MEVLEVİLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MEVLEVİLİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2018 Cuma

ELİF ŞAFAK – AŞK

BAŞLARKEN

AŞK'ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. 
Ya tam ortasındasındır, merkezinde, 
ya da dışındasındır, hasretinde...


ARKA KAPAK
 (Kitabın 35. sayfasından.)
Bundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Aşk Şeriatı. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lal oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikâyeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ ham, hâlâ aşkta bir çocuk gibi toy...
"Hamuş" derdi Mevlâna kendine. Yani Suskun. Düşündün mü hiç, bir şairin, hem de nâmı dünyayı sarmış bir şairin, yani işi gücü, varlığı, kimliği ve hatta soluduğu hava bile kelimelerden müteşekkil olan ve elli binden fazla muhteşem dizeye imza atmış bir insanın, nasıl olup da kendine SUSKUN adını verdiğini?...
Kâinatın da tıpkı bizimki gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var. Seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim. Her bir insanı Yaradan'ın emaneti saklı bir cevher addedip, anlattıklarına kulak verdim. Dinlemeyi sevdim. Cümleleri, kelimeleri ve harfleri... Oysa bana bu kitabı yazdıran şey som sessizlik oldu.
Mesnevi'yi şerh edenlerin çoğu bu ölümsüz eserin "b" harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi "Bişnev!"dir. Yani "Dinle!" Tesadüf mü dersin ismi "Suskun" olan bir şairin en kıymetli yapıtına "Dinle!" diye başlaması. Sahi, sessizlik dinlenebilir mi?
Bu romanda her bölüm aynı sessiz harfle başlar. "Neden?" diye sorma, ne olur. Cevabını sen bul. Ve kendine sakla.
Çünkü öyle hakikatler var ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.
A. Z. Zahara
Amsterdam, 2007



ÖNSÖZ

“Bir taş nehre düşmeyegörsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafif.ten aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultu.da. Hepi topu budur olduğu olacağı.


Ama bir de göle düşsün aynı taş… Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı otur, O taş var ya o taş, durgun sulan savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tâ ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek.

Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla.

Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tâ dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.” (s. 11)



ÖZET

Romanımız 17 Mayıs 2008 tarihinde Boston’da başlamaktadır. Ella Rubinstein Yahudi bir aileye mensup, kırk yaşına basmak üzere olan bir ev kadınıdır. Kocası David ünlü bir dişçidir. Kızları Jeannetta üniversitededir. İkizleri Orly ve Avy ergenliğin başındadır. Ella’nın hayatı evliliği ve çocukları üzerine kuruludur. Viktorya tarzı, büyük, krem rengi bir evde, ailesi ve köpeği ile yaşayan Ella’nın hayatı görünürde sorunsuzdur.
Üniversite okuyan Ella üniversite okumuş, ancak evlendikten sonra hiç çalışmamıştır. Çocuklarının büyümesinin ardından eşi aracılığı ile bir yayınevinde editörlük işi bulmuştur. 

Ella’nın ilk işi Sufi bir yazar olan A.Z. Zahara’nın Aşk Şeriatı adlı kitabıdır. Yazarın kitabın 300 sayfalık nüshasını gönderirken yazmış olduğu satırlar Ella’yı derinden etkiler.Ella okuduğu “Zira her ne kadar bazıları aksini iddia etse de, aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret değildir.”(s.31)  ve “…gün gelir “romantik” kelimesini bir suçlama gibi kullananları dahi kıskıvrak yakalar aşk.”(S.31) cümlelerinin tam tersini kısa süre önce kızına söylemiştir.

Ella, okuduğu kitapla birlikte 13.yy Anadolu’suna gider. Bitmek bilmez iktidar mücadeleleri ile dini çatışmaları içerisindeki Anadolu’ya… Mevlana’nın yaşadığı Konya’ya…  Aşk Şeriatı bir katilin maktulün arkasından yaptığı konuşmayı içeren bir “önsöz” ile başlar, tıpkı Aşk gibi…

“Bugün artık yaşamıyor.  Çoktandır ölü. Ama nereye gidersem gideyim, gözleri benimle; semada asılı iki meşum, kapkara yıldız taşı gibi parlak beni takip etmekte. …. Birini öldürdüğün zaman, muhakkak ki ondan bir şeyler bulaşır sana: bir resim, bir koku, bir nefes… bir ah, bir lanet, bir ses… “Maktulün bedduası” derim ben buna. Bedenine yapışır kalır. Başlar oymaya, tenini delip geçercesine. Ta ki yüreğinin derinliklerine sızana değin. ….
Her maktul katilinde yaşamaya devam eder. Kabil Habil’i öldürdükten kelli, hiçbir katil kurtulamamıştır kurbanının emanetini yüklenmekten…” (S.39)


Ardından Aşk Şeriatı’nın ilk bölümü “Toprak” başlar. Şems Semerkant yakınlarında bir kervansarayda öteki âlemlerin içine çekilip, Mevlana’nın hayalini gördüğünde yıl 1242’dir. Şems o dönemlerde gezgin bir derviştir.

Bu bölümden itibaren roman günümüz Boston’u ile 13.yy. Anadolu’su arasında gelir gider.

Ella bir taraftan Aşk Şeriatı’nı okuyup, A.Z. Zahara ile yazışırken; bir taraftan da hayatını sorgularken; Şems kendisini Mevlana’ya yürütecek yolda önce Efendi ile Bağdat’ta karşılaşır. Buradaki zaviyede kalmaya başlar. Şems bu tekkenin ruhdaşını bulmasında aracı olacağını bilmektedir.

Çok geçmeden Bağdat’a Kayseri’den Şeyh Seyyid Burhaneddin’den bir mektup gelir. Mektubunda ölümünün yaklaştığını bildirerek önce hocası, sonra mürşidi ve öğrencisi olduğu Mevlana’nın aradığı yoldaşın zaviyelerinde olduğunu düşündüğü yazmaktadır. Zira Mevlana burayı rüyasında görmüştür. Ancak bu iki yoldaşı buluşturmanın tehlikesi değişime uğrayacak Mevlana’nın muhalifleridir. Bu görev Konya’ya gidecek zatın dönememesi anlamına gelmektedir.

Baba Zaman, mektup üzerine zora düşer. Mektupta bahsedilen şahsın Şems olduğunu anlayan Baba Zaman çok sevdiği Şems’e kıyamaz, O’nu Mevlana’ya gönderme işini kıştan bahara, erteler. Ancak baharda Şems Mevlana’ya doğru yola çıkar..

Bu arada Ella ile Zahara yazışmaları hızla devam eder. Bu yazışmalardan zamanla “aşk” doğar.


Bu hikayede benim payım ipekböceğininkine benzer. Rumi ipektir, ilmik ilmik örülecektir. Vakit tamam olunca ipeğin bekası için ipekböceğinin ölmesi gerekir”(s. 111)


KİTAPTAN NOTLAR

Elif Şafak’ın Aşk’ın 2013’de okumuştum. Üzerinde çok konuşulan, çok da eleştirilen kitaplardan olduğundan mıdır bilmem blogumda paylaşmaya çok da istekli olamadım.

Elif Şafak tüm eleştirilere rağmen benim kalemini sevdiğim yazarlardandır. Uzun cümlelerini kullandığı kelimeleri severim. Son dönem kitaplarını pek de başarılı bulamasam da Baba ve Piç, Araf, Bit Palas, Mahrem ve Pinhan sevdiğim kitaplarındandır. Ustam ve Ben için de bir tık...

Kitabın yazıldığı ve çok popüler olduğu dönemde Mevlana ve Şems ile ilgili kitapların da satışında büyük artış görülmesi kitabın pozitif taraflarından. Ancak tarihi ve önemli karakterler ile ilgili yazılan kitaplarda okuyan kişileri de yanlış ve yanlı yönlendirmesi riski bakımından doğru bilgi aktarımının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Romanlar her ne kadar kurgu olsalar da bir üre sonra gerçek olma bile bizler o tarihi şahsiyeti öyle düşünme eğiliminde oluyoruz. Bu konuda acaba yeterince araştırma yapılmış mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Ben Ahmet Ümit’in Bab –ı Esrar’ı ile Aşk’ı kısa aralıklar içerisinde okumuş iki farklı Şems ile tanışmış, acaba hangisi daha gerçek diye düşünmeden de edememiştim.

Bunun yanında kitabın akışlı bir dili olduğunu, kurgunun sürükleyici olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. İnsan eline aldığında günümüze ve tarihe yolculuk yaparken sayfaların nasıl geçtiğini anlamıyor.

Sonuç olarak tartışmalara yol açsa da okunabilir bir kitap olduğunu düşünüyorum. 


27 Eylül 2014 Cumartesi

ELİF ŞAFAK – PİNHAN

MERHABALAR,

En sevdiğim Türk yazarlardan Elif Şafak'ın Mevlana Özel Ödüllü ilk romanı Pinhan'ı paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İster Misin?'den yine...

“Zifiri bir halka idi toprak,
Yıldızlara sığınırdı bazen…”

BU BAB TOPRAK AHVALİN BEYAN EDER
Kİ TABİATI SOĞUK VE KURUDUR (s.7)


Yedi çocuğun her zamanki gibi bir araya geldiği ve kendilerine eğlenceli bir meşgale aradıkları bir gün kaçırdıkları serçenin ardından çocuklar kendilerini Dürri Baba tekkesinin yakınında bulurlar. Duvarın öte yanına vardıklarında emsalsiz bir kuş görürler. Bu kuşun gövdesinin siyahlı sarılı gövdesinin üzerinden mavi şeritler ve şarabi lekeler vardır ve boynunda fındık iriliğinde bir inci asılıdır.

Kuşun peşinden gelen çocuklar onu gözden kaybederler. Bunun hıncı ile tekkenin elma ağacını yağmalamaya başlarlar. Bu esnada tekkedekilerin kendilerini cezalandırmasından korkan altı çocuk kaçarken, sonradan Pinhan adını alacak çocuk, ağacın üstünde kalır. Dürri Baba ağacın altına gelir. Sapanı kastederek emanetini alabileceğini, isterse ağaçta kalabileceğini söyler. Dürri Baba ile göz göze gelen çocuk bir daha tekkeden ayrılmaz.

“İşte o zaman, çocuk gördü. Mavi bulutlu, incecik çizilmiş gözlere takıldı gözleri. O gözlerde yağmuru, fırtınayı, ebemkuşağını ve Nuh Tufanı’nı gördü. Tepeden tırnağa ürperdi.
İşte o zaman, yaşlı adam gördü. İri, simsiyah, doğuştan sürmeli gözlere takıldı gözleri. O gözlerde göğe yükselen dumanları, alevleri, karanlıktan istifade eden yangınları, ve yangınlardan son anda kurtarılan kenarları tutuşmuş bir sırrı gördü. Velhasıl, çocuğun gündüzlerini değil, gecelerini gördü. Derin bir hüzünle, başını başka yöne çevirdi.” (S.16)

Kendisine verilen işleri ufak tefek hatalarla yapan ve tekkenin en küçüğü olduğu için hoş görülen çocuk tekkede büyür ve gelişir. Tekkede en çok Kul Hüseyin’i, Dulhani Hasan’ı, Budala Tosun’u ve Dertli Hagopik’i kendine yakın görür. Her dervişin fıtratı da kendine özgüdür. Ancak çocuk bu günlerde Dürri Baba’yı görememenin üzüntüsünü de yaşamaktadır. Gün gelir çocuk Dürri Baba’yı yeniden görür. Ve Dürri Baba ona “Pinhan” adını verir. 


“Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.” (s.22-23)

“Sade tırtıl ile kelebek değil elbet. Sakın ola horgörme Pinhan;canları hor görme. Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlûkatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam olan gider. Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı.” (S.23)

O günden sonra Pinhan büyümeye durulmaya başlar. Dikkati kitaplara yönelir. Pinhan’ın dinginliğini bozan tek şey gece gördüğü, yüreğini sıkan rüyalardır.

“İsim dediğin, Hz.Adem'den bu yana, kendini taşıyanı kah usul usul yoğurur, kah efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlardı.
İsim dediğin, yüksekte uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultucak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi.”(S.24)

O günlerde Dürri baba tekkesinde biri köhnebaharda diğeri evvelbaharda olmak üzere iki defa yapılan Ruz-ı Muhabbet için hazırlıklar yapılmaktadır.  Ruz-ı Muhabbette tekke fertleri, hafıza ve hayallerini ortaya sererek hikâyelerinin fallarına bakarlar. Bu törene katılamayan tek bir kişi vardır: Pinhan.

“İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. Bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnam; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hemsefer oluverirler.” (s.35)
“Sefer vakti kapıya dayandığında, yolcu yolunda,hancı hanında gerektir.” (s.36)
Bu durum Pinhan’ı içten içe üzmekte, kendini dışlanmış hissetmekte ve öfkelendirmektedir. Onun bu durumunu uzaktan uzağa gözleyen Dertli Hagopik Pinhan’la konuşmaya karar verir.

“Bilirim üzümün sarardı, amma tatlanmadı; yapayalnızsın amma şu varlık alemine gözlerini açarken attığın çığlık yankısız kalmadı; Dürri Baba'ya gönlün aktı amma gönlünü yağmalatmadın. Hikâyeni yaşamadan Pinhan, özünü bulamazsın. Hele ki özünden utanıp sıkılırsan zannımca...” (S.47) 

Ona başından geçen sonu hüsranla geçen aşk hikâyesini anlatır. Ardından geçmişi anlatacağı hikâyesi olmadığı ve özünü bulmadığı için Ruz-ı Muhabbete katılmadığını söyler. Duydukları üzerine Pinhan çok öfkelenir. Sırrının bilindiğini anlaması üzerine çok öfkelenir.

“Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. onlar didişirken, biz de deriz ki “bu yaptığının gaflettir.Zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var.aslında siz karındaşsınız” O vakit onlar kavgayı keser. Anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal kurmak için de hatırlamaya muhtacız” (s.46)
Öfkeyle nereye gittiğini, ne yaptığını bilmez halde dolanırken bir kapı ile karşılaşır. Neresi olduğunu bilmediği ve nasıl geri döneceğini bilmediği bir aleme girer kapıdan. Nasıl geri döneceğini bilmemektedir. Kapalı kaldığı bu yerde bir dönüşüm geçirir. Kapı onun ikibaşlılığına herkesten gizlediği doğuştan hünsalığına şahit olur. Pinhan, vücudundaki tüm kılları başının üzerinde tek bir kıl kalana kadar yolar. 


 Tüm kıllarını kapıya açılması için kapı hakkı olarak verir. Açılan kapı Pinhan’ı bir mezarlığa çıkarır. Daha önce Tekkede varlığını bilmediği bir mezarlığa… Burada Ruz-ı Muhabbet halkasını gizlice izlemeye başlar ve kuşağındaki son erguvani cam tanesinin kırılma sesiyle Ruz-ı Muhabbet halkası dağılır. Pinhan kendinden geçer. Kendine geldiğinde Dürri Baba’nın eşiğindendir. 

“Ebru neyi anlatır bilir misin ya Pinhan?”
…“Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Bir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta, olur sana umman u derya. Yayılır, kıvrılır, lamelif misali dolanır. Katreyiz âlemde, lakin unutma ki tek bir nokta, tekmil sırları içinde barındırır.” (s.62)

Pinhan çok geçmeden tekkeden ayrılır. Yanında Dürri Baba’nın verdiği inci ve ona yol gösteren bir kandil vardır. Pinhan bu şekilde İstanbul’a varır. İstanbul’a vardıktan sonra bazen sokaklarda bazen de tekkelerde kalarak zaman geçirir. Durağan yaşantısı inciyi çaldırana kadar devam eder. Kitabımızın ilk bölümü Pinhan’ı anlatırken 2. Bölümü Akrep Arif nam-ı diğer Nakş-ı Nigar mahallesinde yolculuğa çıkarmakta okuyucuyu…


 KİTAPTAN NOTLAR
Elif Şafak hakkında yapılan tüm eleştirilere rağmen benim en sevdiğim yazarlardan biridir. Onun uzun cümlelerini, kullandığı Arapça, Farsça sözcükleri, cümlelerini birçok kez okuyup anlamı içinde kaybolmayı çok seviyorum. Kısacası onu okuyup geçilmeyen kitaplar yazdığı için, zihnimi yorduğu için seviyorum. Elif Şafak’a yaptığım girizgahtan sonra gelelim yazarın ilk kitabı Pinhan’a…

Öncelikle romanın kapağında Mevlana Özel Ödülünü aldığı söyleniyor. Ancak kitabın konusu ile Mevlana arasında ben bir bağlantı kuramadım. 

Daha önceki kitaplarında bu kadar çok hissetmemiştim ama ilk romanı olduğundan belki yazarın etkisinde de kalmıştır. Okurken çok sevdiğim İhsan Oktay Anar’ın bir kitabını okuduğumu düşündüm.

Romanımız dört temel elemente ithafen 4 ana bölümden oluşmakta. Bu bölümlerde yine kendi içinde 4’er bölüme ayrılmakta. Bu bölümlerin isimleri de kendi içinde kafiye oluşturmakta ve okuyucuya tekerleme okuyor havası vermekte.

TOPRAK -  Elma, Nokta, Hafıza,Halka
HAVA - Emanet, Hıyanet, Felaket, Kefaret
ATEŞ - Hezarpare, Rindane, Peymane, Püryare
SU - Cehennemin Kapıları, Nida Hamamı, Elem Şehristanı, Firar Yolları.


Kitap boyunca sayılar önemli roller üstlenmekte. 4 ana bölümden oluşan kitapta Nakş-ı Nigar mahallesinin de dört farklı yöne bakan 4 kapısı , bu dört kapının her birinin üzerinde farklı birer harf ve bu kapılardan mahalleye giren farklı tabiatlı 4 de rüzgar bulunmakta.

Başlangıçta tekkenin bahçesine giren 7 çocuk ile roman başlanırken, Pinhan’ın hayatı değişirken yine Nakş-ı Nigar mahallesinin 7 koca karısı Pinhan’ı Nida Hamamı’nda değiştirerek romanı sona erdirmekte.

Gelelim roman karakterlerimize. Romanımız oldukça kalabalık bir kadroya sahip. Roman kahramanlarının isimlerinin yanına Pinhan ve Dürri Baba hariç bir de karaktere özgü lakaplar eklenince bazen karakterleri takip etmek zorlaşıyor. Bu noktada not tutulması taraftarıyım. 


Karakterlerin hikâyeleri de roman eklenince bazen içinden çıkılamaz bir hal alıyor romanımız ve takip zorlaşıyor. Neyse ki sonrasında not alarak okuyunca birçok karakter yerli yerine oturuyor. Buna rağmen yine de hikâyesi bu kadar uzatılmasa da olurdu dediğim ya da hikayesinin sonu muğlak kalan karakterler oldu. Örneğin; sonunu en çok merak ettiğim karakter Nevres oldu. Kepoz’u serbest bıraktıktan sonra ne yaptığı ile ilgili bir son yok. Bir de Nevres deyince Akkarınca ilkin Nevres tarafından görülmekte. Ardından 7 kocakarı da bunun üzerine konuşmakta ancak Akkarıncanın neyin alamet-i farikası olduğu ve Akkarıncaya ne olduğu da sonuca ulaşmamakta.  Bunun yanında gönderilen kitabın yerine ulaşıp ulaşmadığı da kitabın soru işaretlerinden – acaba benim mi gözümden kaçtı?- 
Bunun yanında, kitapta en çok beğendiğim benzetme,bir rahme benzetilen Nida Hamamı’ndan Pinhan’ın yeniden doğarak çıkması oldu.
Sonuç olarak Bit Palas, Baba ve Piç, Araf, Aşk ve Mahrem kadar başarılı bulmadığım ancak yine de keyif aldığım bir kitap oldu.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE.. 


19 Temmuz 2012 Perşembe

İHSAN OKTAY ANAR - SUSKUNLAR - 2

MERHABALAR, 
Daha önceki yazımda İhsan Oktay Anar'ın SUSKUNLAR'ının özetini vermiştim.. Bu yazımda da Alıntılara ve roman hakkındaki görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.. 


Öncelikle kitabımızın isminden başlayalım… SUSKUNLAR..
Her zerresinden musiki akan bir kitabın isminin “SUSKUNLAR” olması ne hoş bir ironi. Bu namı dünyaları sarmış büyük şair Mevlana’nın kendisine “hamuş” yani “Suskun” demesine de çok benziyor.  Yazarın kitaba başlarken; “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.” Sözünü alması da bunun bir kanıtı sanki… Ayrıca “Suskunlar”  Galata Mevlevihanesi’nin yakınındaki mezarlığın da ismi aynı zamanda. Acaba yazar ölü gibi susmuş ya da hakikate ermiş mi demek istedi kitabına bu ismi verirken… 



Arka Kapak Yazısı ilk basımlarındaki eflatun kapaktan… Yeni kapakta bu yazı kısaltılmış (Maalesef…): Arka kapak yazısı romanın içeriğine çok güzel bir davet yapıyor. Arka kapak yazısını okuduğumda bende oluşan beklentilerden daha fazlasını kitapta bulduğumu söylemeliyim… Gelelim arka kapak yazısına…



“Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”







Romanımızdaki tarih yine net olmamakla birlikte Osmanlı Dönemi, roman mekanımız ise her zaman ki gibi Kostantiniye… Yazarın romanlarına başlarken, birleşik ve uzun bir cümleyle yaptığı girişler yazarın “bir varmış, bir yokmuş” deme usulü gibi.. Zira zaman muğlak ve sizi masalsı bir dünyaya davet ediyor.… (Romanın ilk cümlesinin de 44 sözcükten oluştuğunu söylemeliyim…)
“Muhteşem Neyzen Batın Hazretlerinin (saadetleri daim olsun) Kostantiniye’de bulunduğu zamanlarda, yani Sultan Ahmed- i Sani Han Efendimiz’in devri saltanatından sonraki senelerden birinde, Şaban ayının ondördüncü gecesinde…”( Sayfa 11, romanın ilk cümlesinden…)

Romanın olay örgüsü son derece karmaşık ve roman karakterlerinin sayısı da oldukça fazla yazarın diğer romanları gibi.  Yazar Suskunlar’da da, okurundan özel bir çaba, belli bir bi­rikim, bilgi; hatta araştırma istiyor. Bu sıkı örgüyü çözmeye çalış­mak adeta bir bulmacayı çözmek gibi..

Metinlerarası ilişkileri, dinsel, tarihsel ya da tasavvufi göndermeleri saptayarak metnin de­rinlerine inmek gerekiyor. Roman karakterlerinin sayısı da yine diğer romanlarındaki gibi bir hayli fazla. Bunlar pek çok dinden ve etnik kökenden gelmekteler... Her birinin farklı ve çoğunlukla birbiriyle bağlantılı yaşamlarını anlamaya çalışmak da son derece keyifli.. Bir de roman boyunca; hikayesi anlatılan romanda belli bir süre bulunan ve sonra romandan çıkıp giden karakterler de yok değil..

İstanbul'daki Yenikapı Mevlevihanesi’nde sema  eden bir dervişin ha­yalinin görülmesiyle başlayan roman, bu nokta­dan sonra farklı kollara ayrılıyor..Ana öyküden ay­rılan çeşitli öykü kolları, kendi maceralarında akışlarını sürdürüyorlar; an­cak her öykü, akış esnasında çeşitli köprüler vası­tasıyla diğer öykülere bağlanıyor. Örgü, böylece iç içe geçerek -ana öyküyü de besleyerek- birkaç koldan yürüyor. Sonda ise bu öyküler, yine bir havuzda birleşiyorlar. Öte yandan romanda, ana öyküyle ilintili; ama aynı zamanda müstakil sayılabilecek küçük öyküler de var. Bu; dikkat isteyen, sıkı ve karmaşık bir örgü tekniği.




Yazarın diğer romanlarındaki gibi karakterlerin büyük çoğunluğu erkeklerden oluşmakta.. Neva ve 70 yaşındaki annesi dışında kadın karakter bulunmamakta… Neva güzelliği ile öne çıkarken; annesi de çirkinliğiyle hatta cadıya benzerliği ile göze batıyor.. İki kadın karakter arasında zıtlık bulunmakta… Karakterler arası ztlık ikizler Davut ile Eflatun’da da öne çıkmakta… Davut atak cesur iken; Eflatun sessiz ve içe kapanık…  Bir de Goncagül var ki Veysel Bey’in ikizlerinin annesi.. Bir kaç yerde isim olarak geçiyor sadece…

Romanın ilginç karakterlerinden (aslında hepsi birbirinden ilginç..) ilki cüce vaiz; Pereveleli İskender. Cüce olmasının yanında dizlerine kadar sarkan ellerinin 12 parmağı bulunmakta. Musiki konusunda son derece yetenekli… Aslında çizgi film karakterlerini andırıyor bu şekliyle.. Bu karakterle romanda ilk karşılaştığımda Puslu Kıtalar Atlası’ndaki cüce geldi aklıma.. Yazar bu tarz gerçek üstü karakterler yaratmayı seviyor sanırım. Olağan üstü karakterlerden biri de Asım’ın hayaleti elbette. Neden dünyadan arşa yükselemediğini romanın ilerleyen sayfalarında öğreniyoruz… Tağut da yine yazarın her romanında bulunan “şeytan” . Bu defa karşımıza ağzından yılan başı çıkan,yılan bakışlı,  ateşi düşürülemeyen bilhassa Cuma günleri artan; nabzı on bir saat ve altı dakikada (yani; 666 dakikada) atan, kendisine hizmet edenlere ölümsüzlük vaad eden, her zamanki gibi siyah pelerinli olarak çıkıyor.  

Bunların yanında; dil ve anlatım da Suskunları sıkı bir metin yapıyor. Yoğun bir araş­tırmanın ürünü olan müziğe ve tasavvufa ilişkin zengin söz hazinesi, kahramanların toplumsal sta­tüsü ya da etnik yapısıyla örtüşen konuşmaları, Osmanlı dönemi tarih ve din kitaplarından, med­dah öykülerinden süzülüp gelen sözcükleri, romanın tarihsel atmosferinin oluşumunda önemli bir pay sahibi.

Eflatun’un Sofuayyaş mahallesi’deki evinden ayrılarak, Galata Mevlevihanesi’ne kadar yaptığı yolculuk romanın ikinci bölümünde uzun uzadıya anlatılıyor.
“Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim 'Gel' dememiz değil, ayrıca onların sana 'Git' demeleri. Hiç kimseye 'kötüdür' deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.” (Sayfa 123, İbrahim Dede’den…)





Romanın  137. Sayfasından başlayarak  Tevrat'a göndermeler yaparak; Tann'nın dünyayı altı günde yarattığı, yedinci gün dinlendiği ve bu günü kutsadığı belir­tilmekte. Yazar; Tevrat'taki bu yaradılış öyküsünü alıp, Yegâh, Dügâh, Segah, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh ve Heftgâh adlı musiki makamlarına uyarlamıştır. Suskunlarda Tanrı'nın, ilk altı gün, ayrı ayrı Yegâh, Dügâh, Segah, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh makamında terennüm ederek dünyayı yaratışı şöy­le anlatılıyor:

 “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Ya­radan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağ­menin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sa­bah oldu, BİRİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Dügâh makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azim kubbe peyda oldu. Ve kubbe tâ arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kub­bede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan Dügah nağme­nin güzel olduğunu gördü. Ve aksam oldu ve sabah oldu, İKİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Segâh makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Segâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren sebze ve meyve veren ağaçlar hâsıl etti, Ve akşam oldu ve sabah oldu ÜÇÜNCÜ GÜN.

Ve Yaradan Çargâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme vecde gelip  ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle, Yaradan’ın hem Gündüz’e hakim olduğu Güneş ve hem de geceye hakim olduğu Kamer’in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Çargâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, DÖRDÜNCÜ GÜN.

Ve Yaradan Pençgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, envai çeşit deniz canavarlarıyla ve türlü türlü canlı mahlukatıyla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semada yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Pençgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, BEŞİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Şeşgâh makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı.Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir âvâz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlûkâtın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, göklerdeki kuşların ve her şeyin hâkimi ilân edip mübarek kıldığı İnsan'ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ALTINCI GÜN.

Ve Yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ve Gök arasındakilere duyurmuştu. Ve Yaradan, YEDİNCİ GÜNÜ mübarek kılıp takdis eyledi ve dinlendi.” (Sayfa 137-139)




Ve yine ilerleyen sayfalarda insanın yaratılışı ve ona üflenen makamı gizli nağme (ruh) anlatılmakta.. Ardından Adem ve Havva’nın yasak meyveyi yiyip, Cennet’ten kovulmalarına göndermeler yapılmaya devam edilmekte..

“Ve Yaradan, yerin toprağından adam yaptı ve onun burnuna, makamı gizli bir nağme üfledi. Adam bu nağmenin güzel olduğunu gördü. Çünkü adam artık yaşıyordu ve onu yaşatan da bu nefes idi. Ancak adam ve onun sol kaburga kemiği, meyveyi ısırıp yasağı çiğneyince, kendilerini diri kılan bu nağmeyi unuttular ve Aden’den kovuldular. Ne var ki ademoğulları; Habil ve Kabil’den Hazreti İdris’e, Hud Peygamber’den Firavun Kabus bin Muslap’a, Süleyman Aleyhisselam’dan İskender Zülkarneyn’e, Melik Tubba Rıdvanüllahi Aleyh’ten Ahirzaman Peygamberi Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi  ve Sellem Efendimize kadar; bütün devirlerde; tamburdan santurdan, yongardan, davula kavala, miskala kadar türlü türlü musiki aletiyle bu nağmeyi keşif yahut peyda etmek için yırtınıp didindiler.” (Sayfa.139)

Yine bu bölümde de Hz. İsa’nın kanı ile şarap arasındaki bağlantıya göndermeler yapılmış. Bir de Hz. İsa’nın “İlk taşı masum olanınız atsın” sözünü hatırlatır bir anlatım yapılmış..

 “Ne var ki, her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, ademoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir masum, gördüğü anda O’nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı tamamen döküp billur kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebediyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. Nasıl ki ancak boş bir kadeh İsa’nın kanıyla doluyorsa, aynı şekilde sadece her şeyi unutan bir gönül ilahi esintiyle dolardı.” (Sayfa.140,141)






“Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacaktır ve olmalı….”,  “ Kusursuzluk, Muhteşem Neyzen Batın’a mahsustur.” (Sayfa.141, İbrahim Dede Efendi’den… )

“…aşk insanı kanatlandırıp uçurur. Peygamberimiz’in miracını hatırla. İçinde o sevgi olmasaydı, hiç bu kadar yükselir miydi?” (Sayfa.156)
“…mükemmellikle güzellik aynı şey değildir.”, “… Çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.” (Sayfa.157, İbrahim Dede Efendi’den… )

“…gözün vazifesi sadece “görmek” değil, Hakikat’i görmektir. Hakikat’i gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez. Çünkü artık o, başka bir vazife ile mükellef değildir ve başka bir gayesi de yoktur. (Sayfa.165, Aristatalis’in dem vurduğu gibi… )




Romandaki diğer dinsel figürlerden biri ise, Zahir. Kimi olaylardan ve Zahir'in konuşmalarından an­laşıldığına göre o, Hz. İsa'yı temsil ediyor. Bunu kanıtlayan pek çok bölüm bulunmakta kitabımızda… İlki;  Tanrı'yı temsil eden Muhteşem Neyzen Batın Efendi Hazretleri'nin oğlu olması, (Sayfa. 158). İkin­cisi; Zahir'in Çemberlitaş Hamamı'nda ortaya çıkması ve Yahya adında bir tellak tarafından yı­kanması (Sayfa. 167-168). Bu,  Hz. İsa'nın Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilişini anıştırıyor.  Üçüncüsü; Kalın Musa’yı dokunarak iyileştirmesi, Dördüncüsü; Son Akşam Yemeği’ne atıfta bulunarak, rakıyı kanı, kavunu ise eti olarak şakirtlerine sunması. Ardından Yakuta isimli şakirti tarafından ihanete uğrayarak, yerinin söylenmesi bir tomruğa bağlanarak öldürülmesi..

“Rüzgar nasıl ki uğuldar, su şarıldar, gök gürler ve yapraklar hışırdarsa, arslan nasıl ki kükrer, güvercin guruldar, bülbül çiler ve serçe cıvıldarsa, insan da şarkı söyler.” (sayfa 170, Zahir’den Kadı’ya…)

“ Her musiki, sesin değil de aslında sessizliğin taklidi.”,

“ Musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar mükemmel olur.”

“Kulakları hassas olduğu halde hiçbir şey işitmeyen kişi O’nu dinliyordur.”

 “Sessizlik de bir perdedir. Sessizliği işitebilirsin. “Es” bile bu perdeye kıyasla “ses”tir.”

İnsanlara neyi söylediğimi ve onları neye davet ettiğimi hemen hemen kimse anlamadı. Oysa onlara neyi ve ondan üflenen nefesimi anlatmış, hepsini ney’e davet etmiştim. Kulağı olan işitti.” (Sayfa.231, Zahir’den…)

Bir de dini göndermelerden biri Musiki üstadlarını öldüren çete başı Kabil ve iki yamağı ve yeğeni… Kabil, kutsal kitaplarda kardeşi Habil'i öldüren ilk katildir. Suskunlarda da, Tevrat ve Kur-an’daki gibi katil kimliğiyle karşımıza çıkmakta; il­kin onun da kardeşi Habil'i öldürdüğünü öğreni­yoruz. Dahası, Amin'i öldürürken Kabil'in de yanında tıpkı Ku­ran’da geçtiği gibi bir karga var­dır. Ardından iki yeğeni Kabil’i öldürerek onun halefi olurlar..

Kısacası romanda hem Yahudiliğin, hem de Hristiyanlığın temel inanışlarına göndermeler var. Elbette bir fazlayla… Musikiyle…

“ Erenler ! Ney-i şerefinizle bugüne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. Ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!” (Sayfa.209)

Şeyh İbrahim Dede ile Eflatun’un inzivaya çekilmelerini, ney ile meşk etikten sonra sessizce oturmaları Mevlana ile Şems’in ilk karşılaşmalarına benzettim. Roman başlarken Mevlana’nın sözüyle başlanması bu benzetmeyi de muhtemel kılıyor bence…

“İnsanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum.” (Sayfa.209)






“Ve sessizliği sessizce dinleyenlerden oldu.” (Sayfa.242, Zahir’den…)

'”Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu” (Sayfa 269, Suskunlar’ın son cümlesi…)


 

14 Temmuz 2012 Cumartesi

İHSAN OKTAY ANAR - SUSKUNLAR


MERHABALAR;

Edebiyat eleştirmenleri tarafından İhsan Oktay Anar'ın ustalık dönemi eseri olarak kabul edilen;yazarın musiki terimlerini sıkça kullandığı Osmanlı döneminde bilinmeyen bir tarihte; Kostantiniye'de geçen romanını paylaşmak üzere karşınızdayım... 

"SUSKUNLAR"

Kitabın adı son dönem dizilerinden biriyle aynı olsa da (Hastanede kitabı okuduğum esnada dizinin sonunu soran bir hemşire olmuştu da....) elbette tüm İhsan Oktay Anar romanları gibi özgün bir konuya ve anlatıma sahip.... 


Suskunlar benim okuduğum 3. İhsan Oktay Anar romanı.. Diğer iki romanda aldığım keyfi artarak aldığımı söylemeliyim.. Bu kadar çok kişi, mekân ve yan hikâye barındıran bir romanı özetlemeye çalışmak boşuna bir çaba, asıl hikayeye bağlı gelişen bir çok yan hikaye mevcut ancak yine de konusunu bir özetleyecek olursak;

Bâtın Efendi ve oğlu Zahir’in Kostantiniye'ye gelmesi, Kostantiniye'deki musikîde en derin, en bilge ve en usta olan yedi kişiden altısının eleneceği, ve seçilenin kulağına Bâtın Efendini, kendi neyinden en mukaddes nağmeyi üfleyeceği, yani 'hayat veren nefesi' dinleteceği duyulması, roman kişilerinin hayatlarını etkileyecek, kaderler kesişecek, türlü kötülükler ve cinayetler işlenecek ve iyilerle kötüler arasında büyük bir kavga başlayacaktır..


Romanımız adlarını musiki makamlarından alan üç bölümden oluşuyor.. 


Roman başlamadan Mevlana'nın "Kulak eğer gerçeği anlarsa; gözdür" sözüyle sizi içine çekmeye başlıyor...


Diğer İhsan Oktay Anar romanları gibi son derece renkli ve çok sayıda karakteri barındırmakta romanımız.... Kitapla ilgili daha geniş yorumlarımı ve aldığım notları bir sonraki yazımda paylaşacağım.... 

Gelelim kısaca özetimize...



YEGAH
Roman, Yenikapı Mevlevihanesi'nde yaşlı gece bekçisi tarafından sema yapan bir hayaletin görülmesiyle başlar. Ardından Suskunların kahramanlarından Kalın Musa ve ailesi tanıtılır. 

Kalın Musa mehter takımında köszendir. Sesi kalın olduğu için “kalın” lakabını almıştır.. Oğlu Veysel Efendi, torunları Davut, Eflatun ile Sofuayyaş Mahallesi’nde oturmaktadır. Veysel efendi babası çok istediği halde közsen olmamış, armudi kemençe çalmayı tercih etmiştir. Bu seçiminde amcası Muhayyer Hüseyin’in etkisi olmuştur. Muhayyer Hüseyin; bir kahve işletmektedir.

Davut ve Eflatun Veysel Efendi’in ikizleridir. Aynı zamanda Veysel Efendi’in gayri- meşru çocuklarıdır. Anneleri kıptidir. Çocukları babasına bırakmış bir daha da çocuklar annelerini görmemişlerdir. Davut amcasının kahvesinde Bağdasar ve Kirkor ile birlikte ud çalmaktadır…

Kahvehanede işlerinin bittiği bir gece Davut; Bağdasar ve Kirkor’un söylediklerini dikkate almayıp; Asım’ın hayaletinin göründüğü sokağa girince Neva ile karşılaşır ve ona aşık olur. Neva’nın annesi Davut’tan ebced hesabı ile yazılmış büyüyü düzeltmesini ister. Büyü bir saz semaisidir. 

Bu esnada mahalleye meşhur vaiz Hacı İskender taşınır. Pereveli İskender’in en önemli özelliği cüce olması ve ellerinin parmaklarının uzun olmasıdır. Vaazları mahalleli tarafından çok talep görmektedir… Vaazlarında sıkça musiki dinlemenin de yapmanın da haram olduğundan bahseder….

Bu esnada Veysel Efendi babası ile birlikte  Hızır Ali Paşa Konağı’na iş için gider. Çaldığı hüzam bir eser Hızır Ali Paşa’nın Venedik Balyosunun genç ve güzel kızına vurulan yeğeninin ölümüne neden olunca Veysel Efendi hapse atılır. Hapisten çıkmak için can bedeli 630 Flemenk altınıdır. Parayı bulmak için Muhayyer Hüseyin kahveyi satışa çıkarır. Kalın Musa felç geçirir ve bacakları tutmaz.

Büyülü besteyi çalan Davut Asım’ın hayaletiyle karşılaşır. Hayalet Davut’a musallat olur.  




DÜGAH
Bu bölümde ikizlerin çocukluğuna dönüş yapılıyor. Veysel Efendi çocukları Kıpti bir güzel olan Goncagül’den peydahlamıştır. Goncagül bebekleri 1 yaşındayken Musa’nın kapısına bırakmıştır. 

Davut; atak, cesur ve musikiye düşkün bir çocukken, Eflatun diğer çocuklar tarafından itilip kakılan içe kapanık bir çocuktu. Bir gün Eflatun, kaybolup Davut Paşa Kabristanı’ndaki bir kadının mezarı başında bulununca üst kattaki daracık sandık odasına kapatılır. (Eflatun’un bulunduğu mezar aslında annesine aittir. Fakat ikizler bunu bilmez..) Eflatun bu odada 7 yıl kapalı kalır. Kaçmayacağı anlaşılınca kapı açık bırakılmaya başlanır.

Böyle bir günde Eflatun bir çağrı duyar. Bu çağrıya uyarak odadan çıkar. Sofuayyaş Mahallesi'nden ayrılarak pek çok mekandan geçip pek çok insana çağrıyı kendilerinin yapıp yapmadığını sorarak; Galata Mevlevihanesi’ne ulaşır. Çağrı Mevlevihane'dendir. Burada İsmail Dede ile tanışır. İsmail Dede ailesine haberci gönderir. Eflatun mevlevihanede kalmak ister. Davut ve Hüseyin efendi onu geri dönmeye ikna edemezler.

Eflatun mevlevihanede kalır ve çile doldurmaya başlar. İbrahim Dede ona ney çalmayı öğretecektir. Bu esnada Eflatun’un zaten ney çalmayı bildiğini şaşırarak görür. O geceden sonra İbrahim Dede’nin şeyhlik nişanı Eflatun’un boynundadır, Eflatun da o geceden sonra sağır ve dilsizdir. 




SEGAH

Bu bölüm Davut ve Neva’yla başlıyor. Kalın Musa kardeşi Hüseyin’in evine gitmiştir. Davut Neva’nın annesinin verdiği saz semaisini her çalışında Asım’ın hayaleti ile karşılaşır. Bunun için bir hayalet avcısı ile anlaşır. Ancak hayalet avcısı da Davut’u Asım’ın hayaletinden kurtaramaz.

Davut saz semaisi ile ilgili olarak İbrahim Dede’ye danıştığında bu semainin Asım’ın olamayacak kadar ağır ve ciddi bir eser olduğunu öğrenir. Aynı zamanda İbrahim Dedede bulunan Asım’ın yazısıyla semaideki yazı birbirini tutmaz. Asım ruhu bu yüzden gökyüzüne yükselememektedir.

Bu esnada Yedikule Kahini ile diğer Yedi kör kahin Neyzen Batın Hazretleri’nin oğlu Zahir’in yarın Kostantiniye’ye geleceği kehanetinde bulunurlar.  Bu durumu temsil eden yıldıza tek gözü ile bakan ve tek gözü kör olan Yedikule Kahini’nin onları Zahir’e götürmesi gerekmektedir.

Yedikule Kahini aynı zamanda gökyüzünde musiki konusunda üstad olan 7 kişiyi simgeleyen “Çalgı Takım Yıldızı’nı” da görür. Bu yıldızlardan musiki üstadlarından 6’sının eleneceğini ve 7.’sinin ise hayat veren nağmeyi dinleyeceğinin rasat eder. Bu kehanet tüm Kostantiniye’de duyulur.Ertesi gün Zahir zuhur eder.  7 kör kahin ona ulaşarak secde ederler. Zahir ekmeği taşa çevirerek; mucize gösterir. Ona biat edenler çok geçmeden 12’ye ulaşır.

Mevlevihane’ye yakın taş bir evde yaşayan Doktor Rafael’e bundan 30 yıl önce bir gece ateşler içinde yanan bir hasta getirilir. Adı Tağut olan hastanın ne yapılsa hastanın ateşi düşmez.. Hatta ateşiyle yatak çarşaflarında yanıklar oluştuğu bile olur. Ateşi Cuma günleri daha da artar. Tağut’u gece Rafael’e getiren yardımcısı ölümsüzlük karşılığında; Tagut’un adını söyleyeceği Musiki üstadlarını öldürecektir.

Ardından mükemmel çaldığı saz semaisi ile herkesi kendine hayran bırakan İbrahim Dede Kostantiniye’deki üstadlar arasına katılır. Davut taş evden gelen musikinin izini sürmeye başlar. Bu müzik ancak 11 parmakla çalınabilecek bir eserdir. Kendisine Mevlevihane’den İdris ve Yusuf dedelerin yardım etmesiyle;Alessandro Perevelli adına ulaşırlar. Bu adın bir cüceye ait olduğunu ve Asım tarafından cüzi bir miktara satın alındığını öğrenirler.

Bu arada öfkeli kalabalık Zahir’in peşine düşmüş Muhayyer Hüseyin evine sığındığı için ev taşlanmaya başlanmıştır. Zahir ayrılmadan önce Kalın Musa’yı iyileştirir. Zahir’e Ramazan ayının ilk günü birlikte akşam yemeği yediği 12 kişiden Yakuta isimli inananı ihanet edip yerini söyler. Zahir dövülüp tomruğa bağlanarak öldürülür.  

Bu esnada musiki üstadları Kıpti Gülabi, Meymenet, Amin kardeşler, ardından Kirkor ve Bağdasar kardeşler  sırasıyla öldürülürler. Hepsi Zincirli Han’ın katili Kabil ile iki yeğeni tarafından mezarlıkta boğularak öldürülmüştür.

Bağdasar’ın ardından İbrahim Dede de öldürülür. Davut’a bir mektup bırakır..... Ve...... 

Dahası kitabımızda...



Romanımızın arka kapağı... Kitabı ilk önce bir arkadaşımdan ödünç alarak okumuştum ve resimlemiştim.. Sanırım ilk basımlarından.. Daha sonra kendime aldığım SUSKUNLAR'ın kapağı ve arka kapak yazısı biraz farklı ama ben eflatun kapağı ve ilk basımlarını daha çok beğendim... Keşke bulabilsem....


Şimdilik bu kadar.. Suskunlar'dan alıntıların ve aldığım notların bulunduğu sonraki yazımda buluşmak dileğiyle...

SEVGİLER...

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...