LA FÔRET DES MÂNES etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
LA FÔRET DES MÂNES etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2014 Cumartesi

JEAN CHRİSTOPHE GRANGE - KAİKEN

MERHABALAR,
En sevdiğim Polisiye - Gerilim yazarı Jean Christophe Grange'nin son kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle...


Doğan güneş karardığında,
Geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde
Japonya artık bir anı değil, kabus olduğunda,
Kaiken'in zamını gemiş demektir

Jean-Cristophe Grange'ın Kaiken'i!

I – KORKMAK

Başkomiser Oliver Passan ve ortağı Philippe Delluc (Fifi), peşine düştükleri “Doğumcu” adı verile katilin peşindedirler. Passan katilin Guillard olduğundan neredeyse emindir. Ancak elinde adamı içeri tıkmaya yetecek kadar delil yoktur. Dava kendine verilmemiş olsa da takıntı halinde adamın peşindedir.

“Karnı göğüs kemiğinden pubise  kadar açılmış , bağırsakları yere kadar sarkıyordu. Tam önünde, alevli bir birikinti içinde bir fetüs yanıyordu.” (S.13)

Doğumcu adı verilen katil hamile kadınları hedef seçmekte ve karın göğüs kemiğinden pubise kadar kestiği hamile kadınların bebeklerini göbek bağı hala bağlıyken yakmaktadır. Sahne dehşet vericidir. Bu şekilde işlenmiş dördüncü cinayettir. Ancak olay yerinde ve katilin üzerinde katille eşleştirilebilecek kanıt olmadığından Guillard elini kolunu sallayarak gezmektedir. Passan ve Fifi’nin yaptığı suçüstü de işe yaramaz. Cinayetin işlendiği yer Guillard’ın şirketine aittir, ancak yine yeterince kanıt yoktur. Üstelik bu durum Passan’ın üstleri tarafından uyarılmasına da neden olur. Adam hem zengin hem de nüfuzludur.

“Yasalar suçluları koruyordu, bu pekala bilinen bir şeydi.” (S.43)

Aynı dönemlerde Passan özel hayatında da sıkıntılı bir dönemden geçmektedir. Japon karısı Naoka’dan boşanmak üzeredir. Çift çocukları Shinji ve Hiroki’nin iyiliğini düşünerek çocukları ev düzenini değiştirmeyecek ve birer hafta sırayla çocuklara nezaret edecektir.


“Çünkü aşk diğerinin duygusuyla beslenirdi. Coşku olmadan kalp durur, duygusuzlaşırdı. Tüm paylaşma yetisini kaybederdi. Sonunda da içine kapanarak yalnızlığıyla kendini korumaya çalışırdı.” (S.31)


II – SAVAŞMAK

Passan katilin peşindeyken, kalesi gibi gördüğü evine yapılan saldırılarla da uğraşmak zorunda kalır. Buzdolabına konan cenin pozisyonu verilmiş derisi yüzülmüş siyah perçemli kapuçin maymunu, duş alırken akan ve çocuklarından alındığı tespit edilen kan; açık tehditlerdir. Ancak bunlarla Guillard arasında bir bağlantı kurulamaz. Tüm bunların olduğu zamanlarda Guillard nerede olduğunu kanıtlamaktadır. Dahası o hem gözetleyen hem de koruyan polis memurları da bu duruma şahitlik etmektedir. Dahası Passan’ın evi polis tarafından korunuyorken saldırganın içeri nasıl girdiği de muammadır.

“İğrenilen ve reddedilen bir varlık olarak doğdum. Berbat bir hayat sürdüm, küfür ve hakaretlere maruz kalarak büyüdüm. Bu sefalet benim de İsa gibi yücelmemi sağladı. Kendimi aşmamı ve gelişmemi sağlayan da, çekiğim bu büyük acılar oldu. Ben bütünüm. Ben ateşim ve huzurum. Ölüm ve esenliğim…”(S.)


Çok geçmeden Guillard, Passan’ı da öldürme girişiminde bulunarak kendini yakarak intihar eder. Bu intihar “Anka Kuşu Efsanesi”ne bir göndermedir. Katilin ölümünün ardından Naoka’nın evde kaldığı bir akşam aile yeni bir saldırıya maruz kalır. Herkes uyuduktan sonra köpekleri Diego, öldürülerek cesedi çocukların odasına bırakılır. Olay evi izlemeye devam eden polislerin eve konan kameralardan birinden görüntü alınmadığını fark etmesiyle anlaşılır ve polisler eve giriş yaparlar. Ancak saldırgan kaçar. Kayıtlar incelendiğinde saldırganın kimono giymiş ve Doktor No maskesi takmış bir kadın olduğu anlaşılır. Passan ve ekibi Naoka’dan da şüphelenirler. Çünkü elinde Passan’ın hediye ettiği “Kaiken” vardır. Ancak yapılan incelemelerde Kaiken’in kullanılmamış olduğu anlaşılır. 

“Kalplerin uzaklaşması, bedenlerin uzaklaşması ile başlardı.” (S.72)


III - ÖLDÜRMEK

Naoka ve çocuklar hem Oliver’ın hem de Naoka’nın yakın arkadaşı Sandrine Dumas’ın evine yerleşirler. Sandrine’in dolabında bulduğu kimono ve peruklar Naoka’yı çok şaşırtır. 

Bugüne dek saldırıların kendinden kaynaklandığını düşünen Passan artık hedefin karısı olduğuna inanmaya başlar. Ancak geriye dönüp baktığında 10 yıldır evli olduğu kadını aslında pek de tanımadığını fark eder.

DAHASI ROMANIMIZDA….



KİTAPTAN NOTLAR


Grange benim en sediğim polisiye gerilim yazarlarından biridir. Koloni hariç tüm kitaplarını okumuş bir Grange-sever olarak değerlendirmeye çalışacağım romanı. Romanımız üç bölümden oluşmakta. 1.Bölüm – Korkmak, 2. Bölüm  - Savaşmak, 3. Bölüm ise Öldürmek. 

Öncelikle şunu söyleyebilirim ki, Grange’nin Siyah Kan’da da yaptığı gibi kitabın başında Başkomiser Passan’ın peşinde olduğu katilin kimliği belli. Katilin kimliği belli olunca; Passan’ın Katil’e ulaşma süreci, Guillard’ın katile dönüşme süreci ayrıntılı bir biçimde anlatılarak sonuca ulaşılacağını düşünürken; Katilimiz 227. Sayfada kendini yakarak kitaptan çıkıyor. Bu süreçte ilk düşüncem bir şekilde kurtulmuş olması ve cinayetlerine devam edecek olmasıyken; Passan’ın ailesi tehdit edilmeye devam ediliyor ve 2. Bir şüpheli çıkıyor ortaya…


Ben kendi adıma “Doğumcu”nun kitapta erken öldürüldüğünü düşünüyorum. Öncelikle çift cinsiyetli olması, terk edilmiş ve yetiştirme yurtlarında, koruyucu ailelerle büyümüş olması bakımından ilginç bir katil görünümü çizen katilin romandan çıkması romanın yönünü değiştirmekte. Bir de Guillard’ın öldürme ritüeline, kadınları seçme şekline dair pek bilgi verilemekte. Doğumcu’nun katliamları oldukça geri planda kalmakta birlikte Passan’ın katili takibi ön plana çıkmış.

Guillard’ın bıraktığı yazılı itirafın ayrıntılı verilmemesi de kitabın eksiklerinden. Katilin ruh halini daha iyi anlatacak ayrıntılar bu itirafname ile verilebilirdi.

Ardından romana buzdolabına bırakılan derisi yüzülmüş maymun ile farklı bir boyut kazandırılmakta. Ancak burada merak ettiğim bu sayfalarda henüz ölmemiş olan köpeğin, buzdolabına cenin konurken tepki verip vermediği. Bu noktada cenini koyanın köpek tarafından tanındığını düşündüm. Ama yanılmışım. Zaten Diego’nun yaşamı da uzun sürmüyor.

Romanın başından bu yana ara ara sahneye giren Sadrine şüpheleri çekiyor üzerine. Özellikle Naoka’yı dinlerken içinden geçirdikleriyle. O’nun da ömrü çok uzun olmuyor. Ve romanın başlarından itibaren imalarla sezdirilen Naoka’nın geçmişine doğru yolculuğa çıkıyoruz.


Bu kısımda da eleştirmek istediğim nokta Ayumi’yi bu noktaya getiren psikolojik basamakları Ayumi’nin psikiyatristi tarafından hızla anlatılması ile öğreniyoruz. Bence bu kısımlar daha ayrıntılı verilebilirdi. Mesela bebeklerinden ayrılırken Ayumi’nin yaşadıkları…

Tüm okuduklarımızdan sonra bile Naoka’nın geçmişi bence hala kapalı kutu gibi kalıyor.

Sonuca gelecek olursak; Grange kitaplarının büyük çoğunluğuna hakim olan muğlak ya da kötü sona inat bu roman mutlu sonla bitirilmiş. Galiba yazarımız eskisi kadar katı değil kahramanlarını öldürme konusunda. Bir de mutlaka Ayumi ölürken bir mesajı olmalıydı sanki. Kitap tam bitememiş gibi geldi bana.

Gelelim içerik ile ilgili diğer gözüme çarpan noktalara… Fransa ve Japonya tasvirleri yapılırken; bolca mekân isimleri verilince ben kendi adıma gözümde bu mekanları tam canlandıramadığım için kitaptan zaman zaman kopar gibi oldum.

Anka Kuşu Efsanesi daha ayrıntılı verilebilirdi. Yazarın mitlere karşı ilgisi pek çok kitabında yer alırken burada Katil ile mit arasındaki ilişki yeterince kuvvetlendirilememiş. Sanki konu derinleştirilerek 2 farklı kitap yazılabilirmiş.

Son olarak sayfa 217’dek hatayı da yazmadan geçemeyeceğim. Yayınevine duyurulur.
“Sessizlik uzadı. Naoka elini uzattı ama Guillard tutmakta acele etmedi.”

Ben kendi adıma Grange’nin ilk eserlerini daha çok beğenen bir okuyucu olarak Kaiken’i yeterince güzel bulmadım. Ama kitabın sürükleyiciliği de tartışılmaz ki; 1,5 gün gibi kısa bir sürede tamamladım. Bir de 4-5 sayfalık bölümleri okurken bu bölümü de bitireyim derken; kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz kesinlikle. 

11 Haziran 2013 Salı

JEAN CHRİSTOPHE GRANGE - SİYAH KAN

MERHABALAR;

Yine kan donduran cinayetlere ev sahipliği yapan bir Grange romanını paylaşmak üzere sizlerleyim.. Romanın kitaplığımdaki yerini almasının üzerinden bir hayli zaman geçti ve daha önce de okundu. Geçtiğimiz günlerde okumadığım kitapları ayırırken SİYAH KAN'ı bir defa daha okuyayım dedim ve önceliği ona verdim. 


 ARKA KAPAK

"Güneydoğu Asya'da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hâkim olduğu bir yol.

PARiS.'ilk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun işaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekânda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi'dir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor.

ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!"



ÖZET

Bölüm bir katilin ormanın derindiklerinde, bambuların arasında, tüm delikleri kapatılmış havasız bir kulübe de bir kadını öldürme ritüeli ile başlıyor.
Ardından Limier Gazetesi’nin sözde Kuala Lumpur’daki muhabiri Marc Dupeyrat’ın 7 Şubat 2003 tarihli bir yazısı takip ediyor cinayet ritüelini.  

Yazıda Papan’da, Malezya’nın Güneydoğu kıyısında yer alan Johore Sultanlığı’na ait bir köyde; 1977- 1984 yılları arasında serbest dalış ve limitsiz ağırlıkla dalış şampiyonu , eski bir sporcu olan Jacques Reverdi’nin, öldürdüğü kadınla birlikte bir kulübede Malezyalı balıkçılar tarafından bulunuşuna, balıkçılar tarafından linç edilmekten son anda kurtuluşuna ve cinayet sonrasında Reverdi’nin travma sonrası yaşadığı şoktan dolayı İpoh Akıl Hastanesi’nde bulunduğuna yer verilmektedir.  

 Ayrıca Reverdi’nin daha önce de Kamboçya’da Linda Kreutz isimli alman bir genç turisti öldürmekten tutuklanmasına ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılmasına da yer verilmiştir.
Bu kısımdan sonra olayla Marc Dupeyrat merkezli anlatılmaya başlanır. Marc Dupeyrat’ın piyano çaldığı günlerden, arkadaşı d’Amico’nun ölümüyle girdiği komadan, aynı komayı yine sevgilisi Sophie öldürüldüğünde yaşadığından, paparazzilik yapmaktan Lady Diana’nın ölümünden sonra vazgeçip, cinayet davalarının ve katillerin psikolojilerinin peşine düşmesinden uzun uzadıya bahsedilmektedir.

Marc; elbette Reverdi’nin hikayesine de kayıtsız kalamaz. Onunla ilgili araştırmalar yapıp; makaleler yazmak ister. İlk araştırmasında Marc; Reverdi’nin çocukluğu ile ilgili bilgilere ulaşır.

Reverdi 1954'te Val-d'oise'ın taşrasında Epinay-sur-Seine'de doğmuştur. Sosyal yardım kuruluşunda çalışan annesinin tek çocuğudur. Babası ile hiç tanışmamıştır. Annesi Monique Reverdi 1968’de intihar etmiştir. Bundan sonra Sosyal Hizmetlerin korumasında hayatını devam ettiren Reverdi’nin dalış yeteneği ve zekası da annesinin ölümünden sonra keşfedilmiştir.



Bir çok gazeteci ve araştırmacı görüşmek için katilin peşine düşse de; Reverdi İpoh’dan sonra nakledildiği cezaevinde hiçbir görüşme talebini kabul etmez. Marc’ın aklına farklı bir fikir gelir. Reverdi’nin kurbanlarının hepsinin kadın olmasından yola çıkarak; bir kadın ismi ile Reverdi’yle iletişim kurmaya karar verir.

Elizabeth Bremen, adıyla katile bir mektup yollar, Nanterre Fakültesi’nde Psikoloji mastırı yaptığını ve tez konusu için de Reverdi ve cinayetleri ilgili araştırma yaptığını söyleyerek bilgi ister. Başlangıçta Reverdi; Elizabeth ile pek ilgilenmese de ardından aralarında önce mektupla, ardından e-posta yoluyla yazışmalar devam eder.

Katil Elisabeth’in bir fotoğrafını istediğinde Marc paparazzilik günlerinde birlikte çalıştığı fotoğrafçı Vincent’in stüdyosundan fotoğraf çalar. Fotoğraf, yıldızı yeni parlamakta olan bir manken olan Hatica’ya aittir.

Ardından katilin verdiği şifreli ipuçları yardımıyla Marc sırayla tüm cinayetlere ve katilin cinayet ritüelinin, cinayet itkisinin kaynağına ve nedenlerine ulaşmak için Malezya’dan başlayan bir yolculuğa çıkar. 



KİTAPTAN NOTLAR:

Romanın ilk sayfalarını okuduğumda öncelikle biraz şaşırdım. Grange’nin genel tarzından farklı olarak katil ve cinayet ritüeli romanın başında verilmekteydi. Katilin bulunma aşamasındaki takipten mahrum kalacağımı düşündüm ilkin. Ama elbette öyle olmadı. Grange yine kendini yakışır bir biçimde maceranın içine sürükledi beni. 

Yazar; cinayet ritüeli ve Marc’ın gazete yazısından sonra; Marc’ın hayatını uzun uzadıya anlattığı bölümde Marc ile ilgili verilen en yakın arkadaşı ve sevgilisi öldürüldüğünde girdiği komadan bahsetmesi, cesetleri bulmadan önceki birkaç saati hatırlamaması,  bende soru işaretlerini romanın en başında oluşturdu. Hem Marc’ın hayatında işlenen iki cinayette de cesetleri bulan olması ve komaya girmesi, aynı zamanda annesi babası öldüğünde aynı komayı yaşamaması, ayrıca katillerin cinayet işlerken hissettiklerine odaklanması, Marc ile ilgili şüpheleri romanın en başından itibaren güçlendiriyor. (Hiç değilse sevgilisi ve arkadaşı öldüğünde cesetleri bulan Marc olmasaydı.) 


Yazar her romanında küçük ya da büyük roller verdiği gibi bu defa da yine bir Müslümana romanında Hatica kanalı ile rol veriyor. Yine tam olarak belirtilmese de Hatica’nın uyuşturucu bağımlısı anne ve babası ve yaşamları üzerinden bir aşağılama olduğunu düşünüyorum. Yazarın Türkler ve Müslümanlara açıktan ya da ima yoluyla dokundurmaları Grange okurları için sürpriz değil elbette. Aslında iyi Fransızca bilseydim. Kendisine bu konuda sorular sormak istedim doğrusu.

Yazarın kadın kurban takıntısı da yine devamlılığını sürdüren ayrıntılardan...

Grange okurken bazen sıradan hayatı olan; anne babası da normal olan, normal hayatı olabilen hiç kimse romanlarına konu olamaz mı acaba? Her karakterin mutlaka ya kendinde ya da ailesinde bir sorun bulunmakta. Hem de son derece ciddi sorunlar, bu romanda hem en yakın arkadaşı hem de sevgilisi cinayete kurban gitmiş Marc; annesi babası uyuşturucu bağımlısı Hatica, diğer romanlarında da buna pek çok örnek bulunabilir. Örneğin Sisle Gelen Yolcu’da babası işkenceci olan Anais…

Ve bir de Grange romanlarında bolca anti-depresan kullanılıyor ve bunlar isimleri ve bazen de miktarları ile de veriliyor. Açıkçası bu bana son derece gereksiz geliyor.

Marc’ın komaları da akla Şeytan Yemini’ndeki Eric’in sahte komasını da hatırlatmadı değil doğrusu…

Romanın sonlarında katilini öldüğünü öğrendiğimde bir rahatlama hissettim elbette. Ancak daha 50 sayfa kadar vardı romanın bitmesine. Acaba diğer romanlarının aksine yazar bu sayfalarda farklı ya da mutlu bir sona mı yer verecek derken; katilin Testereyi aratmayan bir takipçisi çıkıyor ortaya. Onu yarım bıraktığını tamamlamak için. Romanın başından beri aslında şüpheleri üstüne çeken bazı yönleriyle de itici gelen karakter katilin yerini almaya çalışsa da; Hatica ikinci katilin elinden de kurtulmayı başarıyor.

Sonuç olarak Grange severleri hayal kırıklığına uğratmayacak son derece hareketli bir kurgusu ve hareket basamakları  ile kendine hayran bırakacak cinsten bir kitap… Okumamış kitap dostlarıma şiddetle  tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

JEAN - CHRİSTOPHE GRANGE - SİSLE GELEN YOLCU

MERHABALAR;



En çok satanlar listesini çıktığı günden bu yana meşgul eden bir kitap ile karşınızdayım.. Grange'ın son kitabı "SİSLE GELEN YOLCU"

Ancak başlarken şunu söylemeliyim ki; Grange'ın Koloni ve Ölü Ruhlar Ormanı hariç tüm kitaplarını okumuş bir Grangesever olarak Sisle Gelen Yolcu'dan Kızıl Nehirler, Siyah Kan, Kurtlar İmparatorluğu, kadar keyif almadım maalesef.. Yazar bu defa psikolojik gerilim tipinde yazmış.. Romandaki cinayetler daha flu bir fon olmuş sadece...


"Ben gölgeyim.
Ben avım.
Ben katilim.
Ben hedefim.
Kurtulmak için tek çarem var: diğerinden kaçmak.
Peki ya diğeri de bensem?" Arka kapak'tan.. (Romanı çok güzel özetleyen sözler...)


"Zil sesi şuuruna kızgın bir iğne gibi saplandı.
Rüyasında güneşte parlayan bir duvar görüyordu. Beyaz duvar boyunca gölgesini takip ederek yürüyordu. Duvarın ne başlangı­cı ne de sonu vardı. Duvar evrendi. Pürüzsüz, göz kamaştırıcı, kayıtsız…
Yeniden zil sesi.
Gözlerini açtı. Yanı başındaki kuvars çalar saatin ışıklı rakam­larını gördü. 04.02. Dirseğinin üzerinde doğruldu. El yordamıyla ahizeyi aradı. Eli boşlukta dolaştı. Dinlenme odasında olduğunu hatırladı. Önlüğünün ceplerini yokladı, cep telefonunu buldu. Ek­rana baktı. Numarayı tanımıyordu. Açtı, ancak cevap vermedi.
Karanlık odaya bir ses yayıldı:
- Doktor Freire?
Cevap vermedi.
- Siz Doktor Mathias Freire misiniz, nöbetçi psikiyatr?
Ses çok uzaktan gelir gibiydi. Hâlâ rüyada olmalıydı. Duvar, beyaz ışık, gölge…"


Mathias Freire Fransa Bordeaux’da bir poliklinikte çalışan psikiyatr’dır. Gece nöbeti esnasında garda tutuklanan bir adam bulunur ve sisli gecede getirilir, adamın elinde bir İngiliz anahtarı, telefon rehberi ve kan lekeleri bulunmaktadır. Kovboy şapkalı bu garip adamın ne yaşadığına dair hiçbir fikri bulunmamaktadır.  

Aynı gece polis merkezine garda bir ceset bulunduğuna dair ihbar gelir, cesedin kafasının yerinde ise koparılmış boğa kafası bulunmaktadır. Cesedin içine bırakıldığı çukurun içinde parmak izine rastlanır ancak parmak izi hafızasını kaybetmiş adama ait değildir.

Cinayeti araştırma görevini Anaïs Chatelet üstlenir. Anaïs hırslı bir kadın polistir. Hafızasını kaybetmiş adamla ilgili bilgi almak sık sık Mathias ile buluşurlar ve yakınlaşırlar. Bu esnada adam adını ve hayatına dair birkaç şeyi hızlı bir biçimde hatırlar. Adamın adı  Patrick Bonfils ’dir. Ancak Mathias adamla ilgili yaptığı araştırmalarda nüfus kaydına rastlamaz.

Hastanede çalışan bir hemşirenin adamı tanıması üzerine adamın birlikte yaşadığı sevgilisine ulaşılır. Mathias adamın “BAVULSUZ YOLCU” diye adlandırılan “psişik bir kaçış” yaşadığını fark eder. Bu durumu ani bir şok ya da üzüntü tetikleyebilmektedir. 

Patrick Bonfils  adamın gerçek adı değildir. Kendi ile ilgili uydurduğu bilgiler tamamen kurgudur. Patrick Bonfils  aslında bu durumun pek de farkında değildir. Mathias Freire, Patrick Bonfils ’i hatırladıklarının da yardımıyla hastaneden çıkarır. Onu ziyarete gittiği bir gün siyah giyen profesyonellerce saldırıya uğrarlar. Patrick Bonfils  ve sevgilisi ölürken Mathias Freire zorlukla kurtulur.


Polisler boğa cesedinin manasını araştırırken bunun tarihte Yunan mitolojisinde geçen bir efsaneye dayandığını fark ederler.(Minos Miti) Aynı zamanda cesedin yanında bulunan parmak izleri de psikiyatr Mathias Freire’ye aittir.  

Mathias Freire ; Patrick Bonfils  gibi kendisinin de daha önceki yaşantısına dair hiçbir şey hatırlamadığını fark eder ve  hem geçmişini hem de katil olup olmadığını araştırmak için geriye doğru yolculuğa başlar. Peşinde onu yakalamak isteyen Anaïs Chatelet ve öldürmek isteyen silahlı profesyoneller vardır. 


Kovalamaca Fransa’nın çeşitli şehirlerinde tüm hızıyla devam eder.  Mathias Freire; Victor Janusz ismiyle ve evsiz olarak yaşadığı Marsilya’ya kendini bulmaya gider. Burada kıyafetlerini emanet dolabına bırakıp; eski kıyafetler girerek sokaklara evsizlerin arasına karışır. Amacı kendini tanıyan kişiler olup olmadığını anlamaktır. Burada kendini tanıyan birkaç kişi ile birlikte zaman geçirip kendi geçmişine ulaşmaya çalışır. 

Olympos katili adıyla aranan, İkaros cinayetini işleyen kişi olarak arandığını öğrenir. Cinayet mahallinde bir başka evsiz tarafından görülmüştür.  Sürekli “Matruşka” diye sayıklamaktadır. Burada da silahlı profesyoneller tarafından saldırıya uğrar. Polis de araştırmalara devam etmektedir. Anaïs Chatelet bonfils’i öldüren adamların kullandığı aracın insanlar üzerinde de deneyler yapan Metis adlı şirkete ait olduğu bilgisine ulaşır. Şirket çok nüfuzlu ve etkindir. 


Anaïs Chatelet  ve polisler peşine düşmüşken kendisine Narcisse diye seslenen delilerin arasına karışarak onları atlatmayı başarır. Artık deli ressam Narcisse’tir. Akli dengesi bozulmuş insanların sanatla iyileştirilmeye çalışıldığı bir kliniktedir artık. Son derece başarılı bir ressam olduğunu ve kendini farklı biçimlerde resmettiği oto portrelerinin sergilendikleri galeride satıldığını öğrenir. 

Yaptığı resimlerinin aynı zamanda birer “pişmanlık” olduğunu öğrenir. (pişmanlık sanatçının üzerinde pek çok değişiklik yaptığı resimdir, bu tarz resimler x-ray cihazıyla görüntülendiğinde alttaki çizim görülebilir.) Bunun üzerine resimlerinin satıldığı adreslere tek tek uğrayarak resimlerine ulaşmaya çalışır. Bu resimlerden ulaştıklarının filmini çektirdiğinde; alttaki resmin cinayetleri gösterdiğini fark eder. Cinayet sahnelerinde kendisi de vardır. 

Saldırıya uğrayıp, saldırganların elinden kurtulduğunda hastanede polisler tarafından gözetim altına alınır. Hastanede çekilen röntgenlerde burnuna yakın bir bölgede oval bir implant olduğunu öğrenir. Polislerden kaçıp kurtulduğunda kaldığı otel odasında bu nesneyi burnunu lavaboya vurup, burnunu kırarak; çıkarır. 


Narcisse iken resimlerini yaparken kullandığı rafine ketenyağının tedarikçisi sayesinde Narcisse’den önceki kişiliğine geri döner; Nono(Arnoud). Nono’nun kaldığı Paris’teki stüdyo dairenin adresine ulaşır ve orada kalmaya başlar. 

Orada kaldığı esnada ziyaretçileri vardır. Ziyaretçileri sayesinde sahte evrak düzenleyen bir çeteyle çalıştığını öğrenir. Bu durum Mathias Freire’nin doktorluk yaparken; kullandığı diploma ve sertifikaları nasıl elde ettiğini de açıklamaktadır. Ama tıp bilgisinin kaynağı muallâktır. …


Romanımızın 5. kaçış karakteri François Kubiela... Ancak François Kubiela'nın kim olduğunu, cinayetlerin nasıl işlendiğini, Mathias Freire'nin burnundaki implantın ne işe yaradığını, Matruşka'nın romanda ne anlama geldiğini öğrenmek için romanı okumak gerekiyor elbette. 


KİTAPTAN NOTLAR:

Kitap Grange’n önceki bazı kitaplarında yaptığı gibi iki ana karakter üzerinden devam etmektedir. Bir yandan Mathias Freire kendi kimliğini ararken; diğer yandan ise  Anaïs Chatelet adlı genç polis amiri de onu takip etmektedir. Anaïs garda bulunan hafızasını kaybetmiş adam kendisine getirildiğinde, davayı çözümlerse hızlı terfi edeceğini düşündüğünden son derece isteklidir. Ancak işler istediği gitmez.. Karakterimizin babası da son derece renkli ?!... Jean-Claude Chatelet ünlü şarap üreticisidir ve aynı zamanda Şili’de bulunan işkencecilerden biridir. Metis ile de ilişkisi vardır. Bu nedenle Anaïs Chatelet babasının olaylarla ilgisini öğrendiğinden beri onunla görüşmemektedir. Zengin babanın polis memuru kızı...Anaïs'in içinde bulunduğu psikolojik durumu açıklamak adına babasıyla ilgili bölümler yerinde olmuş.

Romanın başlarında Patrick Bonfils'in kaldığı hastanedeki bir hemşire tarafından tanınması biraz zorlama olmuş.. Yazar Bonfils'in daha önceki yaşantısına ulaşırken daha çarpıcı bir yol izleyebilirdi. Kendisinin de "Bavulsuz yolcu" olduğunu anlaması biraz sıradan olmuş.. Odanın ortasındaki bol koliler ne zamandır oradaydı acaba? Ama karakterler arası geçişler güzel yapılmış, bağlantılar sırıtmamış...

Başkahramanız Mathias'ın implantı çıkarma sahnesi son derece çarpıcı olmuş.. Bonfils'in burnunu öldükten sonra kesilmiş olmasının nedeni burada az da olsa açığa çıkıyor. Tabi implantın işlevini öğrenmeniz için daha fazla sayfa okumalısınız...

Yazar ikizlere olan ilgisinden midir bu kitapta da ikizlerle ilgili bilgi ve görüşlere yer vermiş.. Yine yazarın yinelediği bir husus da Fransızlar dışındaki etnik kökenleri tamamen olmasa da aşağılaması. Türklere bir çok kitabında yaptığı göndermeler bu kitabında yok ama bu defa da Araplara, Arap kökenli bir hayat kadını ile gönderme yapmış... 

Bir çok kitabının aksine polis karakterinin kadın olması farklılık olmuş ve polis tam olarak belirtilmese de romanın sonuna kadar yaşamayı başarmış..

Yazımın başında da söylediğim gibi Grange'ın bu romanı daha çok Psikolojik- Gerilim olmuş. Cinayetler flu bir fon oluşturmuş. 

Yazarın roman boyunca açıklama yapmak ve daha çok bilgi vermek adına yazdığı bazı bölümler sıkıcı olmuş maalesef... Bazı bilgilere okuyucunun kendisinin ulaşması daha çekici geliyor bana... Ama yazarın yazım aşamasındaki araştırmalarını da yabana atmamak lazım elbette... 

Son Olarak; Yazarın daha eski kitaplarında Leyleklerin Uçuşu, Siyah Kan, Kızıl Nehirler, Kurtlar İmparatorluğu, Şeytan Yemini gibi benimsediği tarzın biraz dışında olsa da  Psikolojik - Gerilim severler için okunabilir bir kitap diye düşünüyorum ve tavsiye ediyorum... 

BU AKŞAMLIK BU KADAR.... SEVGİLER...

Özet bölümünde BURADAN yararlanılmıştır..
 














Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...