FEMİNİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FEMİNİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2018 Salı

CHARLOTTE BRONTË - JANE EYRE

MERHABALAR,

Bir önceki yazımda Emily BRONTË'nin Uğultulu Tepeler'ini paylaşmıştım. Ardından eleştirmenler tarafından sürekli kıyaslanan kiminin Uğultulu Tepeler'i kiminin Jane Eyre'yi en iyi ilan ettiği bir kıyaslamanın içinde buldum kendimi. Jane Eyre yine İngilizce öğrenmeye başladığım yıllarda bölümlerini okuduğum kitaplardan. Klasik okumalarım için uygun bir roman oldu kendileri... 

ARKA KAPAK

“Ben kuş değilim ve hiçbir ağ beni tuzağa düşüremez. Özgür iradesi olan bağımsız bir bireyim ve şu an bunu sizden ayrılmak yönünde kullanıyorum”
“On yaşında öksüz kalan Jane Eyre, ona kötü davranan yengesinin evinde yaşamaktadır. Dayısının isteği üzerine, yengesiyle yaşayan Jane, kuzenleri tarafından da zorbalığa uğramaktadır. Yengesi Bayan Reed en sonunda çareyi Jane’i yatılı okula yollamakta bulur. Yatılı okulda da zor zamanlar geçirmeye devam eder. Sonunda orada öğretmen olarak çalışmaya başlayan Jane kendini okulda sıkışmış hissettiğinden hayatına farklı bir yerde devam etmek ister ve verdiği bir mürebbiyelik ilanına cevap gelince, Bay Rochester’ın malikânesinde çalışmaya başlar. Çok geçmeden oradaki hayatına alışan Jane, malikânenin gizemli efendisine âşık olur ama hayat ona beklemediği zorluklar çıkarmaya devam edecektir. Charlotte Brontë’nin güçlü ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen kahramanı Jane Eyre’ın bu klasik hikâyesi, gerek kasvetli havası gerek erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadın olmanın zorluklarını betimlemekte İngiliz edebiyatının en önemli romanlarından biridir.


ÖZET
Jane Eyre, küçük yaşlarda annesi ile Peder olan babasını kaybetmiştir ve dayısının yanına sığınmıştır. Dayısı ölüm döşeğinde; yanına sığınan yeğeni Jane Eyre’yi karısı Bayan Reed’e emanet etmiştir. Yengesi de ölen kocasına söz verdiği için istemese de çelimsiz ve çirkin kıza; Jane’ye bakmaya başlamıştır. Ancak dayısının başka çocukları da vardır.  Evin çocukları olan John, Eliza, Georgiana  evlerine sonradan gelen bu küçük çirkin ve çelimsiz  kızdan hiç hoşlanmamaktadır. 

Yengesi Bayan Reed ve çocukları John, Eliza, Georgiana, Jane’ye bu evde istenmediğini her fırsatta hatırlatır ve hayatı Jane için ellerinden geldiğince zorlaştırırlar. Fakir ve istenmeyen bir akrabadan ötesi olmadığını ve onlarla yaşıyor olduğu için kendilerine minnet etmesini bekler haksız yere eziyet ederler. Jane, tüm bunlardan sadece kitaplara sığınarak kaçabilmektedir. Jane bu aşağılanmalara ve mecburiyete katlanmak zorundadır. Jane, John’un davranışları ve iftiraları üzerine sessizliğini koruyamayarak isyan eder ve cezalandırılarak, dayısının hayatını kaybettiği kırmızı odaya hapsedilir. Korkudan kâbuslar görür yalvarıp yakarsa da kimse ona yardım etmez. Bunun üzerine hastalanır. Bu olayın ardından yengesi ondan kurtulmanın zamanının geldiğini düşünür ve Lowood Yatılı Kız Okuluna yazdırır.

- “Kötüler öldükten sonra nereye gider biliyor musun?
- Cehenneme giderler.
- Peki cehennem nasıl bir yer? Biliyor musun?
- Alev alev yanan bir çukur.
- O çukura düşüp sonsuza dek yanmak ister misin?
- Hayır efendim.
- Bunun olmaması için ne yapman gerek?
- Sağlığıma dikkat edip ölmemem.” ( S.42, Jane Eyre ile Bay Brocklehurst’un konuşmasından)


Jane, daha 10 yaşındayken uzunca yıllarını geçirecek olduğu bu okula adım atar. Okul bütün ihtiyaçları koruyucu aileler tarafından karşılanmaktadır. Disiplin oldukça ağırdır. Bunun yanında öğrenciler ne yeterince beslenebilmekte ne de ısınabilmektedirler. Jane, 18’li yaşlarındayken okulda tifüs humması salgını boy gösterir. Aynı günlerde en yakın arkadaşı ve can yoldaşı Helen de vereme yenik düşer. Çocuklara iyilikle sahip çıkmaya çalışan, zaman zaman da bu yüzden okulun koruyucuları ile ters düşen okulun müdiresi Bayan Temple da evlenerek okuldan ayrılır. Öğrenim hayatından sonraki iki yılını aynı okulda öğretmenlik yaparak geçiren Jane daha sonra okuldan ayrılma kararı alır. Bunun üzerine mürebbiyelik yapmak üzere gazeteye ilan verir. İlana bir tek cevap gelir.
İlk kez tattığım intikam duygusu aromalı bir şarap gibiydi. İlk yudumda boğazı hafifçe yakan hoş bir tadı vardı ama sonrasında ağzımda bıraktığı madeni, paslı tat sanki zehir içmişim gibi bir duygu veriyordu. (S. 49)

Bayan Fairfax, belirtilen tarihte bildirilen vasıflara sahipse yazılı adrese gitmesini talep eder. Mürebbiyelikten okulda kazandığından daha fazlasını kazanacağını söyleyerek okuldan ayrılır. Jane, Thornfield Konağı’na varır ve eğitim vereceği 7 – 8 yaşlarında ki Adela ile tanışır. Adela evin beyinin himayesindeki küçük bir kızdır. Annesi Fransız bir sahne sanatçısıdır ve ölmüştür. Jane küçük öğrencisine çabucak alışır. 

Jane’nin , kırlarda gezintiye çıktığı bir gün, Avrupa gezisinden dönmekte olan evin beyi Bay Roshester ile tesadüf eseri karşılaşır. Evin beyi attan düşerek küçük bir kaza geçirir. Jane ona yardım eder. Evin beyi olduğunu bilmeden sohbet ederler. Zaman içinde evin gizemli beyi, Rochester’e karşı Jane’nin duyguları zamanla değişmeye başlar fakat tüm duygularını içinde saklamayı tercih eder.
“Madem engel olamıyorsun, dayanmak zorundasın. Kaderin olan bir şeye dayanamam demek zayıflık ve aptallık.” (S. 74)
Jane’nin mürebbiyeliğe devam ettiği günlerde Bay Rochester, konağa misafirlerini, yakın dostlarını birkaç haftalığına yatıya davet eder. Misafirler gelmeden önce konakta hummalı bir hazırlık sürer. Konak çalışanları arasında, Bay Rochester ile davetlilerden güzelliği ile meşhur Blanche Ingram’ın evleneceği dedikodusu dolaşır. Dedikodular Jane’nin de kulağına gelir.
Bu sırada yengesinin uşağı konağa gelerek yengesinin ölmek üzere olduğunu ve Jane’yi görmek istediğini bildirir. Oğlu John’un kumar borçları yüzünden sarsılan yengesi, oğlunun intihar ederek ölümü üzerine felç geçirmiştir ve yataktan çıkamamaktadır.  

 Jane, Bay Rochester’dan izin alarak yengesine gider. Ölüm döşeğindeki yengesi, Jane’ye bir mektup verir. Mektup bundan üç yıl önce zengin bir tüccar olan amcası John Eyre tarafından gönderilmiştir. Mektupta Jane’yi görmek istediğini ve mirasını ona bırakmak istediği yazmaktadır. Yengesi, Jane’ye olan nefretinden dolayı mektubu Jane’den bunca zaman saklamıştır. Jane, herşeye rağmen yengesini affeder. Yengesi yaşama gözlerini yumduğunda Jane konağa geri döner.
“Nefreti yok eden şiddet değildir; nasıl ki yaraları iyileştirmenin yolu öç almak değilse.” (S. 77)

Rochester, Jane’ye evlenmek istediğinden bahseder. Jane, aldığı bu haber ile yıkılır duygularını Rochester’e belli eder. Bay Rochester’a evlenmesi durumunda Adela’nın yatılı okula gitmesinin, kendisinin de yeni bir iş araması gerektiğini söyler. Rochester, Jane’ye itirafta bulunması için oyun oynadığını ve Jane’den etkilenmekte olduğunu ve onunla evlenmek istediğini söyler. Nihayet Jane duygularına karşılık bulmuştur. 


Düğün hazırlıklarını tamamlayan çift, tam kilisede nikâh esnasındayken, içeriye daha önce de Bay Rochester’ı ziyaret etmiş olan bir adam Rochester’in evlenmesinin mümkün olmadığını çünkü halen kız kardeşi ile olan evliliğinin devam ettiğini söyler.
Herkesin çok iyi bildiği gibi, gübrelenmemiş sürülmemiş toprak gibi olan cahil kalplerden önyargıyı söküp atmak çok zordur. Önyargılar kayaların arasındaki otlar gibi sımsıkı yapışır bu kalplere. (S. 475)

Genç adamın açıklaması üzerine Jane için evdeki pek çok gizem aydınlanmış olur. Bay Rochester akli dengesi yerinde olmayan eşini bakıcısının gözetimi altında çatı katında kilitli tuttuğunu söyler. Olayın doğruluğunu öğrenen Jane, evi terk eder.
DEVAMI ROMANIMIZDA... 

KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın fiziki görüntüsü ile başlamak istiyorum. Kitap Yabancı Yayınları tarafından 2017 yılında ilk defa ve ciltli olarak basılmış. Ciltli kapağın üstünde bir de kuşe kâğıt kapak bulunmakta. Kitabın her iki kapağı da son derece şık hazırlanmış. Doğrusu hemen dikkatimi çekti. Daha önce herhangi bir yayınını okumadığım için yayın evi ile ilgili tereddütler yaşasam da estetik açıdan güzel bir kitaptı. Ancak Uğultulu Tepeler’in aksine birkaç dizgi hatasına ve imla hatasına rastladım. Bunun yanında iç kapak da dış kapak ile aynı renkte güzel hazırlanmış. Kullanılan kâğıt ve yazı karakteri de beni yormadı doğrusu.
Gelelim romanımızın içeriğine; Kadın yazarlar Viktorya dönemi İngilteresi’nde ciddiye alınmadığı için yazar, eseri bir erkek ismi olan “Currer Bell” adıyla yayımlamıştır. Kardeşinin ölümünden sonra ablası kitabı kız kardeşinin adıyla basmıştır. (Wikipedia'dan)


Kitabımız Viktorya Dönemi İngilteresinde farklı sınıftan iki kişi arasındaki bir aşkı anlatan roman, toplumda yaşanan dini baskıyı, sınıf ayrımını ve erkek üstünlüğünü gerçekçi bir biçimde yansıtır. Romanın ana karakteri, zorlu bir çocukluk geçirdikten sonra öğretmen olan ve toplumda kadına yakıştırılan edilgin rolü oynamayı reddeden Jane Eyre'dir. Karakterin hikâyesi, birinci tekil şahıstan anlatılmaktadır. 
Kadın özgürlüğü ve haklarına sahip çıkan feminist duyguların ön plana çıktığı ilk romanlardan biri olarak kabul edilen eser romantizm akımının en önemli örneklerinden kabul edilir. Jane Eyre kendisine yardım edecek kimse olmadığından kendi işini kendi gören, ayakları üzerinde duran sağlam karakterli ve kararlı bir genç kızdır. Bu da onu o dönem kadınları için hatta günümüz kadınları için bile; iyi bir rol model yapmaktadır bence. 

Yazarın romanı kendi hayatından esinlenerek kaleme alındığı söylenmektedir. Kitaptaki kız okulu, yazarın ablalarıyla birlikte öğrenim gördüğü Cowan Bridge’deki rahip kızları için açılmış okuldan esinlenir. Romandaki Jane Eyre’nin arkadaşını Helen’in veremden ölümünde ise; Charlotte Bronte’nin doğrudan ablası Maria’nın ölüm anını aktardığı söylenir. Bu ifadeyi yazarın romanda olayları aktarırken sunduğu gerçeklik yansıtıyor bence de. Küçük kızın ölüm ve ölüm karşısındaki tevekkülü okuyucuya çok iyi geçiyor. Yazarın bu konuda başarılı olduğunu düşünmekteyim. Bu şekliyle fazlaca da Çalıkuşu romanının Feride'sine de benzemektedir bana göre. Acaba Reşat Nuri bu romanı okumuş mudur? Öksüz ve yetim Feride'nin okuduğu yatılı okul, Kamran'ın hayatında başka bir kadın olduğunu öğrenip kendini yollara vurması, Munise'nin ölümü... İki romanı birbirine çok benzer hale getirmiş. 


Romandaki diğer kadın karakterlerle karşılaştırıldığında Jane Eyre; güçlü, dik başlı, kendi ayakları üzerinde duran tarafları öne çıkmakta. Romanda dönemin kırılgan, güçsüz, silik, kimliksiz ve birbirinin benzeri diğer kadın karakterleri ile kıyaslandığında farklılığı ortaya çıkmakta. Özellikle dış görünüş olarak silik pek de güzel olmadığı sıklıkla belirtilmesi de onun karakterini daha da ön plana çıkarıyor. Bence Bay Rochester’i de etkileyen onun bu boyun eğmez, güçlü karakteri. Bir de yazarın yaşadığı kasabadan çıkmamış genç yaşta ölmüş olduğunu göz önünde bulundurursak; yazarın kaleminin gücü daha da belirgin olmakta.


Yeni kitaplarla görüşmek üzere...

SEVGİLER... 

4 Ocak 2014 Cumartesi

ORİANA FALLACİ - DOĞMAMIŞ BİR ÇOCUĞA MEKTUP

MERHABALAR,

2014 Yılı  blog paylaşımlarına Oriana Fallaci'nin "DOĞMAMIŞ BİR ÇOCUĞA MEKTUP" kitabıyla başlamak istiyorum. Biraz depresif bir paylaşım olacak ama kapalı havayla da bir o kadar uyumlu... Kitap yine "KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN?"den...

KİTABA BAŞLARKEN;
"Kuşkulanmaktan korkmayana
bıkıp usanmadan ve ölüm tehlikesine

aldırmadan nedenleri arayana

hayat verme ya da bunu geri çevirme

bilmecesini kendi kendine sorana

bu kitap bir kadın tarafından

tüm kadınlara adanmıştır."

ÖZET:
Bekâr bir kadının hamile olduğunu hissetmesiyle başlıyor kitabımız. 
"Bu gece var olduğunu bildim, hiç yokluktan kaçıp kurtulmuş bir dirim damlası. Karanlıkta gözlerim fal taşı gibi açık duruyordum ve aniden karanlıkta bir keskinlik şimşeği çaktı. Evet, vardın. Var olmuştun. Bir tüfekle göğsümden vurulmuş gibi hissettim. Yüreğim durdu." (s.7)

“Anlamaya çalış: Başkalarından korkmak değil bu… Başkalarına aldırmıyorum. Tanrı korkusu değil. Tanrıya inanmıyorum. Acı korkusu değil. Acıdan korkum yok. Senden korkuyorum, seni hiçyokluktan zorla çekip alan gövdeme ekleyen rastlantıdan. Seni çok beklediysem de karşılamaya asla hazır olmadım. Ama kendi kendime hep o kötü soruyu sordum: Ya doğmak hoşuna gitmezse? Ya günün birinde haykırıp suçlarsan beni: “Sana kim dedi beni dünyaya getir diye? Neden dünyaya getirdin beni, neden?””(s.7)

Bu andan itibaren kadının karnında tomurcuklanan dirimi dünyaya getirmeye meraklı değildir. Ona gereksinim de duymaz ancak bir dergide dirimin gelişmesiyle ilgili bir yazıyla birlikte gördüğü anne karnında resmedilen üç haftalık bir oğulcuk fotoğrafını görmesiyle bebeği doğurmaya karar verir. Bebek bu şekliyle gizemli bir çiçeğe ve bir orkideye benzer. Bebeğinin dergideki resimlere bakarak neye benzediğini hayal etmeye çalışır. Bu hayale her geçen gün daha da bağlanır.
“Yaşam öylesine güç bir çaba ki, çocuk. Her gün yeni baştan başlayan bir savaş; mutluluk anları ise kısacık ayraçlar, sonradan bedelleri acıyla, fazlasıyla ödenen...” (s.7-8)

“Seni içimden söküp atmanın daha iyi olmayacağını nereden bileceğim, yeniden sessizliğe dönmek istemediğini nasıl anlayacağım?”(s.8)

“…en mutsuz anlarımda bile, doğmasaydım üzülürdüm gibi geliyor, hiç yokluktan daha kötü hiçbir şey yok. Yeniden söyleyeyim; acıdan korkmuyorum; çünkü insan ölürse, demek ki doğmuş, demek ki hiç yokluktan sıyrılıp çıkmış.” (s.8)

“Acı çekmek hiç yokluktan yeğdir.” (s.9)


Ardından konuşmaya başlar bebeğiyle… Onu doğacağı dünyaya hazırlamaya çalışır. Bebeğin babası hamileliği duyduğunda bebeği aldırmasını ister kadından ve iki aylık süre boyunca da kadını aramaz.
Bebek bu arada altı haftalık olmuştur. Kadın ilk defa bir doktora gider. Kadın bu süreçte, bebeği için gittiği doktordan, “Lutein” aldığı eczaneye, gebe olduğu için bolca bir palto diktirmek için ölçü aldırdığı terziden çalıştığı iş yerine hatta en yakın arkadaşına kadar bebeği aldırmasını ima eden söylemlerle, gizli tenkitlerle karşılaşır. Ama kadın bebeğini doğuracaktır.
 “Kimi zaman engin bir utku duygusu doluyor insanın içine ve bu utkuyla birlikte gelen dinginliğin içinde sana hiçbir şey dokunamaz. Ne çekmek zorunda olduğun fiziksel acı, ne feda etmek zorunda olduğun özgürlüğün...” (s.13)

“Nasıl da cesaret isteyen bir serüven! Hiçbir zaman sıkıcı olmayan bir meydan okuma!” (s.14)

“İnsan, harika bir sözcük; çünkü, kadın-erkek ayrımı yapmıyor,…”(s.14)

Bu arada kadın karnında başlayan sancılarla hamileliğinin yolunda gitmediğini öğrenir doktordan. Rahim içi kasılmaları olduğundan her an düşük tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu süreçte sırt üstü yatması gerekmektedir. Bir süre işinden izin alarak yatar da… Ancak çıkması gereken iş gezisine de bu nedenden dolayı çıkamaz. Bebek o sıralarda iki aylık olmuştur. En yakın arkadaşı, komşusu bakar bu süreçte ona. Dinlenmek iyi gelir ağrıları azalır. 

“Ben yalnızca, doğmuş olmak mucizesinden sonuna dek yararlanmanı, hiçbir zaman korkaklığa boyun eğmemeni isteyeceğim senden.”(s.17/2)

“Her an pusuda bekleyen bir hayvandır korkaklık. Hepimize, her gün saldırır; kendisini paramparça etmesine izin vermeyen insanların sayısı ise azdır.” (s.17/2)

“Korku paçalarından çekse bile tehlikeye atılmaktan kaçmamalısın çocuğum. Çünkü dünyaya gelmek bile zaten başlı başına bir tehlike içeriyor: İlerde, doğmuş olduğuna hayıflanma tehlikesini...” (s.17/2)


Bebek on haftalık olduğunda bebeğin babası elinde çiçeklerle gelir. Ama gelişi uzun süre hareketsiz sırt üstü yatmak zorunda olduğundan sinirleri yıprana kadına sinir krizi geçirtmekten başka bir şeye yaramaz. Krizin ardından gitse de bu defa elinde mavi güllerle geri gelir. Ama kadın onu kovar. Ne bebeğin en de onun ihtiyacı vardır adama…
“Çok tuhaf bir çift oluşturuyoruz, sen ve ben. Sendeki her şey bana bağlı, bendeki her şey de sana. Sen hastalanırsan ben hastalanırım; ben ölürsem sen de ölürsün. ….“Aynı yazgıyı paylaşan iki yabancıyız, aynı gövdede birleşmiş, birbirini tanımayan, birbirine uzak, iki bilinmez varlık.” (s.30,31)
“Kış varsılların mevsimidir. Varlıklıysan eğer soğuk bir oyun olur, çünkü kürk alırsın, evini kaloriferle ısıtırsın ve de kayak yapmaya gidersin. Oysa yoksulsan, korkunç bir beladır soğuk, karın aklığıyla çevreyi kaplayan güzellikten bile nefret etmeyi öğrenirsin.” (s. 55)

İşe döndüğünde patronu çıkması gereken iş gezisini hatırlatır kadına, yerine gidecek birileri bulunacağı imasıyla. Bebek bu dönemde on dört haftalık olmuştur ve artık dışarıdan da belirginleşmeye başlamıştır. Düşük tehlikesi yeniden bir damla kan ile hatırlatır kendini. Kadın bir süre de hastanede kalır. Doktorun tüm itirazlarına rağmen kadın hastaneden çıkar. İş yolculuğuna çıkacaktır. İşte o gün ilk defa bebeğini hisseder kadın…

“Acı, yaşamın tadı tuzudur, acı çekmeseydik insan olmazdık!” (s.118)
Uçakla yaptığı yolculuk esnasında bir sıkıntı yaşamaz kadın. Gittiği yerde gören kadın hekim de her şeyin yolunda olduğunu onaylar. Kadının içini bir sevinç dalgası kaplar, bebeğe bir beşik kıyafetler ve oynak bir vals çalan bir de müzik kutusu bile alır. 

DAHASI KİTABIMIZDA... 
KİTAPTAN NOTLAR
Öncelikle kitabımız 127 sayfadan ve hamile bir kadının bebeğine yazdığı 32 mektuptan oluşmakta.

Kitapta anlatıcı kadının adı, işi ve diğer karakterlerle ilgili tüm bilgiler bir muğlâklık içermekte. Satır aralarında verilen ipuçlarından bulmaca çözer gibi çözmek gerekmektedir olayları.

Kadının s. 46’da bebeğine seslendiği gibi yıl 1975’tir. Kadın güçlü, kendi ayakları üzerinde duran bir kadındır. 2. Dünya savaşı, fakirlik ve buna benzer pek çok sınavdan geçerek gelmiştir o günlere… Yaşadıkları kadını “dünyanın kötülükleri”ne alıştırmıştır.

Bebeğini doğurmaya karar verişinin ardından başlar bebeğiyle konuşmaya. Her ne kadar kadın bebeğiyle konuşuyor gibi görünse de kadın aslında bir iç hesaplaşma yaşamaktadır ve çelişkilerle doludur. Bir taraftan bebeğine tutkuyla bağlanırken, diğer yandan da yaşamının değişmesinden, özgürlüğünün kısıtlanmasından korkmaktadır. 

Hamile bir kadının bebeğiyle ilgili monologlarını okumak her ne kadar keyifli olsa da yazarın feminist ve Tanrıtanımaz düşüncelerini kitap aracılığı ile söyleme çabası bazı bölümleri sıkıcı kılmaktadır.
Kitabın en can alıcı ve duygusal kısımları bence romanın ilk bölümü, bebeğin varlığını kadının ilk hissettiği an ve kadının bebeğinin öldüğünü öğrendikten sonra bayıldığında gördüğü sanrılar esnasından bebeğin annesi ile konuşma kısımları elbette.

Ancak kadının bebeğini kaybetmemek için dinlendiği günlerde bebeğine anlattığı üç masal da ayrıca çok güzel bence. Tam da büyüklere masallar tadında…

Hamileyken kızıma buna benzer mektuplar yazdığımdan mıdır bilmiyorum, kitaptaki kadının ruh hali beni çok etkiledi. Çoğu bölümde gözyaşlarıma engel olamadım.

Okumayı düşünen tüm kitapseverlere tavsiye edebileceğim, güzel bir kitap.

“Tanrı, tüm kırılmış parçaları yeniden birbirine yapıştıran bir ünlem işareti; bir kişi inanıyorsa eğer, demek ki, çok yorulmuştur ve yaşamını tek başına yönetecek durumda değildir.” (s.118)

“Sen öldün, ben de ölüyorum. Ama hiç önemli değil, çünkü yaşam ölmez…” (s.127)

YEPYENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...