NOBEL ÖDÜLLÜ YAZAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NOBEL ÖDÜLLÜ YAZAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2019 Cuma

ERNEST HEMİNGWAY - YAŞLI ADAM VE DENİZ (İHTİYAR BALIKÇI)


MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA TAKİPÇİLERİ;

Ernest Hemingway’ın 1952 yılında yayımlanan; önce 1953’te Pulitzer Ödülünü, ardından 1954’te Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmasında mihenk taşı olarak görülen “Yaşlı Adam ve Deniz” romanını paylaşmak istiyorum sizlerle…


“İnsan Yenilmek İçin Yaratılmadı. Âdemoğlu Mahvolur Ama Yenilmez”


“Yaşlı Adam ve Deniz” kimi edebiyat eleştirmenleri tarafından Küçük Prens’e benzetilerek, Küçük Prens’in her çocuk tarafından okunduğu gibi, Yaşlı Adam ve Deniz’in de her yetişkin tarafından okunması gereken bir başyapıt olduğu söylenmektedir.


ARKA KAPAK

Mutlak korkusuyla yarışırcasına, dünyanın dört bir yanında, kendini serüvenden serüvene atan HEMİNGWAY, fırtınalarla dolu yaşamına yön veren karakterini, bir bakıma bu romanıyla özetlemiş gibidir. Büyük yazar, sert, acımasız fakat bir o kadar da dokunaklı bir yazgıyı, yşlı bir balıkçının okyanusta geçen birkaç günüyle özdeşleyerek,  yalın, yoğun ve çarpıcı bir başyapıt koymuştur ortaya. İlk yayımlandığından bu yana, bütün ülkelerde artan bir ilgiyle okunan Yaşlı Adam ve Deniz, yazarın Nobel Ödülü kazanmasında birinci etken sayılmaktadır. Roman filme de alınmış, ünlü aktör 

Spencer Tracy'nin oyunuyla dünya sinemalarında olay yaratmıştır.
Yaşlı Adam ve Deniz, HEMINGWAY'in en ölümsüz eserlerinden biridir. Yaşlı bir Kübalı balıkçının açık denizde Gulf Stream'e kapılmış olarak dev bir kılıçbalığıyla olan can yakıcı mücadelesini son derece sade ve kuvvetli kelimelerle anlatır. Bu hikâyesiyle Hemingway, yenilgiye karşı cesaret, kayba karşı şahsi başarı temasını kendine has modern üslubuyla yeni baştan heykelleştirmiştir.


ÖZET
Kübalı yaşlı balıkçı Santiago, seksen dört gün boyunca çıktığı balık avından eli boş gelmiştir. Hazırlığını yapıp, Florida sahillerinden okyanusa açılan Santiago’nun, oltasına, okyanusun açıklarında büyük bir kılıçbalığı yakalanır. Yakalanır yakalanmasına ama balık kolay teslim olacak gibi değildir. 

“Okyanus böyle vahşi ve acımasız olurken zavallı kuşlar niye böyle narin ve güzel yaratılmış acaba?” (Sayfa 26)

Balığı avlamak için Santiago’nun yılların deneyimi ile balığı yorması gerekir. Balık ile İhtiyar Balıkçı’nın mücadelesi başlar böylece.
Santiago, avını yakalamak için yaşlı, yaralı elleriyle, koluyla, mızrağıyla, küreğiyle, çakısıyla savaşmaya başlar.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Yaşlı Adam ve Deniz, benim yıllar önce filmini seyrettiğim bir başyapıttı. Her ne kadar oyuncu kadrosunun ve diyalogların azlığı nedeniyle başlarda sıkıcı gelse de; yaşlı adamın denizle ve deniz canlıları ile mücadele etmesi, gerçekten insanın içine işleyecek bir filmdi. Elbette Anthony Quinn'in oyunculuğu da tartışılmaz.


Kitaba gelince; kitap filmin yaptığı etkinin birkaç katını yaptı bende. Bazı kitaplar vardır. Ciltler dolusu okuruz, pek çok olay anlatılır ama insanın dimağında pek bir şey bırakmaz. Ama Yaşlı Adam ve Deniz 130 sayfalık içeriğiyle, yaşlı adam ve onu çok seven küçük yardımcısı Manolin ile buruk bir tat bıraktı bende.

“Ben her işimi hesapla yaparım. Ne var ki kısmetim yok. Ama kimbilir, belki bugün. Günün her doğuşu yepyeni ayrı bir gün getirir. Talihim bugün yaver gidiverir bakarsın. Ben işimi eksiksiz yapayım da kısmet geldiğinde beni aradığı yerde bulsun.” (Sayfa 29)

Yazarın anlattığı mücadelede kendimi kah kayığın içinde kürekle, mücadele ederken, kah balığı yakalamak için mızrağımla beklerken hissettim. Belki de büyük yazar olmak böyle bir şey; az kelimeyle çok şey anlatmak.


 “Umutsuzluğa kapılmak aptallıktır. Ayrıca günahtır.” (Sayfa 79)

İhtiyar Balıkçı sahile ulaştığında mücadelenin kazananı mı kaybedeni mi belli değil gibidir. Balıkçı her şeye rağmen sahile ulaşmıştır. Burada sözü  ve Nobel Ödüllü yazar. William Faulkner’e bırakmak istiyorum. Herhalde Hemingway’in “Bu, tüm yaşamım boyunca yazabileceklerimin en iyisi”dediği kitap daha iyi anlatılamazdı.

  
“Hemingway’in en iyi romanı. Bizimkiler -bizimkiler derken çağdaşımız olan yazarları kastediyorum- içinde de en iyisi olabilir, bunu zaman gösterecek. Bugüne dek Hemingway’in karakterleri kendi kendilerini yaratıyor, kendi hamurlarından kendilerini şekillendirip güçlüklerle nasıl baş edebildiklerini kanıtlarcasına, zaferlerini de yenilgilerini de kendi elleriyle hazırlıyorlardı. Hemingway, bu kitapta ilk kez Tanrıyı keşfetti.” demişti.”

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE... 

15 Eylül 2018 Cumartesi

JOSÉ SARAMAGO – BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ

MERHABALAR,

1998 Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar José Saramago'nun okuduğum üçüncü kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle...  Daha önce okuduğum iki kitabına göre daha umutlu daha pozitif bir hava sergilese de yazarın klasik tarzının hakim olduğu kısa ama bir o kadar da ağır ve de güzel bir kitap bence. 


“Kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir.” (Sayfa 26)


ARKA KAPAK

“Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, Bana bir tekne ver.”
Bilinmeyen adaların kalmadığına inanılan bir dönemde bilinmeyen ada arama cesaretine sahip bir adamla böyle bir cesareti görüp hayatını değiştirebileceğine inanan bir kadının büyük usta Saramago’nun eşsiz anlatısında edebiyat tarihine geçen yolculukları böyle başlar. Emrah İmre’nin Portekizceden çevirisi ve Birol Bayram’ın desenleriyle okurun minör başyapıtlarından olacaktır Bilinmeyen Adanın Öyküsü.

“(...) ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum, Bilmiyor musun ki, Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin, (...)”

“Saramago görünüşte sade bir öyküyü basit bir dille ve masum karakterlerle aktarıyor; okurlar, hayalperestler ve âşıklar psikolojik, romantik ve toplumsal altmetinleri fark edecektir.”


ÖZET

Tekne isteyen adam, kralın kapısını kalmış, Krala isteğini iletmek için üç gün beklemiş. İsteği Kralı konuşmakmış. Kralın evinin pek çok kapısı varmış. Kral daha çok armağanlar kapısında vakit geçirmeyi severmiş. Ancak tekne isteyen adam ısrarlı ve kapıdan o ayrılmadan başkası Kraldan istekte bulunamayacağından Kral adamla görüşmeye mecbur kalmış.


Adam Kraldan Bilinmeyen Adayı bulmak için bir tekne istemiş. Başlangıçta; bilinmeyen ada kalmadığını düşünene Kral bir süre sonra ikna olmuş ve adama bir karavela verilmesini emretmiş. Adam elinde Kraldan aldığı kart ile teknesini almak için limana gitmiş.


Bu sırada adama kapıyı açan ve adamın üç gün kapıda beklediği sırada adamı izleyen temizlikçi kadın da Kral evinin kararlar kapısından çıkmış, adamı takip etmekteymiş. Kadın artık sarayı değil, tekneyi temizleyecekmiş. 

DEVAMI KİTABIMIZDA... 


“…Saçma, bilinmeyen ada kalmadı artık, Bilinmeyen ada kalmadığını nereden biliyorsun, kral efendi, Haritalarda bütün adalar var, haritalarda sadece bilinen adalar var, Peki bulmak istediğin bu bilinmeyen ada neyin nesi,Bunun cevabını bilseydim ada zaten bilinmeyen olmaktan çıkardı, Bu adayı kimden duydun, diye sormuş kral biraz ciddileşerek, Kimseden, Öyleyse niçin var diye tutturuyorsun, Çok basit bilinmeyen bir adanın var olmaması imkansız olduğu için,…” (Sayfa 17)


“…Buraya benden bir tekne isteme geldin demek, Evet, buraya senden bir tekne istemeye geldim, Sen kim oluyorsun ki sana bir tekne vereyim, Sen kim oluyorsun ki bana tekne vermeyeceksin, Ben bu krallığın kralıyım ve krallıktaki tüm tekneler bana aittir, Bu gidişle onlar sana değil, sen onlara ait olacaksın, Ne demek istiyorsun, diye sormuş kral huzursuzca, Tekneler olmasa sen bir hiçsin,oysa tekneler sen olmasan da rahatlıkla denize açılabilirler,…” (Sayfa 17)


“Senin gibi bir deniz adamının, bilinmeyen ada kalmadı, demesi çok tuhaf, ben bir kara adamı olmama rağmen bilinen adalar dahil tüm adaların ayak basılmadıkları sürece bilinmeyen ada sayıldıklarını biliyorum, Ama sen anladığım kadarıyla şimdiye kadar kimsenin ayak basmadığı bir adayı aramaya çıkacaksın, Hangi ada olduğunu varınca anlayacağım artık, Varırsan tabi,”(Sayfa 26)


“...rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzaktaki kişileri kavuşturur, kadın birkaç metre ötesinde uyuyor olsa da adam ona nasıl ulaşacağını bilemez, oysa ne kolaydır iskele tarafından sancak tarafına geçmek.” (Sayfa 46) 


KİTAPTAN NOTLAR

Daha önce “KÖRLÜK” ve  “GÖRMEK” adlı kitaplarını okuduğum yazarın okuduğum üçüncü kitabı oldu BİLİNMEYEN ADANIN ÖYKÜSÜ. Yazım tarzına, uzun paragraflarına ve kullanmadığı noktalama işaretlerine alıştığımdan okumak oldukça kolay geldi kitabı.

Kitabımız toplamda 58 sayfa ve içerisinde Birol Bayram’a ait çizimler var. Bu konuda yayınevi ve çizeri kutlamak gerektiğini düşünüyorum. Çizimler gerçekten çok güzel olmuşlar. Bu şekliyle kitaba “Küçük Prens” havası katılmış.
Kitabın kısa olmasından da olsa gerek kitapta karakter sayısı oldukça az tutulmuş, Tekne İsteyen Adam, Temizlikçi Kadın, Kral, Liman Amiri dışında karakter yok. Yine karakterlere tarzına sadık kalarak yazar karakterlere isim vermek yerine yazar yine sıfatlandırarak tanımlamış.

Tekne isteyen adamın rüyası bana Nuh’un gemisini hatırlattı. Burada kullanılan mecazları da beğendim. 

İstenildiğinde bir saat gibi kısa sürede okunabilecek, altı çizilmesi gereken bolca cümle taşıyan beğendiğim bir kitap oldu. Okumaya düşünenlere tavsiye ederim. 

6 Şubat 2018 Salı

JOSE SARAMAGO – GÖRMEK

MERHABALAR;

Nobel ödüllü Portekizli yazar; Distopik Edebiyatın en önemli temsilcilerinden; Jose Saramago'nun KÖRLÜK'ün ardından okuduğum ikinci kitabı GÖRMEK'i paylaşmak istiyorum sizlerle... 


ARKA KAPAK
Körlük’ün adı bilinmeyen ülkenin adı bilinmeyen kentindeyiz yine. Üstelik yaşanan trajedinin üzerinden çok da geçmemiş, uyandırdığı dehşetin hatırası taze, mağdurları da hâlâ sağken yeni bir felaket, daha doğrusu olağandışı bir hal geliyor kentin başına. Seçim yapılıyor, sandıklar kuruluyor. Ancak beklenmedik bir şey oluyor ve oyların büyük çoğunluğu boş çıkıyor. Hükümet bir komplo şüphesiyle derhal teyakkuza geçerek bu beklenmedik durumu siyasal düzenin çarkları içinde öğütmeye çalışıyor; sonuç alamayınca da çareyi sıkıyönetim ilan ederek kenti terk etmekte buluyor. Fakat beklentinin aksine, düzenin yokluğunda düzensizlik baş göstermeyince, onu çıkarmak da yine siyasal erke düşüyor.
Saramago, hiciv ile alegoriyi derin bir kavrayış ve keskin bir görüyle harmanladığı, o muazzam dil cambazlığıyla devamlı eşeleyerek zihnimizde karıncalanmadık yer bırakmadığı bu unutulmaz eserinde, hamaset denen düşünce fukaralığının ve onun kovuklarında yuvalanan güç saplantısının ipliğini pazara çıkarıyor. Fars hiç bu kadar trajik anlatılmamıştı.


ÖZET
Körlük kitabında yer alan adı bilinmeyen ülkenin başkentindeyiz. Beyaz körlük salgının üzerinden dört yıl geçmiş. Seçim sandıkları ve seçim memurları hazırlanmış, seçmenlerin oy kullanmaya gelmesini beklemekteler. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaktadır. Öğleden sonra saat dörtte yağmur kesilip, güneş açınca tüm seçmenler anlaşmışcasına sandık başına yığılırlar.
Oy kullanma işlemi bittikten sonra; sandıklar açılıp, oylar sayıldığında görevliler ilginç bir tablo ile karşılaşırlar. Oyların neredeyse %70’i “boş oy” dur.



“Umarım şeytan sizi işitmemiştir, sayın bakan, Şeytan öyle iyi işitir ki yüksek sesle konuşmak gerekmez, O halde tanrı bizi affetsin, Zahmet etme, o doğuştan sağır.” (Sayfa 111)

“Kelleleri düşünmeye fırsat vermeden kesmenin en iyi çözüm olduğu iktidarın değişmez kuralıdır, sonra çok geç olabilir.” (Sayfa 118)

 Hükumet tablo karşısında çaresizdir. Hükumet bu durumun anarşist bir örgütün işi olduğunu düşünür. Demokrasiye olan inancın sarsılması olarak değerlendirilen seçim bir hafta sonra tekrarlandığında sonuç daha vahim bir noktaya ulaşır. İkinci seçimde de %83 “boş oy” çıkar.  Bu defa hükumet halkın olduğu her yere ajanlar koyar. Ajanlar “boş oy” salgınının suçlusu ya da kaynağı ile ilgili bilgi toplayacaklardır. Ajanların topladıkları bilgiler, yapılan soruşturmalar sonuç vermez. Hükumet “boş oy” salgınının kaynağına inemez. 

“… öncelikle geçerli oylar gelir, sonra da boş oylar, sonra da geçersizler, son olarak da çekimserler vardır, bu ikincil kategorilerden biri temel kategorinin önüne geçerse demokrasi tehlike altında demektir, ...”(Sayfa 235 ) 


Hükumet çare olarak;  “boş oy” kullanan lanetli  şehri terk etmekte bulur. Polis, ordu ve devlet idaresi şehri terk ederek şehri kaderine bırakırlar. Böylece şehirde çıkacak kaos ile şehre verdikleri oyun bedeli ödetilecektir. Ancak işler hükumetin öngördüğü gibi olmaz. Devlet yöneticileri bir süre sonra yanıldıklarını anlarlar. Şehirde suç işlenmediği gibi, polise orduya hatta devlete de ihtiyaç yoktur. Çünkü başkent, devlet olmadan da kendi düzenini kurabilmiştir.

“artık tek gözün iki gözden daha iyi gördüğünü biliyorum, çünkü ona yardım edecek bir diğeri olmadığından, bütün işi yapmak zorundadır, Belki de bu yüzden körler ülkesinde tek gözlüler kral olur…(Sayfa 241)

“gözün görmediğini yürek hissetmez, bilmeyen kişi görmeyen kişi gibidir,” (Sayfa 248)

 Bu defa devlete ihtiyacı olmayan şehre, devleti hatırlatmak, ihtiyaç hissettirmek için yine devlet eliyle bir Metro İstasyonu’na bir bomba yerleştirilir. Şehirde halkın nabzını tutmaya çalışan Belediye Başkanı da metronun yakınındadır. Olay mahalline gelir. Küçük bir yara alır. Pek çok insan ölür en az otuz ya da kırk kişi yaralanır.

Yangın kontrol altına alınıp, yaralılar sevk edildikten sonra, cesetleri taşıma işi yapılırken Belediye başkanı evine gelir. İçişleri Bakanını ile telefon görüşmesi yapar onu bilgilendirir. Ancak Bakan tüm bilgilere Belediye Başkanından önce sahiptir. Bakan patlamaya “boş oy” kullananların sebep olduğunu söyler. Belediye Başkanı, Bakan’ı bombayı devlet eliyle patlatmaktan suçlar, görevinden istifa eder.

“…Bombayı kimin koyduğu hakkında bir fikriniz var mı, Bence yeterince açık, boş oy kullanan dostlarınız doğrudan eyleme geçmeye karar verdiler, Sanmıyorum, Siz sansanız da sanmasanız da hakikat bu, Bu mu yoksa olduğu ortaya çıkacak mı, Dilediğiniz gibi anlayın, Sayın bakan, burada olan şey iğrenç bir cinayet, Sanırım haklısınız, genellikle böyle adlandırabilir, Bombayı kim koydu, sayın bakan, Sizin kafanız karışmış, size dinlemenizi tavsiye ederim, gündüz arayın beni, ama sabah ondan önce kesinlikle aramayın, Bombayı kim koydu, sayın bakan, Ne ima ediyorsunuz, Soru ima değildir, ikimizin aynı anda düşündüğü şeyi size söyleseydim ima olurdu, Benim düşüncelerimle bir belediye başkanının düşünceleri arasında örtüşen bir şey olamaz, Bu kez örtüşüyor, Dikkat edin, fazla ileri gidiyorsunuz, Ben ileri gitmiyorum, zaten oradayım, Ne demek istiyorsunuz, Patlamadan doğrudan sorumlu olan kişi ile konuştuğumu söylüyorum, Delirmişsiniz siz, Deli olmayı tercih ederdim, …” (Sayfa 129)

Ardından kömürleşmiş cesetler enkazdan çıkarılırken tüm gazeteler söz birliği etmişcesine patlamaya “boş oy” kullananların düzenlediği saldırının sebep olduğunu yazar. Hükumet tarafından ölenlerin ailelerine ve yaralılara yardım yapılır. 


Otuz dört cenazeden yirmi yedisinin mezarlık yerine metro istasyonunun bitimindeki çiçeklendirilmiş araziye toplu halde gömülmesine karar verilir. Cenaze töreninin olacağı gün şehir sakinleri beyaz şerit taktıkları kollarıyla; beyaz bayrak sessizce ciddiyet içinde yol aldılar ve cenazeleri toprağa verdiler.

“Meçhul askerlerin hak ettikleri onur, borç ve fırsatların iade edilmesi için hayatta kullandıkları adlara ihtiyaç yoktur, …”(Sayfa 137)

Ölülerin hiç birine DNA testi yapılmaz. Çünkü ölülerin her birini herkes kendi ölüsü sayar. Törenden sonra kalabalık dağılmaz. Devlet sarayı istikametinde yol alırlar. Belediye başkanı da yürüyüş yapanlar arasındadır. İnsanlar kapalı saraya sessizce baktıktan sonra dağıldılar. Bu gösteri boş oy kullanmayan azınlığı korkutur. Şehri terk etmeye karar verirler tıpkı devletin şehri gizlice terk etmesi gibi. Ancak bu kitlenin abluka altındaki şehirden çıkmasına izin verilmez. Ya “boş oy vebası” salgınını yayarlarsa...  


Kabine içinde de sorunlar çıkar, Adalet Bakanı istifa eder. Ardından Kültür Bakanı da istifa eder.  Görevleri başbakan devralır. Kabine içinde dört yıl öncesi yaşanan “körlük” salgınından bahsedilir. “Boş oy” kullanma durumu ile bu durumun bağlantılı olduğu üzerinde durulur.

“Masum kimse yoktur, herkes bir suçtan sanık olmasa da bir kabahatten suçludur, hiç şaşmaz bu,” (Sayfa 229)

Başbakana gelen mektup üzerine körlük salgınında kör olmayan tek kişi olan “Doktorun Karısı”nın “Boş Oy” kullanmayla bağlantılı olduğunu iddia eden mektup alırlar. Mektup ilk kör olan adamdan gelmektedir. 

Devamı Kitabımızda...  


KİTAPTAN NOTLAR
Gelelim kitaptan iz bırakan ayrıntılara; aslında söylemek istediğim pek çok şey var bakalım ne kadar ifade edebileceğim. Bazı kitaplar insanda çok duygu ve fikir uyandırsa da ifade etmek zor olabiliyor. 

“GÖRMEK”, “KÖRLÜK” ten sonra okuduğum ikinci Jose Saramago kitabı. Kitap başlangıçta Körlük’ten bağımsız gibi görünse de 172. Sayfada ilk defa “körlük salgınından” bahsederek iki kitap birleştirilmiş oluyor. İlk körün göndermiş olduğu mektup ile hem hükümetin sorumlusunu bulamadığı suça bir suçlu bulunmuş oluyor hem de kitaplar birbirinin devamı halini alıyor.  

Kitap körlük kadar kaotik bir dünyayı anlatmıyor esasında. Daha umutlu bir içerik karşılıyor okuru. Kitabın ilk 150 sayfalık bölümü bolca siyasi konuşma içerdiği için oldukça yavaş ilerledi benim için ta ki tanıdık kahramanlar sahneye çıkana kadar. Kahramanlar çıktıktan sonra kitabı okumak ve tamamlamak daha kolay oldu. Körlük’ün sonunda karakterler ile ilgili görmeye başladıktan sonra ne oldu sorusunun bir bölümü yanıtını bulmaya başladı. Yedi kişilik gruptan Şaşı Çocuk sahneye çıkmadı maalesef. Bu durum aklıma şu soruyu getirdi. İlk kitabın kapağında 7 karakter vardı. Görmek’te ise oy kullanan 6 el var. Acaba şaşı çocuğa oy kullanacak yaşta olmadığı için mi yer verilmedi?

Bir de kitap boyunca Doktorun karısının “körlük” döneminde kendilerine kötülük yapan ya da kendi haline bırakan insanlarla karşılaşmasını bekledim. Hatta kitap boyunca sahneye çıkan siyasetçilerden biri ile doktorun karısının yolu kesişecek mi diye düşünmeden kendimi alamadım. Ama böyle bir yüzleşme olmadı.

Kitabı okuduğumda yaşanan pek çok olay tanıdık geldi bana. Sanırım yazarın amacı da bu; aslında bir şehir üzerinden evrensel olayları ve durumları aktarmak. Gerçekten başarılı bir hiciv olmuş. Okurken keyif aldığım siyaset içeren kitaplardan biri oldu benim için.

Merak ettiğim ayrıntılardan biri de şu; yazar daha önce Körlük’ten aşina olduğumuz biçimde karakterlerine isim vermiyor. Ve onları fiziksel görünümleri, konumları… vb. ile tanımlıyor. Yazar ile yeni tanıştığım için çok iyi bilmiyorum ama acaba bu tanımlamalarda kullanılan özelliklerin seçiminde yazar hangi noktalara önem veriyor. Bunlar her hangi bir olguyu ya da durumu simgeliyorlar mı acaba? 

Bir de Belediye Başkanı ve Komiser gibi karakterler siyasetin kirli oyunları içerisinde umut veren karakterler olsalar da sistemin çarkları tarafından kolayca sindiriliyorlar. Bu karakterlerin azınlık olması da ayrıca dikkat çekici ve gerçeğe yakın elbette.

Yazarın nokta ve virgül dışında; noktalama işareti kullanmaması, diyalogların paragraflar halinde yazılması yani yazarın kendi şahsına münhasır tarzı okuma hızımı yavaşlatsa da; verilen mesaj ve olayların örgü bakımından; “GÖRMEK” benim için daha etkileyici bir okuma oldu. Her ne kadar Komiserin çabaları olsa da yazar kitabı çizdiği distopik dünyaya uygun biçimde bitirmiş. Bu anlamda kurgusunu çok beğendiğim bir yazar ve kitap oldu.

Okumayı ve yazarla tanışmayı isteyen kitap dostlarına şiddetle tavsiye ederim. Yazarın kalemi yorsa da; farklı bakış açıları katıyor elbette.
Her ne kadar Saramago’nun birkaç kitabını daha alsam da bir süre ara verdikten sonra okuyacağım. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE… 


13 Ocak 2018 Cumartesi

JOSE SARAMAGO – KÖRLÜK

MERHABALAR,

Yazarın adını birkaç yıl önce Elif Şafak’ın Ustam ve Ben kitabı ile ilgili tartışmalarda duymuştum. Ustam ve Ben’in Jose Saramago’nun Fil’in Yolculuğu’ndan esinlenildiği iddia ediliyordu. O zamandan beri yazar aklımda olmasına rağmen okumaya ancak fırsat bulabildim. Ve açıkçası çok sey kaçırdığımı düşündüm. Yazarın okuduğum ilk kitabı ile karşınızdayım. 

Kitaba başlarken….
“Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan, fark et.”
Nasihatler Kitabı


ARKA KAPAK

Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

“gerçekten de hepimizin üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız ve bencillik dediğimiz şeyden yoksun ilk kişi henüz anasından doğmamıştı, bu ikinci ten, en ufak vesileyle kanayan birincisinden daha kalındır.”

Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikayesi.
Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.


ÖZET
Kitabımız bilinmeyen bir ülkenin bilinmeyen bir şehrinde geçmektedir. Kırmızı ışıkta bekleyen araçlardan biri ışık yeşile döndüğünde hareket etmez. Arabanın içindeki adam beklenmedik bir anda kör olur. Ancak bu körlük; alışılmışın dışında karanlık değil, beyaz ışıktır.
 “Eskiler ne demiş, körler ülkesinde tek gözlüler kral olur,”(106)
Bu zor durumda kör olan adama orada bulunan bir adam yardım eder. Kör adamı evine kadar götürür. Ancak yardımcı olan adamın aslında niyeti kör adamın arabasını çalmaktır. Kör adamın karısı eve gelip de; durumu öğrenince kocasını göz doktoruna götürmek isteyince arabalarının çalındığını fark ederler. Çok geçmeden kırmızı ışıkta bekleyen ilk körün ardından “körlük” salgın halini almaya başlar.
“yalnızca ölmesi gereken ölür, ölüm haber vermeden seçimini yapar.”

İlk körü muayene eden doktor, doktorun muayene ettiği koyu renk gözlüklü genç kız, gözleri şaşı bir çocuk… derken salgın hükumeti korkutur. Körlük inanılmaz bir hızla yayılırken , ülke ve toplum çaresizce seyretmektedir. İnsanların görmelerine engel olacak yapısal bir bozukluk da söz konusu değildir. Sayıları artan körlerin geçmişte akıl hastanesi olarak kullanılan bir binada karantinaya alınmalarına karar verilir. Körler evlerinden bir bir toplanmaya başlar. Henüz kör olmayan doktorun karısı da kör olduğunu söyleyerek kocasıyla kalmayı başarır.  Karantina bölgesinde askeri bir sıkı yönetim söz konusudur. Dışarı çıkmaya teşebbüs edenler öldürülecektir. Ölenlerin ölüleri dahi dışarı çıkamayacaktır. Karantina kuralları her gün askeri anons ile hatırlatılır. Ancak alınan önlemler salgının yayılmasına engel olmaz. Git gide kaotik ve şiddet dolu bir dünya var olmaya başlar.
 
 “Hepimizin zayıf anları olur ve ağlama yeteneğimizin olması bizim için şanstır, gözyaşları bizi çoğu kez huzura kavuşturur, ağlayamadığımız bazı durumlarda ölecek gibi oluruz.” (104)

Körlük hastalığına yakalananların sayısı arttıkça, karantina bölgesinin nüfusu artar. İnsanlar açlık ve pislik içinde yaşam savaşı vermeye başlarlar. Doktorun karısı gördüğünü gizleyerek kocasına ve aynı koğuşta kaldıkları körlere yardımcı olmaya çalışır. Kalabalığın artması yeni güç dengeleri ve kamplaşmaları da beraberinde getirir. İçeride çeteler kendi hükümdarlıklarını ilan etmeye çalışmakta ve zulüm ederek diğer körleri sömürmek istemektedir. Açlık, pislik, tecavüz kaçınılmaz hal alır. Güçlü olan çeteler ele geçirdikleri yiyecekler karşılığında haraç isterler. Haraçlar bitince diğer koğuşlardaki kadınlara tecavüz ederler. Doktorun karısının bulunduğu koğuş da kendilerine yapılan zulümlerden paylarını alırlar. Çetelerin ellerinde ateşli bir silah olması diğerlerini itaate zorlar. Zaman geçtikçe çetelerin baskısı ve istekleri artar. Doktorun karısı bir kargaşada çete liderini makas ile öldürür.
“…zamana zaman tanırsanız her şeyi çözümler” (243)

Çok geçmeden karantina bölgesinde büyük bir yangın çıkar. Bu yangın dışarı çıkmanın yasak olduğu hastaneden çıkış biletidir. Dışarıda kör olmayan tek bir insan kalmamıştır. Dışarıda da yaşam son derece zordur. Yiyecek bulmak gittikçe zorlaşmıştır. Doktorun karısı sayesinde beraberindeki altı kişi de hayatta kalmayı başarır. Doktorun karısı ve beraberindeki altı kişi doktorun evine ulaşmayı başarırlar. Çok geçmeden ülkeyi etkisi altına alan körlük salgını son bulur. 

KİTAPTAN NOTLAR

Yazarın okuduğum ilk eseri “KÖRLÜK” eserde salgınla değişen kaotik, güçlünün ayakta kaldığı, hayatta kalmak için her şeyin mübah olduğu bir dünya anlatılıyor. Bu “beyaz körlük”ten nasibini almayan tek insan ise; “Doktorun Karısı”.  Zannediyorum; Saramago günümüz insanının içinde bulunduğu duyarsızlık ve bencilliği “beyaz körlük” ile imgelemiş. Kitap boyunca kadının yarın acaba görmeye devam edecek miyim soruları ile okuyucu olarak benim neden “Doktorun Karısı kör olmadı?” soruları beni çokça meşgul etti. Kitabın sonunda Doktorun Karısı kör olmadığı gibi, benim de sorum cevap bulmadı maalesef. 

Kitabın anlatımı benim şahsım adıma ilk defa karşılaştığım türden. Öncelikle paragraf yok, romanlarda alışık olduğumuz konuşma çizgileri ve pek çok noktalama işareti yok, noktayla biten cümleler nadir ve hep virgülle bitirmiş. Bu durum karşılıklı diyalog kısımlarında kimin konuştuğunu kime ne söylediğini anlamak bakımından dikkat gerektiriyor. Buna uzun paragraflar da eklenince daha fazla özen ve dikkat istiyor kitabımız.
Yazar karakterlere isim de vermemiş. Onlara romandaki rollerine uygun isimler vermiş. Doktor, Doktorun karısı, Koyu renk gözlüklü kız, İlk kör olan adam, Gözyaşı Yalayan Köpek…. vb. Bu ismlendirmler bile yazarı farklı kılmış bence. Bir de Doktor ve karısının koğuşunda kalanlar özenli bir biçimde seçilmiş. Yaşlıdan çocuğa toplumun her kesiminden birileri rol almış.
Kitapta genel olarak etkileyivi ve çarpıcı sahnelere sahip olmakla birlikte beni en çok etkileyen sahneler kadınların yağmurda yıkandığı sahne ile Doktorun Karısının kilisede yaşadığı sahne kitapta ayrıca güzeldi. Kilisedeki sahnede anlatılmak istenen duyguyu çok merak ettim doğrusu.
Ayrıca kitap bu kadar felaketten sonra bile insanın asla vazgeçemediği şeylerin yemek yeme, dışkılama ve cinsellik gerekliliği olduğunu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Sanki yazar içimizdeki hayvanı vurgulamak adına bu kısımları daha da şiddet ile yoğurmuş sanki. Bu kısımlar bana “SİNEKLERİN TANRISI”nı hatırlattı sanki.
Kitap boyunca aklımda kalan soru işaretlerinden biri yangını Doktorun karısının mı çıkardığı oldu. Sanırım yangının çıktığı kısmı bir daha okumalıyım.

“Nasıl ki cübbe giymekle keşiş olunmuyorsa, eline asa almakla da kral olunmaz, bu asla unutulmaması gereken bir gerçektir. (213)


“Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler.” (330)
Bir de karantinada olanları ve yapılan eziyetleri gören doktorun karısı körlük salgınından sonra aynı kişilerle karşılaşsa nasıl bir diyalog yaşardı diye düşünmeden edemedim. Netice olarak beni sarsan; sorgulatan ve günlerce aklımdan çıkmayan bir kitap oldu. Sırada “GÖRMEK” var. Acaba “GÖRMEK”de aynı etkiyi yapacak mı diye merak ediyorum. Belki soruların cevabı“GÖRMEK”de vardır.

Bu arada kitap ayracı da bir arkadaşım için hazırlandı. Okuduğum kitap ile aynı döneme gelince uyumları güzel oldu. Kitap ayracı ve takı siparişlerini İnstagram üzerinden almaktayım. İlgilenenleri İNSTAGRAM adresime beklemekteyim. 

"GÖRMEK" ile görüşmek üzere...
 SEVGİLER... 

İLK GÖRSEL ALINTIDIR... 

4 Haziran 2016 Cumartesi

ALBERT CAMUS – YABANCI

MERHABALAR,

Yazar ile ilgili kısaca bilgi vermek istiyorum. Bilgiler Vikipedia'dan. Yazar; Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve Absürdizm Akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz.1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.


Nobel ödüllü Fransız yazar Albert Camus'un en tanınmış eseri YABANCI'yı paylaşmak istiyorum sizlerle dilim döndüğünce... Eser 1942'de yayımlanmıştır.


ARKA KAPAK

Yabancı, romancı, tiyatro yazarı, düşünür ve politik kuramı olarak II: Dünya Savaşı’ndan sonra yalnız Fransa’da değil tüm dünyada kuşağının sözcüsü ve yol göstericisi olan Nobel Ödüllü Yazar Albert Camus’nün 1942’de ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, bir Arabı öldüren ama suçtan çok, yalnızca gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir “yabancı” aracılığıyla, XX. Yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. Bir türlü ele geçirilemeyen “anlam”ın sürekli aranması, toplumdan ve dış dünyadan kopuk bir bilinç, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı trajedi duygusundan alır. Camus, genç kahramanı Meursault’un dış dünya ile arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını ustalıkla dile getirir.  


ÖZET

Romanımız başkahramanımız Mersault’un bakım yurdunda kalan annesinin ölüm haberini alarak, onun cenaze işlerini halletmek üzere Marengo’ya gidişiyle başlamaktadır. Mersault bakım masraflarını karşılayamadığı için annesini İhtiyarlar Yurdu’na yatırmıştır.

“Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım: “Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.” Bundan bir şey anlaşılmıyor. Belki de dündü.” (Sayfa 13)

Mersault, annesinin cenazesi ve sonraki günlerde annesinin ölümünden etkilenmiş gibi görünmez. Hatta evine döner dönmez annesinin ölümünü unutup, tek düze yaşantısına geri döner. Denize gider, tesadüfen karşılaştığı Marie ile denizde yakınlaşır, birlikte sinemaya gidip film izlerler, geceyi birlikte geçirirler. Mersault için hayat hiçbir şey olmamış gibi devam eder.  


Mersault o günlerde komşusu Raymond ile yakınlaşır. Raymond çapkın ve belalı bir adamdır. Raymond’un metresi olan kadını dövmesi üzerine, kadının kardeşleri Raymond’un peşine düşerler.

Mersault’ın Marie ve komşusu Raymond’la sahile giderler. Burada belalıları olan Araplarla tartışma yaşarlar. Raymond’un yanında silah da vardır. Tartışmadan sonra davetli oldukları eve gidip zaman geçirirler. Ancak daha sonra Mersault, tek başına sahile gider. Orada tartıştıkları Arap’a önce bir el ateş eder, bir an duraksadıktan sonra dört el daha ateş ederek adamı öldürür. Tutuklanır.

Mersault hapishanededir. Çok geçmeden yargılanacaktır. Ancak Mersault ne Arap'ı öldürmekten pişmandır ne de hapishanede olmaktan rahatsız. Kurtulmak için bir çabası, bir pişmanlığı da yoktur. 



Çok geçmeden mahkeme görülür. Mersault ölüme mahkûm edilir. Ölümüne hüküm verilen mahkemede bile sanki kendi hayatına seyirci gibidir. Mahkemede jüriye annesinin ölümündeki duyarsızlığından, Marie ile ilişkisine kadar pek çok şey sorgulanır. Ama söylenenler Mersault’un umurunda değil gibidir. Kendi hayatının izleyicisi gibidir. 



“Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş, ha yetmişinde, pek önemli değildi. Şimdi de olsa, yirmi yıl sonra da olsa yine bendim ölecek olan. Şu anda beni bu düşüncemde biraz üzen şey, yirmi yıl daha yaşamayı düşünürken, yüreğimin korkunç derecede hoplamasıydı. Ama onu bastırmak için, yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığı zaman, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmek yetiyordu. Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi.” (Sayfa 109)  


KİTAPTAN NOTLAR

Aslında kitap kitaplığımda oldukça uzun süreden beri var. Ama nedense okumamıştım daha önce.  Romanımız Nobel ödüllü yazar Alber Camus tarafından 1942’de yayımlanmış. 117 sayfadan oluşan romanımızı okumak sadece birkaç saatimi almakla beraber içeriği konusu bakımından okuduğum süreden daha fazla süre zihnimi meşgul etti elbette.

Kahramanımız Mersault’un bulunduğu dünyaya, çevresine hatta kendine bu kadar yabancı olması, duyarsızlığı, karakteri ilginç kılmakla beraber anlaşılmaz da kılmakta. Kavga sona ermişken, davetli oldukları eve gidip yemek yedikten sonra onu Arabı öldürmeye iten duygu neydi? Hala merak etmekteyim. Bu sorunun cevabını Mersault’un kitabın sonlarındaki iç konuşmalarında bulacağımı sanmama rağmen kitap kafamda sorularla bitti maalesef.

Ben sonu soru işareti bırakan kitapları aslında çok da sevmem. Bu tarz kitaplar hayal gücünü beslese de kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapattığımda soru işaretleri de bitsin isterim. Mersault affedildi mi, Marie’ye ne oldu? Hala aklımdaki sorular. 

Mersault’un annesinin ölümünden tutun da pek çok konudaki yabancılaşmasının yanında annesini bu kadar sık hatırlaması, onun sözlerini kullanması da karakterin iç çelişkilerinden galiba.

Bir de roman boyunca adını tam öğrenemediğimizden midir, ya da yaşanan olaylardaki yabancılaşmasından mıdır; ben Mersault’u Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ına çok benzettim. 


“Tutukluluğumun başlarında, bana en ağır gelen şey, özgür bir insan gibi düşünmemdi.” (Sayfa 76)

“İnsan eninde sonunda her şeye alışır.” (Sayfa 77)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...