26 Ekim 2014 Pazar

SABAHATTİN ALİ - İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN

MERHABA Kitap Dostları,çok sevdiğim bir yazarın çok beğendiğim bir kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle... İçimizdeki Şeytan...

İçimizdeki Şeytan; Her ne kadar sadece Kuyucaklı Yusuf’u paylaşmış olsam da  Kürk Mantolu Madonna”, “Kuyucaklı Yusuf”, “Değirmen”, “Sırça Köşkten sonra okuduğum 5. Sabahattin Ali Kitabı. Kitap 1940’da yazılmış. Her ne kadar diğer kitapları ile benzerlikleri olsa da şahsına münhasır bir kitabı ve bence karakter tahlilleri ve karakterlerin iç konuşmaları bakımından diğerlerinden ayrılan bir başyapıt.


ARKA KAPAK:

“İstemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Hâlbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..." (Sayfa,249-250)

Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" gösteriyor Sabahattin Ali.

Aydın geçinenlerin karanlığına, "insanın içindeki şeytan"a keskin bir bakış.”



ÖZET:

Ömer, Darülfünun’da felsefe okumakta ve bir yakınının iltiması ile Postanede çalışmakta olan yirmi beş yaşlarında bir gençtir. Nihat ile vapurda yolculuk yaparlarken hem havadan sudan meselelerden bahsedip hem de akşam için plan yapmaktadırlar. O anki tek düşüncesi akşam için borç bulmaktır.

Nihat ile konuştukları esnada Ömer vapurda bir genç kızı görür ve bu genç kıza bugünün deyimiyle ilk görüşte âşık olur ve bu genç kızın kendisinin geleceğinde önemli bir yer tutacağı hissine şiddetle kapılır. Genç kızın yanına gittiğinde; genç kızın yanında bir akrabası ile karşılaşır. Bu vesile ile uzaktan akrabası da olan bu genç kız ile tanışır.

Genç kızın adı Macide’dir. Ömer’in büyük dayısının torunudur. Konservatuar’da piyano bölümünde okumaktadır. Ailesi Balıkesir eşrafının ileri gelenlerindendir. Müziğe olan yeteneği ortaokul yıllarında keşfedilmiş, lisedeki müzik öğretmeni Bedri’nin de verdiği derslerle ilerlemiştir. Altı aydır İstanbul’daki akrabaları Emine Hanım’ın konağında kalmakta ve bu şekilde eğitimine devam etmektedir.
Vapurda karşılaştıkları gün her ne kadar Macide’nin henüz haberi olmasa da babası bir hafta önce vefat etmiştir. Bu ilk tanışmanın ardından Ömer sıklıkla daha önceleri de gittiği Emine Teyzesinin evine daha sık gitmeye başlar.


“Fakat içimizde, bizim “ahlak” tarafımızda hiçbir şekilde münasebete geçmeyerek hadiseleri muhakeme eden, neticeler çıkaran ve tedbirler alan bir “hesabi” tarafımız vardı ve lafta değilse bile fiilde daima o galip çıkıyor ve onun dediği oluyordu.” (Sayfa,22)

“Riyakârlık, tesellide son haddini bulur. Bu anda çehrelerin aldığı yalancı teessür ifadesi, o biraz yukarı kalkıp birbirine yaklaşan kaşlar, o hafif hafif ve anlayışlı bir tavırla sallanan başa ve o derinden çıkarılmaya çalışılan matemli ses insanı deli eder.” (Sayfa,66)

“Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup söylemek arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kâinatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?... Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim?” (Sayfa,81)


“Hamakat(ahmaklık) sade ahmaklara değil, akıllı olduklarını sananlara da hükmediyor!” (Sayfa,92)

“Her şeyi düzeltebilirim, onu da kendimi de kurtarabilirim. Neden olmasın? Ben hayata bağlanmak için ona muhtacım, o idare edilmek için bana muhtaç… Ben onu görmeden evvel hayatın manasını bilmiyordum, bulamamıştım. Şimdi görüyorum ki, o da bensiz yaşayamayacak… Söyledikleri doğru, en az doğru görünenleri bile doğru… Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş… Ne aradığımızı bilmeden aramak… Şimdi içim rahat, aradığını bulan ve başka bir şey istemeyen biri gibi sükûnet içindeyim… Dünyada bundan büyük saadet olur mu?” (Sayfa,109)



Bu arada Ömer ile Macide yakınlaşmaya başlarlar. Ömer Macide’yi sık sık okula çıkışlarında da almaya gider ve gezerler. Eve çok geç döndüğü bir gece, zaten babasının ölümünden sonra; babasının aylık olarak Emine Hanım’ın kocası Galip Enişte’ye gönderdiği 40 lira aylık da gelmediği için kıza diş bileyen aile ve Macide arasında bir sürtüşme geçer. Genç kız aynı gece tüm eşyalarını toplayarak geç bir saatte evden ayrılır. Nereye gideceğini ne yapacağını bilmeden evden ayrılan Macide, Ömer’i sokakta kendini beklerken bulur. Birlikte Ömer’in kaldığı pansiyona giderler.

O geceden sonra Ömer ve Macide birlikte yaşamaya başlarlar. Ömer, Macide’yi herkese karısı olarak tanıştırmasına rağmen evlilik muamelesini tamamlamak için pek de istekli davranmaz. Başlangıçta Macidesiz yaşamayacağını hisseden Ömer, zamanla geçim sıkıntısı altında ezilmeye başlar. Karakter olarak çalışmaya çok da istekli olmayan Ömer çevresindeki arkadaşlarından aldığı borçlarla yaşamaya çalışır. Bu borçlar onu eski hayatından kopmasına engel olur.


Bu esnada Ömer ikilem içinde yaşar. Eski hayatı ile Macide arasında kalır. Yeterli iradeyi gösteremeyen Ömer sürekli “İçimizdeki Şeytan”ı suçlar. 


“Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.” (Sayfa,200)

“En korkunç yalan da budur: Kendimize karşı bile kullanacak kadar pençesine düştüğümüz bu derin ve gizli yalan...” (Sayfa,209-210)


“Unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir. Bu söylediğim gibilerin az ve henüz kendilerini henüz göstermemiş olması, günün birinde iyinin, doğrunun ve kıymetlinin hakim olacağından ümidi kesmeyi icap ettiremez… Bugün şurada teker teker yaşayan ve çalışanlar yarın birleşince bir kuvvet olacaklar ve en kuvvetli silahı: haklı olmak silahını ellerinde tutacaklardır.” (Sayfa,248)

"İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir." (Sayfa,249)


KİTAPTAN NOTLAR

Daha önce de belirttiğim üzere İçimizdeki Şeytan; okuduğum beşinci Sabahattin Ali kitabı ve Kuyucaklı Yusuf’tan sonra 2. romanı. Bu defa romanımıza ne Avrupa’da bir şehir ne de Anadolu fon oluşturmakta. Romanımız İstanbul’da geçmekte. Romanımızın başkahramanı Ömer ile arkadaşı Nihat vapurda yolculuk etmekteyken, karşılaşmakta esas kız ile esas oğlan. Aslında romanımızın konusu klişe. Ancak kitabı özel yapan konusundan ziyade psikolojik çözümlemeler ve diyaloglar. Belli konularda karakterlerin yaptığı tiratlar. Ömer’in “İçimizdeki Şeytan” Tiratı, Veznedar’ın Ömer’e söyledikleri, Bedri’nin içinde bulundukları topluluk ile ilgili tiratları son derece mükemmel ve akılda kalıcı.

“Aferin evlat iyi yetişmişsin! … Zamanını da iyi intihap ettin(seçtin). Maalesef seni boş çeviremeyeceğim. Mademki iki esnaf karşı karşıyayız, açıkça konuşalım. Dün gelsen metelik alamazdın, seni tekme ile kovardım. Yarın gelsen beni bulamayacaktın. Şeytan sana fısıldamış herhalde... Mübarek olsun... Ben bu ise daha fazla dayanamayacağım... Bir nihayet vermek lazım... Bu sabah kararımı verdim. Kasada epeyce para var, bir miktarını, daha doğrusu yüklenebildiğim kadarını alıp eve çoluk çocuğun nafakası olarak bırakacak, ondan sonra da başımı alıp gidecektim. Şeytan nereye çağırırsa oraya. Bu dünyada başka türlü olmak neye yarar? Dünyayı bizim kayınbirader gibi adamlar istila etmiş... Benim gibi bir acizin debelenmesi fayda verir mi? Beş çocukla bir karıyı süründürmeye ne hakkım var... Sen şimdi bu sözlerinle benim kararımı takviye ettin... Sana teşekkür borçluyum evlat... Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri olsa bu sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kâinatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum. Bir daha teşekkür ederim. Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın. Ben de kendimi, adam tanır bir şey zannederdim. Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum. Nah, bunak kafa... Al şu iki yüz elli lirayı, beni kimseye ihbar etme. Yarına kadar sükût hakkı olarak veriyorum. Ondan sonra İsrafil’in borusunu al eflake ilan et... Vecibtaala polis olup gelse beni bulamayacak. Yalnız senden bir ricam var... Namusuna güvenerek istemiyorum. Kendin için de faydası yoktur, belki zararı olur da ondan söylüyorum: paraları alıp eve verdiğimi ağzından kaçırma... Nereden biliyorsun diye belki seni de işin içine karıştırırlar... Merhametten değil, ihtiyaten sus. Şimdi arabanı çek... Namussuz insan suratı seyretmek istemiyorum. Kendim kendime yeterim... Durma... Defol!..." (Veznedar'dan Ömer'e...., Sayfa,184)

Öncelikle yazılışının üzerinden bu kadar süre geçmiş olmasına rağmen romanın barındırdığı içerik, ruh çözümlemeleri, karakterlerin iç sesleri bakımından hala güncelliğini koruması da son derece takdire şayan. Öyle cümleler çıkıyor ki okudukça; insan yazarın ileri görüşlülüğüne hayran kalmadan edemiyor.

“Hayatını nasıl olup da bir kadına bağladığına şaşıyorum. Kadın bir oyuncaktan başka nedir? Erkek, tam manasıyla erkek ol… Erkek sert, haşin, aciz hislere yabancı, sadece kuvvete tapan mahlûktur. Dünyaya bizim gibi insanlar kendi kafalarında tasavvur ettikleri şekli vermeli ve koyun sürüsünden farkı olmayan halk ise sadece tabi olmalıdır. Bunu sabit fikir halinde kafana yerleştirir ve maddi, manevi bütün kuvvetlerinle bu yolda çalışırsan muhakkak gayene varırsın… Muvaffak olmamak ihtimali pek azdır, belki de hiç yoktur…” (Sayfa,146)

Romanın en çarpıcı kısmı daha önce de belirttiğim üzere; karakterlerin iç sesleri ile yapılan ruh çözümlemeleri karakterleri tanıma ve değerlendirme bakımından pek çok ipucu vermekte. Ömer’in kararsızlığı, olaylar karşısındaki iradesizliği, pek çok hayal kurması ancak hayallerini gerçekleştirmek için pek de çaba göstermemesi, arkadaşlarından uzaklaşmak için bir çaba sarf etmemesi hem kendi ağzından hem de Macide’nin ağzından ilmek ilmek işlenmiş.


Karakterlere gelince öncelikle Ömer’den başlayayım. Ömer kararsız, istikrarsız, zayıf iradeli ve çalışmaktan da pek hoşlanmayan bir genç. Macide onun üzerinde olumlu etki yaratsa da bu etki kısa sürmekte. Çevresindeki olumsuz insanlardan uzaklaşamamakta, çalışma konusundaki kararlılığını sürdürememekte. Aslında arkadaşlarında uzaklaşamama durumu biraz da onlara olan maddi bağımlılığından da kaynaklanmakta.

Macide’ye gelince, mağrur, iyi huylu bir genç kız. Ömer’e olan sabrı ise takdire şayan. Macide ile ilgili bence tek çelişki evlilik işlemleri ile ilgili pek de ısrarda bulunmaması ve Ömer ile nikâhsız yaşamını devam ettirmesi. Ömer’e yazdığı mektup kitabın özeti gibi.

Romanımızın başkahramanları Macide ve Ömer; hayata bakış yetiştirilme ve yaşama şekilleri bakımından birbirine pek de benzemeyen karakterler. Tanışmalarının ardından birbirlerine duydukları hisler onları birleştiriyor ve üç ay gibi bir süre bir pansiyonda beraber yaşıyorlar.

Bedri ise Macide ile ilgili bilgi verilirken sözü geçen öğretmen karakteri iken bir anda romanın önemli karakterlerinden birine dönüşüveriyor. İçinde bulundukları topluluk ile ilgili tespitleri son derece dikkat çekici.


Romanda Sabahattin Ali uslübunun en önemli özelliği “Uzaklara Gitme” teması yine romana hakim olan duygu olmuş. Bu defa Kuyucaklı Yusuf’a ve Raif Bey’e göre daha iyimser bir gidiş olmuş yalnızca. Keşke yazar kendi içindeki “Uzaklara Gitme” hayalini de gerçekleştirebilseydi.

Bir de söylemeden geçemeyeceğim önemli bir nokta da (Ekşi Sözlük’te okudum) romandaki diğer karakterlerden İsmet Şerif’in Peyami Safa, Nihat’ın Nihal Atsız, Profesör Hikmet’in Necip Fazıl olduğuna dair iddialar var. Bu iddialardan Nihal Atsız da alınmış olmalı ki “İçimizdeki Şeytanlar” başlıklı bir makale yazmış. Merak edip bu makaleyi de okudum. Makale bana fazla acımasız geldi doğrusu. Ben kendi adıma Sabahattin Ali’nin ve İçimizdeki Şeytan’ın bu denli ağır eleştirileri hak ettiğini düşünmüyorum. 


Fotoğraflar fotoğraflamaz Yaşar KEMAL'in İNCE MEMED serisini paylaşmak istiyorum.

EN KISA ZAMANDA GÖRÜŞMEK ÜZERE... 

SEVGİLER.. 



13 yorum:

  1. Sizin detaylı incelemelerinizi çok seviyorum, kendi yorumunuz dışında başka kaynaklardan edindiğiniz bilgileri de eklemeniz yazınızı zenginleştiriyor, açıkçası ben Kürk Mantolu Madonna'yı okumuş, çok da etkilenmemiş olduğumdan yazarın başka bir kitabını okuma isteğim yoktu ama sizin bu yorumunuzla bu kitabı okumak istedim, keyifli okumalar:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkürler Eren O. blogu bir arşiv olarak da gördüğüm için kitaplarımı okurken hem çok fazla not alıyorum hem de yazımı hazırladıktan sonra mutlaka farklı kaynaklardan araştırıyorum. hatta kitap hakkında yazılmış tez vb. varsa onları bile okuyorum daha iyi anlamak için. bir çok arkadaşımı yazdığım ayrıntılar sıkıyor olabilir ya da yazılarımı uzun bulup okumayabilirler ama sizin gibi arkadaşlarım tarafından takdir edilmek de çok güzel çok teşekkür ederim. :)

      Sil
  2. Sizin detaylı incelemelerinizi çok seviyorum, kendi yorumunuz dışında başka kaynaklardan edindiğiniz bilgileri de eklemeniz yazınızı zenginleştiriyor, açıkçası ben Kürk Mantolu Madonna'yı okumuş, çok da etkilenmemiş olduğumdan yazarın başka bir kitabını okuma isteğim yoktu ama sizin bu yorumunuzla bu kitabı okumak istedim, keyifli okumalar:)

    YanıtlaSil
  3. olsun uzun da olsa okuruz biz , sizin yazın yeter ki :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok teşekkürler kitap eylemcisi.. sevgiler..

      Sil
  4. İlk Sabahattin Ali kitabım. Lisede edebiyat öğretmenimizin ödev olarak okuttuğu kitaptı. Herhalde bugüne kadar ödev olarak verildiği halde hafızamda yer edinen tek kitap. Kitabı okuduktan sonra Sabahattin Ali'yi de araştırmış yaşamı, kişiliği dikkatimi çekince Asım Bezirci'nin Sabahattin Ali biyografisini de okumuştum. Kısacası Sabahattin Ali'yi bana tanıtan ve sevdiren kitap olarak, İçimizdeki Şeytan'ın yeri özeldir bende. :)

    YanıtlaSil
  5. Elinize emeğinize sağlık çok faydalı ve güzel bir çalışma olmuş..

    YanıtlaSil
  6. Elinize emeğinize sağlık çok faydalı ve güzel bir çalışma olmuş..

    YanıtlaSil
  7. ÖZET SADECE EN ÜSTTEKİ YERMİ

    YanıtlaSil
  8. Detaylı incelemeniz ve yazınız için teşekkür ediyorum:)


    Kendi blogumada bekliyorum:) https://haberebakcaydemle.blogspot.com

    YanıtlaSil
  9. Macidenin ömere mektubu mukemmeldi. Bayıldım gerçekten o sonlara dogru yazdığı mektuba. ama her kitabını okuduğum zaman ki gibi bir his kaldı içimde, neden boyle bitti sonu? Üzülerek bitirdim aklımdaki sorular cevaplanmadı...

    YanıtlaSil
  10. Sabahattin Aliyi bana sevdiren kitap Kuyucaklı Yusuf kitabıydı. Sonrasında Kürk Mantolu Madonna'yı okudum ve sonrasında İçimizdeki şeytanı... Sonu hep garip bitiyor insan neden acaba diye sorguluyor...

    YanıtlaSil

Yorum yazmak için vakit harcadığınız için Teşekkürler...

Yorumlarınız benim için değerlidir.ELLERİNİZ DERT GÖRMESİN..SEVGİLER...

Yorumunuz blog sahibininin onayından sonra görünecektir.