MERHABALAR,
Yazar ile ilgili kısaca bilgi vermek istiyorum. Bilgiler Vikipedia'dan. Yazar; Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve Absürdizm Akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz.1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur. Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.
Nobel ödüllü Fransız yazar Albert Camus'un en tanınmış eseri YABANCI'yı paylaşmak istiyorum sizlerle dilim döndüğünce... Eser 1942'de yayımlanmıştır.
ARKA KAPAK
Yabancı, romancı, tiyatro yazarı, düşünür ve
politik kuramı olarak II: Dünya Savaşı’ndan sonra yalnız Fransa’da değil tüm
dünyada kuşağının sözcüsü ve yol göstericisi olan Nobel Ödüllü Yazar Albert
Camus’nün 1942’de ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, bir Arabı
öldüren ama suçtan çok, yalnızca gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun
istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir “yabancı”
aracılığıyla, XX. Yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. Bir
türlü ele geçirilemeyen “anlam”ın sürekli aranması, toplumdan ve dış dünyadan
kopuk bir bilinç, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla
arasındaki çatışmayı anlatan roman büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı
trajedi duygusundan alır. Camus, genç kahramanı Meursault’un dış dünya ile
arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü
dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını ustalıkla dile getirir.
ÖZET
Romanımız başkahramanımız Mersault’un bakım yurdunda kalan annesinin ölüm haberini alarak, onun
cenaze işlerini halletmek üzere Marengo’ya gidişiyle başlamaktadır. Mersault
bakım masraflarını karşılayamadığı için annesini İhtiyarlar Yurdu’na
yatırmıştır.
“Anam
ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdu'ndan bir telgraf aldım:
“Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.” Bundan bir şey
anlaşılmıyor. Belki de dündü.” (Sayfa 13)
Mersault, annesinin
cenazesi ve sonraki günlerde annesinin ölümünden etkilenmiş gibi görünmez.
Hatta evine döner dönmez annesinin ölümünü unutup, tek düze yaşantısına geri
döner. Denize gider, tesadüfen karşılaştığı Marie ile denizde yakınlaşır,
birlikte sinemaya gidip film izlerler, geceyi birlikte geçirirler. Mersault
için hayat hiçbir şey olmamış gibi devam eder.
Mersault o günlerde
komşusu Raymond ile yakınlaşır. Raymond çapkın ve belalı bir adamdır.
Raymond’un metresi olan kadını dövmesi üzerine, kadının kardeşleri Raymond’un
peşine düşerler.
Mersault’ın Marie ve
komşusu Raymond’la sahile giderler. Burada belalıları olan Araplarla tartışma
yaşarlar. Raymond’un yanında silah da vardır. Tartışmadan sonra davetli
oldukları eve gidip zaman geçirirler. Ancak daha sonra Mersault, tek başına
sahile gider. Orada tartıştıkları Arap’a önce bir el ateş eder, bir an
duraksadıktan sonra dört el daha ateş ederek adamı öldürür. Tutuklanır.
Mersault
hapishanededir. Çok geçmeden yargılanacaktır. Ancak Mersault ne Arap'ı öldürmekten pişmandır ne de hapishanede olmaktan rahatsız. Kurtulmak için bir
çabası, bir pişmanlığı da yoktur.
Çok geçmeden mahkeme görülür. Mersault ölüme mahkûm edilir. Ölümüne hüküm verilen mahkemede bile sanki kendi hayatına seyirci gibidir. Mahkemede jüriye annesinin ölümündeki duyarsızlığından, Marie ile ilişkisine kadar pek çok şey sorgulanır. Ama söylenenler Mersault’un umurunda değil gibidir. Kendi hayatının izleyicisi gibidir.
“Ama herkes bilir ki,
hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş, ha
yetmişinde, pek önemli değildi. Şimdi de olsa, yirmi yıl sonra da olsa yine
bendim ölecek olan. Şu anda beni bu düşüncemde biraz üzen şey, yirmi yıl daha
yaşamayı düşünürken, yüreğimin korkunç derecede hoplamasıydı. Ama onu bastırmak
için, yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığı zaman, düşüncelerimin ne
olacağını hayal etmek yetiyordu. Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne
zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi.” (Sayfa 109)
KİTAPTAN
NOTLAR
Aslında kitap kitaplığımda oldukça uzun süreden
beri var. Ama nedense okumamıştım daha önce.
Romanımız Nobel ödüllü yazar Alber Camus tarafından 1942’de yayımlanmış.
117 sayfadan oluşan romanımızı okumak sadece birkaç saatimi almakla beraber
içeriği konusu bakımından okuduğum süreden daha fazla süre zihnimi meşgul etti
elbette.
Kahramanımız Mersault’un bulunduğu
dünyaya, çevresine hatta kendine bu kadar yabancı olması, duyarsızlığı,
karakteri ilginç kılmakla beraber anlaşılmaz da kılmakta. Kavga sona ermişken,
davetli oldukları eve gidip yemek yedikten sonra onu Arabı öldürmeye iten duygu
neydi? Hala merak etmekteyim. Bu sorunun cevabını Mersault’un kitabın
sonlarındaki iç konuşmalarında bulacağımı sanmama rağmen kitap kafamda
sorularla bitti maalesef.
Ben sonu soru işareti
bırakan kitapları aslında çok da sevmem. Bu tarz kitaplar hayal gücünü beslese
de kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapattığımda soru işaretleri de bitsin
isterim. Mersault affedildi mi, Marie’ye ne oldu? Hala aklımdaki sorular.
Mersault’un annesinin
ölümünden tutun da pek çok konudaki yabancılaşmasının yanında annesini bu kadar
sık hatırlaması, onun sözlerini kullanması da karakterin iç çelişkilerinden
galiba.
Bir de roman boyunca
adını tam öğrenemediğimizden midir, ya da yaşanan olaylardaki
yabancılaşmasından mıdır; ben Mersault’u Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ına çok
benzettim.
“Tutukluluğumun
başlarında, bana en ağır gelen şey, özgür bir insan gibi düşünmemdi.” (Sayfa 76)
“İnsan eninde sonunda her şeye alışır.” (Sayfa 77)








