FELSEFİK ROMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFİK ROMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2019 Pazartesi

PAULO COELHO – AKRA’DA BULUNAN ELYAZMASI


MERHABALAR; DEĞERLİ KİTAPLARIM OLMADAN ASLA OKUYUCULARIM;


ARKA KAPAK
Düşman onlardan çok daha üstün, ertesi sabah saldırıya geçecekti. Halkın çoğunluğu, yenileceklerini bildiği halde, şehirde kalmayı seçti. O akşam, her yaştan kadınlı erkekli bir grup, Kıpti dedikleri Yunanlı'yı dinlemek için meydanda toplandı.
Kıpti, hiçbir dine mensup değildi; sadece bütün duyduklarını, yarına aktarabilmek için aklında tutmuştu.
Kıpti, yalnızca içinde bulunduğu âna ve Moira denen varlığa inanırdı.
Yarından itibaren şu anda ahenk olarak gördüğümüz şey ahenksizliğe dönüşecek. Mutluluğun yerini matem alacak,” dedi Kıpti.
“Şehrimizi talan edebilirler, ama burada öğrendiklerimizi silemezler. İşte bu yüzden ilmimizin surlarımız, evlerimiz ve sokaklarımızla aynı kaderi paylaşmasına izin veremeyiz… Peki ilim derken neyi kastediyorum?

İlimle, gündelik yaşamın karşımıza çıkardığı zorlukların üstesinden gelerek hayatta kalmamızı sağlayan şeyi kastediyorum.
Yarın bize neler olacağını kimse bilemez... Çünkü her günün iyisi ve kötüsü aynı gün içinde olup biter. Öyleyse dışarıdaki askerleri ve içinizdeki korkuyu unutun...
Bizler şimdi, gündelik yaşamımızdan, yüzleşmek zorunda kaldığımız güçlüklerden bahsedeceğiz,” dedi Kıpti.
Ve sevgiyi, kaybı, yenilgiyi, yalnızlığı sordular ona. Korkuyu, sadakati, cinselliği, geleceği ve kaderi; ona kendilerini nasıl bulacaklarını sordular. Hayatın içinden gelen, cevapları binyıllar boyu değişmeden kalan soruları sordular ona.
Düşmanları beklerken, halk bir meydanda toplandı ve sordu.
Ve Kıpti, onlara cevap verdi.


ALINTILAR


“Kışın dalından kopan bir yaprak kendini soğuğa mağlup düşmüş gibi görür mü?” (Sayfa 25)

“Asıl fena olan düşmek değil, yerden kalkmamaktır.” (Sayfa 27)

“Mağlubiyet, yürekliler içindir. Kaybetmekten şeref, kazanmaktan ise mutluluk duymak yalnızca onlara özgüdür.” (Sayfa 31 )

“Mağlubiyet, yeni bir mücadeleye giriştiğimizde son bulur. Başarısızlığın ise sonu yoktur; bir yaşam tarzıdır.” (Sayfa 31)

“Sevgi bir alışveriş değil, bir inanç eylemidir.” (Sayfa 67)

“Giden gitmiştir işte... ve her vedanın ardında bir ümit gizlidir. Sevmek ve sevdiğini kaybetmek, hiç sevmemiş olmaktan iyidir.” (Sayfa 68)

“Sevilmek için herhangi bir bedel ödemekten kaçın, çünkü sevginin bedeli olmaz.” (Sayfa 88)

“Şarkı söyleyen, öyküler anlatan, yaşamın tadını çıkaran ve gözleri mutlulukla parıldayan insanlarla dostluk kur; çünkü mutluluk bulaşıcıdır ve mantığın, hatayı açıklamaktan öteye gidemediği durumlarda daima bir çözüm ortaya koymayı başarır.” (Sayfa 90)

“Zarafet giysilerimizde değil, giysilerimizi kullanım tarzımızdır.” (Sayfa 93)

“İnsanın haysiyetinin farkına varmasının tek yolu, yaşamı boyunca attığı her adımın hakkını vermektir.” (Sayfa 126)

“Sadakat, sadece güçlü ruhların tercih edebileceği bir tercihtir.” (Sayfa 137)

“Silahların en kuvvetlisi, insanı yaralayan mızrak ya sa surları parçalayan top değildir. Silahların en korkuncu sözdür; insanın yaşamını tek damla kan akıtmadan mahveder ve açtığı yaralar asla kabuk tutmaz.” (Sayfa 137)

“Sadık erkekler ve kadınlar ,gerçek kimliklerini göstermekten gocunmazlar ;çünkü başka sadık ruhların kendi iyi ve kötü yanlarını anlayışla karşılayacağını bilirler.” (Sayfa 142)

“Düşman, eline kılıcını alıp karşına dikilen kişi değildir. Hançerini arkasında gizlemiş halde hemen yanı başında duran kişidir.” (Sayfa 143)

“... tohumlarınızı gittiğiniz her yere serpiştirin, çünkü hangilerinin yeşerip sonraki nesli aydınlatacağı hiç belli olmaz.” (Sayfa 149)


ÖZET
Kitap sorular ve Kıpti’nin verdiği yanıtlardan oluştuğundan özet kısmını atlamayı uygun buldum.

KİTAPTAN NOTLAR

AKRA’DA BULUNAN ELYAZMASI,  Paulo Coelho'nun SİMYACI’san sonra okuduğum ikinci kitabı. D&R’nin Can Yayınları indirim kampanyası duyurusunu İnstagram’da görünce D&R’ye gittim. Bana hitap eden pek fazla kitap kalmamıştı. Ayfer Tunç ve Paulo Coelho’dan birer kitap bulabildim. Okumayı planladığım kitap olmadığı için hemen okuyayım istedim.

Kitap "AKRA’DA BULUNAN ELYAZMASI"nın hikâyesi ile başlıyor. 1945 yılında Mısır’da Hamra Dom bölgesindeki bir mağarada iki kardeş tesadüfen papirüslerle dolu bir testi bulurlar. Kardeşlerden bir şekilde bir papazın eline geçen papirüsler, papaz tarafından Kahire’deki Kıpti Müzesi’ne satılır. Papirüsler burada isimlerini alırlar: Nec Hemmadi Elyazmaları. Diğer elyazmaları ise karaborsaya düşer, ancak Mısır hükümeti duruma el koyar ve yazmalar ulusal miras ilan edilir. 1974 yılında bir İngiliz arkeolog, Nec Hemmadi yakınlarında başka bir elyazması bulur ve Arapça, İbranice ve Latince üç dilde yazılmış bu elyazmalarının dünyada yaklaşık 155 nüshası olduğunu bildiren Mısır hükümeti bulunan elyazmalarının arkeologda kalmasına izin verir. Yazar ise bahsedilen arkeoloğun oğluyla tanışır ve elyazmasının kopyasını elde etmeyi başarır. Elyazması Hıristiyanlığın ilk yüzyılı ile M.S. 180 arasında yazılmış, asıl dili Yunanca apokrif metinlerdendir.


Bilgilendirmenin ardından kitap başlıyor. Kıpti genç yaşında vatanı Atina'dan ayrılmış, yalnızca yaşadığı ana ve Moira denen varlığa inanıyor. Savaş arifesindeki Kudüs'lülere, onların soruları üzerine bir bir anlatır.  Kalabalık arasında onu dinleyenlere Kudüs'ün ruhunun nasıl baki kalacağını gösteriyor.

Kıpti’ye sorulan sorular ve onun verdiği cevaplardan oluşmakta kitap. Soru soranlar her defasında din, cinsiyet ve meslek olarak değişse de soruları Kıpti cevaplıyor. Kıpti her hangi bir dine mensup olmadığından cevapları dini olmaktan çok, felsefi anlamlar içeriyor.
Kitabın dili akıcı üslubu güzel. 150 sayfalık kitabın sorular arasındaki boş sayfalarını ve pek de küçük olmayan yazı puntosunu göz önünde bulundurursak, okuma süresi kısalıyor elbette.

Kitap bolca güzellik, zarafet, başarı, cinsellik, yenilgi, sevgi, başarı,aşk,savaş gibi başlıklar ile ilgili bolca nasihat içermekte. Paylaştığım alıntılardan bunu kolayca anlayabilirsiniz. Ancak nasihatler fazlaca klişe ve beylik laflar… Sosyal Medyada sıkça rastlayacağınız cinsten.
Kişisel gelişim ya da bu tarz nasihat okumaktan hoşlanmayanlar için keyifli bir okuma olmayabilir. Mutlaka her kitabın ana fikri var ancak kitap içerisinde bu ana fikre okuyarak çıkarım yaparak ulaşmayı seven okur için sıkıcı bir okumaya dönüşebilir. Aralıklarla bölüm bölüm okunursa daha keyifli bir okuma olabilir belki. Bir başvuru kitabı olarak daha keyifli okunacağını düşündüğüm kitaplardan… Son günlerde bolca paylaşılacaktır diye düşünüyorum. Okuyanların yorumlarını bekliyorum.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

JOSTEİN GAARDER - SOFİE'NİN DÜNYASI

MERHABALAR, 

KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN?'den bu ay gelen ikinci kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle...  Ara ara sıkılsam da, kendine has kurgusuyla keyifle okuduğum kitaplardan biri oldu.. 


Öncelikle kapak ile başlamak istiyorum . Sofie'nin annesinin doğum gününde hazırladığı pastaya benzeyen iç içe geçen halkalar ve kitapta sıklıkla geçen tavşanımız kapakta arz- ı endam etmekte.  Gelelim kitabımıza...

Photos of Jostein Gaarder

ARKA KAPAK
“15. yaş gününü kutlamaya hazırlanan Sofie, posta kutusunda, “Kimsin Sen?”  yazılı bir kağıt bulur. Bu soruyu, diğer sorular ve günümüze kadar uzanan bir felsefe kursu takip eder.
Kendine has kurgusu ve şaşırtmacalarıyla, Jostein Gaarder, 15 yaş ve üstü gençlere sadece kuru bir felsefe tarihi sunmak değil, aynı zamanda hayatı anlamaya yönelik sorular sormanın yollarını açar.
Çağımızın bölümünde şöyle diyor yazar:
“Bütün gerçek filozofların gözleri hep açık olmalı. Hiç beyaz karga görmemiş olsak da aramayı sürdürmeliyiz. Günün birinde, benim gibi bir şüpheci bile daha önce inanmak istemediği bir olguyu kabul etmek zorunda kalabilir. Bu olasılığın kapısını açık tutmasam, dogmatik biri olurdum. Gerçek bir filozof olmazdım o zaman.”” 


“Sofi'nin Dünyası” yayınlandığı 1991 yılında yayınlanmış, artık kült olma mertebesine erişmiş romanlardan. Bu nedenle kitapla ilgili birkaç notu paylaştıktan sonra Kitaptan alıntılar yaparak paylaşacağım kitabımızı..


Öncelikle 325. Sayfaya kadar başkahramanı Sofie Amundsen ve Felsefe öğretmeni Alberto Knox olan bir bölümü okuyoruz. Bu bölümde Birleşmiş Milletler’de asker olan Alber Knag ve Hilde Moller Knag pek çok bölümde yer almış da olsalar daha geri plandalar. Ancak 326. Sayfadan itibaren Hilde romana kanlı canlı girerken; yazar kendine yakışır biçimde Sofie ve Alberto’nun gerçek olup olmadığı konusunda okuyucusunu şüpheye düşürüyor. Bu kısımda bence tek sıkıntı Albert Knag’ın kızına gönderdiği klasör ve Sofie’nin baş kahraman olduğu sayfalardaki pek çok paragrafın Hilde’ye Hilde tarafından tekrarlanması. Bence kitabın akıcılığını bozan bir unsur haline gelmiş bu tekrarlar. Ancak bu tekrarlar olmaksızın Hilde ile ilgili kısmı da nasıl aktarabilirdi bilmiyorum.

Yazar anlatımına “Mitler Dünyası”ndan başlayarak, günümüze kadar gelmekte. Bazı filozofların isimleri sıkça kullanıldığından mıdır bilmem okurken fazla yabancı gelmedi bunun yanında daha önce duymuşsam da açıkçası hatırlamadıklarımdan. Benim ilgimi en çok çeken filozof İ.Ö – 500-428 yıllarında yaşamış olan Anaksagoras oldu. O yıllarda bile doğanın gözle görülmeyen çok küçük parçalardan oluştuğu savı dönem için son derece ilginç bir yaklaşım oldu doğrusu.

Bunun yanında; kitabın Avrupa’da Karanlık Çağ yaşanırken Müslüman aleminde yaşanan Felsefi ilerlemeyi birkaç cümle ile geçiştirmesi de kitabın eksikliklerinden.


“ Sihirbazın boş bir silindir şapkadan tavşan çıkarması nasıl anlaşılamaz bir şeyse, bir çok insan için de dünya böyledir.
Sihirbazın tavşan oyununda yaptığının bir aldatmaca olduğu açıktır. Ama bunu meydana çıkarmak isteriz. Ancak dünya üzerine konuştuğumuzda durum biraz farklıdır. Dünyanın bir aldatmaca olmadığını biliriz. Çünkü dünyada yaşamaktayız ve onun bir parçasıyız. Aslında şapkadan çıkan beyaz tavşan biziz. Bu beyaz tavşanla aramızdaki fark tavşanın sihirbazlık oyununun bir parçası olduğunu bilmemesidir. Bizim durumumuz farklı. Biz sır dolu bir şeylere katıldığımıza inanırız ve her şeyin nasıl bir araya geldiğini açıklamak isteriz.
Not: Beyaz tavşanı belki de bütün evrenle karşılaştırmak daha iyi olur. Biz tavşanın tüylerinin e diplerinde oturan kımıl kımıl böcekler gibiyiz. Ama filozoflar büyük sihirbazın gözlerinin içine bakabilmek için ince tüylerin uçlarına tırmanmayı denerler. (Sayfa, 22)


“Üç bin yılın hesabını göremeyen
Karanlıkta yolunu bulamaz,
Günü gününe yaşar ancak.” (Goethe, Kitaba başlarken…)

“Kim olduğunu bilmemesi garip değil miydi? Ya kendi görünüşünü belirleyememek biraz fazla kaçmıyor muydu? Sanki beşiğinde gelip bulmuştu görünüşü onu. Arkadaşlarını seçebilirdi belki, ama kendisini seçememişti. Hatta insan olmaya bile karar vermiş değildi.” (Sayfa, 12)

“Bir gün yok olacağını kuvvetler hissederse, yaşamın nasıl sonsuz bir değere sahip olduğunu da asıl o zaman anlıyordu. Madalyonun bir yüzü ne kadar büyük ve belirginse, diğer yüzü de o kadar büyük ve belirgindi. Yaşam ve ölüm aynı şeyin iki yüzüydü. (Sayfa, 13)

“ İnsan öleceğini fark etmiyorsa, varoluşunu da yaşayamaz.” (Sayfa, 13)
“İyi bir filozof olmak için gereksindiğimiz tek şey hayret etme yeteneğimizdir.” (Sayfa, 24)
“ En akıllı kişi, neyi bilmediğini bilendir.” (Sayfa, 71)

“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”
(Sayfa, 80)


“Bir okul öğretmeniyle gerçek bir filozof arasındaki fark, öğretmenin çok şey bildiğini sanıp bunu durmadan öğrencilerinin kafasına sokmaya çalışmasıdır. Oysa filozof öğrencileriyle birlikte her şeyin temeline inmeye çalışır.” (Sayfa, 83)

“Akıl bilgelik peşinde koşmalı, irade cesaret göstermeli ve arzu da gemlenmelidir ki, insan ölçülü olabilsin. Ancak bu üç kısım birlikte işliyorsa uyumlu ya da düzgün bir insan ortaya çıkabilir. Çocuklar okulda önce arzularına gem vurmayı öğrenmelidir; bunun ardından cesaret geliştirilmeli ve son olarak da akıl bilgelik edinmelidir. (Sayfa, 106)

“Aristoteles mutluluğun üç şekli olduğunu düşünmüştür. Bunların ilki haz ve keyif hayatıdır. İkinci biçimözgür ve sorumluluk sahibi bir yurttaş olmaktır. Mutluluğun üçüncü biçimi ise bir araştırmacı ve filozof olarak yaşamaktır.”
(Sayfa, 132)


“İnsan düşünen bir varlıktır. Eğer düşünmüyorsan, demek ki insan değilsin.” (Sayfa, 137)
“İnsanın hayvanlardan bir farkı da, hayatını planyabilmesidir.” (Sayfa, 152)
“Ölüm bizi ilgilendirmez, var olduğumuz sürece ölüm ortada yoktur; ölüm geldiği anda da biz artık yokuz”(Epikuros, Sayfa, 153)
“Hintli bir gizemci bunu söyle dile getirmiştir: "Ben varken Tanrı yoktu. Simdi Tanrı var, ben artik yokum." Hıristiyan gizemci Angelus Silensius (1624-1677) ise şöyle demişti: Denize varınca, küçücük damla deniz olur – Tanrı’ya kavuşan ruh da Tanrı.”   (Sayfa, 156)
“Bir Rus kozmonotla bir Rus beyin cerrahı din hakkında tartışıyorlarmış. Beyin cerrahı Hıristiyan’mış, kozmonot ise dinsiz. “Ben uzaya çıktım” demiş kozmonot kibirlice, “ ama ne tanrıya rastladım ne de meleklere.” Beyin cerrahı yanıtlamış: “Ben de pek çok zeki insanın beynini ameliyat ettim, ama hiçbir yerde tek bir düşünceye rastlamadım.”” (Sayfa, 263)

“Düşünüyorum, demek ki varım.” (Descartes, Sayfa, 271)

“Tanrı ipleri çekerek olacakları belirleyen bir kukla oynatıcısı değildir. Kukla oynatıcısı kuklaları dışarıdan yönetir, yani “dışsal neden”dir. Oysa Tanrı dünyayı bu şekilde yönetmez, doğa yasaları ile yönetir. Bu yüzden de Tanrı – ya da doğa- olan biten her şeyin içsel nedenidir. Bu da doğadaki her şeyin zorunlu olarak gerçekleştiği anlamına gelir.”
(Sayfa, 286)

“Güneş ışınları neyse karatoprak için
Gerçek aydınlanma odur bu dünyada doğanlara…” (Sayfa, 330)


“Kendi çıkarlarına zarar vermek pahasına bile olsa kötülük etmemeye karar verdiğinde özgür bir şekilde davranıyorsun.”
“Sırf kendi arzularının peşinden koşan kişi pek de özgür sayılmaz gerçekten.”
“Böyle biri her şeyin kölesi haline gelir. Hatta kendi bencilliğinin bile kölesi olabilir insan. Arzu ve tutkuları aşabilmek bağımsızlık ve özgürlük gerektirir.” (Sayfa, 382)

“Dünya tini kendini tanımanın en yüksek biçimine “mutlak akıl”da ulaşır. Ve bu mutlak akıl da sanat, din ve felsefedir. Bunların arasında da aklın en yüksek biçimini felsefe oluşturur. Çünkü felsefe aracılığıyla dünya tini tarihteki kendi rolü üzerine düşünmektedir. Yani ancak felsefede kendi kendisiyle karşılaşır. Bu açıdan felsefeyi dünya tininin aynası sayabiliriz.” (Sayfa, 419, Hegel)
 


“ Tarihsel süreç dışında neyin doğru ya da en ussal olduğunu belirleyecek ölçütler yoktur.” (Sayfa, 411, Hegel)
“Ussal olan ayakta kalabilendir.” (Sayfa, 415, Hegel)

- Bunu biraz açıklaman gerekecek.
- 8+4=12, Sofi. Bunu kesin olarak bilebiliriz. Bu, Descartes'dan beri tüm filozofların sözünü ettiği "mantıksal doğrular"a bir örnektir. Peki akşam duasında bunu söylesek olur mu?  Ölüm döşeğindeyken buna mı kafa yoracağız? Hayır, bu tür doğrular istedikleri kadar “nesnel” ve “genel” olsunlar, bireyin varoluşu açısından bir şey ifade etmezler.
- Ya inanç?
- Yanlış bir şey yaptığında, ilgili kişinin seni bağışlayıp bağışlamadığını bilemezsin. Ama işte bu yüzden senin için bunun varoluşsal bir önemi vardır. Canlı bir ilşikide içinde olduğun bir sorudur bu. Başka birinin senden hoşlanıp hoşlanmadığını da bilemezsin. Olsa olsa umabilirsin ya da buna inanabilirsin. Yine de üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olduğu gibi tartışılamaz bir doğrudan çok daha önemlidir bu senin için. (Sayfa, 431)

“Niye ki bu bitmek bilmez yaratış,
Yok olacaksa bir gün her yaratılmış! (Sayfa, 437)



“Hayatı büyük bir loto oyununa benzetebiliriz. Sadece kazanan sayıları görürüz bu oyunda.” (Sayfa, 474)

“Ama özgür bireyleriz işte! Ve özgürlüğümüz bizi hayatımız boyunca kararlar vermek zorunda bırakıyor. Bize yön gösterecek mutlak değerler ya da normlar yok. Onun için neye karar verdiğimiz, neyi seçtiğimiz çok önemli. Sartre insanın yaptığı işten sorumlu olduğunu ve bunu hiçbir zaman reddemeyeceğini vurgular.” (Sayfa, 514)

“Varolmak demek, kendi varoluşunu  yaratmak demektir.” (Sayfa, 514, Sartre)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE..

SEVGİLER...

19 Temmuz 2012 Perşembe

İHSAN OKTAY ANAR - SUSKUNLAR - 2

MERHABALAR, 
Daha önceki yazımda İhsan Oktay Anar'ın SUSKUNLAR'ının özetini vermiştim.. Bu yazımda da Alıntılara ve roman hakkındaki görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.. 


Öncelikle kitabımızın isminden başlayalım… SUSKUNLAR..
Her zerresinden musiki akan bir kitabın isminin “SUSKUNLAR” olması ne hoş bir ironi. Bu namı dünyaları sarmış büyük şair Mevlana’nın kendisine “hamuş” yani “Suskun” demesine de çok benziyor.  Yazarın kitaba başlarken; “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.” Sözünü alması da bunun bir kanıtı sanki… Ayrıca “Suskunlar”  Galata Mevlevihanesi’nin yakınındaki mezarlığın da ismi aynı zamanda. Acaba yazar ölü gibi susmuş ya da hakikate ermiş mi demek istedi kitabına bu ismi verirken… 



Arka Kapak Yazısı ilk basımlarındaki eflatun kapaktan… Yeni kapakta bu yazı kısaltılmış (Maalesef…): Arka kapak yazısı romanın içeriğine çok güzel bir davet yapıyor. Arka kapak yazısını okuduğumda bende oluşan beklentilerden daha fazlasını kitapta bulduğumu söylemeliyim… Gelelim arka kapak yazısına…



“Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”







Romanımızdaki tarih yine net olmamakla birlikte Osmanlı Dönemi, roman mekanımız ise her zaman ki gibi Kostantiniye… Yazarın romanlarına başlarken, birleşik ve uzun bir cümleyle yaptığı girişler yazarın “bir varmış, bir yokmuş” deme usulü gibi.. Zira zaman muğlak ve sizi masalsı bir dünyaya davet ediyor.… (Romanın ilk cümlesinin de 44 sözcükten oluştuğunu söylemeliyim…)
“Muhteşem Neyzen Batın Hazretlerinin (saadetleri daim olsun) Kostantiniye’de bulunduğu zamanlarda, yani Sultan Ahmed- i Sani Han Efendimiz’in devri saltanatından sonraki senelerden birinde, Şaban ayının ondördüncü gecesinde…”( Sayfa 11, romanın ilk cümlesinden…)

Romanın olay örgüsü son derece karmaşık ve roman karakterlerinin sayısı da oldukça fazla yazarın diğer romanları gibi.  Yazar Suskunlar’da da, okurundan özel bir çaba, belli bir bi­rikim, bilgi; hatta araştırma istiyor. Bu sıkı örgüyü çözmeye çalış­mak adeta bir bulmacayı çözmek gibi..

Metinlerarası ilişkileri, dinsel, tarihsel ya da tasavvufi göndermeleri saptayarak metnin de­rinlerine inmek gerekiyor. Roman karakterlerinin sayısı da yine diğer romanlarındaki gibi bir hayli fazla. Bunlar pek çok dinden ve etnik kökenden gelmekteler... Her birinin farklı ve çoğunlukla birbiriyle bağlantılı yaşamlarını anlamaya çalışmak da son derece keyifli.. Bir de roman boyunca; hikayesi anlatılan romanda belli bir süre bulunan ve sonra romandan çıkıp giden karakterler de yok değil..

İstanbul'daki Yenikapı Mevlevihanesi’nde sema  eden bir dervişin ha­yalinin görülmesiyle başlayan roman, bu nokta­dan sonra farklı kollara ayrılıyor..Ana öyküden ay­rılan çeşitli öykü kolları, kendi maceralarında akışlarını sürdürüyorlar; an­cak her öykü, akış esnasında çeşitli köprüler vası­tasıyla diğer öykülere bağlanıyor. Örgü, böylece iç içe geçerek -ana öyküyü de besleyerek- birkaç koldan yürüyor. Sonda ise bu öyküler, yine bir havuzda birleşiyorlar. Öte yandan romanda, ana öyküyle ilintili; ama aynı zamanda müstakil sayılabilecek küçük öyküler de var. Bu; dikkat isteyen, sıkı ve karmaşık bir örgü tekniği.




Yazarın diğer romanlarındaki gibi karakterlerin büyük çoğunluğu erkeklerden oluşmakta.. Neva ve 70 yaşındaki annesi dışında kadın karakter bulunmamakta… Neva güzelliği ile öne çıkarken; annesi de çirkinliğiyle hatta cadıya benzerliği ile göze batıyor.. İki kadın karakter arasında zıtlık bulunmakta… Karakterler arası ztlık ikizler Davut ile Eflatun’da da öne çıkmakta… Davut atak cesur iken; Eflatun sessiz ve içe kapanık…  Bir de Goncagül var ki Veysel Bey’in ikizlerinin annesi.. Bir kaç yerde isim olarak geçiyor sadece…

Romanın ilginç karakterlerinden (aslında hepsi birbirinden ilginç..) ilki cüce vaiz; Pereveleli İskender. Cüce olmasının yanında dizlerine kadar sarkan ellerinin 12 parmağı bulunmakta. Musiki konusunda son derece yetenekli… Aslında çizgi film karakterlerini andırıyor bu şekliyle.. Bu karakterle romanda ilk karşılaştığımda Puslu Kıtalar Atlası’ndaki cüce geldi aklıma.. Yazar bu tarz gerçek üstü karakterler yaratmayı seviyor sanırım. Olağan üstü karakterlerden biri de Asım’ın hayaleti elbette. Neden dünyadan arşa yükselemediğini romanın ilerleyen sayfalarında öğreniyoruz… Tağut da yine yazarın her romanında bulunan “şeytan” . Bu defa karşımıza ağzından yılan başı çıkan,yılan bakışlı,  ateşi düşürülemeyen bilhassa Cuma günleri artan; nabzı on bir saat ve altı dakikada (yani; 666 dakikada) atan, kendisine hizmet edenlere ölümsüzlük vaad eden, her zamanki gibi siyah pelerinli olarak çıkıyor.  

Bunların yanında; dil ve anlatım da Suskunları sıkı bir metin yapıyor. Yoğun bir araş­tırmanın ürünü olan müziğe ve tasavvufa ilişkin zengin söz hazinesi, kahramanların toplumsal sta­tüsü ya da etnik yapısıyla örtüşen konuşmaları, Osmanlı dönemi tarih ve din kitaplarından, med­dah öykülerinden süzülüp gelen sözcükleri, romanın tarihsel atmosferinin oluşumunda önemli bir pay sahibi.

Eflatun’un Sofuayyaş mahallesi’deki evinden ayrılarak, Galata Mevlevihanesi’ne kadar yaptığı yolculuk romanın ikinci bölümünde uzun uzadıya anlatılıyor.
“Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim 'Gel' dememiz değil, ayrıca onların sana 'Git' demeleri. Hiç kimseye 'kötüdür' deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.” (Sayfa 123, İbrahim Dede’den…)





Romanın  137. Sayfasından başlayarak  Tevrat'a göndermeler yaparak; Tann'nın dünyayı altı günde yarattığı, yedinci gün dinlendiği ve bu günü kutsadığı belir­tilmekte. Yazar; Tevrat'taki bu yaradılış öyküsünü alıp, Yegâh, Dügâh, Segah, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh ve Heftgâh adlı musiki makamlarına uyarlamıştır. Suskunlarda Tanrı'nın, ilk altı gün, ayrı ayrı Yegâh, Dügâh, Segah, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh makamında terennüm ederek dünyayı yaratışı şöy­le anlatılıyor:

 “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Ya­radan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağ­menin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sa­bah oldu, BİRİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Dügâh makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azim kubbe peyda oldu. Ve kubbe tâ arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kub­bede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan Dügah nağme­nin güzel olduğunu gördü. Ve aksam oldu ve sabah oldu, İKİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Segâh makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Segâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren sebze ve meyve veren ağaçlar hâsıl etti, Ve akşam oldu ve sabah oldu ÜÇÜNCÜ GÜN.

Ve Yaradan Çargâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme vecde gelip  ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle, Yaradan’ın hem Gündüz’e hakim olduğu Güneş ve hem de geceye hakim olduğu Kamer’in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Çargâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, DÖRDÜNCÜ GÜN.

Ve Yaradan Pençgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, envai çeşit deniz canavarlarıyla ve türlü türlü canlı mahlukatıyla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semada yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Pençgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, BEŞİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Şeşgâh makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı.Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir âvâz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlûkâtın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, göklerdeki kuşların ve her şeyin hâkimi ilân edip mübarek kıldığı İnsan'ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ALTINCI GÜN.

Ve Yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ve Gök arasındakilere duyurmuştu. Ve Yaradan, YEDİNCİ GÜNÜ mübarek kılıp takdis eyledi ve dinlendi.” (Sayfa 137-139)




Ve yine ilerleyen sayfalarda insanın yaratılışı ve ona üflenen makamı gizli nağme (ruh) anlatılmakta.. Ardından Adem ve Havva’nın yasak meyveyi yiyip, Cennet’ten kovulmalarına göndermeler yapılmaya devam edilmekte..

“Ve Yaradan, yerin toprağından adam yaptı ve onun burnuna, makamı gizli bir nağme üfledi. Adam bu nağmenin güzel olduğunu gördü. Çünkü adam artık yaşıyordu ve onu yaşatan da bu nefes idi. Ancak adam ve onun sol kaburga kemiği, meyveyi ısırıp yasağı çiğneyince, kendilerini diri kılan bu nağmeyi unuttular ve Aden’den kovuldular. Ne var ki ademoğulları; Habil ve Kabil’den Hazreti İdris’e, Hud Peygamber’den Firavun Kabus bin Muslap’a, Süleyman Aleyhisselam’dan İskender Zülkarneyn’e, Melik Tubba Rıdvanüllahi Aleyh’ten Ahirzaman Peygamberi Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi  ve Sellem Efendimize kadar; bütün devirlerde; tamburdan santurdan, yongardan, davula kavala, miskala kadar türlü türlü musiki aletiyle bu nağmeyi keşif yahut peyda etmek için yırtınıp didindiler.” (Sayfa.139)

Yine bu bölümde de Hz. İsa’nın kanı ile şarap arasındaki bağlantıya göndermeler yapılmış. Bir de Hz. İsa’nın “İlk taşı masum olanınız atsın” sözünü hatırlatır bir anlatım yapılmış..

 “Ne var ki, her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, ademoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir masum, gördüğü anda O’nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı tamamen döküp billur kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebediyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. Nasıl ki ancak boş bir kadeh İsa’nın kanıyla doluyorsa, aynı şekilde sadece her şeyi unutan bir gönül ilahi esintiyle dolardı.” (Sayfa.140,141)






“Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacaktır ve olmalı….”,  “ Kusursuzluk, Muhteşem Neyzen Batın’a mahsustur.” (Sayfa.141, İbrahim Dede Efendi’den… )

“…aşk insanı kanatlandırıp uçurur. Peygamberimiz’in miracını hatırla. İçinde o sevgi olmasaydı, hiç bu kadar yükselir miydi?” (Sayfa.156)
“…mükemmellikle güzellik aynı şey değildir.”, “… Çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.” (Sayfa.157, İbrahim Dede Efendi’den… )

“…gözün vazifesi sadece “görmek” değil, Hakikat’i görmektir. Hakikat’i gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez. Çünkü artık o, başka bir vazife ile mükellef değildir ve başka bir gayesi de yoktur. (Sayfa.165, Aristatalis’in dem vurduğu gibi… )




Romandaki diğer dinsel figürlerden biri ise, Zahir. Kimi olaylardan ve Zahir'in konuşmalarından an­laşıldığına göre o, Hz. İsa'yı temsil ediyor. Bunu kanıtlayan pek çok bölüm bulunmakta kitabımızda… İlki;  Tanrı'yı temsil eden Muhteşem Neyzen Batın Efendi Hazretleri'nin oğlu olması, (Sayfa. 158). İkin­cisi; Zahir'in Çemberlitaş Hamamı'nda ortaya çıkması ve Yahya adında bir tellak tarafından yı­kanması (Sayfa. 167-168). Bu,  Hz. İsa'nın Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilişini anıştırıyor.  Üçüncüsü; Kalın Musa’yı dokunarak iyileştirmesi, Dördüncüsü; Son Akşam Yemeği’ne atıfta bulunarak, rakıyı kanı, kavunu ise eti olarak şakirtlerine sunması. Ardından Yakuta isimli şakirti tarafından ihanete uğrayarak, yerinin söylenmesi bir tomruğa bağlanarak öldürülmesi..

“Rüzgar nasıl ki uğuldar, su şarıldar, gök gürler ve yapraklar hışırdarsa, arslan nasıl ki kükrer, güvercin guruldar, bülbül çiler ve serçe cıvıldarsa, insan da şarkı söyler.” (sayfa 170, Zahir’den Kadı’ya…)

“ Her musiki, sesin değil de aslında sessizliğin taklidi.”,

“ Musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar mükemmel olur.”

“Kulakları hassas olduğu halde hiçbir şey işitmeyen kişi O’nu dinliyordur.”

 “Sessizlik de bir perdedir. Sessizliği işitebilirsin. “Es” bile bu perdeye kıyasla “ses”tir.”

İnsanlara neyi söylediğimi ve onları neye davet ettiğimi hemen hemen kimse anlamadı. Oysa onlara neyi ve ondan üflenen nefesimi anlatmış, hepsini ney’e davet etmiştim. Kulağı olan işitti.” (Sayfa.231, Zahir’den…)

Bir de dini göndermelerden biri Musiki üstadlarını öldüren çete başı Kabil ve iki yamağı ve yeğeni… Kabil, kutsal kitaplarda kardeşi Habil'i öldüren ilk katildir. Suskunlarda da, Tevrat ve Kur-an’daki gibi katil kimliğiyle karşımıza çıkmakta; il­kin onun da kardeşi Habil'i öldürdüğünü öğreni­yoruz. Dahası, Amin'i öldürürken Kabil'in de yanında tıpkı Ku­ran’da geçtiği gibi bir karga var­dır. Ardından iki yeğeni Kabil’i öldürerek onun halefi olurlar..

Kısacası romanda hem Yahudiliğin, hem de Hristiyanlığın temel inanışlarına göndermeler var. Elbette bir fazlayla… Musikiyle…

“ Erenler ! Ney-i şerefinizle bugüne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. Ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!” (Sayfa.209)

Şeyh İbrahim Dede ile Eflatun’un inzivaya çekilmelerini, ney ile meşk etikten sonra sessizce oturmaları Mevlana ile Şems’in ilk karşılaşmalarına benzettim. Roman başlarken Mevlana’nın sözüyle başlanması bu benzetmeyi de muhtemel kılıyor bence…

“İnsanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum.” (Sayfa.209)






“Ve sessizliği sessizce dinleyenlerden oldu.” (Sayfa.242, Zahir’den…)

'”Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu” (Sayfa 269, Suskunlar’ın son cümlesi…)


 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...