19 Temmuz 2012 Perşembe

İHSAN OKTAY ANAR - SUSKUNLAR - 2

MERHABALAR, 
Daha önceki yazımda İhsan Oktay Anar'ın SUSKUNLAR'ının özetini vermiştim.. Bu yazımda da Alıntılara ve roman hakkındaki görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.. 


Öncelikle kitabımızın isminden başlayalım… SUSKUNLAR..
Her zerresinden musiki akan bir kitabın isminin “SUSKUNLAR” olması ne hoş bir ironi. Bu namı dünyaları sarmış büyük şair Mevlana’nın kendisine “hamuş” yani “Suskun” demesine de çok benziyor.  Yazarın kitaba başlarken; “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.” Sözünü alması da bunun bir kanıtı sanki… Ayrıca “Suskunlar”  Galata Mevlevihanesi’nin yakınındaki mezarlığın da ismi aynı zamanda. Acaba yazar ölü gibi susmuş ya da hakikate ermiş mi demek istedi kitabına bu ismi verirken… 



Arka Kapak Yazısı ilk basımlarındaki eflatun kapaktan… Yeni kapakta bu yazı kısaltılmış (Maalesef…): Arka kapak yazısı romanın içeriğine çok güzel bir davet yapıyor. Arka kapak yazısını okuduğumda bende oluşan beklentilerden daha fazlasını kitapta bulduğumu söylemeliyim… Gelelim arka kapak yazısına…



“Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.

Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.

Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…”







Romanımızdaki tarih yine net olmamakla birlikte Osmanlı Dönemi, roman mekanımız ise her zaman ki gibi Kostantiniye… Yazarın romanlarına başlarken, birleşik ve uzun bir cümleyle yaptığı girişler yazarın “bir varmış, bir yokmuş” deme usulü gibi.. Zira zaman muğlak ve sizi masalsı bir dünyaya davet ediyor.… (Romanın ilk cümlesinin de 44 sözcükten oluştuğunu söylemeliyim…)
“Muhteşem Neyzen Batın Hazretlerinin (saadetleri daim olsun) Kostantiniye’de bulunduğu zamanlarda, yani Sultan Ahmed- i Sani Han Efendimiz’in devri saltanatından sonraki senelerden birinde, Şaban ayının ondördüncü gecesinde…”( Sayfa 11, romanın ilk cümlesinden…)

Romanın olay örgüsü son derece karmaşık ve roman karakterlerinin sayısı da oldukça fazla yazarın diğer romanları gibi.  Yazar Suskunlar’da da, okurundan özel bir çaba, belli bir bi­rikim, bilgi; hatta araştırma istiyor. Bu sıkı örgüyü çözmeye çalış­mak adeta bir bulmacayı çözmek gibi..

Metinlerarası ilişkileri, dinsel, tarihsel ya da tasavvufi göndermeleri saptayarak metnin de­rinlerine inmek gerekiyor. Roman karakterlerinin sayısı da yine diğer romanlarındaki gibi bir hayli fazla. Bunlar pek çok dinden ve etnik kökenden gelmekteler... Her birinin farklı ve çoğunlukla birbiriyle bağlantılı yaşamlarını anlamaya çalışmak da son derece keyifli.. Bir de roman boyunca; hikayesi anlatılan romanda belli bir süre bulunan ve sonra romandan çıkıp giden karakterler de yok değil..

İstanbul'daki Yenikapı Mevlevihanesi’nde sema  eden bir dervişin ha­yalinin görülmesiyle başlayan roman, bu nokta­dan sonra farklı kollara ayrılıyor..Ana öyküden ay­rılan çeşitli öykü kolları, kendi maceralarında akışlarını sürdürüyorlar; an­cak her öykü, akış esnasında çeşitli köprüler vası­tasıyla diğer öykülere bağlanıyor. Örgü, böylece iç içe geçerek -ana öyküyü de besleyerek- birkaç koldan yürüyor. Sonda ise bu öyküler, yine bir havuzda birleşiyorlar. Öte yandan romanda, ana öyküyle ilintili; ama aynı zamanda müstakil sayılabilecek küçük öyküler de var. Bu; dikkat isteyen, sıkı ve karmaşık bir örgü tekniği.




Yazarın diğer romanlarındaki gibi karakterlerin büyük çoğunluğu erkeklerden oluşmakta.. Neva ve 70 yaşındaki annesi dışında kadın karakter bulunmamakta… Neva güzelliği ile öne çıkarken; annesi de çirkinliğiyle hatta cadıya benzerliği ile göze batıyor.. İki kadın karakter arasında zıtlık bulunmakta… Karakterler arası ztlık ikizler Davut ile Eflatun’da da öne çıkmakta… Davut atak cesur iken; Eflatun sessiz ve içe kapanık…  Bir de Goncagül var ki Veysel Bey’in ikizlerinin annesi.. Bir kaç yerde isim olarak geçiyor sadece…

Romanın ilginç karakterlerinden (aslında hepsi birbirinden ilginç..) ilki cüce vaiz; Pereveleli İskender. Cüce olmasının yanında dizlerine kadar sarkan ellerinin 12 parmağı bulunmakta. Musiki konusunda son derece yetenekli… Aslında çizgi film karakterlerini andırıyor bu şekliyle.. Bu karakterle romanda ilk karşılaştığımda Puslu Kıtalar Atlası’ndaki cüce geldi aklıma.. Yazar bu tarz gerçek üstü karakterler yaratmayı seviyor sanırım. Olağan üstü karakterlerden biri de Asım’ın hayaleti elbette. Neden dünyadan arşa yükselemediğini romanın ilerleyen sayfalarında öğreniyoruz… Tağut da yine yazarın her romanında bulunan “şeytan” . Bu defa karşımıza ağzından yılan başı çıkan,yılan bakışlı,  ateşi düşürülemeyen bilhassa Cuma günleri artan; nabzı on bir saat ve altı dakikada (yani; 666 dakikada) atan, kendisine hizmet edenlere ölümsüzlük vaad eden, her zamanki gibi siyah pelerinli olarak çıkıyor.  

Bunların yanında; dil ve anlatım da Suskunları sıkı bir metin yapıyor. Yoğun bir araş­tırmanın ürünü olan müziğe ve tasavvufa ilişkin zengin söz hazinesi, kahramanların toplumsal sta­tüsü ya da etnik yapısıyla örtüşen konuşmaları, Osmanlı dönemi tarih ve din kitaplarından, med­dah öykülerinden süzülüp gelen sözcükleri, romanın tarihsel atmosferinin oluşumunda önemli bir pay sahibi.

Eflatun’un Sofuayyaş mahallesi’deki evinden ayrılarak, Galata Mevlevihanesi’ne kadar yaptığı yolculuk romanın ikinci bölümünde uzun uzadıya anlatılıyor.
“Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim 'Gel' dememiz değil, ayrıca onların sana 'Git' demeleri. Hiç kimseye 'kötüdür' deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.” (Sayfa 123, İbrahim Dede’den…)





Romanın  137. Sayfasından başlayarak  Tevrat'a göndermeler yaparak; Tann'nın dünyayı altı günde yarattığı, yedinci gün dinlendiği ve bu günü kutsadığı belir­tilmekte. Yazar; Tevrat'taki bu yaradılış öyküsünü alıp, Yegâh, Dügâh, Segah, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh ve Heftgâh adlı musiki makamlarına uyarlamıştır. Suskunlarda Tanrı'nın, ilk altı gün, ayrı ayrı Yegâh, Dügâh, Segah, Çargâh, Pençgâh, Şeşgâh makamında terennüm ederek dünyayı yaratışı şöy­le anlatılıyor:

 “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Ya­radan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağ­menin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sa­bah oldu, BİRİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Dügâh makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azim kubbe peyda oldu. Ve kubbe tâ arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kub­bede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan Dügah nağme­nin güzel olduğunu gördü. Ve aksam oldu ve sabah oldu, İKİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Segâh makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Segâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren sebze ve meyve veren ağaçlar hâsıl etti, Ve akşam oldu ve sabah oldu ÜÇÜNCÜ GÜN.

Ve Yaradan Çargâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme vecde gelip  ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle, Yaradan’ın hem Gündüz’e hakim olduğu Güneş ve hem de geceye hakim olduğu Kamer’in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Çargâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, DÖRDÜNCÜ GÜN.

Ve Yaradan Pençgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, envai çeşit deniz canavarlarıyla ve türlü türlü canlı mahlukatıyla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semada yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Pençgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, BEŞİNCİ GÜN.

Ve Yaradan Şeşgâh makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı.Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir âvâz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlûkâtın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, göklerdeki kuşların ve her şeyin hâkimi ilân edip mübarek kıldığı İnsan'ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ALTINCI GÜN.

Ve Yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ve Gök arasındakilere duyurmuştu. Ve Yaradan, YEDİNCİ GÜNÜ mübarek kılıp takdis eyledi ve dinlendi.” (Sayfa 137-139)




Ve yine ilerleyen sayfalarda insanın yaratılışı ve ona üflenen makamı gizli nağme (ruh) anlatılmakta.. Ardından Adem ve Havva’nın yasak meyveyi yiyip, Cennet’ten kovulmalarına göndermeler yapılmaya devam edilmekte..

“Ve Yaradan, yerin toprağından adam yaptı ve onun burnuna, makamı gizli bir nağme üfledi. Adam bu nağmenin güzel olduğunu gördü. Çünkü adam artık yaşıyordu ve onu yaşatan da bu nefes idi. Ancak adam ve onun sol kaburga kemiği, meyveyi ısırıp yasağı çiğneyince, kendilerini diri kılan bu nağmeyi unuttular ve Aden’den kovuldular. Ne var ki ademoğulları; Habil ve Kabil’den Hazreti İdris’e, Hud Peygamber’den Firavun Kabus bin Muslap’a, Süleyman Aleyhisselam’dan İskender Zülkarneyn’e, Melik Tubba Rıdvanüllahi Aleyh’ten Ahirzaman Peygamberi Hazreti Muhammed Sallallahü Aleyhi  ve Sellem Efendimize kadar; bütün devirlerde; tamburdan santurdan, yongardan, davula kavala, miskala kadar türlü türlü musiki aletiyle bu nağmeyi keşif yahut peyda etmek için yırtınıp didindiler.” (Sayfa.139)

Yine bu bölümde de Hz. İsa’nın kanı ile şarap arasındaki bağlantıya göndermeler yapılmış. Bir de Hz. İsa’nın “İlk taşı masum olanınız atsın” sözünü hatırlatır bir anlatım yapılmış..

 “Ne var ki, her şeyi bilmek için, belki hiçbir şey bilmemek gerektiğinden, ademoğullarından bazıları, bildikleri her şeyi unutmaya hayatını adadı. Çünkü onlara göre, ancak hiçbir şey bilmeyen bir masum, gördüğü anda O’nu tanıyabilirdi. Bunun için belki de, ölmeden önce ölmek gerekiyordu. Ölmek aslında, içindeki şarabı tamamen döküp billur kadehi boşaltmak gibi, her şeyi ebediyen unutmak ve artık hiçbir şey bilmemek demekti. Nasıl ki ancak boş bir kadeh İsa’nın kanıyla doluyorsa, aynı şekilde sadece her şeyi unutan bir gönül ilahi esintiyle dolardı.” (Sayfa.140,141)






“Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacaktır ve olmalı….”,  “ Kusursuzluk, Muhteşem Neyzen Batın’a mahsustur.” (Sayfa.141, İbrahim Dede Efendi’den… )

“…aşk insanı kanatlandırıp uçurur. Peygamberimiz’in miracını hatırla. İçinde o sevgi olmasaydı, hiç bu kadar yükselir miydi?” (Sayfa.156)
“…mükemmellikle güzellik aynı şey değildir.”, “… Çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.” (Sayfa.157, İbrahim Dede Efendi’den… )

“…gözün vazifesi sadece “görmek” değil, Hakikat’i görmektir. Hakikat’i gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez. Çünkü artık o, başka bir vazife ile mükellef değildir ve başka bir gayesi de yoktur. (Sayfa.165, Aristatalis’in dem vurduğu gibi… )




Romandaki diğer dinsel figürlerden biri ise, Zahir. Kimi olaylardan ve Zahir'in konuşmalarından an­laşıldığına göre o, Hz. İsa'yı temsil ediyor. Bunu kanıtlayan pek çok bölüm bulunmakta kitabımızda… İlki;  Tanrı'yı temsil eden Muhteşem Neyzen Batın Efendi Hazretleri'nin oğlu olması, (Sayfa. 158). İkin­cisi; Zahir'in Çemberlitaş Hamamı'nda ortaya çıkması ve Yahya adında bir tellak tarafından yı­kanması (Sayfa. 167-168). Bu,  Hz. İsa'nın Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilişini anıştırıyor.  Üçüncüsü; Kalın Musa’yı dokunarak iyileştirmesi, Dördüncüsü; Son Akşam Yemeği’ne atıfta bulunarak, rakıyı kanı, kavunu ise eti olarak şakirtlerine sunması. Ardından Yakuta isimli şakirti tarafından ihanete uğrayarak, yerinin söylenmesi bir tomruğa bağlanarak öldürülmesi..

“Rüzgar nasıl ki uğuldar, su şarıldar, gök gürler ve yapraklar hışırdarsa, arslan nasıl ki kükrer, güvercin guruldar, bülbül çiler ve serçe cıvıldarsa, insan da şarkı söyler.” (sayfa 170, Zahir’den Kadı’ya…)

“ Her musiki, sesin değil de aslında sessizliğin taklidi.”,

“ Musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar mükemmel olur.”

“Kulakları hassas olduğu halde hiçbir şey işitmeyen kişi O’nu dinliyordur.”

 “Sessizlik de bir perdedir. Sessizliği işitebilirsin. “Es” bile bu perdeye kıyasla “ses”tir.”

İnsanlara neyi söylediğimi ve onları neye davet ettiğimi hemen hemen kimse anlamadı. Oysa onlara neyi ve ondan üflenen nefesimi anlatmış, hepsini ney’e davet etmiştim. Kulağı olan işitti.” (Sayfa.231, Zahir’den…)

Bir de dini göndermelerden biri Musiki üstadlarını öldüren çete başı Kabil ve iki yamağı ve yeğeni… Kabil, kutsal kitaplarda kardeşi Habil'i öldüren ilk katildir. Suskunlarda da, Tevrat ve Kur-an’daki gibi katil kimliğiyle karşımıza çıkmakta; il­kin onun da kardeşi Habil'i öldürdüğünü öğreni­yoruz. Dahası, Amin'i öldürürken Kabil'in de yanında tıpkı Ku­ran’da geçtiği gibi bir karga var­dır. Ardından iki yeğeni Kabil’i öldürerek onun halefi olurlar..

Kısacası romanda hem Yahudiliğin, hem de Hristiyanlığın temel inanışlarına göndermeler var. Elbette bir fazlayla… Musikiyle…

“ Erenler ! Ney-i şerefinizle bugüne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. Ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!” (Sayfa.209)

Şeyh İbrahim Dede ile Eflatun’un inzivaya çekilmelerini, ney ile meşk etikten sonra sessizce oturmaları Mevlana ile Şems’in ilk karşılaşmalarına benzettim. Roman başlarken Mevlana’nın sözüyle başlanması bu benzetmeyi de muhtemel kılıyor bence…

“İnsanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum.” (Sayfa.209)






“Ve sessizliği sessizce dinleyenlerden oldu.” (Sayfa.242, Zahir’den…)

'”Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu” (Sayfa 269, Suskunlar’ın son cümlesi…)


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazmak için vakit harcadığınız için Teşekkürler...

Yorumlarınız benim için değerlidir.ELLERİNİZ DERT GÖRMESİN..SEVGİLER...

Yorumunuz blog sahibininin onayından sonra görünecektir.