RUS EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RUS EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2018 Pazar

NİKOLAY VASİLYEVİÇ GOGOL – ÖLÜ CANLAR

MERHABALAR,

KİTABA BAŞLARKEN;
"Hayat dediğimiz ne?Acıların yer aldığı bir vadi. Dünya dediğimiz? Duygusuz insanlar kalabalığı."
“Ah, Rus Milleti! Bir türlü eceliyle ölmeyi beceremez!” (Sayfa 170)

ARKA KAPAK
Zengin olmak için akıl almaz bir plan yapan Çiçikov, sahip oldukları köylü sayısı üzerinden vergi ödemek zorunda olan toprak sahipleriyle görüşür. Rusya’daki önemli bir kanuni boşluk sayesinde, sadece resmi kayıtlarda yaşıyor görünen köylüleri kâğıt üzerinde satın almak ister. Ölü canlar üzerinden yapılan pazarlıklar, karikatürize edilmiş karakterlerle daha da çarpıcı hale gelir ve okurun aklında tek bir soru oluşur: Artık yaşamayan birinin sahibi kimdir?


Gogol’ün, Puşkin’in önerisiyle İlahi Komedya’dan esinlenerek yazdığı ve zengin olma hayalinin peşinde karanlık yollara sapmanın kolay ve alışılagelmiş olduğunun gösterildiği bu eseri, Uğur Büke’nin özenli çevirisiyle sunuyoruz.


19 yy.’ daki Çarlık Rusya’sında Pavel Ivanovic Çiçikov, her ne kadar farklı tanıtsa da yaptığı dolandırıcılıklardan dolayı gümrük dairesinden kovulmuş, işsiz güçsüz, düzenbaz biridir. Serflik sistemi kaldırılmadan önce; toprak sahipleri sahip oldukları köylü sayısına göre devlete vergi ödemekteydiler. Köylü sayımları dört yılda bir yapılmakta ve nüfustan düşme işlemi de buna istinaden dört yılda bir yapılmaktaydı. Toprak sahipleri köylülerini teminat olarak göstererek devletten para alabilmekteydiler. Bu durumu bilen Çiçikov bir plan yapar. 
Kendisini de zengin, nüfuzlu bir devlet görevlisi gibi tanıtan Çiçikov, tanıştığı toprak sahiplerini cüzi bir para karşılığında sayımdan sonra ölmüş, diğer sayıma kadar vergisi ödenecek “ÖLÜ CANLAR” dan kurtarmak ister. Amacı hem zengin bir toprak sahibi gibi görünmek, iyi bir evlilik yapmak hem de ölü canları teminat göstererek devletten para almaktır.
Çiçikov N. adlı kasabaya gelir. Öncelikle  geldiği kasabada kaldığı handa o bölgenin ekonomik durumunu, toprak sahiplerinin adlarını, devlet memurlarının karakterlerini ve köylülerinin sayısını öğrenir. Yanındaki arabacısı Selifan ve Uşağı Petruşka da ona yardımcı olur.  

Kasabanın eşrafı Çiçikovun girişkenliğine, sevimli mizacına aldanır; onu çiftliğinde çalışacak işçi arayan bir toprak sahibi sanarak aralarına alırlar. Çiçikov farklı biçimlerde tanıtıp, sevimli göstererek kendisini ileri gelenlerin evlerine yaptıkları eğlencelere davet ettirmeyi de başarır. Çiçikov toprak sahiplerini ölü canların vergi yükünden kurtarma bahanesi ile pek çok ölü canı satın alır. Silik ve şahsiyetsiz, Manilov’dan Kumarbaz, yalancı ve sarhoş Nozdrov’dan, kaba saba Sobakeviç’den ve pek çok toprak sahibinden ölü canlar alır. 


Ancak sonraları satın aldığı ölü canların eski sahipleri yavaş yavaş da şüpheye düşmeye başlar. Vergi yükünden başka bir işe yaramayan ölü canları Çiçikov ne yapacaktır. Çiçikov’un kendisine az para ödediğinden şüphelenen yaşlı bir toprak sahibi olan merhum bakanlık kâtibinin karısı Korobaçka Çiçikov ile ilgili ileri geri konuşarak insanların şüphelerini Çiçikov üzerine çeker. 
Dedikodular üzerine kentin ileri gelenleri polis müdürünün evinde toplanırlar. Çiçikov’un gerçekte kim olduğu ile ilgili iddialar ortaya atılır. Nozdrov’un söyledikleri büsbüütn ortalığı karıştırır. Kimileri onun valinin güzeller güzeli kızıyla evlenmek istediği iddiasını ortaya atar. Hatta Çiçikov bazılarına göre Valinin kızını kaçıracaktır. Bazıları da onun bir casus, hatta kılık değiştirmiş Napolyon olduğunu söyler. Çiçikov alelacele hazırlanır, kasabadan ayrılır ve aynı senaryoyu oynayacağı bir diğer kasabaya doğru atlı arabasını sürer. 
2 ve 3. ciltleri de kitabımızda...


“Rus halkı lafı gediğine tam koyar! Eğer birisine lakap uydurulmuşsa, o lakap bütün sülalesine yayılır, nereye giderse gitsin, ister memur olsun, ister emekli, ister Petersburg’a isterse dünyanın bir ucuna gitsino lakap peşini bırakmaz. Sonrasında her türlü kurnazlığa başvursa da, her yolu deneyerek, hatta parayla yazıcı tutup eski knyaz kütüklerinden sildirmeye çalışarak kurtulmaya çalışsa da hiçbir şey fayda etmez. Ne de olsa karga olanca sesiyle bağırıp yerini belli eder. Yakıştırılan lakap aynı yazı gibidir. Ne kazınır ne de baltayla kesip atılır.” (Sayfa 135)


ALINTILAR
“Ne olursa olsun, gençliğin neden olduğu boş hayallere değil, sağlam bir temele dayanmadığı sürece insanın hedefi tam olarak belli olmaz.” (Sayfa 181)
“Kadınların karakter olarak erkeklere göre daha zayıf ve güçsüz oldukları olaylar vardır ama yeri geldi mi yalnızca erkeklerden değil, dünyadaki her şeyden daha sert oldukları da gerçektir.” (Sayfa 211)
“Aptalın sözü ne kadar aptalca olursa olsun bazen akıllı birinin kafasını karıştırmaya yeterlidir.” (Sayfa 214)
“Korku bulaşıcılıkta vebadan daha tehlikelidir, anında yayılır.” (Sayfa 238)
“Yol sözcüğü nasıl da tuhaf, insanı çeken, alıp götüren muhteşem bir sözcüktür!” (Sayfa 271)
“…para dünyadaki en güvenilir şeydir.”( (Sayfa 276)


KİTAPTAN NOTLAR
Koridor Yayınlarının bez ciltli hazırlamış olduğu klasikler serisinden pek çok kitap aldım. Daha önce Franz Kafka’nın “DAVA”sını da yorumlamıştım kendimce. Kitapların baskısı, kağıt kalitesi ve kapağı gerçekten güzel. Ancak daha önce İletişim Yayınlarından almış olduğum Savaş Ve Barış, Suç Ve Ceza, Anna Karenina, Oblomov… gibi klasiklerin önsöz ve sonsözlerinde kitap  ve yazar ile ilgili ayrıntılı bilgileri okumak kitabı, kitabın yazıldığı dönemi ve ayrıntıları anlamak son derece güzeldi. Her ne kadar bez cilt görüntü olarak bir adım önde olsa da sanırım klasikleri İletişim Yayınlarından almak kitabı özümsemek isteyen okuyucu için daha doğru olacak diye düşünüyorum. Ya da belki Koridor Yayınları yeni basımlara bu tarz bilgiler ekleyebilir.
Kitabın ilk cidinin yazımının ardından yazar 3 cilt olarak tasarladığı seriyi tam anlamı ile tamamlamamış. Kimi kaynaklar sağlık sorunlarından kimisi de gelen ağır eleştirilere bağlı olduğunu belirmekte. Yazarın sağlığında basılmamış, el yazmaları ile 2. Ve 3. Ciltler eklenmiş. Fakat 2. Ve 3. Ciltte eksik bölümler, eksik sözcükler bolca bulunmakta. Bu durum kitaptaki notlar ve eklemeler dışında olsa da maalesef bazı bölümlerin anlaşırlığını eksik kılmış.



Yazar zaman zaman romanı keserek okuyucuya seslenmiş, bazen oldukça uzun gelebilecek betimlemeler ile özellikle Rus halkı ile ilgili hiciv içeren yorumlarını yapmıştır. Bu kısımlar benim kitapta en çok sevdiğim kısımlar oldu. 
Yazar kitabında karakterler aracılığı ile dönemi, Rus halkını, Rus köylüsünü oldukça mizahi bir dil ile eleştirmiş. Edebiyat tarihçilerinin iddiasına göre yazar üç cilt olarak tasarladığı eserin ilk cildinde adeta bir kolay yoldan para kazanma hayali kuran dolandırıcılar geçidi tasarlamıştır. İkinci ciltte ise; Rus insanının olumlu taraflarını işleyerek insanına olan umudu işleyecektir. Ancak yazarın hastalığı da ömrü de yetmemiştir maalesef… Keşke okuma imkânımız olabilseydi. 

NOT: İLK GÖRSEL ALINTIDIR.

12 Ekim 2018 Cuma

SALTIKOV ŞÇEDRİN – BÜYÜKLERE MASALLAR

MERHABALAR,



Sizlerle daha önce  Rus edebiyatının en büyük yergi ustalarından sayılan Şçedrin’in “GOLOVLEV AİLESİ”ni paylaşmıştım. Sırada yazarın Çar sansüründen kurtulmak adına, masal formatında yazdığı, toplum ve sistem eleştirileri içeren ve 27 masaldan oluşan kitabını paylaşmak istiyorum.



ARKA KAPAK
Büyüklere Masallar, Saltıkov Şçedrin'in sanatsal yaratıcılığının son on yılının ürünleridir. Ve onun en popüler olmuş yapıtıdır. Birkaçı dışında hemen hepsi 1883-1886 yılları arasında yazılmıştır. Şçedrin'in masal yazmaya başlamasının nedeni, yalnızca bir edebiyat türü olarak masalı denemek istemesi değil; Rusya'da gericiliğin alabildiğine azgınlaştığı o dönemin koşullarında masalın, ilerici sanatsal aktivitenin bir aracı olması ve Çar sansürünün uygulamasını zorlaştırmasıydı.



Şçedrin'in zengin düşsel içerikli masalları herkesin kolayca anlayabileceği bir dilde yazılmıştır. Yazar halk öykülerinden, destanlarından, söylencelerden, atasözlerinden, basit insanların konuşmalarından geniş ölçüde yararlanmıştır. Folklorik öğelerin bolluğuna rağmen, bütün olarak bakıldığında Büyüklere Masallar ne kompozisyon, ne konu yönünden geleneksel folklor şemalarının yinelenmesi değildir ve halk öykülerine benzemezler. Burada tıpkı Puşkin'in ya da Andersen'in masallarında olduğu gibi, sanatçının halk yaratıları üstündeki zenginleştirici etkisi söz konusudur.

KİTABA DAİR;
Kitabın içeriğindeki öykülerin tamamına blogda yer vermek  tek bir posta sığmayacağından bazı masallarda da benzer mesajlar sıklıkla verildiğinden kitapta yer alan 27 masaldan en çok dikkatimi çeken birkaç tanesini özetlemek istiyorum.

Vicdan Kayboldu (S.9 - 22, Kitabın İlk Öyküsü)

Vicdan ortadan kaybolur. Ancak insanlar bu durumdan rahatsız olmak bir tarafa vicdanın yokluğunun verdiği özgürlük ve mutluluğa çarçabuk alışırlar. Yerlerde ayaklar altında gezinene paçavraya dönene Vicdan’ı ilk olarak ayyaş bulur. Onu içki parasına çevirmek maksadıyla alır almaz, geçmişi ve yaptığı hatalar gözünün önüne gelir. Elektrik çarpmışa döner.
Ayyaş Vicdan’dan kurtulmak için onu meyhaneci Prohoriç’in eline bırakır. Neye uğradığını anlamayan meyhaneci ayyaşların çocuklarının ekmek parasını almamak için herkesi meyhaneden kovar. O gece rahat bir uyku çekerken tek kapik kazanamadıklarından rahatsız olan karısı adamın elinden Vicdan’ı semt pazarında Semt Komiseri Lovets’in cebine koyuvermiş. Köylülerden haraç alan onların mallarına kendini ortak gören ve eve çuvallar dolusu erzakla dönen Komiser bir anda değişir. Hatta doyurması için eve karısına kentin dilencilerini de getirir.
Karısı kocası uyuyunca cebinde Vicdan’ı bulur. Ondan kurtulmak için Vicdan’ı zarfa koyup Yahudi Samuel’ gönderir. Samuel de zarfı değiştirip Vicdan’ı hayır kurumuna bağışlar. Orada da barınamayan Vicdan kıt kanaat geçinen bir esnafa sığınır. Esnafın da Vicdan için yeri yoktur. Vicdan esnaftan kendisini yeni doğan bir Rus yavrusunun kalbine koymasını ister.

“Şimdi küçük yavru büyüyor; onunla birlikte yüreğindeki vicdan da büyüyor. Küçük çocuk büyüyüp koca adam olduğunda, vicdan da büyümüş olacak. Ve o zaman haksızlıklar, aldatmacalar, zorbalıklar yok olacak; çünkü o zaman vicdan çekingen olmayacak ve her şeye dilediği düzeni verebilecek.” (Sayfa 22)


Bilge Kayabalığı (S.33 - 39)


ÖZET
Ana babası çok akıllı olan bir kayabalığı vardır. Ana baba kayabalıkları yıllarca turna balığına yem olmadan, insanların çorbalarına girmeden yaşayıp gitmektedirler. Genç kayabalığı nereye baksa tehlikeleri görmektedir gözü. Yengecin kıskacı, turna balığının dişleri onu korkutmaktadır. İhtiyar kayabalığı bir gün genç kayabalığına nasıl balık çorbası olmaktan kurtulduğunu anlatır. O günden sonra genç balığının korkusu daha da büyür.
Kendine kayaların arasında sadece kendinin sığabileceği bir yuva yapar. Avlanmaya kimsenin olmadığı saatlerde çıkar. Sürekli yakalanma korkusu yaşayıp dururken; her gün kovuğunda yaşadığına şükreder durur. Böylece yaşlanıp gider.
Bir süre sonra kendine Bilge kayabalığı demeye başlar. Bilge kayabalığı bir taraftan yaşadığına sevinirken bir yandan da diğer kayabalıkları bana nasıl bu kadar yaşadığımı neden sormuyorlar diye hayıflanmaktadır. Ancak kayabalığı çevresinde kimseciklerin kalmadığını,  yalnız kaldığının da farkına varır. Ölüm korkusuyla, ne aile kurabilmiş; ne de arkadaş edinmiştir. Öylece kovuğunda ölümü bekler.

“Ona ne oldu? Turnabalıklarına mı yutuldu, yengece mi makaslandı, kendi eceliyle öldü de suyun yüzüne mi vurdu? Bunları ne gören, ne bilen var. Ama kendi kendine ölmüş olması çok olasıdır. Hastalıklı ve ölmekte olan kayabalığını yutup da ne yapsın turnabalığı? Ve kim ne yapsın, onun bilgeliğini.” (Sayfa 39)  

ALINTILAR

“Ancak onun böyle kıyıcı olması kendi isteğiyle değildir. Karışıkça bir yapısı vardır çünkü kurdun: etten başka bir şey yiyebilmesi olanaksızdır. Kendisine etli yemekler sağlayabilmesi için de can almaktan başka bir yolu yoktur. Sözün kısası, o, cinayet işlemek ve haydutluk yapmak zorundadır.” Zavallı Kurt (S.47 - 54)

“Bir hayvan olarak’ dermiş Aslan: “Tarihe geçmek hiç iyi bir şey değildir! Tarih yalnızca büyük kan dökmelere değer verir, küçükleri ise aşağılayarak anar!” (Sayfa 70)

“Akbalığı tutmuşlar, içini temizlemişler (Yalnızca üremesine yarayacak organlarını bırakmışlar) ve kuruması için güneşe asmışlar: Bırak kurusun güneşte! Üçüncü gün Akbalığın karın derisi buruşmaya başlamış, kafası kurumuş, beyni havalanıp gevşemiş. Ve akbalık böylece yaşamaya başlamış.

“Ne güzel” diyormuş durmadan, “İyi ki bütün bunlar başıma geldi. Artık benim ne fazla fikrim ne de fazla vicdanım var. Ve ne de bunlara benzer şeylerim olacak. Bendeki gereksiz her şeyi havalandırdılar, temizlediler, kuruttular ve bundan sonra ben artık kendi yolumda kolay ve sakin adımlarla yürüyebilirim!(Sayfa 83)

“Hayatta birinci derecede rol oynayan şey iyiliktir… Kötülük ise yanlışlıkla karışmıştır hayata. Hayat gücü, her zaman için iyiliğin içinde bulunur. Zaten hayatın iyilik gibi güven verici bir yanı olmasaydı, tarih de olmazdı. Hem hiç düşündün mü şu tarih denilen şeyin özü nedir? Tarih, özgürlüğün öyküsüdür; iyilikle mantığın, kötülükle kafasızlığa karşı kazandığı zaferin öyküsüdür.” (Sayfa 112)

“Havla dostum, havla”demiş, bugün çevresinde iyi etki bırakmak isteyen insanlar bile köpek gibi havlamak zorundalar.” (Sayfa 186)


“Varsıl İvan esner, haç çıkarır, yoksul İvan’a bakar acırmış. Sonra da: “Ne tuhaf şu dünyanın hali! dermiş. Sürekli çalışan, üreten adamın sofrasında bayram günleri bile yavan lahana çorbası bulunurken, işi gücü yatıp dinlenmek olanların sofrasında yalnızca bayram günleri değil, sıradan günlerde bile çorbalar etsiz olmuyor. Bu neden böyle acaba?” (Sayfa 195)


KİTAPTAN NOTLAR

Daha önce yazarın Golovlev Ailesini okumuş ve paylaşmıştım. Büyüklere Masallar yazarın 27 masaldan oluşan kitabı. Daha önce de belirttiğim üzere dönemin baskıcı rejiminin sansürlerinden kurtulmak, ve sistemi de eleştirmek adına yazar masal tarzını seçmiş. Kitapta yer alan her bir kahraman o dönemde olduğu gibi günümüzde de karşılığını bulmakta. Ölmemek aslında hiç yaşamayan Bilge Kayabalıkları, Vicdanını üç kuruşa satan insanlar, zalim yöneticiler.

Kitapta 27 masal ardı ardına okunurken; bazılarının konularının benzer hatta aynı olması masallar ilerledikçe biraz sıkıcı bir hal almış. Bence başlayıp bitirmek yerine parça parça okunursa; daha keyifli okuma olur diye düşünüyorum.

Yazarın yergi dilindeki başarı tartışılmaz. Ancak kitaba eklenmiş olan dipnotlar masalların anlaşılmasını kolaylaştırmış. Bu konuda yayınevini başarılı buluyorum.

YENİ OKUMALARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

5 Ekim 2018 Cuma

SALTIKOV ŞÇEDRİN – GOLOVLEV AİLESİ

MERHABALAR, 
Üniversiteden beri kitaplığımda yer alan okumaktan keyif aldığım Şçedrin'in Golovlev Ailesi'ni paylaşmak istiyorum sizlerle... Rus Edebiyatı'nı ve klasikleri okumayı seven bir okur olarak güzel bir okuma oldu. Eski bir dostla sohbet etmek gibiydi.


MİHAİL YEVGRAFOVİÇ SALTIKOV (ŞÇEDRİN LAKABIDIR.)

ARKA KAPAK
“…Kısacası ne yandan bakılsa durum değişmiyordu: Hayatla bütün hesaplar görülmüştü. Yaşamak hem acı vericiydi, hem de gereksiz; gerekli olan tek şey, ölümdü ama işte bu tek gerekli şey de bir türlü gelmek bilmiyordu. Ruh kendisini böylesine candan arzu ederken, ölümün cilveler yaparak şımarıkça gelişini geciktirmesinde alçakça bir ihanet vardı sanki…”



 ÖZET
1875 - 1880 yılları arasında yazılan Golovlev ailesinde yaşanan hadiseler serflik (toprağa bağlı kölelik)kaldırılmadan önce, bir toprak ağasının malikânesinde başlar. Ana karakter Anna Petrovna ve kocası Vladimir Mihayloviç’ten başlayarak, onların çocukları ve torunlarının yaşantısını, ailenin üç nesil boyunca ahlaki ve fiziki çöküşünü anlatır.  

“Golovleva ki ölümün ta kendisi…acımasız ve doymak bilmeyen… her an yeni kurban bekleyen…Dayılarının ikisi burada öldü; iki dayıoğlu, sonunda kendilerini ölme götürecek “ağır yara”larını burada aldılar ve Lybinka… uzaklarda, Kreçetova diye bir yerde “kendi işleri yüzünden” öldüğü sanılabilirse de, “ölümcül yara”yı o da burada aldı. Bütün ölümlerin, zehirlenmelerin yaralanmaların kaynağı burasıydı.” (Sayfa 375)

Arina Petrovna; altmış yaşlarında hala dinç bir kadındır. Sert yapılıdır. Karşısındaki insanlardan itaat ve uysallık bekler. Engin ve verimli topraklara zengin bir mülke sahiptir. Bu mülkü Arina Petrovna tek başına yönetir. Arina Petrovna; malını arttırma, çiftliğinin sınırlarını genişletme hırsıyla çalışan çalışkan ve cimri denecek kadar hesaplı bir kadındır.
Arina Petrovna’nın tersine kocası Vladimir Mihayloviç ise hayatı bitmez tükenmez bir tatil olarak yaşayan ayyaş ve işe yaramaz bir adamdır. Aklı bir karış havadadır. Henüz gençlik yaşlarında derbederliği ve çapkınlığıyla ünlenen Vladimir Mihayloviç, kaygının olmadığı bir yaşam sürmekte çalışma odasındaki zamanını Barkov’un (müstehcen şiirleri ile ünlü bir yazar) şiirlerini okuyup benzerlerini yazmakla geçirmektedir.  


Her ne kadar ailenin reisi o olsa da; reislik görevlerini Arina Petrovna yerine getirirken; o sefil hayatına devam etmektedir. Çiftin dört çocuğu vardır. En büyük çocukları Stephan Vladimiriç Golovlev diğer adıyla “Sümsük Styopka” dır. Karakter olarak babasına benzemektedir. Daha küçük yaşından itibaren aile içinde belki de babasına benzemesinden nefret edilenler arasına girmiş, çocukluğundan başlayarak evde hep şamar oğlanı ya da soytarı rolü oynamıştır.

“Bu akışa yeni bir yön verebilmek için çetin uğraşları göze almak, maddi manevi cesaret sahibi olmak gerekir. Bu ise neredeyse intihar gibi bir şeydir. İntihar etmeden önce insan hayatına lanet eder; ölümün kendisi için bir kurtuluş olduğunu da bilir, ama yine de ölüm aleti elinde titrer: ölüm aleti elinde titrer: bıçak boğazdan kayar, tam alında patlaması gereken tabanca daha aşağıda patlar ve yalnızca sakatlar.” (Sayfa 235)

Yıllar öncesinde bir asker ile kaçıp geride iki öksüz kız çocuğu bırakarak ölen kızı Anna Vladimirovna ve Pavel Vladimiriç ve kan içici olarak da bilinen Porfiri Vladimiriç (İyudişka = ihanet eden havarinin adından gelmektedir) vardır.  


Porfiri Vladimiriç Golovlev; evde üç adla anılırdı. İyuduşka, kan içici ve içi dışı bir çocuk. Daha küçücükken aziz dostu annesine sokulmayı, gizlice omzundan öpmeyi ve ona bilgi sızdırmayı severdi. Porfiri’nin iki yüzlülüğü, kurbanı olarak seçtiği kişiye karşı gösterdiği derin sevecenlik, saygı, tatlı dillilik ardında gizlidir. Gevezeliklerinde öylesine sezilmez bir sinsilik, kahpelik vardır ki kurbanı çaresizlik içinde inecek darbeyi beklemekten başka bir şey yapamaz. Aynı zamanda çevresinde herkesin benimseyip saygı gösterdiği gerçeklerden büyük bir ustalıkla yararlanır ve ne yaparsa ‘’ akrabaca, Allahın izniyle ve yasalara göre’’ yapar. Her bakımdan, hatta olumsuz özellikleri yönünden bile bir hiçtir, ama yine de bu hiç çevresindeki herkesi korku içinde tutar. Böylece de korkutan, ezen, yok eden bir anlam kazanır hiçlik. Bunun nedeni hiçliğinin feodal ahlaka, yasalara ve dine yaslanmasıdır.

“… Hayatı boyunca aile sözcüğü dilinden düşmemişti; aile adına kimilerini cezalandırmış, kimilerini ödüllendirmişti; aile adına kendini her şeyden yoksun bırakmış, kendine işkence etmiş, hayatını hayat olmaktan çıkarmıştı, oysa şimdi birdenbire kendisinde özellikle olmayan şeyin aile olduğu ortaya çıkıvermişti.” (Sayfa 103 )

Pavel Vladimiriç Golovlev ise; kardeşi Porfiri’nin tam tersidir. En ufak bir davranışta bulunabilme, en küçük bir şey yapabilme yeteneğinden yoksundur. Yaş aldıkça, gizemli bir biçimde somurtup duran, yüreğinin ateşi sönmüş, gevşek, uyuşuk bir insan olur çıkar. 


Bir de ailenin üçüncü kuşakları vardır. Arina Petrovna’nın torunları: Aninka ve Lybinka ölen kızının öksüz kızlarıdır. Annelerinin ölümünden sonra Arina Petrovna onların bakımını üstlenir. Yaşarken annelerine pay olarak verdiği Pogorelka’nın devamı için de çabalar. Öksüz kızlar sahneye çıkma, kendi paralarını kazanma isteğiyle Moskova’ya gitseler de sonları hüsran olur.

“Ya yarın, insanoğlu, yarın neredesin?” (Sayfa 39) 

Porfiri Vladimiriç’in oğulları Vladimir ve Pyotr da henüz babaları yaşarken biri intihar ederek, diğeri de sürgüne giderken yolda ölürler. 


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın fiziki yapısından başlamak istiyorum. Kitabın ciltli kapak olması benim öncelikli tercih sebeplerimden. Öteki Yayınlarının geçmişte kullandığı beyaz 1.hamur kağıt yerine krem tonlarında 1.hamur kağıt tercih etmesi de güzel bir seçim olmuş. Üniversite yıllarımda aldığım Öteki yayınlarından alınan kitaplardan bu şekilde ayrılmış oluyor.
Golovlev Ailesi Rus Edebiyatının sivri dilli, hiciv yazarı Saltıkov Şçedrin’in en bilinen eserlerinden biridir. Roman “Aile Meclisi, Akrabaca, Bilanço, Yeğencik, Yasak Olan Aile Sevinçleri, Mirasçısı Olmayan, Hesap” olmak üzere yedi bölümden oluşmaktadır.

Kitabın başlangıcında Kitabın çevirmeni Mazlum Beyhan tarafından kaleme alınmış bir “ÖNSÖZ” bulunmaktadır. Kitaba dair ayrıntıların bulunduğu bu açıklama kitabı anlamak ve karakterleri yorumlamak bakımından güzel hazırlanmış olduğunu düşünmekteyim. Ancak kitaba dair içeriğe sahip olduğundan kitabın bitiminden sonra okunması da tercih edilebilir.
Kitabın başlangıcındaki tanıtım bölümünden okuduğum kadarıyla yazar Golovlev Ailesi’ni başlangıçta bir roman olarak düşünmemiştir. İlk bölüm olan “Aile Meclisi”ni 1875 yılında vatan notlarında yayınlamıştır. Aynı konuyu sürdürmesi için pek çok mektup almıştır. Turgenyev’in  mektubunda Sçedrin’e ‘’ ister istemez Saltıkov bu yazı dizisini neden romanlaştırmıyor diye soruyor insan.’’ yazması üzerine yazar hikayelerin yerine bu karakterler ve olaylar üzerine büyük bir roman yazmaya karar vermiş ve diğer bölümleri yazmıştır. Bunu yanında; İyuduşka’dan çok etkilenen Gonçarov ise mektubunda Şçedrin’e’’ Hayır İyuduşka ne karnına bir bıçak saplayabilir ne de alnına bir kurşun sıkabilir’’ diye yazmış ve ona baş kahramanın trajik sonuyla ilgili çeşitli önerilerde bulunmuştur. Gerçekten  İyuduşka karnına bıçak saplayacak ya da alnına silah dayayacak kadar cesur değildir.

Sçedrin araştırıcılarının yazarın dostlarının ve çağdaşlarının belirttiklerine göre Golovlev ailesine Saltıkov kendi ailesinden pek çok ayrıntı almıştır. Örneğin; Arina Petrovna Golovleva yazarın annesi Olga Mihaylovna Saltıkova’dır. Turgenyev de bu kanıdadır ve bu düşüncesini de yazar bir mektupla iletmiştir. ‘’ sümsük styopka ‘’ yazarın kardeşi Nikolay Yevkrafoviç’tir. İyuduşka ise pek çok yönden yine yazarın kardeşlerinden Dimitri’ye benzemektedir. Sçedrin’in de annesine yazdığı bir mektupta kardeşi için “… bir eliyle haç çıkarırken öteki eliyle rezillikler yapmaya, ikiyüzlülükler etmeye ne zaman son verecek bu adam?” yazmıştır. 


“Kişilikleri zayıf insanların hayatlarını çevreleyen dış duvarlar onların üzerlerindeki yükü hafifletir. Güç anlarda içgüdüsel olarak bu duvarlara dayanır ve orada kendilerini haklı çıkaracak gerçekler bulurlar.” (Sayfa 236) 


 “…Kısacası ne yandan bakılsa durum değişmiyordu: Hayatla bütün hesaplar görülmüştü. Yaşamak hem acı vericiydi, hem de gereksiz; gerekli olan tek şey, ölümdü ama işte bu tek gerekli şey de bir türlü gelmek bilmiyordu. Ruh kendisini böylesine candan arzu ederken, ölümün cilveler yaparak şımarıkça gelişini geciktirmesinde alçakça bir ihanet vardı sanki… Burada kokmuş tuzlu etle beslerlerdi insanları, öksüzlerin kulakları nefretlik, dilenci, asalak, açgözlü gibi sözleri ilk kez burada duymuştu. Burada hiçbir şey cezasız kalmaz, hiçbir şey o katı, duygusuz kadının keskin gözlerinden kaçmazdı: Ne fazla bir lokma, ne düşürülüp kırılmış beş paralık bir oyun­cak, ne yırtılan bir bez parçası, ve ne de eskitilmiş bir ayakka­bı. Her aykırılığın düzeltilmesi, her bozulan şeyin onarılması ya azarlama, ya dayakla olurdu. ... Golovlevo’dan daha iğrenç bir yer, Golovlevo’daki yaşamdan da­ha iğrenç bir yaşam düşünülebilir miydi?”  (Sayfa 387)


ŞÇEDRİN'in BÜYÜKLERE MASALLARI ile görüşmek üzere... 

4 Eylül 2017 Pazartesi

FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ - SUÇ VE CEZA

MERHABALAR,

Kitap blogumu uzun zamandır ihmal ediyorum. Okuduğum, altını çizdiğim satırlar bir bir artarken, bilgisayar başına oturup, okuduklarımı toparlama isteğim o kadar azaldı nedense.... Geçtiğimiz yıldan bu yana klasikler gençlikte, orta yaşta ve yaşlılıkta okunmalı düsturundan hareketle orta yaş okumalarına başladım. Üniversite yıllarında aldığım pek çok klasiği İletişim Yayınlarının Klasikleri ile değiştirmeye başladım. Oblomov, Savaş ve Barış bekleyedursun Suç ve Ceza'yı bekletmeden tekrar okuyayım istedim. 

Üniversite yıllarımda tanıştığım Raskonikov'la yeniden yüzleşmek son derece keyifliydi. Raskolnikov, satırlar arsında beklerken ben ne çok yol kat etmişim diye düşündüm. Dünya edebiyatının ölümsüz karakteri gençlik telaşı ile değerlendirmenin yanında, şimdiki bakış açımla değerlendirmek bana iyi geldi. 

Daha önceki yazılarımda ayrıntılı özetler vermiştim. Hatta sıkça da bu konuda eleştirilmiştim. Bu defa kitaptan "Alıntılar" ile yetinip, kitaptan notlarıma yer vereceğim. Zira Kitaptaki ruhsal derinliği özet ile veremeyeceğim kanaatindeyim. 
ARKA KAPAK
Düştüğü yoksulluk çıkmazında toplum kurallarının bağından kurtulduğuna inanan bir gencin hikâyesini anlatan Suç ve Ceza ahlâkın anlamını sorgular.
Dostoyevski’nin yazın hayatının olgunluk döneminde kaleme aldığı Suç ve Ceza, Raskolnikov adlı gencin ahlâki hesaplaşması üzerinde yükselir: Raskolnikov öldürmeyi planladığı tefeciden aldığı parayı hayırlı bir amaç için kullanırsa, işlediği suçun doğasını kalıcı biçimde değiştirebilir mi? Hırsızlık ve cinayet gibi suçlar, “yüce amaç”larla işlenmesi durumunda cezasız kalabilir ve vicdanın yükünden kurtulabilir mi? Dostoyevski’nin en çok okunan romanı olan Suç ve Ceza, yayımlandığı günden bu yana insan ideallerini ahlâki ve felsefi sorularla sınamaya devam ediyor.
“Aşkı ilk defa yaşamak gibi, denizi ilk defa görmek gibi, Dostoyevski’yi keşfetmek de insanın hayatında önemli bir tarihtir.” 
JORGE LUIS BORGES

“İnsanoğlunun kurtarıcısı olabilirdi. O, gardiyanı olmayı seçti.”
SIGMUND FREUD 

 
ALINTILAR
“Temmuz başlarında, çok sıcak bir yaz günü akşamüzeri bir genç, dar S…… Sokağı’nda kirada oturduğu hücreyi andıran odasından çıktı. Sokakta kararsız, ağır adımlarla K…… Köprüsü’ne doğru yürümeye başladı.” (Suç ve Ceza’ya Başlarken… S. 35)


“Kimi zaman hiç tanımadığımız bir insanla karşılaşırız, ilk bakışta içimizde bir ilgi duyarız ona karşı. Tek sözcük konuşmadan, bir anda olur bu.” (S. 44)

“… yoksulluk ayıp değildir biliyorum. İçkiye düşkünlüğün bir erdem olmadığını da biliyorum. Gelgelelim sefalet ayıptır efendim, ayıptır… Doğuştan olan duygularınızın soyluluğunu yoksullukta koruyabilirsiniz. Ama sefalette hiç kimse hiçbir zaman başaramaz bunu… Sefalette, daha bir gurur kırıcı olsun diye insanların arasından sopayla kovalamazlar sizi de süpürgeyle süpürür atarlar.” (S. 46)
“Sağlıksız ruhsal durumlarda düşler çoğu zaman olağanüstü bir belirginlikle, parlaklıkla, aşırı bir benzerlikle gerçeği andırırlar. Kimi zaman olağanüstü bir tablo oluşur. Ama ortam, olaylar öylesine inandırıcıdır, öylesine ayrıntılı, öylesine beklenmediktir, tablonun sanatsal yapısının ayrıntılarıyla öylesine uyumludur ki, bu düşü gören Puşkin ya da Turgenyev gibi bir sanatçı bile olsa, ayıkken böylesine şeyleri düşünmesi olanaksızdır. Hastalıklı düşlerdir bunlar. Uzun süre akıldan çıkmazlar, insanın altüst olmuş, zaten bozulmuş organizması üzerinde derin izler bırakırlar.” (S. 89)
Öte yanda, parasızlıktan boş yere yok olup giden genç, ışıl ışıl insanlar... Her yerde böyle bu! Kocakarının manastıra bırakacağı parayla girişilebilecek, düzeltilebilecek yüzlerce, binlerce iş... Yaşamları yoluna girecek yüzlerce, binlerce insan; yoksulluktan, çürümüşlükten, yok olmaktan, ahlak bozukluğundan, cinsel hastalıklar yüzünden hastanelere düşmekten kurtulacak onlarca aile... Bütün bunlar o kocakarının parasıyla olacak… Öldür onu, al paralarını git insanların yararına kullan… Ne dersin, binlerce hayırlı iş küçücük bir cinayeti bağışlatmaz mı? Binlerce yaşamın yok olmaktan, çürümüşlükten kurtulmasına karşılık bir yaşam… Bir ölüme karşılık yüz yeniden doğuş… Hesap var burada! Ayrıca toplumsal dengede bu veremli, aptal, acımasız kocakarının yaşamının ne anlamı olabilir ki? Bir bitin ya da hamam böceğinin yaşamından fazlası olamaz. O kadar bile değildir, çünkü topluma zararı vardır kocakarının. İnsanların yaşamına zararı var:” (S. 101)
“ Dürüst, duygulu bir insan içini döker, işbilir adam dinler, zamanı gelince de öğrendiklerini çıkarına kullanır.” (S. 163)

“…ölüm cezasına çarptırılmış biri sehpaya çıkmadan bir saat önce şöyle söylüyor, ya da düşünüyordu: “Yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde ancak iki ayağımı koyabileceğim kadar daracık bir yerde yaşayacak olsaydım, dört bir yanım uçurumlarla, okyanuslarla çevrili olsaydı, fırtınalar, zifiri karanlık olsaydı her yanım, kimsecikler olmasaydı yanımda, o daracık yerde öylece bir ömür, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamak isterdim… Evet, şimdi ölmektense, öyle yaşamak isterdim! Yaşayabilsem, yalnızca yaşayabilsem, yaşayabilsem! Nasıl olursa olsun, yaşasam!..” Ne yaman bir gerçek! Tanrım, ne yüce bir gerçek bu! Ne alçak bir yaratık şu insanoğlu! (Aradan bir dakika geçtikten sonra ekledi) Bu nedenle ona alçak diyen de alçaktır! (S.200-201)


“Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?” (S.294)

“Svidrigaylov başını hafifçe önüne eğdi, başka yana bakarak kendi kendine konuşuyormuş gibi,
-Böyle durumlarda (hayal görme durumlarında) genelde ne derler insana diye mırıldandı Svidrigaylov. Şöyle derler: ‘Hastasın sen. Sana öyle geliyor. Aslında yok öyle bir şey. Aslında mantığın kabul edeceği bir şey değil kuşkusuz. Bu tür hayallerin yalnızca hastalara göründüğünü ben de biliyorum. Ama bu, hayallerin yalnızca hastalara göründüğünü gösterir, yoksa görülen hayallerin (halusinasyonların) gerçek olmadığı anlamına gelmez.
Raskolnikov sinirli,
-Elbette yoktur dedi.
Svidrigaylov başını yavaşça çevirip baktı Raskolnikov’a.
-Yok mudur? Öyle mi düşünüyorsunuz? Böyle düşünecek olursak: ‘Hayalet dediklerimiz başka dünyaların parçaları, orda yaşayan yaratıklar, o dünyaların başlangıcıdır diye düşünsek… Sağlıklı insanların onları görmelerine hiç gerek yoktur, çünkü sağlıklı insan daha çok bu dünyanın insanıdır, dolayısıyla bu dünyadaki yaşamın tam olması, düzenin bozulmaması için bu dünyanın yaşamını yaşamalıdırlar. Ama sağlığı birazcık bozulacak olursa, organizmasında bu dünyanın olan yaşam düzeni birazcık bozulursa hemen başka bir dünyanın yaşam belirtileri kendini göstermeye başlar. Hastalığı ne ölçüde ilerlerse öteki dünyaya yakınlığı da o ölçüde artar. Öldüğü zaman da bütünüyle öteki dünyaya geçer.” ( S. 345)



“Her şeyde, aşılması tehlikeli olan bir sınır vardır. O sınır bir kez aşıldı mı, bir daha geri dönüşü yoktur.” ( S. 358)


“-Başkaca bir nedeni kabul etmiyorlar! Saçmaladığım falan da yok benim!.. Onların kitaplarını göstereceğim sana. Her şeyi “toplumdaki bozukluklara” bağlıyorlar. Başka bir şey yok onlara göre! En çok sevdikleri deyim de budur! Buradan da şu sonucu çıkarıyorlar: Toplumdaki bozukluklar düzeltilirse protesto edilecek bir şey kalmayacağı için her türlü suç da bir anda kalkacaktır ortadan, herkes dürüst olacaktır. Doğa hiç hesaba katılmıyor... İnsanın doğası dışlanıyor. Yok sayılıyor doğa! Onlara göre tarih boyunca doğal bir süreç içinde gelişen, sonunda kendi düzenini kendi kuran bir toplum değildir asıl olan... Tam tersine, yalnızca matematik çalışmış bir kafadan çıkma, tarihsel, doğal bir süreçten geçmeden toplumu hemencecik düzene sokuveren, insanları bir anda dürüst, kusursuz yapıveren bir düşüncedir savundukları! Tarihi, içgüdüsel olarak sevmemelerinin nedeni de budur işte: “Rezaletten, saçmalıklardan başka bir şey yoktur tarihte.” Saçmalıklarla açıklarlar tarihteki her şeyi. Yaşamın doğal gelişimini de bu yüzden sevmezler: Nemize gerek bizim yaşayan insan! Canlılık ister yaşayan insan, mekanik yasalara boyun eğmez, kuşkucudur, gericidir! Bir ölü kokusu bile olsa burada, kauçuktan da yapılabilir aynı şey. Canlı olmayan, iradesiz, baş kaldırmayan bir köle... Sonunda her şeyi getirip yalnızca bir tuğla istifine, falansterlerde koridorların, odalann yerleştirilmesine bağlıyorlar! Evet, falanster hazır ama, falanster için doğanız henüz hazır değil. Yaşamak istiyor falansteriniz, yaşam sürecini tamamlamadı daha... mezara girmesine çok var! Yalnızca kuru bir mantıkla aşamazsınız doğayı! Mantık üç beş olayı çözebilir ancak, oysa doğada milyonlarcası var... Bütün bu milyonlarca olayı koparıp atmak, her şeyi yalnızca rahatlık, sorunsuzluk düşüncesine bağlamak! Sorunun en kolay çözümüdür bu! Ne kolay değil mi? Kafa patlatmaya gerek yok! Asıl önemli olan da kafa patlatmamaktır zaten! Yaşamın tüm gizi iki sayfaya sığar o zaman!” (S.309)


“İlk çağlardakilerden başlayıp Lycurgus'la, Solon'la, Muhammet'le, Napoleon'la vb. devam edersek, insanlığın yasa koyucularının, düzen getiricilerinin hepsi birer suçluydu. Hiç değilse, yeni bir yasa getirirken, o güne dek toplumun kutsal bildiği, atalardan kalma yasaları değiştirdikleri için suçluydular. Kuşkusuz, kendilerine bir yararı olacaksa (kimi zaman eski yasalara sadık kalmaktan başka suçu olmayan suçsuz insanların kahramanca döktükleri) kan bile durduramamıştır onları. Asıl ilginç olan da insanlığın her şeyini borçlu olduğu bu yüce kişilerin, bu düzen kurucuların büyük çoğunluğunun gerçekte acımasız birer kan dökücü olmalarıdır. Sözün kısası, buradan şu sonucu çıkarıyorum: Değil büyük insanlar, toplumda çok az, sürüden ayrılan, yani söyleyecek çok küçük de olsa bir şeyi bile olan insanların tümü, yaradılışları gereği, (kuşkusuz, az ya da çok), kesinlikle birer suçlu olmak zorundadır. Yoksa sürüden ayrılmaları çok güç olur. Sürüde kalmaya, gene yaradılışları gereği, razı olamazlar kuşkusuz. Bana sorarsanız razı olmamaları da gerekir.” (S.313)

 “Ana düşüncemin özü de şudur: Doğanın yasaları gereği insanlar genelde iki gruba ayrılırlar: Aşağı sınıf (olağan olanlar) ki böylelerinin görevi yalnızca kendileri gibi yaratıkların üremesinde hammadde görevi yapmaktır; bir de bulundukları ortamda söyleyecek yeni birşeyleri olan yetenekli, üstün insanlar... Kuşkusuz, burada birçok da alt bölümler söz konusudur. Ama bu iki grubu birbirinden ayıran çizgiler oldukça keskindir: Birinci grup, yani hammadde olan insanlar genel söyleyecek olursak, yaradılıştan tutucudurlar, uysaldırlar, her şeye boyun eğerek yaşayıp giderler, söz dinlemeyi severler. Bence bu tür insanlar söz dinlemek zorundadırlar da, çünkü bu onların yaradılış nedenidir. Bunda onları küçük düşürücü bir yan da yoktur. İkinci gruba gelince, sürekli yasaların sınırlarını zorlarlar böyleleri. Yetenekleri ölçüsünde yıkıcıdırlar, ya da buna yatkındırlar. Bu tür insanların suçları görecedir kuşkusuz, ayrıca çok çeşitlidir. Hayli değişik söylemlerle, daha iyi bir düzen adına günün düzeninin yıkılmasını savunurlar. Ama düşüncelerini gerçekleştirmek için cesetler üzerinden, kan gölleri üzerinden atlamaları gerekse bile, bence, ruhunun derinliklerinde, vicdanlarında bu kan gölünün üzerinden atlamaya izin verebilirler kendilerine. Ama şurasını da unutmamak gerekir kuşkusuz, düşüncelerinin büyüklüğüne bağlı bir şeydir bu. ... Ancak, pek de öyle endişelenecek bir şey de yoktur burada: Sürü hemen hiçbir zaman onlara bu hakkı tanımaz, (azını ya da çoğunu) katleder, olmazsa asar. Böylece tam anlamıyla haklı olarak, kendi tutucu görevini yerine getirmiş olur. Öte yandan, sonraki kuşaklarda sürü bu kez atalarının katlettiği, astığı bu kişilerin (azının ya da çoğunun) anıtlarını diker, önünde saygıyla eğilir. Birinci grup her zaman için bugünün efendisidir, ikinci grup ise geleceğin efendisi. Birinci grup dünyayı korur, dünyada insanların çoğalmasını sağlar, ikinci grup ise dünyayı harekete geçirir, amacına doğru götürür. Birinci grubun da ikinci grubun da var olmaya eşit hakları vardır. Sözün kısası, benim için ikisinin de hakları eşittir ve... vive la guerre éternelle (yaşasın sonsuz savaş) ... Kuşkusuz yeni bir Kudüs'e kadar ! (S.314) 

Ve.... Raskonikov'un başrol olduğu sahneler elbette unutulmazdır. Hatta nette bu sahneler ile ilgili pek çok çizim bulunmakta. Özellikle odasının çizimleri ve balta ile öldürme sahnelerinin çizimleri içinde son derece etkileyici olanlar da var. Kitapta beni etkileyen sahnelerden birini paylaşmak istiyorum sizlerle... Başrol Dunya ve Svidrigaylov'un....

““Tabancasını attı!” diye bağırdı, derin bir soluk aldı. Birden yüreğinden bir ağırlık kalkmış gibi oldu. Ancak bu, ölüm korkusunun yarattığı bir ağırlık değildi, zaten onun şu anda ölüm korkusu duyduğu söylenemezdi. Bu, bütünüyle kendisinin de belirleyemediği daha başka, acı verici, karanlık bir duygudan kurtuluştu. Dunya'ya yaklaştı, kolunu yavaşça beline doladı. Dunya karşı koymadı, ama yaprak gibi titriyor, yalvaran gözlerle ona bakıyordu. Svidrigaylov bir şeyler söylemek istedi, dudakları kıvrıldı, ama konuşamıyordu.

Dunya yalvarırcasına:

“Bırak beni!” dedi.

Svidrigaylov titredi, bu senli seslenişte deminkilere benzemeyen bir şeyler vardı.
“Sevmiyor musun beni?” diye sordu Svidrigaylov usulca.

Dunya başını olumsuz anlamda salladı.
Svidrigaylov umutsuzluk içinde fısıldadı: 
“Ve... Sevemezsin de? Hiçbir zaman?” 
“Hiçbir zaman...” diye fısıldadı Dunya. 

Svidrigaylov'un ruhunda bir an süren sessiz ama korkunç bir çatışma oldu. anlatılması zor bir bakışla bakıyordu Dunya'ya. birden elini belinden çekti, döndü, hızla pencereye doğru yürüdü, arkası Dunya'ya dönük orda durmaya başladı. Bir an ikisi de öylece durdular. "İşte anahtar" dedi Svidrigaylov. Elini paltosunun sol cebine sokup çıkardığı anahtarı, dönüp geriye bakmadan arkasındaki masaya bıraktı. “Alın ve hemen gidin!..” Israrla pencereden bakıyordu. Dunya anahtarı almak için masaya yaklaştı.

“Çabuk! Çabuk!” diye tekrarladı Svidrigayov, hâlâ arkası dönüktü. yalnız, “çabuk” sözcüğünde korkunç bir şeyler tınlıyordu. Dunya bunu anlamıştı, anahtarı kaptığı gibi kapıya atıldı, kendini dışarı attı. Bir dakika sonra kanal boyundaydı; çılgın gibi x- köprüsüne doğru koşmaya başladı.
 

Svidrigaylov üç dakika kadar daha pencerenin önünde durdu, sonra ağır ağır döndü, çevresine bakındı ve yavaşça elini alnına götürdü. Yüzü tuhaf bir gülümsemeyle çarpılmıştı, zavallı, hüzün dolu, cılız bir gülümsemeydi bu; umutsuzluğun gülümsemesi...”


KİTAPTAN NOTLAR

Konu Dostoyevski ve Suç ve Ceza olunca aslında yorum yapılacak fazla bir şey yok diye düşünüyorum. Üzerine pek çok araştırma yapılmış, tezler yazılmış bir baş yapıtla ilgili ben de naçizane izlenimlerimi aktarmak istiyorum. 

Öncelikle kitabın fiziksel yapısından bahsetmek istiyorum. Kitap sayfa sayısı bakımından oldukça yoğun bir kitap. Romana eklenen Murat Belge'nin ön sözü ile Philip Rahv'ın son sözü ile sayfa sayısı oldukça artmış. Aslında yayınevinden aldığım diğer klasiklere oranla daha az sayfa sayısı olsa da; uzun saatler okuma yapan, ve boyun düzleşmesinden muzdarip benim gibi okurlar için kitap yorucu oldu diyebilirim. 

Kitap ile ilgili bilgisi olmayan okuyucular için spolier içeriğinden dolayı önsöz ve son söz kısımlarının uzun tutulduğu kanaatindeyim. Ancak kitabı ikinci ya da daha fazla kez okuyan okuyucular için ayrıntıları anlamak bakımından iyi hazırlandığını düşünüyorum. Kitabı benim gibi ilk kez okumuyorsanız ÖNSÖZ ile birlikte SONSÖZ kısımlarını okuduktan sonra romana geçmenizi tavsiye ederim. 

Romanın girişinde yer alan çizimler de son derece güzel bence. Her ne kadar insanın haya gücünü sınırlasa da yine de beğendim. 

Dostoyevski'nin ustalığına diyecek yok elbette. Raskolnikov'un odasını, Koca karı'yı öldürmesini, yaşadığı buhranları öyle güzel anlatmış ki, (Elbette harika çeviri için Ergin Altay'ı da atlamayalım. ) zaman zaman içim daralmadı değil. Hele mezarı andıran o oda bana fenalıklar getirdi.

Son olarak Raskolnikov ile ilgili kafamda soru işareti oluşturan kısmı sorgulamak istiyorum. Raskolnikov, hırsızlık yapmasına ve cinayet işlemesine neden olan parayı acaba bir taşın altına saklayıp, hiç kullanmadı. Yazar acaba burada ne gibi bir mesaj vermek istedi merak ediyorum doğrusu... 

Umarım arayı açamadan 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...