İLETİŞİM YAYINLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İLETİŞİM YAYINLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2017 Pazartesi

FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ - SUÇ VE CEZA

MERHABALAR,

Kitap blogumu uzun zamandır ihmal ediyorum. Okuduğum, altını çizdiğim satırlar bir bir artarken, bilgisayar başına oturup, okuduklarımı toparlama isteğim o kadar azaldı nedense.... Geçtiğimiz yıldan bu yana klasikler gençlikte, orta yaşta ve yaşlılıkta okunmalı düsturundan hareketle orta yaş okumalarına başladım. Üniversite yıllarında aldığım pek çok klasiği İletişim Yayınlarının Klasikleri ile değiştirmeye başladım. Oblomov, Savaş ve Barış bekleyedursun Suç ve Ceza'yı bekletmeden tekrar okuyayım istedim. 

Üniversite yıllarımda tanıştığım Raskonikov'la yeniden yüzleşmek son derece keyifliydi. Raskolnikov, satırlar arsında beklerken ben ne çok yol kat etmişim diye düşündüm. Dünya edebiyatının ölümsüz karakteri gençlik telaşı ile değerlendirmenin yanında, şimdiki bakış açımla değerlendirmek bana iyi geldi. 

Daha önceki yazılarımda ayrıntılı özetler vermiştim. Hatta sıkça da bu konuda eleştirilmiştim. Bu defa kitaptan "Alıntılar" ile yetinip, kitaptan notlarıma yer vereceğim. Zira Kitaptaki ruhsal derinliği özet ile veremeyeceğim kanaatindeyim. 
ARKA KAPAK
Düştüğü yoksulluk çıkmazında toplum kurallarının bağından kurtulduğuna inanan bir gencin hikâyesini anlatan Suç ve Ceza ahlâkın anlamını sorgular.
Dostoyevski’nin yazın hayatının olgunluk döneminde kaleme aldığı Suç ve Ceza, Raskolnikov adlı gencin ahlâki hesaplaşması üzerinde yükselir: Raskolnikov öldürmeyi planladığı tefeciden aldığı parayı hayırlı bir amaç için kullanırsa, işlediği suçun doğasını kalıcı biçimde değiştirebilir mi? Hırsızlık ve cinayet gibi suçlar, “yüce amaç”larla işlenmesi durumunda cezasız kalabilir ve vicdanın yükünden kurtulabilir mi? Dostoyevski’nin en çok okunan romanı olan Suç ve Ceza, yayımlandığı günden bu yana insan ideallerini ahlâki ve felsefi sorularla sınamaya devam ediyor.
“Aşkı ilk defa yaşamak gibi, denizi ilk defa görmek gibi, Dostoyevski’yi keşfetmek de insanın hayatında önemli bir tarihtir.” 
JORGE LUIS BORGES

“İnsanoğlunun kurtarıcısı olabilirdi. O, gardiyanı olmayı seçti.”
SIGMUND FREUD 

 
ALINTILAR
“Temmuz başlarında, çok sıcak bir yaz günü akşamüzeri bir genç, dar S…… Sokağı’nda kirada oturduğu hücreyi andıran odasından çıktı. Sokakta kararsız, ağır adımlarla K…… Köprüsü’ne doğru yürümeye başladı.” (Suç ve Ceza’ya Başlarken… S. 35)


“Kimi zaman hiç tanımadığımız bir insanla karşılaşırız, ilk bakışta içimizde bir ilgi duyarız ona karşı. Tek sözcük konuşmadan, bir anda olur bu.” (S. 44)

“… yoksulluk ayıp değildir biliyorum. İçkiye düşkünlüğün bir erdem olmadığını da biliyorum. Gelgelelim sefalet ayıptır efendim, ayıptır… Doğuştan olan duygularınızın soyluluğunu yoksullukta koruyabilirsiniz. Ama sefalette hiç kimse hiçbir zaman başaramaz bunu… Sefalette, daha bir gurur kırıcı olsun diye insanların arasından sopayla kovalamazlar sizi de süpürgeyle süpürür atarlar.” (S. 46)
“Sağlıksız ruhsal durumlarda düşler çoğu zaman olağanüstü bir belirginlikle, parlaklıkla, aşırı bir benzerlikle gerçeği andırırlar. Kimi zaman olağanüstü bir tablo oluşur. Ama ortam, olaylar öylesine inandırıcıdır, öylesine ayrıntılı, öylesine beklenmediktir, tablonun sanatsal yapısının ayrıntılarıyla öylesine uyumludur ki, bu düşü gören Puşkin ya da Turgenyev gibi bir sanatçı bile olsa, ayıkken böylesine şeyleri düşünmesi olanaksızdır. Hastalıklı düşlerdir bunlar. Uzun süre akıldan çıkmazlar, insanın altüst olmuş, zaten bozulmuş organizması üzerinde derin izler bırakırlar.” (S. 89)
Öte yanda, parasızlıktan boş yere yok olup giden genç, ışıl ışıl insanlar... Her yerde böyle bu! Kocakarının manastıra bırakacağı parayla girişilebilecek, düzeltilebilecek yüzlerce, binlerce iş... Yaşamları yoluna girecek yüzlerce, binlerce insan; yoksulluktan, çürümüşlükten, yok olmaktan, ahlak bozukluğundan, cinsel hastalıklar yüzünden hastanelere düşmekten kurtulacak onlarca aile... Bütün bunlar o kocakarının parasıyla olacak… Öldür onu, al paralarını git insanların yararına kullan… Ne dersin, binlerce hayırlı iş küçücük bir cinayeti bağışlatmaz mı? Binlerce yaşamın yok olmaktan, çürümüşlükten kurtulmasına karşılık bir yaşam… Bir ölüme karşılık yüz yeniden doğuş… Hesap var burada! Ayrıca toplumsal dengede bu veremli, aptal, acımasız kocakarının yaşamının ne anlamı olabilir ki? Bir bitin ya da hamam böceğinin yaşamından fazlası olamaz. O kadar bile değildir, çünkü topluma zararı vardır kocakarının. İnsanların yaşamına zararı var:” (S. 101)
“ Dürüst, duygulu bir insan içini döker, işbilir adam dinler, zamanı gelince de öğrendiklerini çıkarına kullanır.” (S. 163)

“…ölüm cezasına çarptırılmış biri sehpaya çıkmadan bir saat önce şöyle söylüyor, ya da düşünüyordu: “Yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde ancak iki ayağımı koyabileceğim kadar daracık bir yerde yaşayacak olsaydım, dört bir yanım uçurumlarla, okyanuslarla çevrili olsaydı, fırtınalar, zifiri karanlık olsaydı her yanım, kimsecikler olmasaydı yanımda, o daracık yerde öylece bir ömür, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamak isterdim… Evet, şimdi ölmektense, öyle yaşamak isterdim! Yaşayabilsem, yalnızca yaşayabilsem, yaşayabilsem! Nasıl olursa olsun, yaşasam!..” Ne yaman bir gerçek! Tanrım, ne yüce bir gerçek bu! Ne alçak bir yaratık şu insanoğlu! (Aradan bir dakika geçtikten sonra ekledi) Bu nedenle ona alçak diyen de alçaktır! (S.200-201)


“Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?” (S.294)

“Svidrigaylov başını hafifçe önüne eğdi, başka yana bakarak kendi kendine konuşuyormuş gibi,
-Böyle durumlarda (hayal görme durumlarında) genelde ne derler insana diye mırıldandı Svidrigaylov. Şöyle derler: ‘Hastasın sen. Sana öyle geliyor. Aslında yok öyle bir şey. Aslında mantığın kabul edeceği bir şey değil kuşkusuz. Bu tür hayallerin yalnızca hastalara göründüğünü ben de biliyorum. Ama bu, hayallerin yalnızca hastalara göründüğünü gösterir, yoksa görülen hayallerin (halusinasyonların) gerçek olmadığı anlamına gelmez.
Raskolnikov sinirli,
-Elbette yoktur dedi.
Svidrigaylov başını yavaşça çevirip baktı Raskolnikov’a.
-Yok mudur? Öyle mi düşünüyorsunuz? Böyle düşünecek olursak: ‘Hayalet dediklerimiz başka dünyaların parçaları, orda yaşayan yaratıklar, o dünyaların başlangıcıdır diye düşünsek… Sağlıklı insanların onları görmelerine hiç gerek yoktur, çünkü sağlıklı insan daha çok bu dünyanın insanıdır, dolayısıyla bu dünyadaki yaşamın tam olması, düzenin bozulmaması için bu dünyanın yaşamını yaşamalıdırlar. Ama sağlığı birazcık bozulacak olursa, organizmasında bu dünyanın olan yaşam düzeni birazcık bozulursa hemen başka bir dünyanın yaşam belirtileri kendini göstermeye başlar. Hastalığı ne ölçüde ilerlerse öteki dünyaya yakınlığı da o ölçüde artar. Öldüğü zaman da bütünüyle öteki dünyaya geçer.” ( S. 345)



“Her şeyde, aşılması tehlikeli olan bir sınır vardır. O sınır bir kez aşıldı mı, bir daha geri dönüşü yoktur.” ( S. 358)


“-Başkaca bir nedeni kabul etmiyorlar! Saçmaladığım falan da yok benim!.. Onların kitaplarını göstereceğim sana. Her şeyi “toplumdaki bozukluklara” bağlıyorlar. Başka bir şey yok onlara göre! En çok sevdikleri deyim de budur! Buradan da şu sonucu çıkarıyorlar: Toplumdaki bozukluklar düzeltilirse protesto edilecek bir şey kalmayacağı için her türlü suç da bir anda kalkacaktır ortadan, herkes dürüst olacaktır. Doğa hiç hesaba katılmıyor... İnsanın doğası dışlanıyor. Yok sayılıyor doğa! Onlara göre tarih boyunca doğal bir süreç içinde gelişen, sonunda kendi düzenini kendi kuran bir toplum değildir asıl olan... Tam tersine, yalnızca matematik çalışmış bir kafadan çıkma, tarihsel, doğal bir süreçten geçmeden toplumu hemencecik düzene sokuveren, insanları bir anda dürüst, kusursuz yapıveren bir düşüncedir savundukları! Tarihi, içgüdüsel olarak sevmemelerinin nedeni de budur işte: “Rezaletten, saçmalıklardan başka bir şey yoktur tarihte.” Saçmalıklarla açıklarlar tarihteki her şeyi. Yaşamın doğal gelişimini de bu yüzden sevmezler: Nemize gerek bizim yaşayan insan! Canlılık ister yaşayan insan, mekanik yasalara boyun eğmez, kuşkucudur, gericidir! Bir ölü kokusu bile olsa burada, kauçuktan da yapılabilir aynı şey. Canlı olmayan, iradesiz, baş kaldırmayan bir köle... Sonunda her şeyi getirip yalnızca bir tuğla istifine, falansterlerde koridorların, odalann yerleştirilmesine bağlıyorlar! Evet, falanster hazır ama, falanster için doğanız henüz hazır değil. Yaşamak istiyor falansteriniz, yaşam sürecini tamamlamadı daha... mezara girmesine çok var! Yalnızca kuru bir mantıkla aşamazsınız doğayı! Mantık üç beş olayı çözebilir ancak, oysa doğada milyonlarcası var... Bütün bu milyonlarca olayı koparıp atmak, her şeyi yalnızca rahatlık, sorunsuzluk düşüncesine bağlamak! Sorunun en kolay çözümüdür bu! Ne kolay değil mi? Kafa patlatmaya gerek yok! Asıl önemli olan da kafa patlatmamaktır zaten! Yaşamın tüm gizi iki sayfaya sığar o zaman!” (S.309)


“İlk çağlardakilerden başlayıp Lycurgus'la, Solon'la, Muhammet'le, Napoleon'la vb. devam edersek, insanlığın yasa koyucularının, düzen getiricilerinin hepsi birer suçluydu. Hiç değilse, yeni bir yasa getirirken, o güne dek toplumun kutsal bildiği, atalardan kalma yasaları değiştirdikleri için suçluydular. Kuşkusuz, kendilerine bir yararı olacaksa (kimi zaman eski yasalara sadık kalmaktan başka suçu olmayan suçsuz insanların kahramanca döktükleri) kan bile durduramamıştır onları. Asıl ilginç olan da insanlığın her şeyini borçlu olduğu bu yüce kişilerin, bu düzen kurucuların büyük çoğunluğunun gerçekte acımasız birer kan dökücü olmalarıdır. Sözün kısası, buradan şu sonucu çıkarıyorum: Değil büyük insanlar, toplumda çok az, sürüden ayrılan, yani söyleyecek çok küçük de olsa bir şeyi bile olan insanların tümü, yaradılışları gereği, (kuşkusuz, az ya da çok), kesinlikle birer suçlu olmak zorundadır. Yoksa sürüden ayrılmaları çok güç olur. Sürüde kalmaya, gene yaradılışları gereği, razı olamazlar kuşkusuz. Bana sorarsanız razı olmamaları da gerekir.” (S.313)

 “Ana düşüncemin özü de şudur: Doğanın yasaları gereği insanlar genelde iki gruba ayrılırlar: Aşağı sınıf (olağan olanlar) ki böylelerinin görevi yalnızca kendileri gibi yaratıkların üremesinde hammadde görevi yapmaktır; bir de bulundukları ortamda söyleyecek yeni birşeyleri olan yetenekli, üstün insanlar... Kuşkusuz, burada birçok da alt bölümler söz konusudur. Ama bu iki grubu birbirinden ayıran çizgiler oldukça keskindir: Birinci grup, yani hammadde olan insanlar genel söyleyecek olursak, yaradılıştan tutucudurlar, uysaldırlar, her şeye boyun eğerek yaşayıp giderler, söz dinlemeyi severler. Bence bu tür insanlar söz dinlemek zorundadırlar da, çünkü bu onların yaradılış nedenidir. Bunda onları küçük düşürücü bir yan da yoktur. İkinci gruba gelince, sürekli yasaların sınırlarını zorlarlar böyleleri. Yetenekleri ölçüsünde yıkıcıdırlar, ya da buna yatkındırlar. Bu tür insanların suçları görecedir kuşkusuz, ayrıca çok çeşitlidir. Hayli değişik söylemlerle, daha iyi bir düzen adına günün düzeninin yıkılmasını savunurlar. Ama düşüncelerini gerçekleştirmek için cesetler üzerinden, kan gölleri üzerinden atlamaları gerekse bile, bence, ruhunun derinliklerinde, vicdanlarında bu kan gölünün üzerinden atlamaya izin verebilirler kendilerine. Ama şurasını da unutmamak gerekir kuşkusuz, düşüncelerinin büyüklüğüne bağlı bir şeydir bu. ... Ancak, pek de öyle endişelenecek bir şey de yoktur burada: Sürü hemen hiçbir zaman onlara bu hakkı tanımaz, (azını ya da çoğunu) katleder, olmazsa asar. Böylece tam anlamıyla haklı olarak, kendi tutucu görevini yerine getirmiş olur. Öte yandan, sonraki kuşaklarda sürü bu kez atalarının katlettiği, astığı bu kişilerin (azının ya da çoğunun) anıtlarını diker, önünde saygıyla eğilir. Birinci grup her zaman için bugünün efendisidir, ikinci grup ise geleceğin efendisi. Birinci grup dünyayı korur, dünyada insanların çoğalmasını sağlar, ikinci grup ise dünyayı harekete geçirir, amacına doğru götürür. Birinci grubun da ikinci grubun da var olmaya eşit hakları vardır. Sözün kısası, benim için ikisinin de hakları eşittir ve... vive la guerre éternelle (yaşasın sonsuz savaş) ... Kuşkusuz yeni bir Kudüs'e kadar ! (S.314) 

Ve.... Raskonikov'un başrol olduğu sahneler elbette unutulmazdır. Hatta nette bu sahneler ile ilgili pek çok çizim bulunmakta. Özellikle odasının çizimleri ve balta ile öldürme sahnelerinin çizimleri içinde son derece etkileyici olanlar da var. Kitapta beni etkileyen sahnelerden birini paylaşmak istiyorum sizlerle... Başrol Dunya ve Svidrigaylov'un....

““Tabancasını attı!” diye bağırdı, derin bir soluk aldı. Birden yüreğinden bir ağırlık kalkmış gibi oldu. Ancak bu, ölüm korkusunun yarattığı bir ağırlık değildi, zaten onun şu anda ölüm korkusu duyduğu söylenemezdi. Bu, bütünüyle kendisinin de belirleyemediği daha başka, acı verici, karanlık bir duygudan kurtuluştu. Dunya'ya yaklaştı, kolunu yavaşça beline doladı. Dunya karşı koymadı, ama yaprak gibi titriyor, yalvaran gözlerle ona bakıyordu. Svidrigaylov bir şeyler söylemek istedi, dudakları kıvrıldı, ama konuşamıyordu.

Dunya yalvarırcasına:

“Bırak beni!” dedi.

Svidrigaylov titredi, bu senli seslenişte deminkilere benzemeyen bir şeyler vardı.
“Sevmiyor musun beni?” diye sordu Svidrigaylov usulca.

Dunya başını olumsuz anlamda salladı.
Svidrigaylov umutsuzluk içinde fısıldadı: 
“Ve... Sevemezsin de? Hiçbir zaman?” 
“Hiçbir zaman...” diye fısıldadı Dunya. 

Svidrigaylov'un ruhunda bir an süren sessiz ama korkunç bir çatışma oldu. anlatılması zor bir bakışla bakıyordu Dunya'ya. birden elini belinden çekti, döndü, hızla pencereye doğru yürüdü, arkası Dunya'ya dönük orda durmaya başladı. Bir an ikisi de öylece durdular. "İşte anahtar" dedi Svidrigaylov. Elini paltosunun sol cebine sokup çıkardığı anahtarı, dönüp geriye bakmadan arkasındaki masaya bıraktı. “Alın ve hemen gidin!..” Israrla pencereden bakıyordu. Dunya anahtarı almak için masaya yaklaştı.

“Çabuk! Çabuk!” diye tekrarladı Svidrigayov, hâlâ arkası dönüktü. yalnız, “çabuk” sözcüğünde korkunç bir şeyler tınlıyordu. Dunya bunu anlamıştı, anahtarı kaptığı gibi kapıya atıldı, kendini dışarı attı. Bir dakika sonra kanal boyundaydı; çılgın gibi x- köprüsüne doğru koşmaya başladı.
 

Svidrigaylov üç dakika kadar daha pencerenin önünde durdu, sonra ağır ağır döndü, çevresine bakındı ve yavaşça elini alnına götürdü. Yüzü tuhaf bir gülümsemeyle çarpılmıştı, zavallı, hüzün dolu, cılız bir gülümsemeydi bu; umutsuzluğun gülümsemesi...”


KİTAPTAN NOTLAR

Konu Dostoyevski ve Suç ve Ceza olunca aslında yorum yapılacak fazla bir şey yok diye düşünüyorum. Üzerine pek çok araştırma yapılmış, tezler yazılmış bir baş yapıtla ilgili ben de naçizane izlenimlerimi aktarmak istiyorum. 

Öncelikle kitabın fiziksel yapısından bahsetmek istiyorum. Kitap sayfa sayısı bakımından oldukça yoğun bir kitap. Romana eklenen Murat Belge'nin ön sözü ile Philip Rahv'ın son sözü ile sayfa sayısı oldukça artmış. Aslında yayınevinden aldığım diğer klasiklere oranla daha az sayfa sayısı olsa da; uzun saatler okuma yapan, ve boyun düzleşmesinden muzdarip benim gibi okurlar için kitap yorucu oldu diyebilirim. 

Kitap ile ilgili bilgisi olmayan okuyucular için spolier içeriğinden dolayı önsöz ve son söz kısımlarının uzun tutulduğu kanaatindeyim. Ancak kitabı ikinci ya da daha fazla kez okuyan okuyucular için ayrıntıları anlamak bakımından iyi hazırlandığını düşünüyorum. Kitabı benim gibi ilk kez okumuyorsanız ÖNSÖZ ile birlikte SONSÖZ kısımlarını okuduktan sonra romana geçmenizi tavsiye ederim. 

Romanın girişinde yer alan çizimler de son derece güzel bence. Her ne kadar insanın haya gücünü sınırlasa da yine de beğendim. 

Dostoyevski'nin ustalığına diyecek yok elbette. Raskolnikov'un odasını, Koca karı'yı öldürmesini, yaşadığı buhranları öyle güzel anlatmış ki, (Elbette harika çeviri için Ergin Altay'ı da atlamayalım. ) zaman zaman içim daralmadı değil. Hele mezarı andıran o oda bana fenalıklar getirdi.

Son olarak Raskolnikov ile ilgili kafamda soru işareti oluşturan kısmı sorgulamak istiyorum. Raskolnikov, hırsızlık yapmasına ve cinayet işlemesine neden olan parayı acaba bir taşın altına saklayıp, hiç kullanmadı. Yazar acaba burada ne gibi bir mesaj vermek istedi merak ediyorum doğrusu... 

Umarım arayı açamadan 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

29 Nisan 2015 Çarşamba

LEV TOLSTOY - ANNA KARENİNA

MERHABALAR,

Uzunca bir aradan sonra karşınızdayım. Aslında okumaya ara vermiş değilim. Ancak, yazmaya fırsat bulamıyorum maalesef. Gelelim Dünya Klasikleri arasında haklı bir yere sahip olan kitabımızı paylaşmaya. 


Klasikler gençken, orta yaşlıyken ve yaşlıyken olmak üzere 3 defa okunmalıdır derler. Ben de orta yaşlara yaklaştığım bu dönemde Lise ve Üniversite yıllarında okumuş olduğum Anna Karenina’yı tekrar okumak istedim. İş Bankası Yayınları mı İletişim Yayınları mı diye ikileme düştüm başlangıçta, elimdekini okumak istemedim. İletişim yayınlarından çıkan ve Vladimir Nabokov’un son sözüyle basılmış 1015 sayfalık eseri tercih ettim.  

Tesadüfe bakın ki, farklı bir yayınevinden okumak isterken elimdeki her iki Anna Karenina’nın da çevirisinin Ergin Altay’a ait olduğunu fark ettim ve ters köşe oldum. Sırası gelmişken çevirinin de çok başarılı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ama yine de sırf Tolstoy ve Dostoyevski okumak için Rusça bilmeyi çok isterdim doğrusu. 


Gelelim romanımıza; Anna Karenina; Tolstoy’un Savaş ve Barış’tan sonra ikinci büyük şaheseri ve  Rus Habercisi'nin 1873-1877 yılları arasındaki döneminde, bölümler halinde basılmış 8 bölümden oluşan romanıdır.  Ve yazılışının üzerinden bu kadar süre geçmesine rağmen Dünya Edebiyatı’ndaki yerini hala koruyabilen nadir eserlerden biridir. (Vikipedi)


“İçim nefretle dolu, öcümü alacağım.” (Kitaba başlarken…)

ÖZET

Romanımız 8 bölümden meydana gelmektedir. 


I. BÖLÜM

“Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
Oblonskilerin evinde durum kötüydü. Oblonski’nin karısı, kocasının, evlerinde çalışmış eski Fransız mürebbiyesiyle gizli ilişkisini öğrenmiş, artık kocasıyla aynı çatı altında yaşayamayacağını kendisine bildirmişti.” ( S.9)

Prens Stefan Arkadieviç Oblonski - sosyetedeki adıyla Stiva-’nın karısı Prenses Daria Aleksandrovna Şeçerbatski- Dolly-’yi aldatması ve bu durumun karısı tarafından öğrenilmesi üzerine karısı ile aynı evde küs yaşamaktadırlar. Dolly ne yapacağını bilemez halde acısını yaşamaktadır. Her ne kadar girmek istese de beş çocukla bu dileğini gerçekleştirmesi zor görünmektedir. Stiva duruma üzgün olsa da onu üzen karısını aldatmanın pişmanlığı değil, karısının durumu öğrenmesidir. 34 yaşındaki Stiva kendisinden bir yaş küçük, 5 çocuk annesi karısını artık çekici bulmamakta, yaptığını kendine hak görmektedir.

“Bağışlamaz beni, bağışlayamaz. İşin en korkunç yanı, bütün suçun bende olmasına karşın suçsuz olmam. Üzüldüğüm bu…” (S.10)


Aynı günlerde Stiva, üst düzey bir devlet memuru olan Aleksi Aleksandroviç Karenin ile evli olan, St.Petersburg’da yaşayan kız kardeşi Anna Arkadievna Karenina’nın Moskova’ya geleceği haberi gelir. Stiva’nın karısı ile barışmak için umudu kız kardeşindedir.

 Stiva’nın köyde yaşayan zengin ve asil bir toprak sahibi olan arkadaşı Konstantin Dmitriyeviç Levin de Stiva’nın baldızı, Dolly’nin kız kardeşi, Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski – Kity-’ye evlenme teklif etmek üzere çiftliğinde yaşadığı Pokrovski köyünden Moskova’ya gelmiştir. Levin aynı zamanda Kity’nin vefat etmiş abisinin de arkadaşıdır. Levin Moskova’da anneden bir babadan ayrı üvey kardeşi Profesör Sergei İvanoviç Koznişev’in evine iner. Sergei İvanoviç, tanınmış bir bilgin ve yazardır. Niyeti evlilik konusunda ağabeyine de danışmaktır. Koznişev’den öz ağabeyi Nikolai Dimitrieviç Levin’in Moskova’da olduğunu ve çok hasta olduğunu öğrenir. Onu da ziyaret eder. Ağabeyi veremdir.

Anna Moskova’ya trenle gelir. Trende aynı kompartımanı Kontes Vronskaya ile paylaşır. Trenden indiklerinde Anna Kontes Vronski’nin kendisini karşılamaya gelen oğlu Kont Vronski ile de tanışırlar. Aynı anda Anna’nın belleğinden hiç çıkmayacak elim bir olay da yaşanır. Tren garındaki bekçi trenin altında kalıp ölmüştür. 


“Suçlu, bütün felaketin kendi suçundan olduğunu hissediyorsa, suçsuzdan çok acı çeker.” (S.90)

Kont Vronski aynı zamanda Kity’ye kur yapmakta, özellikle Kity’nin annesi Prenses Şeçerbatski kızının Kont’tan bir evlenme teklifi alacağını düşünmekte ve kızının Levin yerine kendince ondan daha üstün gördüğü Kont Vronski ile evlenmesini istemektedir.

Kity hem annesinin hem de Vronski’nin etkisi ile aslında yanında kendini güvende de hissettiği Levin’in evlenme teklifini reddeder. Levin çok geçmeden Moskova’yı terk eder, köye döner. Reddedilmenin verdiği üzüntü ile kendini çiftlik işlerine adeta adar. Böylece Kity’yi unutacağını sanır. 


II. BÖLÜM

Kity’ye kur yapmakla birlikte, aile yaşantısını çok tatmamış, evlenmeye niyeti de olmayan Vronski genç kıza evlenme teklif etmek bir yana, trenden inerken gördüğü Anna’nın etkisine girer. Yapılan baloda Kity yerine Anna ile dans etmesi de bunun kanıtı gibidir. Kont Vronski’den evlilik teklifi almadığı gibi, Levin’i reddetmenin verdiği vicdan azabı Kity’yi bunalıma iter. Ailesi ile birlikte tedavi için Almanya’da bir kaplıcaya giderler.

Stiva ve Dolly’yi barıştıran, aynı zamanda içinde uyanan duygulardan korkmaya başlayan Anna çok geçmeden St. Petersburg’a dönmek için trene biner. Kont Vronski de aynı trenle Anna’nın peşinden gider. Anna St. Petersburg’daki sıradan hayatına geri dönmesine rağmen artık eski Anna değildir. Daha önce kabullendiği sıradan şeyler bile onu rahatsız etmeye başlar. Trenden indiğinde kocasının kulaklarının büyük olduğunu düşünmesi gibi.

Kont Vronski, Anna’nın peşini bırakmaz. Anna da O’na karşı kayıtsız değildir. Çok düşkün olduğu, bütün sevgisini adadığı sekiz yaşındaki oğlu Seryoja da Vronski ve Anna arasındaki tutkuya engel olmaz. 


Vronski ve Anna arasındaki aşk o kadar çabuk gelişir ki, fısıltılar hemen yayılır. Karısının yaptıklarından dolayı şöhretinin lekeleneceğinden çekinen Karenin; Anna'yı, hakkında dedikodulara meydan vermeye­cek şekilde hareket etmesi konusunda uyarır. Anna bu mese­leyi, kocası ile görüşmek dahi istemez ve kendisini bu aşka bırakır. Anna’nın Petergof’taki sayfiyeye gitmesi, Vronski’nin kuzeni Betsy Tverski de buluşmalarına aracılık etmesi ilişkilerini perçinler. Betsy Tverski’nin de benzer bir ilişkisi vardır.

Kısa bir zaman sonra Anna, hamile kalır. Anna, bu haberi,Vronski’ye Krasnoe Selo engelli yarışlarına katılmasından biraz önce verir. Haber, Vronski'de endişe yaratır. Yarış sırasında zamansız harekete zorladığı atından düşer ve ölmesine ramak kalır. Anna'nın olay üzerine verdiği tepki ile dedikodular doğrulanmış olur. Anna kocası Aleksi Aleksandroviç Karenin ile ayrılır yarış alanından. Karısını eve götürürken Anna, kocasına her şeyi itiraf eder.  Kocasının vereceği kararı kabul edeceğini söyler. Anna sayfiyede kalırken kocası St. Petersburg’a döner. Anna ondan haber bekler.

“ …akla dayanan evliliklerin mutluluğu çoğu zaman, yadsınan aşkın ortaya çıkması sonucu sabun köpüğü gibi dağılır gider.” (S. 174)

“Nasıl kaç kafa varsa, o kadar da akıl… varsa dünyada, kalp sayısı kadar da aşk çeşidi vardır…” (S. 175)


“Belki de sahip olduğum şeylere sevindiğim, sahip olmadıklarıma da üzülmediğim için mutluyum.” (S. 203)

“Bu duygu, gittiği yönün gitmesi gerekenden çok ayrı olduğunu pusulada gören, ama bu gidişi durdurmak için elinde bir şeyi olmayan bir denizcinin, gerçeği gördüğü anda hissedeceklerinin aynısıydı. Her geçen dakika uzaklaştırmaktadır onu gideceği yerden, bu uzaklaşışın ölümden farkı yoktur.” (S. 233)

Kaplıcada kendine gelen Vronski’ye duygularından arınan Kity, Rusya’ya iyileşmiş olarak döner. 

DEVAMI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

İlk okuduğum zamanlarda olayları hep Anna’nın açısından değerlendirdiğimi ve karakterleri Anna’yla ilişkilerine göre değerlendirdiğimi hatırlıyorum. Bu okumamda karakterleri tek tek değerlendirerek ve duygudaşlık kurarak değerlendirmeye çalıştım. Hatta birçok bölümde yazar Levin’i bu kadar öne çıkarırken, romana Anna Karenina adını neden verdiğini bile sorguladım.

“Uzun zamandır ağrıyan dişini çektiren bir insanın o anda hissedeceklerini hissediyordu. Kocaman, başından bile büyük bir şeyin çenesinden korkunç bir ağrıyla koparılıp alındığını hisseder hasta. Sonra, mutluluğuna inanamayarak, onun dünyasını bunca zamandır zehir eden, bütün dikkatini toplayan şeyin artık var olmadığını; eskisi gibi yaşayabileceğini hisseder.” (S. 342)

Romanımız televizyon seyrederken okunacak, kolay sindirilip, değerlendirilecek bir kitap değil. Bu nedenle ilk kez okuyacak olanlara not tutmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü karakterler ve olay örgüsü yan yana birbirine paralelmiş gibi okunurken, bir karakter baharı, bir karakter son baharı yaşayabiliyor. Ara ara karakterler bir araya gelip zaman eşitlense de sonra karakterler kendi hayatlarına kendi zamanlarına dönüyorlar.


Romanımız, Anna Arkadievna Karenina, Aleksi Aleksandroviç Karenin, Kont Aleksi Vronski, Prens Stefan Arkadieviç Oblonski - sosyetedeki adıyla Stiva-, Prenses Daria Aleksandrovna Şeçerbatski- Dolly-, Prenses Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski – Kity- ve Konstantin Dmitriyeviç Levin olmak üzere, yedi ana karakter ve bu karakterlerin etrafındaki yüksek sosyetedeki asillerden yüksek mevkili memurlara,   oda hizmetçilerinden köylülere, pek çok insan yelpazesinin hayatından oluşmakta. 

“ Özgürlük mü? Neye yarar özgürlük?  Sevmektir mutluluk. Onun istediği şeyleri istemek, onun düşündüğü şeyleri düşünmektir mutluluk. Özgürlüğün olmamasıdır yani !” (S. 536)

Başlangıçta Kareninler, Oblonskiler ile Kity- Vronski üç çift varken; Levin dışlansa da romanımızın ilerleyişi içinde karakterler ve çiftler değişmekte.  Anna ve Kont Vronski yasak ve tutkulu bir aşka yelken açarken, Kity ve Levin evlilikle kutsanmış meşru aşkın en güzel örneğini sergilemekteler.


Romanı okumadan önce Tolstoy’un hayatının ayrıntılarını okumuştum. Tolstoy’un günlüklerini evlenmeden önce karısına okutması, bu günlüklerin ölümünden sonra bile gündeme gelmesi, Tolstoy’un ağabeyinin veremden ölmesi, Tolstoy’un yaşadığı döngü içerisinde dini inancına kavuşması, köylüler ve toprak reformuyla ilgili düşüncelerinin Levin ile gösterdiği benzerlik yazarın kendi düşüncelerini Levin kanalı ile okuyucuya aktardığı izlenimini yaratmakta. Kitabı okurken ben bu izlenimleri edinmiştim ki, sonsözde de Nabokov aynı konuya değinmiş. Okuyucu olarak Nabokov ile aynı fikirde olmak çok hoşuma gitti doğrusu.

“Yalnız ikisini seviyorum. Ama biri diğerinden uzaklaştırıyor beni. İkisini bir araya getiremem. Oysa benim için gerekli olan tek şey, ikisiyle bir arada bulunmaktadır. Bu olmadıktan sonra hiçbir şeyin önemi yok benim için. Hiçbir şeyi umursamam, hiçbir şeyi.” (S. 770)

Yazarın yaptığı tasvirler, ruh tahlilleri oldukça başarılı. Kendimi Anna’nın yüzüklü beyaz ellerini, siyah buklelerini kolaylıkla gözümde canlandırırken buldum. Bir de bir erkek olarak Anna’nın, Kity’nin ve de Dolly’nin duygularını bu kadar güzel anlatması bence yazarın başarısının başka bir kanıtı. Öyle ki karakterlerin iç dünyalarını, duygularını içimde hissetmekte hiç zorlanmadım doğrusu.

“Bana olan sevgisinin onun özgürlüğüne bir engel olmaması gerektiğini kanıtlamak istiyor bana. Ama kanıt değil benim için gerekli olan. Sevgi istiyorum ben.” ( S.845)

Kitapta en beğendiğim olayların ve duyguların en üst seviyeye çıktığı bölüm 7. Bölüm. Bu bölümde Anna adım adım intihara yaklaşırken; Levin ve Kity’nin bebekleri de dünyaya gelmekte. Ancak bu intihar kısmı ile ilgili tek beğenmediğim nokta şu oldu. Benim en merak ettiğim Vronski’nin intihar ile duygularıydı. Bu kısımları önceki okumamdan hatırlamıyordum da. İntihar sonrasının Vronski’nin annesinin ağzından anlatılması, kocasının ölümünden sonra sosyetede evlilik dışı pek çok gönül macerası yaşayan Kontes  Vronskaya’nın Anna ile ilgili suçlar ifadeleri de o dönemin düşüncelerini yansıtır cinsten.


“Benim aşkım giderek daha tutkulu, daha bencil oluyor. Onunkiyse giderek sönüyor, sönüyor. Ayrılmamızın asıl nedeni bu işte. Bu gidişi düzeltmek olanaksız. Benim için her şey O’dur. Bu yüzden de giderek daha çok vermesini istiyorum kendini bana. O da giderek uzaklaşmak istiyor benden. Başlangıçta gerçekten yaklaşıyorduk birbirimize. Sonra önüne geçilmez bir güç ayrı ayrı yönlere çekmeye başladı bizi. Bunu değiştiremeyiz. Benim anlamsız bir kıskançlık içinde olduğumu söylüyor. Saçma bir kıskançlığımın olduğunu ben de söylüyordum kendime. Ama doğru değildir bu. Kıskançlık değil benimki. İstediğini bulamamanın verdiği bir bunalım. Onun yalnız gecelerini çılgınca paylaşmak istediği bir metresten başka bir şey olabilseydim keşke. Ama bundan başka bir şey olamıyorum. Bu tutkumla tiksinti uyandırıyorum onda. O da bende nefret uyandırıyor. Başka türlüsü de olamaz. Onun beni aldatmaya kalkışmayacağını bilmiyor muyum sanki? Biliyorum. 

Ama içimin rahat olmasına yetmiyor bu. Beni sevmeden sırf görev duygusuyla bana karşı iyi, şefkatli davransa –benim aradığım bu olmasa da-bana besleyeceği nefretten iyidir bu. Bana olan aşkı sona ereli çok oluyor. Aşkın bittiği yerde nefret başlar.”  

Mutlu olmak için ne istediğimi düşünüp bulsam ne olacak? Boşandım diyelim, oğlumu da alabildim diyelim, Vronski ile evlendim diyelim.. 
Ya Vronski ile aramda yeni nasıl bir duygu yaratabileceğim? Mutluluk değil, acı dolu olmayan bir duygu söz konusu olabilir mi artık? Hayır! 
Olmayacak bir şey bu! Yaşam ayırıyor bizi birbirimizden. Ben onun mutsuzluğuna neden oluyorum, o benim ! Üstelik onu da beni de değiştirmek olacak şey değil.Her çareye başvuruldu, ama cıvata yalama olmuş.. 

Bizler yeryüzüne birbirimizden nefret etmek, bundan ötürü de hem kendimize hem de başkalarına acı çektirmek için salıverilmedik mi?
Hem onun cezasını vereceğim, hem de her şeyden de, kendimden de kurtulacağım.” (S.917) 


Kitap ile ilgili gözümden kaçan, yazmak isteyip de unuttuğum bölümler elbette olmuştur. Üzerine sayısız yazılar tezler yazılmış, yazılmasının üzerinden geçen zaman rağmen zamana direnen böyle bir baş yapıt ile ilgili ne söylesem ne yazsam azdır elbette. Ama klasikleri hala okumamış ve okumak isteyen kitap dostları için güzel bir başlangıç olacaktır diye düşünüyorum.


“Böylesine uzun, görünüşte tam bir uzaklaşmadan sonra, Tanrı’ya çocukluğunda, ilk gençlik yıllarında olduğu gibi güvenle, içtenlikle yalvardığını hissediyor durmadan. “Tanrım, bağışla, yardım et bize!” diye yineliyordu.” (S.856)

“Sonra titredi, ışık sönmeye başladı, söndü…” (S.923)

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE… 

19 Temmuz 2012 Perşembe

İHSAN OKTAY ANAR - SUSKUNLAR - 2

MERHABALAR, 
Daha önceki yazımda İhsan Oktay Anar'ın SUSKUNLAR'ının özetini vermiştim.. Bu yazımda da Alıntılara ve roman hakkındaki görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.. 


Öncelikle kitabımızın isminden başlayalım… SUSKUNLAR..
Her zerresinden musiki akan bir kitabın isminin “SUSKUNLAR” olması ne hoş bir ironi. Bu namı dünyaları sarmış büyük şair Mevlana’nın kendisine “hamuş” yani “Suskun” demesine de çok benziyor.  Yazarın kitaba başlarken; “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.” Sözünü alması da bunun bir kanıtı sanki… Ayrıca “Suskunlar”  Galata Mevlevihanesi’nin yakınındaki mezarlığın da ismi aynı zamanda. Acaba yazar ölü gibi susmuş ya da hakikate ermiş mi demek istedi kitabına bu ismi verirken… 



Arka Kapak Yazısı ilk basımlarındaki eflatun kapaktan… Yeni kapakta bu yazı kısaltılmış (Maalesef…): Arka kapak yazısı romanın içeriğine çok güzel bir davet yapıyor. Arka kapak yazısını okuduğumda bende oluşan beklentilerden daha fazlasını kitapta bulduğumu söylemeliyim… Gelelim arka kapak yazısına…



“Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”







Romanımızdaki tarih yine net olmamakla birlikte Osmanlı Dönemi, roman mekanımız ise her zaman ki gibi Kostantiniye… Yazarın romanlarına başlarken, birleşik ve uzun bir cümleyle yaptığı girişler yazarın “bir varmış, bir yokmuş” deme usulü gibi.. Zira zaman muğlak ve sizi masalsı bir dünyaya davet ediyor.… (Romanın ilk cümlesinin de 44 sözcükten oluştuğunu söylemeliyim…)
“Muhteşem Neyzen Batın Hazretlerinin (saadetleri daim olsun) Kostantiniye’de bulunduğu zamanlarda, yani Sultan Ahmed- i Sani Han Efendimiz’in devri saltanatından sonraki senelerden birinde, Şaban ayının ondördüncü gecesinde…”( Sayfa 11, romanın ilk cümlesinden…)

Romanın olay örgüsü son derece karmaşık ve roman karakterlerinin sayısı da oldukça fazla yazarın diğer romanları gibi.  Yazar Suskunlar’da da, okurundan özel bir çaba, belli bir bi­rikim, bilgi; hatta araştırma istiyor. Bu sıkı örgüyü çözmeye çalış­mak adeta bir bulmacayı çözmek gibi..

Metinlerarası ilişkileri, dinsel, tarihsel ya da tasavvufi göndermeleri saptayarak metnin de­rinlerine inmek gerekiyor. Roman karakterlerinin sayısı da yine diğer romanlarındaki gibi bir hayli fazla. Bunlar pek çok dinden ve etnik kökenden gelmekteler... Her birinin farklı ve çoğunlukla birbiriyle bağlantılı yaşamlarını anlamaya çalışmak da son derece keyifli.. Bir de roman boyunca; hikayesi anlatılan romanda belli bir süre bulunan ve sonra romandan çıkıp giden karakterler de yok değil..

İstanbul'daki Yenikapı Mevlevihanesi’nde sema  eden bir dervişin ha­yalinin görülmesiyle başlayan roman, bu nokta­dan sonra farklı kollara ayrılıyor..Ana öyküden ay­rılan çeşitli öykü kolları, kendi maceralarında akışlarını sürdürüyorlar; an­cak her öykü, akış esnasında çeşitli köprüler vası­tasıyla diğer öykülere bağlanıyor. Örgü, böylece iç içe geçerek -ana öyküyü de besleyerek- birkaç koldan yürüyor. Sonda ise bu öyküler, yine bir havuzda birleşiyorlar. Öte yandan romanda, ana öyküyle ilintili; ama aynı zamanda müstakil sayılabilecek küçük öyküler de var. Bu; dikkat isteyen, sıkı ve karmaşık bir örgü tekniği.




Yazarın diğer romanlarındaki gibi karakterlerin büyük çoğunluğu erkeklerden oluşmakta.. Neva ve 70 yaşındaki annesi dışında kadın karakter bulunmamakta… Neva güzelliği ile öne çıkarken; annesi de çirkinliğiyle hatta cadıya benzerliği ile göze batıyor.. İki kadın karakter arasında zıtlık bulunmakta… Karakterler arası ztlık ikizler Davut ile Eflatun’da da öne çıkmakta… Davut atak cesur iken; Eflatun sessiz ve içe kapanık…  Bir de Goncagül var ki Veysel Bey’in ikizlerinin annesi.. Bir kaç yerde isim olarak geçiyor sadece…

Romanın ilginç karakterlerinden (aslında hepsi birbirinden ilginç..) ilki cüce vaiz; Pereveleli İskender. Cüce olmasının yanında dizlerine kadar sarkan ellerinin 12 parmağı bulunmakta. Musiki konusunda son derece yetenekli… Aslında çizgi film karakterlerini andırıyor bu şekliyle.. Bu karakterle romanda ilk karşılaştığımda Puslu Kıtalar Atlası’ndaki cüce geldi aklıma.. Yazar bu tarz gerçek üstü karakterler yaratmayı seviyor sanırım. Olağan üstü karakterlerden biri de Asım’ın hayaleti elbette. Neden dünyadan arşa yükselemediğini romanın ilerleyen sayfalarında öğreniyoruz… Tağut da yine yazarın her romanında bulunan “şeytan” . Bu defa karşımıza ağzından yılan başı çıkan,yılan bakışlı,  ateşi düşürülemeyen bilhassa Cuma günleri artan; nabzı on bir saat ve altı dakikada (yani; 666 dakikada) atan, kendisine hizmet edenlere ölümsüzlük vaad eden, her zamanki gibi siyah pelerinli olarak çıkıyor.  

Bunların yanında; dil ve anlatım da Suskunları sıkı bir metin yapıyor. Yoğun bir araş­tırmanın ürünü olan müziğe ve tasavvufa ilişkin zengin söz hazinesi, kahramanların toplumsal sta­tüsü ya da etnik yapısıyla örtüşen konuşmaları, Osmanlı dönemi tarih ve din kitaplarından, med­dah öykülerinden süzülüp gelen sözcükleri, romanın tarihsel atmosferinin oluşumunda önemli bir pay sahibi.

Eflatun’un Sofuayyaş mahallesi’deki evinden ayrılarak, Galata Mevlevihanesi’ne kadar yaptığı yolculuk romanın ikinci bölümünde uzun uzadıya anlatılıyor.
“Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim 'Gel' dememiz değil, ayrıca onların sana 'Git' demeleri. Hiç kimseye 'kötüdür' deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.” (Sayfa 123, İbrahim Dede’den…)





Romanın  137. Sayfasından başlayarak  Tevrat'a göndermeler yaparak; Tann'nın dünyayı altı günde yarattığı, yedinci gün dinlendiği ve bu günü kutsadığı belir­tilmekte. Yazar; Tevrat'taki bu yaradılış öyküsünü alıp, Yegâh, Dügâh, Segah, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh ve Heftgâh adlı musiki makamlarına uyarlamıştır. Suskunlarda Tanrı'nın, ilk altı gün, ayrı ayrı Yegâh, Dügâh, Segah, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh makamında terennüm ederek dünyayı yaratışı şöy­le anlatılıyor:

 “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Ya­radan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağ­menin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sa­bah oldu, BİRİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Dügâh makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azim kubbe peyda oldu. Ve kubbe tâ arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kub­bede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan Dügah nağme­nin güzel olduğunu gördü. Ve aksam oldu ve sabah oldu, İKİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Segâh makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Segâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren sebze ve meyve veren ağaçlar hâsıl etti, Ve akşam oldu ve sabah oldu ÜÇÜNCÜ GÜN.

Ve Yaradan Çargâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme vecde gelip  ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle, Yaradan’ın hem Gündüz’e hakim olduğu Güneş ve hem de geceye hakim olduğu Kamer’in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Çargâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, DÖRDÜNCÜ GÜN.

Ve Yaradan Pençgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, envai çeşit deniz canavarlarıyla ve türlü türlü canlı mahlukatıyla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semada yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Pençgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, BEŞİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Şeşgâh makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı.Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir âvâz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlûkâtın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, göklerdeki kuşların ve her şeyin hâkimi ilân edip mübarek kıldığı İnsan'ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ALTINCI GÜN.

Ve Yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ve Gök arasındakilere duyurmuştu. Ve Yaradan, YEDİNCİ GÜNÜ mübarek kılıp takdis eyledi ve dinlendi.” (Sayfa 137-139)




Ve yine ilerleyen sayfalarda insanın yaratılışı ve ona üflenen makamı gizli nağme (ruh) anlatılmakta.. Ardından Adem ve Havva’nın yasak meyveyi yiyip, Cennet’ten kovulmalarına göndermeler yapılmaya devam edilmekte..

“Ve Yaradan, yerin toprağından adam yaptı ve onun burnuna, makamı gizli bir nağme üfledi. Adam bu nağmenin güzel olduğunu gördü. Çünkü adam artık yaşıyordu ve onu yaşatan da bu nefes idi. Ancak adam ve onun sol kaburga kemiği, meyveyi ısırıp yasağı çiğneyince, kendilerini diri kılan bu nağmeyi unuttular ve Aden’den kovuldular. Ne var ki ademoğulları; Habil ve Kabil’den Hazreti İdris’e, Hud Peygamber’den Firavun Kabus bin Muslap’a, Süleyman Aleyhisselam’dan İskender Zülkarneyn’e, Melik Tubba Rıdvanüllahi Aleyh’ten Ahirzaman Peygamberi Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi  ve Sellem Efendimize kadar; bütün devirlerde; tamburdan santurdan, yongardan, davula kavala, miskala kadar türlü türlü musiki aletiyle bu nağmeyi keşif yahut peyda etmek için yırtınıp didindiler.” (Sayfa.139)

Yine bu bölümde de Hz. İsa’nın kanı ile şarap arasındaki bağlantıya göndermeler yapılmış. Bir de Hz. İsa’nın “İlk taşı masum olanınız atsın” sözünü hatırlatır bir anlatım yapılmış..

 “Ne var ki, her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, ademoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir masum, gördüğü anda O’nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı tamamen döküp billur kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebediyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. Nasıl ki ancak boş bir kadeh İsa’nın kanıyla doluyorsa, aynı şekilde sadece her şeyi unutan bir gönül ilahi esintiyle dolardı.” (Sayfa.140,141)






“Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacaktır ve olmalı….”,  “ Kusursuzluk, Muhteşem Neyzen Batın’a mahsustur.” (Sayfa.141, İbrahim Dede Efendi’den… )

“…aşk insanı kanatlandırıp uçurur. Peygamberimiz’in miracını hatırla. İçinde o sevgi olmasaydı, hiç bu kadar yükselir miydi?” (Sayfa.156)
“…mükemmellikle güzellik aynı şey değildir.”, “… Çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.” (Sayfa.157, İbrahim Dede Efendi’den… )

“…gözün vazifesi sadece “görmek” değil, Hakikat’i görmektir. Hakikat’i gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez. Çünkü artık o, başka bir vazife ile mükellef değildir ve başka bir gayesi de yoktur. (Sayfa.165, Aristatalis’in dem vurduğu gibi… )




Romandaki diğer dinsel figürlerden biri ise, Zahir. Kimi olaylardan ve Zahir'in konuşmalarından an­laşıldığına göre o, Hz. İsa'yı temsil ediyor. Bunu kanıtlayan pek çok bölüm bulunmakta kitabımızda… İlki;  Tanrı'yı temsil eden Muhteşem Neyzen Batın Efendi Hazretleri'nin oğlu olması, (Sayfa. 158). İkin­cisi; Zahir'in Çemberlitaş Hamamı'nda ortaya çıkması ve Yahya adında bir tellak tarafından yı­kanması (Sayfa. 167-168). Bu,  Hz. İsa'nın Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilişini anıştırıyor.  Üçüncüsü; Kalın Musa’yı dokunarak iyileştirmesi, Dördüncüsü; Son Akşam Yemeği’ne atıfta bulunarak, rakıyı kanı, kavunu ise eti olarak şakirtlerine sunması. Ardından Yakuta isimli şakirti tarafından ihanete uğrayarak, yerinin söylenmesi bir tomruğa bağlanarak öldürülmesi..

“Rüzgar nasıl ki uğuldar, su şarıldar, gök gürler ve yapraklar hışırdarsa, arslan nasıl ki kükrer, güvercin guruldar, bülbül çiler ve serçe cıvıldarsa, insan da şarkı söyler.” (sayfa 170, Zahir’den Kadı’ya…)

“ Her musiki, sesin değil de aslında sessizliğin taklidi.”,

“ Musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar mükemmel olur.”

“Kulakları hassas olduğu halde hiçbir şey işitmeyen kişi O’nu dinliyordur.”

 “Sessizlik de bir perdedir. Sessizliği işitebilirsin. “Es” bile bu perdeye kıyasla “ses”tir.”

İnsanlara neyi söylediğimi ve onları neye davet ettiğimi hemen hemen kimse anlamadı. Oysa onlara neyi ve ondan üflenen nefesimi anlatmış, hepsini ney’e davet etmiştim. Kulağı olan işitti.” (Sayfa.231, Zahir’den…)

Bir de dini göndermelerden biri Musiki üstadlarını öldüren çete başı Kabil ve iki yamağı ve yeğeni… Kabil, kutsal kitaplarda kardeşi Habil'i öldüren ilk katildir. Suskunlarda da, Tevrat ve Kur-an’daki gibi katil kimliğiyle karşımıza çıkmakta; il­kin onun da kardeşi Habil'i öldürdüğünü öğreni­yoruz. Dahası, Amin'i öldürürken Kabil'in de yanında tıpkı Ku­ran’da geçtiği gibi bir karga var­dır. Ardından iki yeğeni Kabil’i öldürerek onun halefi olurlar..

Kısacası romanda hem Yahudiliğin, hem de Hristiyanlığın temel inanışlarına göndermeler var. Elbette bir fazlayla… Musikiyle…

“ Erenler ! Ney-i şerefinizle bugüne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. Ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!” (Sayfa.209)

Şeyh İbrahim Dede ile Eflatun’un inzivaya çekilmelerini, ney ile meşk etikten sonra sessizce oturmaları Mevlana ile Şems’in ilk karşılaşmalarına benzettim. Roman başlarken Mevlana’nın sözüyle başlanması bu benzetmeyi de muhtemel kılıyor bence…

“İnsanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum.” (Sayfa.209)






“Ve sessizliği sessizce dinleyenlerden oldu.” (Sayfa.242, Zahir’den…)

'”Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu” (Sayfa 269, Suskunlar’ın son cümlesi…)


 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...