille’ın arasında gidip geliyor romandaki öykü...  Alex’in 2. Bölümün sonundaki ölümünün ardından olaylar Camille tarafından anlatılarak roman bitiriliyor.  Romanın sonunu tahmin edemiyorsunuz, sonuna kadar temposu koruyor…

NOT: PİERRE LEMAITRE görseli netten alıntıdır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...