ROMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ROMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2020 Perşembe

HARUKİ MURAKAMİ – 1Q84

MERHABALAR, 
KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ...

Kalemiyle yakın debilecek zamanda tanıştığım ve çok da sevdiğim Japon edebiyatının popüler ismi Haruki Murakami'nin en bilinen kitaplarından birini paylaşmak üzere karşınızdayım...

“1Q84... Bu yeni dünyaya bu adı vereyim. Aomame kararını vermişti. Q, question mark’ın Q’su idi. Dünyanın soru işaretleriyle dolu olduğu anlamındaydı.” ( Sayfa 153)

1Q84 benim Kumandanı Öldürmek ve Sahilde Kafka’dan sonra okuduğum 3. Murakami kitabı. Murakami ile tanışınca, hangi kitabını okumalıyım sorusuna yanıt olarak sıkça karşıma 1Q84  çıktı.


ARKA KAPAK

“Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir”
Sarsıcı bir yolculuğa hazır mısınız?
Öyleyse kemerlerinizi bağlayın. Erkekleri, titizlikle geliştirdiği bir yöntemle öteki dünyaya gönderen genç bir kadınla tanışacaksınız. Ve amansız bir takiple onun peşine düşen fanatik bir cemaatin müritleriyle…
Romantik misiniz?
Evet, bu kitapta aşk da var… İki dünya bir araya gelmeden mümkün olmayan bir aşk.
Yaşadığınız dünya gerçek mi, hiç düşündünüz mü?
Düşündüyseniz, paralel bir evrene geçmek sizi heyecanlandıracaktır o zaman.
Hayatı algılayışınızı değiştirecek bir kitabın kapağını açmak üzeresiniz şu an.
Yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak kabul edilen Haruki Murakami başyapıtı, tüm dünyada milyonlarca satan kitabı 1Q84'le bir imkânsızı başarıyor.
Nefesinizi kesecek bir macera romanını, gerçek nedir, insan neye inanmalı, aşk dünyayı kurtarabilir mi soruları ekseninde bir yürek atlasına dönüştürüyor.


ÖZET

“Aile içinde karılarına ya da çocuklarına şiddet uygulananlar, hep zayıf karakterli adamlardır .” (Sayfa 294)

Kitabın ana hikâyesi en önemli karakter olan kadınlara şiddet uygulayan erkekleri öldüren seri katil Aomame etrafında dönmektedir.  Aomame, dini bir cemaate üye ailesi ile büyürken, ailesi ile olan bağlarını koparmış,  çocuk yurdunda büyümüş genç bir kadındır. Bir tür masaj uzmanıdır Aomame. Kendi geliştirdiği özel bir teknikle insanların ağrılarını dindirir, bedenlerini yumuşatır. Aynı zamanda bir suikastçidir. Kendine özgü bir stille erkekleri öldürmektedir.

“Gerçek daima soğuk ve ebediyen yalnız başınadır.” (Sayfa 18)

Aomame bu işi bağlı bulunduğu bir Madamdan aldığı emirler doğrultusunda yapmakta, yüklüce miktarda da para kazanmaktadır. Madam ile yollarının kesişmesinin sebebi, Aomame’nin en yakın arkadaşının ve Madam’ın kızının eşlerinin uyguladığı fiziksel ya da duygusal şiddet nedeniyle ölmeleridir. Madam şiddet gören kadınları kurduğu vakıf kanalı ile korumakta, şiddete sebep olanları ise; kendince cezalandırmaktadır. Aomame’nin uyguladığı yöntem fark edilmemekte ve doğal ölüm gibi görünmektedir.


Bunun yanında Aomame; en son gördüğü zamandan bu yana uzunca vakit geçmesine rağmen hala çocukluk aşkı Tengo’yu yüreğinde taşımakta, uzun süreli ilişkiler yerine günlük ilişkiler yaşamaktadır.

“Şiddet her zaman gözle görülecek şekilde ortaya çıkmadığı gibi, her yara da kanamaz.” (Sayfa 325)

Tengo, bir kursta matematik öğretmenidir. Aynı zamanda bir yazar olm çabsındadır. Tengo ise kablolu TV aboneliği satmayı hayatının başarısı sayan bir baba tarafından büyütülmüş bir adamdır. Annesi ile ilgili bilinenler Tengo’nun hafızasındaki birkaç “an”dan ibarettir…

Bakım evinde kalan ve pek konuşkan olmayan babası ile de paylaşımları son derece sınırlıdır… Tengo, dahilik seviyesinde başarılıyken okulda matematik öğretmeni olmayı seçen, hayatının aşkı Aomame’yi bekleyen bir adamdır. Editör arkadaşı Komatsu sayesinde öğretmenlik yanında ufak tefek editörlük işleri de yapmaktadır. 

“Yapanlar bir mantık uydurarak, yaptıklarını meşru göstererek unutabilir. Görmek istemedikleri şeylerden bakışlarını kaçırabilir. Fakat mağdur taraf unutamaz. Bakışlarını da kaçıramaz. Anılar anne babadan çocuğa aktarılır. Dünya dediğin şey Aoname, birbirleriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır” (Sayfa 396)


Yıl 1984. Aomame Madamdan aldığı direktif ile hedefine doğru yol alırken Janacek’in Sinfonietta’sı çalan bir takside sıkışık trafikte mahsur kalır. Ancak taksi içinde beklemek yerine, otobanda taksiden iner ve farklı bir çıkış kapısından çıkmak isterken tırmandığı merdivenler ile birlikte zaman kırılır ve iki Ayın olduğu  paralel bir evrene; 1Q84’e geçer.

“İnsanın kendi hayatına son vermesi o kadar kolay değildir. Filmlerdeki gibi olmaz. Filmlerde herkes kolayca intihar eder. Hiç acı çekmeden devrilip ölürler, fakat gerçekte öyle değildir.” (Sayfa 468)

Tengo ise bu süreçte öğretmenlik yanında; Komatsu’nun planı ile  kurgusu beğenilen ancak düzenlenmeye ihtiyaç duyan bir eseri düzenlemeyi kabul eder. İşte burada Tengo ile kitabın yazarı disleksi olan Fuka-Eri’nin hayatı kesişir.

Fuka-Eri bir aslında cemaat liderinin kızıdır. Adı geçen cemaat kendi kabuğu içinde kendi bölgesinde yaşarken, genç kız henüz küçük bir kız iken cemaatten kaçıp, babasının en yakın arkadaşına sığınır. Hamisi olan öğretmen Fuka-Eri ve kızını birlikte büyütür. Kızın babası ve annesine ne olduğunu araştırıp, ulaşmaya çalışsa da başarılı olamaz...

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabımızın fiziksel yapısından bahsedelim. Kitabın Türkiye’de iki basım şekli var üç ayrı cildin ayrı ayrı basımı ve üç cildin tek bir kapak altında toplandığı basım. Ben tercihimi ikinciden yana kullandım. 1256 sayfalık bir tuğla demek herhalde abartı sayılmaz. Bu haliyle, çantada taşıma problemi olmasından dolayı evde okumak zorunda kaldım kitabımı… Kitabı almak ve okumak isteyen Murakami okuyucuları bu ayrıntıyı göz önünde bulundurmalılar bence. Tabi çantada iyi bir savunma silahı olacağını da söylemeden geçmeyelim. Kitabı okurken metaforik  anlatımı ile beyni,  fiziksel yapısı ile de kol kaslarını zorluyor.


Kitap kendi içinde üç cilde ayrılıyor. 417 sayfalık 1. Cilt Nisan – Haziran, 2. Cilt, 421- 790 sayfalar Temmuz-Eylül,  3. Cilt, 794-1256 sayfalar Ekim-Aralık  olarak alt başlıklandırılmış.

1. Ciltte  yazarın Amoame’ye ayırdığı kısımlar tek sayı ve Tengo’ya ayrılmış çift sayılı kısımlar olmak üzere 24 bölüm yer almaktadır.  9.bölüme kadar, Aomame ve Tengo bölümlerini sırayla okurken, biribirinden tamamen bağımsız gibi görünen iki farklı kitap okuyormuş hissine kapıldım. 

“Belli bir yaşı geçince yaşam dediğin, sahip olduğun şeyleri sürekli olarak kaybettiğin bir süreçten öteye geçmez. Yaşamın için önemli olan şeyler, birer birer tarağın dişlerinin kırılıp gitmesi gibi insanın elinden kayıp düşüverir. Bunların yerine eline geçense, değersiz, tuhaf şeyler olur. Vücudun yetenekleri, arzular, hayaller, idealler, kendine güven, anlam, hatta aşık olduğun insanlar, peş peşe önce biri sonra diğeri şeklinde yok olup gider. Vede ederek ayrılanlar, hatta bir gün hiçbir şey söylemeden ortadan yok olanlar olur ve bir kez yitirince bunları bir daha asla tekrar elde edemezsin. Yerine koyacak bir şeyler de bulamazsın. Bu, çok acı veren bir şeydir. Bazen vücudunu lime lime doğranıyormuş gibi hissedersin.” (Sayfa 517)

Aomame'nin gazetede NHK tahsildarı ile ilgili bir haber okumasıyla, (ki bu kişi Tengo’nun babası) karakterler arası kesişim başlıyor. İlk cilt bittiğinde ana karakterler aslında birbirlerinin yakınında olsalar da henüz hiç karşılaşmamış oluyorlar.

2. Ciltte de yazar ilk ciltteki sistemi ile 24 bölüme yer vermiştir. Bu şekliyle her iki ana karakterin birbirinin etrafında dolanan ama ayrı devam eden yaşamlarına eşit biçimde yer vermiştir diyebiliriz.

“Yalnız, insan çocukluğunda içine aşılanan imgelerden asla kurtulamaz.”
“İyi de olsa, kötü de.” dedi Aomame.” (Sayfa 562)

3. Ciltte ise; diğer ciltlerde karşılaştığımız bir karakter olan Uşikava ile başlar kitabımız. Yazar sırasıyla Uşikava, Aomame ve Tengo’ya ayırdığı bölümlerle 31 bölüme yer verir.


Gelelim; kitabımızın içeriğine; Dünya edebiyat modern klasikleri içinde  en önemli distopyalarından biri George Orwell’in “1984” adlı eseridir. Ben de geçtiğimiz yıl okuyup yorumlamıştım kitabı… BURADAN ULAŞABİLİRİSİNİZ… 

Yazar “9” ile “q” değiştirerek daha önceki kitaplarında satır aralarında da yer verdiği George Orwell’e gönderme yapmıştır. Murakami bir distopyadan aldığı ilhamla 1Q84’de geçen bir paralel evreni romanına zaman dilimi olarak seçmiştir. Aomame’nin paralel evrene geçişi ayrıntılı anlatılırken; Tengo’nun geçişi ile ilgili ayrıntı bulunmamakta. Bir de Tengo ve Aomame dışındakiler bu paralel evrenin farkında değil gibiler. Örneğin gökyüzündeki ikinci ayın kimse farkında değil…Yine buradan hareketle; George Orwell’in “Big Brother” kavramına, “Little People’s” ile gönderme mi yapmıştır demeden geçemedim.

“İntikam kadar pahalı, hiç kâr getirmeyen başka bir şey olamaz.” (Sayfa 600)

Yazarın her kitabında yaptığı gibi yine bir klasik müzik eseri kitaba fon müziği olmuş; Janaček’in “Sinfonietta”sı… Dinleme isteyenler Youtube’de bulabilirler… Yazar değer kitaplarında da olduğu gibi, uzunca bir müzik listesi oluşturulmuş desem abartmış olmam sanırım. Michael Jackson’dan ABBA’ya geniş bir yelpaze söz konusu. 

“Yaşamaya devam etmenin anlamı bu. İnsanlara ümit veriliyor, bu ümidi bir yakıt gibi kullanarak kendilerine amaçlar ediniyor, ömürlerini sürdürüyorlar. İnsan, ümit olmadan yaşamını sürdüremez.” (Sayfa 859)

Murakami’nin müzik listesine, diğer kitaplarında da olduğu üzere diğer yazarlardan alıntı ve göndermeler de yerini almış. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisi, Tolstoy en çok ilgimi çekenler…


Kitapta Aomame, Tengo ve Fuka-Eri bolca yer alırken yan karakterler de bence çok güzel kurgulanmış. En ilgi çekenleri Tengo’nun babası, Madam ve madam’ın yardımcısı Tamaru, Cemaat Lideri, Öğretmen…

Tengo’nun babasının hali hazırda hastanede yatarken, bedensel olmasa da ruhsal yolculukla sürekli Fuka-Eri ve Aomame’nin kapısını çalması ve onları kablolu tv ücretleri için rahatsız etmesi kitabın ilginç ayrıntılarından.

Kitapta en rahatsız olduğum kısımlar cemaat liderinin trans halinde olduğu süreçte kendinden yaşça küçük kızlarla cinsel birliktelik yaşaması, (geçmişte kendi kızı da dahil) bu konunun bir neredeyse geçiştirilip, bir ayin gibi gösterilmesi beni rahatsız etti doğrusu.

Bir de diğer Murakami kitaplarında da olduğu üzere, cevaplanmmaış sorular mevcut kitabımızda. Fuka-Eri sonunda nereye gitti? Madam’a sığınan küçük kıza ne oldu? Tengo'nun annesinin akıbeti… Murakami okuyacak okur bence cevapsız kalan sorulara da hazır olmalı okumaya başlarken…

“Uzaklara gideceğini söyledin ,,, ne kadar uzaklara peki ?”
“Rakamlarla hesaplanmayacak uzaklıkta bir yere.”
“Bir insanın yüreğini diğer bir insanın yüreğinden ayıran mesafe gibi .” (Sayfa 1202)

Bunun yanında yazarın diğer kitaplarından da aşina oluğumuz pek çok ayrıntı bu kitabında da mevcut. Örneğin Aomame’nin Tengo ile ilişkiye girmeden onun çocuğuna hamile kalması, bir anda görüşmeyi kesen kadın (Tengo'yu ziyaret eden),Tengo’nun baba sorunu...vb yazarın tekrarladığı imgelerden… Keşke Freud yaşayıp kitabı okuyup yorumlasaydı. Murakami kitaplarında mutlaka Oidipal sorunlar mevcut. Bu şekliyle Kafkaesk bir yönü de var bence. Tengo’nun okuduğu Kediler Şehri öyküsü yine kitapta dikkat çekenlerden. Hikaye gerçek mi diye düşünmeden edemedim. 

Kitap sayfa olarak fazla olunca, haliyle yazı da uzun sürmüş oldu.Sabırla okuyan ve yorum yapan tüm takipçilerime çok teşekkürler... 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE, SEVGİLER...  


27 Mart 2020 Cuma

ELİF ŞAFAK - ON DAKİKA OTUZ SEKİZ SANİYE


Merhabalar, Sevgili Kitaplarım Olmadan Asla Blogu Takipçilerim;


Blogumu haftada bir güncelleyerek, yazmaya çalışıyordum. Son aylarda pek fazla güncelleyemedim. Ancak pek çok blogu okudum ve elimden geldiğince yorum yazmaya çalıştım. Uzun bir aradan sonra merhaba hepinize…


ON DAKİKA OTUZ SEKİZ SANİYE’yi piyasaya çıkmasının üzerinden çok geçmeden, almış okumuştum yaz sezonunda. Fotolar da yaz tatilinden… Neredeyse 9 ay geçmiş üzerinden… Maalesef zor günlerden geçiyoruz her birimiz. Sevdiklerimiz, büyüklerimizden ayrı gurbette yaşayınca yüreğimiz bir farklı atıyor her haberde her telefonda. Ben de bloguma yazıp, bir süre ilgimi farklı yerlere kaydırayım istedim.


ARKA KAPAK
Adı Leyla’ydı. İstanbul’un en eski genelevlerini barındıran o meşum sokakta yer alan gülkurusu renkli evde bilinen adıyla Tekila Leyla. Öyle derdi ona arkadaşları, ahbapları ve müşterileri. Öyle derdi ona beş kadim dostu. Hiç istemezdi Leyla kendisinden geçmiş zaman diliminde söz edilmesini. Ama işte kalbi daha az evvel susmuş, soluk alış verişi ise hepten kesilmişti. Şehrin kenarlarında bir çöp kutusuna bırakılmıştı cansız bedeni. Gene de henüz durmamıştı beyni. Çalışıyordu hâlâ. Tastamam on dakika otuz sekiz saniye boyunca…


ÖZET
Kitabımız “SON” bölümüyle başlamaktadır. Bu kısımda kitabımızın kahramanı Tekila Leyla’nın öldürülmüş ve bir çöp tenekesine atılmış cesedi karşılıyor bizi. Kalbi durmuş, Leyla’nın bilinci hala açıktır ve 10 dakika 38 saniye boyunca da beyni düşünmeye devam edecektir.

“...zaman dediğin çözülmüş bir yün yumağı gibi geriye sarılamazdı. Son nefesini verdikten sonra insan, işlerin nerede tökezlediğini sormanın ne yararı vardı!” (Sayfa 12)

Hani bir tabir vardır ya; hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti diye… İşte bu aşamada Tekila Leyla’nın da yaşadığı budur…
Birinci Bölüm – AKIL’da ise dakika dakika Tekila Leyla’nın dönülemez yolculuğu anlatılmaktadır. Tekila Leyla,  Van’da iki eşi Suzan ve Binnaz ile yaşayan Harun’un ikinci eşi Binnaz’dan olan ilk çocuğu olarak 1947’de dünyaya gelmiştir. Babası Harun kızının ismini Leyla Afife Kâmile koyar. Harun’a göre o adanmış bir çocuktur. Doğar doğmaz ilk eş Suzan’a teslim edilir ve Suzan’ı annesi, Binnaz’ı da teyzesi bilerek büyür. Bu olay üzerine Binnaz akıl sağlığını kaybeder.


Leyla bu şartlar altında büyürken; evde misafirlerin olduğu bir gün Binnaz’dan kendisinin gerçek annesi olduğunu öğrenir. Ancak teyzesinin durumundan ötürü pek de ciddiye almaz. Leyla’nın Tarkan isminde bir de kardeşi olur. Tarkan Mongoloit’tir.

 “Ademoğulları Havvakızları nedense varoluşlarının dönüm noktalarıyla ilgili bitimsiz bir sabırsızlık içindelerdi. Mesela zannediyorlardı ki evlilik defterine imza atar atmaz insan hemen “koca” olur, “eş” olur. Oysa işin aslı şuydu ki, evlilik denilen müesseseyi anlamak uzun yıllar sürüyordu. Benzer şekilde, herkes zannediyordu ki insanın çocuğu doğduğu an anne olunur ya da baba olunur. Gerçekteyse, ebeveyn olmayı öğrenmek hayli zaman alıyordu. Keza anneanne babaanne olmayı öğrenmek de öyle. Aynısı emeklilik ve yaşlılık için de geçerliydi.” (Sayfa 14)

Tekila Leyla, 1953 yazını hatırlar. Ailecek Akdeniz’e tatile gitmişlerdir. On iki kişi ailecek tatildedirler. Amcası bir gece Tekila Leyla’nın yatağına yaklaşır. Amcasının oğlu Tolga ile aynı odayı paylaşmaktadır. Leyla o gece amcasının tacizine uğrar. Bu durumu kabullenemeyen çocuk kalbi, ateşli bir hastalık ile cevap verir duruma. 

Leyla’ya iğne yapmaya gelen eczacı kadının oğlu Sinan ile tanışmaları da bu hastalık ile olur. Sabotaj Sinan, Leyla’nın beş kadim dostundan biridir. Leyla büyüyüp, genç kız olduğunda da amcasının tacizi tecavüze dönüşür. Leyla’nın hamile kalıp, düşük yapmasının ardından Leyla; başına gelenleri anlatsa da babası onun arkasında durmaz. Amcasına inanmayı tercih eder. Aile Leyla’yı amcasının oğlu ile evlenmeye zorlar.

“Bir kadının kocasını düşündüğünde aşk değil,sevgi değil korku hissetmesi ne acıydı.” (Sayfa 28)


Leyla’nın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Kardeşi Tarkan’ın öldüğü gün evden kaçarak, İstanbul’a gelir. Leyla’nın başına gelen kötülükler, talihsizlikler burada da birbirini kovalar. Çok geçmeden Leyla, geneleve düşer. Leyla’nın bu süreçteki şansı sevdiği adam D/Ali, arkadaşları kendisi gibi evden kaçan Hollywood Hümeyra, Jameelah (Cemile), Zeynep122 (boyundan dolayı), Sabotaj Sinan, ve Hiç (Travesti arkadaşı)…

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Kitabın “On Dakika Otuz Sekiz Saniye” kısmını anlatan bölümlerini okumak daha keyifliydi. Bu kısımlarda romanımızın ana karakteri Tekila Leyla’nın ağzından anlatılıyor. Kullanılan dil bakımından bu kısma daha çok beğendim. Karakteri anlamak bakımından bu bölümleri daha çok beğendiğimi söyleyebilirim.

“... insan hafızası, eğlenirken içkiyi biraz fazla kaçırmış birine benzerdi: Ne kadar gayret etse de dümdüz yürüyemezdi. Geri dönüşlerle dolu bir labirentin içinde düşe kalka ilerler, sık sık baş döndürücü zikzaklar yapardı. Velhasıl hafıza dediğin düz bir çizgide ilerlemezdi.” (Sayfa 63)

Tekila Leyla’dan sonra sözü birbirinden şahsına münhasır dostları alır. Ancak bu kısımları Leyla’nın aklından geçenler kadar severek okumadım.


Kitabın konusuna gelecek olursak konusu son derece klişe… Ensest tacize ardından da tecavüze uğrayan, ailesi tarafından istemediği bir akrabası ile -kendisine tecavüz eden kişinin oğlu- evlendirilecekken İstanbul’a kaçan ve kötü yola düşen bir genç kadın üzerine kurulan bir hikâye olmuş. Hikâyenin bu aşamalarında okurken pek de şaşırmadım. Daha önce okuduğum bir hikâyeyi okur gibi hissettim.

 “Hafızasını bir mezarlık gibi görürdü; hayatının farklı bölümleri gömülüydü orada, hepsi ayrı ayrı mezarlarda yatıyorlardı ve Leyla’nın onları yeniden canlandırmaya hiç niyeti yoktu.” (Sayfa 72)

Sonraki kısımlar biraz daha ilginçleşse de kitap klişe olmaktan çıkamamış.
Kitaptaki karakterlere gelecek olursak; yazarın her kitabında sergilemiş olduğu şahsına münhasır birbirinden ilginç karakterler ve onların lakaplar sırasıyla sahnede yerlerini almışlar.



Kitap akıcı ve bir çırpıda okunuveriyor ancak Baba ve Piç, Pinhan, Mahrem’den sonra pek de başarılı bulamadım. Bir yazarın alışık olduğum uzun cümlelerini ve Osmanlıca kelimelerini aradı gözlerim… Kitabı yazın tatilde okumuştum. Tatil için uygun akıcı bir kitap.. Bir de yazarın diğer kitapları ile kıyaslandığında diyalogların fazlalığından yola çıkacak olursak filme çekilmeye en uygun kitaplarından biri gibi geldi.

“Yas dediğin bir kırlangıç bir gün bir uyanırsın ki yok. Gitmiş sanırsınız ama meğersem başka bir yere göç etmiş, tüylerini ısıtmaya. Er ya da geç geri gelir, gene konar kalbinizin üstüne.” (Sayfa 250)


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…

NOT: BLOG ETİKETİ OLMAYAN GÖRSELLER ALINTIDIR. 

9 Eylül 2019 Pazartesi

PAULO COELHO – AKRA’DA BULUNAN ELYAZMASI


MERHABALAR; DEĞERLİ KİTAPLARIM OLMADAN ASLA OKUYUCULARIM;


ARKA KAPAK
Düşman onlardan çok daha üstün, ertesi sabah saldırıya geçecekti. Halkın çoğunluğu, yenileceklerini bildiği halde, şehirde kalmayı seçti. O akşam, her yaştan kadınlı erkekli bir grup, Kıpti dedikleri Yunanlı'yı dinlemek için meydanda toplandı.
Kıpti, hiçbir dine mensup değildi; sadece bütün duyduklarını, yarına aktarabilmek için aklında tutmuştu.
Kıpti, yalnızca içinde bulunduğu âna ve Moira denen varlığa inanırdı.
Yarından itibaren şu anda ahenk olarak gördüğümüz şey ahenksizliğe dönüşecek. Mutluluğun yerini matem alacak,” dedi Kıpti.
“Şehrimizi talan edebilirler, ama burada öğrendiklerimizi silemezler. İşte bu yüzden ilmimizin surlarımız, evlerimiz ve sokaklarımızla aynı kaderi paylaşmasına izin veremeyiz… Peki ilim derken neyi kastediyorum?

İlimle, gündelik yaşamın karşımıza çıkardığı zorlukların üstesinden gelerek hayatta kalmamızı sağlayan şeyi kastediyorum.
Yarın bize neler olacağını kimse bilemez... Çünkü her günün iyisi ve kötüsü aynı gün içinde olup biter. Öyleyse dışarıdaki askerleri ve içinizdeki korkuyu unutun...
Bizler şimdi, gündelik yaşamımızdan, yüzleşmek zorunda kaldığımız güçlüklerden bahsedeceğiz,” dedi Kıpti.
Ve sevgiyi, kaybı, yenilgiyi, yalnızlığı sordular ona. Korkuyu, sadakati, cinselliği, geleceği ve kaderi; ona kendilerini nasıl bulacaklarını sordular. Hayatın içinden gelen, cevapları binyıllar boyu değişmeden kalan soruları sordular ona.
Düşmanları beklerken, halk bir meydanda toplandı ve sordu.
Ve Kıpti, onlara cevap verdi.


ALINTILAR


“Kışın dalından kopan bir yaprak kendini soğuğa mağlup düşmüş gibi görür mü?” (Sayfa 25)

“Asıl fena olan düşmek değil, yerden kalkmamaktır.” (Sayfa 27)

“Mağlubiyet, yürekliler içindir. Kaybetmekten şeref, kazanmaktan ise mutluluk duymak yalnızca onlara özgüdür.” (Sayfa 31 )

“Mağlubiyet, yeni bir mücadeleye giriştiğimizde son bulur. Başarısızlığın ise sonu yoktur; bir yaşam tarzıdır.” (Sayfa 31)

“Sevgi bir alışveriş değil, bir inanç eylemidir.” (Sayfa 67)

“Giden gitmiştir işte... ve her vedanın ardında bir ümit gizlidir. Sevmek ve sevdiğini kaybetmek, hiç sevmemiş olmaktan iyidir.” (Sayfa 68)

“Sevilmek için herhangi bir bedel ödemekten kaçın, çünkü sevginin bedeli olmaz.” (Sayfa 88)

“Şarkı söyleyen, öyküler anlatan, yaşamın tadını çıkaran ve gözleri mutlulukla parıldayan insanlarla dostluk kur; çünkü mutluluk bulaşıcıdır ve mantığın, hatayı açıklamaktan öteye gidemediği durumlarda daima bir çözüm ortaya koymayı başarır.” (Sayfa 90)

“Zarafet giysilerimizde değil, giysilerimizi kullanım tarzımızdır.” (Sayfa 93)

“İnsanın haysiyetinin farkına varmasının tek yolu, yaşamı boyunca attığı her adımın hakkını vermektir.” (Sayfa 126)

“Sadakat, sadece güçlü ruhların tercih edebileceği bir tercihtir.” (Sayfa 137)

“Silahların en kuvvetlisi, insanı yaralayan mızrak ya sa surları parçalayan top değildir. Silahların en korkuncu sözdür; insanın yaşamını tek damla kan akıtmadan mahveder ve açtığı yaralar asla kabuk tutmaz.” (Sayfa 137)

“Sadık erkekler ve kadınlar ,gerçek kimliklerini göstermekten gocunmazlar ;çünkü başka sadık ruhların kendi iyi ve kötü yanlarını anlayışla karşılayacağını bilirler.” (Sayfa 142)

“Düşman, eline kılıcını alıp karşına dikilen kişi değildir. Hançerini arkasında gizlemiş halde hemen yanı başında duran kişidir.” (Sayfa 143)

“... tohumlarınızı gittiğiniz her yere serpiştirin, çünkü hangilerinin yeşerip sonraki nesli aydınlatacağı hiç belli olmaz.” (Sayfa 149)


ÖZET
Kitap sorular ve Kıpti’nin verdiği yanıtlardan oluştuğundan özet kısmını atlamayı uygun buldum.

KİTAPTAN NOTLAR

AKRA’DA BULUNAN ELYAZMASI,  Paulo Coelho'nun SİMYACI’san sonra okuduğum ikinci kitabı. D&R’nin Can Yayınları indirim kampanyası duyurusunu İnstagram’da görünce D&R’ye gittim. Bana hitap eden pek fazla kitap kalmamıştı. Ayfer Tunç ve Paulo Coelho’dan birer kitap bulabildim. Okumayı planladığım kitap olmadığı için hemen okuyayım istedim.

Kitap "AKRA’DA BULUNAN ELYAZMASI"nın hikâyesi ile başlıyor. 1945 yılında Mısır’da Hamra Dom bölgesindeki bir mağarada iki kardeş tesadüfen papirüslerle dolu bir testi bulurlar. Kardeşlerden bir şekilde bir papazın eline geçen papirüsler, papaz tarafından Kahire’deki Kıpti Müzesi’ne satılır. Papirüsler burada isimlerini alırlar: Nec Hemmadi Elyazmaları. Diğer elyazmaları ise karaborsaya düşer, ancak Mısır hükümeti duruma el koyar ve yazmalar ulusal miras ilan edilir. 1974 yılında bir İngiliz arkeolog, Nec Hemmadi yakınlarında başka bir elyazması bulur ve Arapça, İbranice ve Latince üç dilde yazılmış bu elyazmalarının dünyada yaklaşık 155 nüshası olduğunu bildiren Mısır hükümeti bulunan elyazmalarının arkeologda kalmasına izin verir. Yazar ise bahsedilen arkeoloğun oğluyla tanışır ve elyazmasının kopyasını elde etmeyi başarır. Elyazması Hıristiyanlığın ilk yüzyılı ile M.S. 180 arasında yazılmış, asıl dili Yunanca apokrif metinlerdendir.


Bilgilendirmenin ardından kitap başlıyor. Kıpti genç yaşında vatanı Atina'dan ayrılmış, yalnızca yaşadığı ana ve Moira denen varlığa inanıyor. Savaş arifesindeki Kudüs'lülere, onların soruları üzerine bir bir anlatır.  Kalabalık arasında onu dinleyenlere Kudüs'ün ruhunun nasıl baki kalacağını gösteriyor.

Kıpti’ye sorulan sorular ve onun verdiği cevaplardan oluşmakta kitap. Soru soranlar her defasında din, cinsiyet ve meslek olarak değişse de soruları Kıpti cevaplıyor. Kıpti her hangi bir dine mensup olmadığından cevapları dini olmaktan çok, felsefi anlamlar içeriyor.
Kitabın dili akıcı üslubu güzel. 150 sayfalık kitabın sorular arasındaki boş sayfalarını ve pek de küçük olmayan yazı puntosunu göz önünde bulundurursak, okuma süresi kısalıyor elbette.

Kitap bolca güzellik, zarafet, başarı, cinsellik, yenilgi, sevgi, başarı,aşk,savaş gibi başlıklar ile ilgili bolca nasihat içermekte. Paylaştığım alıntılardan bunu kolayca anlayabilirsiniz. Ancak nasihatler fazlaca klişe ve beylik laflar… Sosyal Medyada sıkça rastlayacağınız cinsten.
Kişisel gelişim ya da bu tarz nasihat okumaktan hoşlanmayanlar için keyifli bir okuma olmayabilir. Mutlaka her kitabın ana fikri var ancak kitap içerisinde bu ana fikre okuyarak çıkarım yaparak ulaşmayı seven okur için sıkıcı bir okumaya dönüşebilir. Aralıklarla bölüm bölüm okunursa daha keyifli bir okuma olabilir belki. Bir başvuru kitabı olarak daha keyifli okunacağını düşündüğüm kitaplardan… Son günlerde bolca paylaşılacaktır diye düşünüyorum. Okuyanların yorumlarını bekliyorum.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER...

23 Ağustos 2019 Cuma

YAŞAR KEMAL - AĞRI DAĞI EFSANESİ

DEĞERLİ KİTAPLARIM OLMADAN ASLA OKUYUCULARIM;


Son dönemlerde blogumla ilgilenemedim. Hem Teknik sıkıntılar hem de tatil derken yorumlara da dönemedim. Otomatik olarak yayınlananlar dışında yeni yazı giremedim. Bugün itibari ile kendimce dönüyorum. Yayınlamak üzere bir kaç kitap hazırlamıştım. Ancak "Ağrı Dağı Efsanesi" ile döneyim istedim bloguma... 

Yaşar Kemal tartışmasız benim en sevdiğim Türk yazarıdır. Onun şiirsel dili, kullandığı kelimeler, yaptığı betimlemeler benim için her zaman doyumsuz okuma zevki sağlar. Yaşar Kemal okuduktan sonra bir süre okuduğum diğer kitaplardan keyif alamam.

“Ağrı Dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubayazıt”, benim ilk görev yerim olması bakımından gönlümde her zaman özel bir yere sahip olacaktır. Kitabı ilk göreve atandığımda almış ve okumuştum. Hem kitabı okumak hem de kitaba mekân olan İshak Paşa Sarayı ve Hani Baba Türbesi’ni adımlamak o dönemlerde benim için keyif olmuştu. Yaz okumalarımda kitabı tekrar okuyup, blogumda yer vermek istedim. 


ARKA KAPAK
Bir aşk destanı olan Ağrı Dağı Efsanesi geleneklerini Mahmut Han'a karşı savunan Ahmet ile Gülbahar arasındaki aşkı konu alır. Efsanelere ve halk söylencelerine yürekten bağlı Yaşar Kemal'in bu romanı, insan psikolojisinin derinliklerini de içerir. 

"Yaşar Kemal Anadolu'nun halk edebiyatıyla alışveriş içindeyken başladı yazmaya. Gerçek bir yazar olduğu için de dilin duyarlığından, şiirsel destanın tek kahramanıolan Türk halkının kültüründen esinlenmesini bildi." 
- Jeliha Hafsia, La Presse, (Tunus) 

"Yaşar Kemal'in romanı Tolstoy'un çapına ve Dickens'ın canlılığına sahiptir." 
- Manchester Guardian, (İngiltere) 

"Zengin, renkli ve zekice bir nitelikle bezenmiş bir üslup ve yazdığı her kelime sert, cilalanmış, ayrıksı ve bir buğday tanesi gibi potansiyel olarak üretken." 
- Irish Times, (İrlanda) 

'Kitabın güzelliği zengin şiirsel dilinde, efsane ve mit duygusunda yatıyor.' 
-Sunday Telegraph



 “Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar.” (Sayfa 13)

ÖZET

Ağrı Dağı eteklerinde yaşayan Ahmet’in evinin önüne gümüş savatlı, Çerkes eğerli Kır bir at gelir. Kır atın üzerindeki damga Sofi’ye tanıdık gelse de kimin olduğunu bir türlü çıkaramaz. Kır atı gören Sofi, atın Ahmet’in kısmeti olduğunu söyler. Ahmet Sofi’nin söylemesi üzerine Ahmet Kır atı üç kere yola götürüp, bırakır. At her defasında Ahmet’in kapısına gelir. Kır at,üç kez de Ahmet’in evine döndüğü için ona ait olduğu kabul edilir.Ahmet artık atı canı uğruna alıkoyacaktır. 

“Demek at bunun için geldi de kapısında durdu. Demek Tanrı böyle yazmış. Bu at, bu kız Tanrı'nın, Ağrının armağanıdır.”  (Sayfa 42)

Altı ay sonra Beyazıt Paşası Mahmut’un atını aradığı haberi gelir. Mahmut Paşa Atının Ahmet’in kapısında durduğunu öğrenen Mahmut Paşa, geleneğe karşı gelerek atını geri ister. Daha sonra Ahmet at karşılığında Ahmet’e altın teklif eder.


Mahmut Paşa’nın isteği reddedilince Ahmet’in köyünü yakar ve onu zindana atar. Mahmut Paşa Ahmet’i ve ona yardım edenleri öldürmekte kararlıdır. Ahmet zindandayken Mahmut Paşa’nın kızı Gülbahar Ahmet’e aşık olur. Gülbahar kendisine aşık olan Zindancıbaşı Memo’nun yardımı ile Ahmet’i zindandan kaçırır. Memo Paşa’nın kendisini öldürmesine fırsat vermeden canına kıyar. Hem Ahmet’i elinden kaçırmasına hem de atı geri alamamasına çok öfkelenen Mahmut Paşa kızı Gülbahar’ı da zindana atar. Ancak Ahmet önderliğindeki halk sarayı basarak Gülbahar’ı kurtarır.

“Biz hep böyle, her şeyde birlik olsak, kimse bize diş geçiremez. Bize dağlar, şahlar dayanamaz. Hiç kimse... Yeter ki böyle birlik olalım.” (Sayfa 112)


Ahmet ve Gülbahar, Hoşap Beyi’nin yanına sığınırlar. Hoşap Beyi, onurlu bir beydir.  Mahmut Han’a ne isterse vereceğini, Ahmet ve Gülbahar’ı teslim edemeyeceğini bildirir, misafirlerinin evlenmesine izin verilmesini ister. Bir süre Hoşap Kalesi'ne saldırmayı da düşünen Mahmut Paşa cesaret edemez. 

“Ağrıdağı dünyanın üstüne oturmuş ayrı bir dünya gibidir, ağır, heybetli. Çok zaman Ağrının başı dumanlıdır. Bazı da bulutların yerini savrulan yıldızlar alır. Top top, dönen, bir boranda esen yıldızlar. Güneş uzun gecelerden sonra Ağrının böğründen bir kıpkızıl ateş harmanı gibi çıkar.” (Sayfa 98)

Mahmut Paşa Ahmet’in Ağrı Dağı’nın tepesine tırmanmasını ve burada ateş yakmasını istediğini, bu görevi başarabilirse onu kızıyla evlendireceğini söyler. Amacı geri dönüş olmadığını bildiği Ağrı Dağı’na Ahmet’i göndermek ve ondan böylece kurtulmaktır. Ahmet görevi mecburen kabul eder.

DEVAMI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

“Ağrıdağı Efsanesi” 120 sayfalık bir çırpıda okunacak bir efsane. Yazarın mistik kalemi göz önünde bulundurulduğunda 120 sayfalık bir şiir… Ayrıca kitabın içerisinde yer alan çizimler kitaba güzel bir hava katmış. Bu anlamda önce Abidin Dino'yu ve ardından yayınevini kutlamak istiyorum.  

“Şu halka bir çare bulmazsak hepimizin kellesi gider. Yarın zulmü bahane ederler, öbürsü gün vergiyi, öbürü gün sarayımızı, öbürsü gün ekmeği... Ve birikirler birikirler... Yüz bin yılın öfkesi ve acısıyla... Şimdiki gibi sessiz birikirler. Ve bu kalabalığa güç yetmez.Bunlar bir araya gelmeyegörsünler, önüne geçilemez.” (Sayfa 106)


Ağrı Dağı ve yöresindeki Küp gölünün muhteşem betimlemesiyle başlamakta kitabımız… Kır at ve büyük bir aşk hikâyesi ile devam ediyor. İşin içine Kırat girince insan ilkin Köroğlu Efsanesi’ni hatırlatıyor. Bu ararda yazarın Köroğlu Efsanesi’ni de okumuştum. Yine, güçsüzün yanında, töre ve geleneklerine canları pahasına devam ettiren insanlar Ahmet ve Paşanın güzeller güzeli kızı Gülbahar'ın zorluklar ve imkansızlıklar içerisindeki aşklarını göreceksiniz. Kırat uğruna çekilen eziyetler ve halkın töresine ve bu büyük aşka sahip çıkışları. Kah Kırat’ın üzerinde dört nala koşturuyorsunuz, kah zindanda eziyet çekiyorsunuz… Yazar öyle güzel kelimeler seçmiş ki; insan okumuyor da adeta yaşıyor gibi.

“Ne isterse vereceğimi söyledim. O hiç bir şey istemedi.” (Sayfa 117)



Kitabın aynı zamanda Fatma Girik’in başrolünü oynadığı 1975 yapımı bir de filmi bulunmakta. İshak Paşa Sarayı’nın iç mekânları eşya ile döşenmiş değil şimdilerde. İç mekân görüntüleri nerede çekilmiş bilgim yok ancak dış mekâna İshak Paşa Sarayı ve Ahmed-i Hani Türbesi fon olmuş. Bu şekilde yazınca oraları özlediğimi hissediyorum. Belki bir gün ziyaret etme imkânım olur.

“Her yıl, bahar çiçeğe durduğunda, dünya nennilendiğinde, Ağrıdağının çobanları dört yandan gelirler, kepeneklerini gölün bakır toprağına atıp üstüne otururlar.Bin yıllık sevda toprağının üstüne otururlar. Tanyerleri ışırken kavallarını bellerinden çekip Ağrıdağının öfkesini, sevdasını çalarlar. Ve gün kavuşurken bir ak kuş gelir...”   (Sayfa 119)


Kısacası okuduğum kitaplarından yola çıkarak ve haddim olmayarak diyorum ki, Anadolu efsanelerini bence en güzel yorumlayan yazar, Yaşar Kemal… Yine harika bir yorum, yine harika bir efsane… Nurlar içinde yatsın büyük usta…



YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...