KÖY ROMANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KÖY ROMANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2019 Pazartesi

YAŞAR KEMAL - YILANI ÖLDÜRSELER

MERHABALAR, DEĞERLİ KİTAPLARIM OLMADAN ASLA OKUYUCULARIM;


“Anavarza kayalıkları onun için bu yankılardır, bu kurşun sesleridir, bu kokudur. Anavarza göğünde kanlı kartallar döner. İyi anımsıyor. Onun her zaman en korkunç anısıdır bu kurşunlu gece, bu yankılar, bu sabah sabah kartalların süzülmeleri.” (Sayfa 8)


ARKA KAPAK
Hasan aile onuru uğruna akrabaları ve köylülerin baskısıyla annesini öldürmek zorunda kalır. Dokuz yaşında işlediği bu cinayeti hiçbir zaman aklı almayacak, kabullenmeyecek ve anlamlandıramayacaktır. Toplumsal cinnetin bir çocuğu katil olmaya sürüklemesinin romanı Yılanı Öldürseler kurban kavramına odaklanır. 


“Zengin yaratısı, Yaşar Kemal'i herkese seslenen zaman ötesi büyük klasiklere yaklaştırmaktadır.” 
- Michel I. Makarius, Jeune Afrique, (Fransa) 



“Yılanı Öldürseler'deki derinlik hem ekonomik ve toplumsal yanları gösterilerek işlenen temanın anlamsal yoğunluk taşıması, hem de roman kişilerinin karakteristik özelliklerinin başarıyla işlenmesinden kaynaklanır.” 
- Feridun Andaç, Yazınsal Gerçekçiliğin Boyutları-



“Susmanın büyük ustası olmuştu. Konuşunca da, adamını bulunca veryansın ediyordu konuşmaya.” (Sayfa 21)


ÖZET
Kitabımıza , yazarımızın çoğunlukla fon olarak seçtiği Çukurova, hatta bu defa kendi doğduğu köy olan Hemite köyü mekan olmaktadır. Dünyalar güzeli Esme, Abbas’ı sevmektedir. Anavarza kayalıklarında gizlice buluşmaktadırlar.  Esme ile Abbas evleneceklerdir. Ancak Halil de Esma’ye göz koymuştur. Ne kadar ikna etmeye çalışsa da Esme Abbas’tan vazgeçmez. 


Abbas, Esme Yüzünden birkaç kişiyi yaralamış, kaçak durumundadır. Bunu bilen Halil, Abbas ile  Esme’nin Anavarza kayalıklarında buluştuğu bir anı fırsat bilerek, Jandarmaya haber vererek Abbas’ı yakalatır.


“Senin hiçbir günahın yok bacım,” diyordu Mustafa. “Gene de sen burada durma git. Seni öldürecekler bacım. Seni öldürmüyorum, diye anam benimle konuşmuyor.” (Sayfa 35)

“... Senin ölüm kağıdın boynunda asılıp durur. Seni kimse öldürmezse anam seni, kendi öz oğlun Haşana öldürtür...” (Sayfa 36)


“Oğlum yanımda yokken yaşamaktansa, oğlum yanımdayken ölmek daha iyi...” (Sayfa 37)

Abbas’ın yokluğunu fırsat bilen Halil, yanına aldığı arkadaşları ile Esme’yi kaçırır. Irzına geçilen Esme; Halil ile evlenmeye mecbur olsa da bir sene boyunca oğlu Hasan’ı kucağına alana kadar konuşmaz. Kaderine razı gibi görünse de Esme Abbas’ı sevmekten vazgeçmez.  


Hapisten çıkan Abbas ilkin Esme’nin evine gelir. Esme onu gönderir. Ancak çok geçmeden Abbas; Esme ve Hasan ile aynı sofrada yemek yemekte olan Halil’i öldürür. Esme’yi kaçırır. Altı yaşındaki Hasan bu esnada babasının ölüsü ile evde kalmıştır. Ancak Abbas köylülere yakalanır. Abbas’ı öldüren Halil’in kardeşleri Esme’yi de döverler. Tüm köylü tarafından özellikle de Halil’in annesi tarafından Halil’in katili olarak Esme kabul edilir. Esme ölmeden Halil’in kanı yerden kalkmayacak, mezarında rahat yatamayacaktır…


“O kadar kan döküldü ki bu köyde, kanda boğulacağız.” (Sayfa 38)


“Tetikte bekliyordu Esme. Oğlundan korkuyordu. Bu sessizlik oğluna bir şeyler yapacaktı.Eli yüreğindeydi.”  (Sayfa 51)


Hasan’ı da bu sözlerle bilemeye başlarlar. Her şeyin farkında olan Esme Hasan’ı alıp kaçmayı denese de Halil’in kardeşlerine yakalanır. Esme çaresiz kendisi için hazırlanan sonu bekler.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Uzunca bir süredir blogumda paylaştığım kitapları listelemeye başladım. Okuma listesi oluşturma bakımından faydalı bir çalışma oldu benim için. Listeyi oluşturduğumdan beri beni rahatsız eden bir şey oldu. Çok sevdiğim hatta; kitaplarını set halinde aldığım pek çok yazar blogumda layık olduğu yeri alamamış maalesef. 


““Ananı öldürme,” dedi. Ananı öldürme Hasan. Anan gibi dünya güzeli öldürülmez zaten. Anan değil, yedi kat yabancı olsa böyle bir güzele insan kıyamaz. Allah'ın özenip bezenip bin yılda yaptığıdır anan gibisiler, onlar Allah'ın yeryüzündeki sevgilileridir. Hasanım, Anan Allah'ın sevgilisidir.” (Sayfa 52)

Bunun bir sebebi; kitaplarını blogdan önce okumuş olmam. Diğer sebebi de okuma zevkime yeni yazarlar eklemem. Yaşar Kemal tartışmasız benim en sevdiğim Türk yazarı diyebilirim. Hatta haddim olmayarak, Nobel Ödülü’nü de en çok hak ettiğini düşündüğüm yazardır kendisi. Blogumda İNCE MEMED DÖRTLEMESİ, DAĞIN ÖTE YÜZÜ ÜÇLEMESİ ve AĞRI DAĞI EFSANESİ'ne yer vermişim.


Blogumda daha fazla Yaşar Kemal olmalı  diye düşündüm. Üstüne Türkiye gündemini meşgul eden kadın cinayetlerini tartışırken blogda yer vermek de şart oldu. Geçmişte okuduğum kitaplara göz gezdirirken; elime Doğubayazıt anılarımı da tazelemesi bakımından Ağrı Dağı efsanesine gitti. Ardından “Yılanı Öldürseler” geldi. 


“... Allahın sevgilisini öldürürseniz Allah hepinizi süründürür, başınıza taş yağdırır, hastalıklardan kırılırsınız.” (Sayfa 56)


Yaşar Kemal, Yılanı Öldürseler romanını ilk kez  1976'da Cumhuriyet gazetesinde tefrika olarak yayımlamıştır. Romana esin kaynağı olan annesini öldürdüğü için hapse giren çocuk ile 1950 yılında Kozan Hapishane’sinde tanışmıştır.  Ben de kitabından önce Yılanı Öldürseler ile ilkin filmi ile tanışmıştım. 1981 yılında Türkan Şoray’ın yönetmenliğini ve başrol oyuncusu olarak yer aldığı film özellikle Aliye Rona’nın oyunculuğuyla çok etkilemişti beni.


“İnsan anasına kıyamaz, ana kokusuna doyamaz.” (Sayfa 71)

Yazarın babası da 5-6 yaşlarındayken camide öldürülmüştür. Bu anlamda Hasan ile Yaşar Kemal’in hayatı arasında bir benzerlik vardır. Filmde Hemite köyünün kullanılması, Anavarza Kayalıkları ile köyün yakınlığından yola çıkılarak kitaptaki köyün de yazarın köyü olduğu düşünülmektedir.


“Kadınları çocuklara öldürtürler..” (Sayfa 72)

Buradan hareketle söylemeden edemeyeceğim; Yaşar Kemal’in eserleri Türk Sineması’nda bolca yer almış, Türk Sineması'na katkı sağlamıştır. Yılanı Öldürseler dışında, İnce Memed, Ağrı Dağı Efsanesi, Beyaz Mendil, Namus Düşmanı, Ala Geyik, Ölüm Tarlası, Yer Demir Gök Bakır…
  

102 sayfalık kısacık bir kitap. Ancak kitap bittiğinde insanın yüreğine ağırlık çöktürüyor. Konusu bakımından mekân ve zaman bakımından zamansız bir kitap. Çünkü hala günümüzde benzer olaylar devam etmekte, kadına şiddet olayları benzer sebeplerle maalesef yaşanmaktadır.


“Kırlangıç yuvasını bozmak, gözünün içine bile yapsa kırlangıç yuvasını, günahların en büyüğüydü. Köyde kırlangıç yuvası bozduğundan dolayı çolak olmuş birkaç kişi vardı. Birkaç kişi de titrek olmuştu. Elleri ayakları, gövdeleri titreyerek dolanıyorlardı köyün içinde.” (Sayfa 73)

Kitabı set olarak 2004 yılında Yapı kredi’nin yeni çıkardığı zamanlarda almıştım. Kapak tasarımı bence çok güzel. Ayrıca kitap içindeki çizimler de yine Abidin Dino'nun muhteşem elinden çıkmış. Kapak ile ilgili yapacağım tek olumsuz eleştiri, arka kapak yazısında Hasan’ın annesini vuracağının yazılması. Filmi izlememiş ve kitabı ilk defa okuyan okur için bence verilmemesi gereken bir ayrıntı.


“Yılan yağacak Çukurun üstüne... Ateş yağacak... Çekirge yağacak, solucan, kaplumbağa, böğürtleç, kertiş yağacak... Adana selden, Ceyhan yelden, Misis yılandan, Tarsus bataktan gidecek... Anavarza yanmış harap olmuş... Sinekten, karıncadan gidecek Anavarzada kim kalmışsa, ne kalmışsa...” (Sayfa 84)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…

26 Nisan 2019 Cuma

FAKİR BAYKURT - KAPLUMBAĞALAR

MERHABALAR KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU TAKİPÇİLERİ…


“KAPLUMBAĞALAR”, benim üniversite yıllarında okuduğum, Köy Enstitülerini anlatan romanı “YILANLARIN ÖCÜ” romanından sonra okuduğum ikinci Fakir Baykurt romanı.


Köy romanı dendiğinde Türk Edebiyatı’nda ilk gelen isimlerden sayılan Fakir Baykurt bizleri kaplumbağaların önderliğinde ; Anadolu bozkırına götürüyor. Roman için seçilen mekân Ankara’ya 100 km uzaklıktaki bir Alevi köyü Tozak. Fakir, kurak bir köy. Yazar harman kaldırma dönemi buğday hasadı ile başlıyor romana.


Romana başlamadan önce dört sayfalık Önsöz’den başlamak istiyorum. Yazarın “YILANLARIN ÖCÜ” romanının film gösterimi  sırasındaki anlatımından yola çıkarak romanın nasıl yazıldığı sorusunun cevabı niteliğinde olmuş yazı.

“(...) Halkı selamlamak için perdenin önüne çıktığım zaman alkış, ıslık birbirine karıştı. (...) Birkaç saniye sonra, kıran kırana bir dövüş başladı. Başkentli seyirciler kravat kravata geldi. Hınçla, istekle vuruşuyorlar. (...) Birtakım sersemler gerçeği tekmeyle, yumrukla örteceğini sanıyor. (...) Getirdiğim öykünün kendilerine batan yerleri vardı tabii. (...)kafamdaki romanı yazdığım zaman ne yapacaklar acaba?”


 “Bu roman,her türlü teknik ve elektronik araçların büyük gelişmeler gösterdiği ve üretkenliği alabildiğin arttığı bu dünyada,yiyeceği yıllık zahireyi,yanıp kül olmuş topraklardan parmaklarıyla toplamaya çalışan ve varlığını sürdürebilmek için istekle üreten Türk köylüsünün hayatından kesittir.”

Yazısını da şöyle bitirir. Köylülere ithafen… “Oturup yazdım. Kaplumbağalar odur, onlarındır.” der. “Acı, buruk bir roman oldu.” diye ekler. En çok da yumrukçu ya da neme gerekçi aydınların değil köylülerinin okumasını, severse onların sevmesini, ıslıklarsa onların ıslıklamasını istediğini belirtir. 


ARKA KAPAK

Tozak köyü şu koca yeryüzünde, kıyıda köşede kalmış bin yamalı bir yoksul yorganı, alabildiğine kurak, bakımsız, unutulmuş. Ahalisi desen günümüz köylüsü: Hâlâ devletten medet uman, “Hökümetimiz en iyisini bilir” diyen, cahil, kaba saba ama bir o kadar çalışkan, sahici ve vicdanlı. Köyün Eğitmen Rıza’sı, Muhtar Battal’ı ve akıllı delisi Kır Abbas’ı gün olur akıl yürütür, el ele verir, köylüyü de peşine takıp bir bağ kurar, hem de taşlı bir tarlada, bin bir emekle, özveriyle ve gece gündüz çalışarak. Tam ağızları üzümlerle tatlandı, yürekleri umutla doldu derken, hiç ummadıkları bir anda hükümetin tokadını yerler... ama ne tokat! Bir anda, bürokrasinin çarkında bir çapak olup çıkarlar. Hak hukuk ararlar aramasına ama neyin hakkı, neyin hukuku?
Mazimizde yer etmiş ama bugün hala varlığını sürdüren sorunlara değinen, yalın ama zengin bir dille yazılmış, özgün ve aydınlık bir edebiyat eseri olan Kaplumbağalar, yaratıcı ülkemiz köylüsünün olduğu kadar, onun bürokrasi karşısındaki çaresizliğinin ve cehaletinin de hikayesini anlatıyor.


ÖZET

 “Gecenin düşleri, gündüzün işlerinden, gündüzün belasından daha çok yoruyor, daha çok eziyor Tozaklıları.” (Sayfa 107)

Roman, Ankara'ya 100, Kızılırmak'a 15 km uzaklıkta bulunan Tozak köyünde geçmektedir.(Bugünkü Tozaklı köyü sanıyorum) Olay karakterlerin konuşmalarından hareketle Atatürk’ün ölümünden sonraki süreden 1960’lı yılları kapsamaktadır. Araştırdığım kadarıyla Türkiye’de ilk arazi kadastrosu 1950 yılında yapılmaya başlanmıştır. Buradan hareketle romanın geçtiği tarih aşağı yukarı bahsettiğim dönemi kapsamaktadır.

Tozak, çevresi Sünni köyleriyle çevrili bir altmış hanelik bir Alevi köyüdür. Köy kuraktır. Köylüler, geçimlerini ektikleri, buğday (ki ondan da bazen tohum ektikleri kadar buğday almaktadırlar) ve hayvancılıktan sağlamaktadırlar. Köy Ankara’ya bu kadar yakın olmasına rağmen bir o kadar da uzaktır aslında.



Alevi geleneklerini sürdüren köy halkı, düğünlerde eğlencelerde içmek için şarap yapmak için üzüm almak isteseler de Sünni köylerden alamamaktadırlar. Sünniler şarap yapmak üzere üzüm satmayı haram sayarlar. Köye gelen üzüm satıcıları da üzümü ve kili buğday karşılığı satsa da çoğu köylü üzümün tadını bile bilmez. Hal böyleyken köyün eğitmeni Rıza; eğitmen olmak için enstitüde okurken öğrendiği bağ yetiştirme teknikleri ile köyde bağ yapma, üzüm yetiştirme teklifinde bulunur. Köyün ileri gelenlerinden Kır Abbas ve Muhtar Battal ile ölçüp biçtikten sonra köyün Purluk denen bölgesinin Rıza’nın gördüğü Mahmudiye’de gördüğü bağların toprağına ve havasına çok benzemesinden dolayı buraya bağ yapmaya karar verirler. İlk sorun bahsi geçen toprağın taşlık olmasıdır. İkincisi ise köylünün kabul edip, etmeyeceğidir..
Kır Abbas’ın kardeşinin oğlunun düğününde konuyu köylüye açarlar. Her ne kadar köylünün aklına başta yatmasa da; bol bol üzüm yemek, pekmez kaynatmak, şarap yapmak fikri onları cezp eder. Bu fikirlerinde onları köye gelip, okulu denetleyen Hamdi bey de destekler. Yardım sözü verir.


“Milleti tenzih ederim! Ölmemiştir, hem de ölmeyecektir! Şu yaz gelince damların üstünde, yıldızların altında yatanlar öyle bin canlı ki, kimse bunu bilmiyor. Bu gelinler, bu çilekeş analar, her kıtlıktan, savaştan, askerlikten sonra milleti yeni baştan fışkırtıyorlar! Çok mutlu bize ki, ayrık otu gibiyiz, eşekler kemirdikçe yeniden bitiyoruz. Neden? Hep bu insanların gücünden, onların canlı suyundan!” (Sayfa 324)

Çok geçmeden köylüler, ölçerek her haneye iki dönüm arazi düşecek biçimde yüz yirmi dönümlük araziyi ölçüp biçerler. Ve bağ ekimine uygun biçimde toprağı aktarır, taşlarından temizlerler. Ziraat dahil kimseden yardım görmeden çubukları bulup, bağları ekerler. Bağı hayvanlardan korumak için hendek kazıp, bağa gittiklerinde kullanmak için bir de kuyu yaparlar.


Kır Abbas öyle sevinçlidir ki; yorganını yatağını toplayıp, bağda yatmaya, bağın gönüllü bekçiliğini yapmaya başlar. Çok geçmeden kaplumbağalar da Purluk’a akın etmeye, yuvalarını buraya yapmaya başlar. Çünkü bağın serinliği onları güneşin yakıcığından kurtarmaktadır. Karınlarını da bağın yapraklarından doyurmaktadır. Kır Abbas da onları koruyup, kollamaktadır. bağın yeşermesinin sevincini üçüncü torununa “Yeşer” vererek kutlar adeta.
Birkaç yıl sora verdikleri emeğin karşılığını alırlar ve ilk ürünü alırlar. Şenlikli, eğlenceli kendilerine yakışır bir bağ bozumu yaparlar. İlk ürünlerinden Ankara yoluna çıkıp, arabaları durdurup, saçı yaparlar. Pekmez kaynatır, şarap yaparlar. Ama mutlulukları çok sürmez.
Bir akşamüstü, köye havadan ka­ra bir şey düşer. Düşen şey, meteoroloji gözlem aracıdır. Köy­lü, çok çekinir ve bu yabancı cisimden korkarlar. Bu cismi okulun bir odasına kapatırlar. Bu bir uğursuzluk emaresi gibidir.


DEVAMI KİTABIMIZDA...




KİTAPTAN NOTLAR

Olay örgüsü, Kır Abbas, Eğitmen Rıza ve Muhtar Battal etrafından biçimleniyor. Köye gelip gidenleri, diğer köylüleri de sayarsak, oldukça kalabalık ama bir o kadar da sade bir kahraman kadrosu eşlik ediyor romana. Çok istekleri olmayan, sade, oyun hile bilmeyen, çalışkan, devletten çekinen bir Anadolu köylüsü çıkıyor karşımıza.

Romanda yazarın kullandığı dil öyle güzel kullanılmış ki; yazarın bu konudaki başarısına hayran kalmamak elde değil.  Romana başlamadan önce yazar tarafından yazılmış “Yılanların Öcü” kitabının filminden sonra yaşadıkları ve kitabı yazamaya nasıl karar verdiğini yazısı ilgi çekici bu yazı kitabı bence daha anlamlı kılıyor.

Yazar kitabında kaplumbağaları ve onların köylüyle iç içe geçmiş yaşantısını çok güzel anlatır. Kır Abbas’ın bir anlık öfkeyle, ters çevirip, sıcakta ölümüne sebep olduğu, yine Kır Abbas’ın torununun beşiğine asmanın uğurlu sayıldığı için öldürdüğü yavru kaplumbağalar, Kır Abbas’ın kaplumbağa benzeyen gözleri, kaplumbağa sırtına benzetilen eller…

Yazarın kaplumbağa alegorisini sıklıkla kullanması, kitabına adını vermesinin altındaki sebep acaba nedir diye merak ettim. Aklıma, devlet işleyişindeki yavaşlığa gönderme olarak Osman Hamdi tarafından yapılan "Kaplumbağa Terbiyecisi" gelince acaba yazar bir gönderme mi yapmış diye düşünmeden edemedim. Bir taraftan da kaplumbağanın direnci, uzun yaşaması, küçük ama emin adımlarla ilerleyişini acaba köylülere mi benzetti diye düşündüm.



Söz etmeden de geçemeyeceğim. Tasvir yapan, uzun uzadıya anlatım, açıklama yapan pek çok başarılı yazar vardır. Ancak diyalog yazmak bence ayrı bir ustalık gerektirir. Yazarın ikili ve çoklu diyaloglardaki başarısını takdir etmemek elde değil. Kitaptaki diyaloglar ayrıca hoşuma gitti. 

(...)"Büyükle büyük, küçükle küçük olsun. Gönül kibir tanımasın. Düşenlerin, darda kalanların dostu olsun. Unutulmuşların, aranıp sorulmamışların, gariplerin arkadaşı olsun. İşleyecek işi, herkesle yiyecek aşı olsun. Büyüsün, iyi bir insan olsun. Adı da, bağlar yeşerince doğdu, Yeşer olsun!"

(...)"İyi ad!" dedi Cennet Kadın. "Ama duyulmamış!" 

(...)Yüreğimin derinlerinden söyledim. Duyarak söyledim. Nasıl duyulmamış! Duymayan duysun! Yeni doğan torunumun adı Yeşer olsun!” (Sayfa 159) 


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

21 Ocak 2019 Pazartesi

CENGİZ AYTMATOV – BEYAZ GEMİ

MERHABALAR;

KİTAPLARIM OLMADAN ASLA'NIN SEVGİLİ TAKİPÇİLERİ...

“İki masalı vardı onun. Biri kendisinindi, bu masalı kimse bilmezdi. Ötekini ise ona dedesi anlatmıştı. Sonra ikisi de yok olup gitti. Şimdi anlatacaklarımız bununla ilgilidir.” ( Sayfa 5, Kitaba başlarken…)

Aytmatov denince çoğumuzun aklına "SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM" gelir. Bir filmde karakterlerin biri diğerine "BEYAZ GEMİ"yi hediye ettiğinden beri merak ettiğim kitaplardan biridir; Beyaz Gemi. Geçtiğimiz günlerde okul kitaplığına hediye gelen kitapların içerinde görünce bu güzelliği ilk okuyan ben olmak istedim. Kitap kolisinde bu güzellikle karşılaşmak beklenmeyen bir armağan gibiydi.Okuduğum ilk Cengiz Aytmatov kitabıydı. Bu keyifli okumayı paylaşmak istiyorum sizlerle...


ARKA  KAPAK

İyi yürekli dedesinin himayesine terk edilmiş küçük oğlan balık olmayı, böylece Isık-Göl’de yavaşça seyreden beyaz gemiye ulaşmayı düşler. Gemide hiç görmediği babası vardır; çocuğun yanı başındaysa engin ve korkutucu bir orman... Dedesi hamarat Momun küçük torununa kimsesiz çocukların ve ormanın koruyucusu Boynuzlu Geyik Ana’nın masalını anlatır durmadan. Boynuzlu Geyik Ana ormanın içinden elbette çıkıp gelecektir; gelişiyle insan gaddarlığının bütün gerçekliğini gözler önüne sererek…

 “Dedemin daha bir nice masalı vardır! Kimi üzücüdür, kimisi acıklı, insan dinledikçe gözleri yaşarır. Ama ben bunlardan en çok Boynuzlu Geyik Ana masalını severim. […] Bu masalı sen de biliyor musun, baba? Dedem masalda anlatılanların hepsinin doğru olduğunu söylüyor. Bir zamanlar olmuş bu şeyler. Biz hepimiz Boynuzlu Geyik Ana'nın çocuklarıymışız.”


ÖZET
Roman annesi ve babası ayrılınca dedesi tarafından büyütülen yedi yaşını doldurmuş, sekizine basmakta olan bir çocuğun gözünden dünyayı anlatmaktadır. Isık –gölü kıyısında San-Taş vadisinde korucuların evlerin bulunduğu orman kenarında yaşamaktadır kahramanımız.  Burada topu topu üç ev vardır. Dedenin ikinci eşi olan nine ile dedeyle yaşamaktadır küçük çocuk.

“Peygamber olan peygamberliğini bilmez ki! O da hepimiz gibi insandır. Yalnız haydutlar bilirler haydutluklarını.” (Sayfa 45)

İkinci evde dedenin kızı Bekey teyze ile damadı Orozkul yaşamaktadır. Orozkul orman işçilerinin amiri konumundadır. Aynı zamanda Momun’un kızı ile evlidir. Çocuğu olmayan Orozkul, içki içip, eşini sürekli dövmektedir. Momun ise buna seslenememektedir; çünkü Orozkul'un yanında çalışmaktadır. Yaşlı olduğu için bu saatten sonra başka yere gitmeye cesareti yoktur. Aynı zamanda nine de Momun’a engel olmaktadır. Üçüncü evde Seydahmet ve karısı bebekleriyle yaşamaktadırlar. 


“Avunduğum başka bir şey daha var: İnsanın çocuksu, temiz vicdanı tohumun içindeki öz gibidir. Bu öz olmadan hiçbir tohum gelişemez ve bizleri ileride ne beklerse beklesin, insanlar da yaşadıkça hak,doğruluk denen bir şey de var olacaktır.” (Sayfa 182, Kitabı bitirirken;)


Dedesinin anlattığı masallarla büyüyen çocuğun hayal dünyası oldukça zengindir. Sürekli hayaller kurar. Kendince isim verdiği kayalarla konuşur. Dedesinin dürbününü eline alıp çevreyi seyredip düşünür. Dürbününden sonra en yakın arkadaşı dedesinin kaptıkaçtı çerçisinden aldığı okul çantası olur. 
Özellikle,  çocuk Boynuzlu Geyik Ana masalını çok sevmektedir. Aynı zamanda dedesiyle birlikte bu masala inanmaktadır. 


Dedesinin yaptığı gölün sığ bölümünde taşlarla çevirdiği havuzda yüzen çocuk balık olmayı istemekte ve böylece Isık Göl'deki Beyaz Gemiye ve hayalindeki babasına kavuşacağı günü düşlemektedir. Düşlerinde babasıyla konuşmaktadır.

"Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!"

DEVAMI KİTABIMIZDA....


KİTAPTAN NOTLAR

Kitabı kapattığımda içimde biriken, üzüntü, acıma, öfke gibi duygulara engel olamadım. Kitaptaki çocuğa sıkı sıkı sarılmak istedim.  İyi ki öğretmenim, iyi ki sıkı sıkı sarıldığım çocuklarım var. Kitabın duygusallığıyla kiminin gözlerinin ışığında, kiminin kurduğu hayallerde gördüm roman çocuğunu.  Derinden hissettim bekleyişini, çaresizliğini.

Yazarı ilk defa okumakta birlikte yazarın kahramanın başından geçenleri okuyucuya hissettirme gücü beni etkiledi. Koşarken çocuklar birlikte nefes nefese kalıyorsunuz, inandığı değerler yıkılıp gidince, onunla yıkılıyorsunuz. Muhteşem bir anlatım olmuş bence. 

Yazarın geçmiş ile gelecek arasında masal yardımıyla köprü kurması da çok güzel olmuş. Dedemin de anlattığı bir masal vardı. bazen hatırlarım. o geldi aklıma .Kısacası kitap yüreğime dokundu. 

Bu ayki alışverişime yazarın kitaplarından eklemek niyetindeyim. Önerileri olanlar varsa; paylaşırlarsa sevinirim…

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…
SEVGİLER...

23 Mayıs 2016 Pazartesi

YAŞAR KEMAL - ÖLMEZ OTU - DAĞIN ÖTE YÜZÜ - 3

MERHABALAR,

“Ölmez Otu” Dağın Öte Yüzü üçlemesinin son kitabı. Aslında üçlemeyi ardı ardına okumama rağmen son kitabı düzenleyip yayımlayamadım bir türlü araya başka kitaplar girdi. Gelelim serimizin son kitabına…


ARKA KAPAK

Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir.
Üçlünün üçüncü kitabı Ölmez Otu Toros Dağlarından Çukurova ya uzanan bir toprakta yeşerir. Pamuk toplamaya inen Yalak köylülerine kendi yarattıkları efsane eşlik eder. Ancak mitin yıkılışını anlatan satırlar, vahşi olduğu kadar olağanüstü bir türkü gibi içimize işler.
 Ölmez Otu patetik, acı ve güçlü bir romandır, Yaşar Kemal ise kuşkusuz sesi Anadolu sınırlarını aşan bir Türkiye yazarı.
Michel Deon, Journal Dimanche, (Fransa)
 Bir halkın ve bir yaşama biçiminin portresi olarak bundan daha iyisi ortaya konulamazdı.
The New York Times Book Review, (A.B.D.)
 Ölmez Otu nda şehvet, kan, şiddet, cinayet hepsi vardır ve hepsi olağanüstü boyutlardadır. 
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış

 Ölmez Otu’nda Yaşar Kemal insan olarak bakıyor köylüye, roman malzemesi olarak değil.


ÖZET

Üçüncü kitabımız Muhtar Sefer’den yediği dayaktan sonra kendine bir türlü gelemeyen, kimsenin yüzüne bakamayan Memidik’in Muhtar Sefer’e duyduğu öfke ve kinin içinde git gide büyümesiyle başlar. Memidik sürekli insanlardan kaçar ve Sefer’i nasıl öldüreceğini düşünür durur. Memidik, Muhtar Sefer’ i Çukurova’da öldürecektir. Muhtar Sefer Memidik’in gecesini gündüzünü kaplamaktadır.

Koca Halil kaçıp sığındığı köy ile birlikte Çukurova’ya inmiş, köylülerini aramaktadır.  Yeniden döngeleler açmış, Çukurova’ya inme vakti gelmiştir Yalak Köylüleri için. Çetin bir kış geçmiş, köylüler Adil Efendi ve Muhtar Sefer korkusuyla yaşamışlardır kış boyu. Çukurova demek yeniden umut demektir. Köylüler Çukurova’ya inme hazırlığı yapmaktadır.  



Uzunca Ali’yi bir telaştır alır. Annesiyle birlikte Çukurova’ya nasıl ineceklerdir. Oysa çukura inmesi, borçlarını ödemesi için bir zorunluluktur.  Her ne kadar Taşbaşoğlu’nu beklese de Taşbaşoğlu bir türlü gelmez. Karısı Elif ile konuşurlar. Meryemce’yi köyde bırakıp gitmeye karar verirler. Elif, Meryemce için ekmek yapar, azık hazırlar. Gece Meryemce, uyurken çocukları da alıp yola çıkarlar. Uzunca Ali'nin aklı hep annesindedir. Bir an önce borcunu ödeyecek parayı kazanıp, köye dönmek zorundadır. Bir taraftan da Muhtar Sefer, Ali’nin annesini öldürdüğü dedikodusunu yayar. Çocukları bile Ali'den şüphelenirler. Annesi ölmeden köye dönmek Ali için zorunluluktur.

Koca Halil de Ali’ye yardım eder. Atın ölümünden kendini sorumlu tutan, tüm atışmalara rağmen; Meryemce’nin ölmesini istemeyen Halil bu şekilde Ali’ye gönül borcunu ödemeye çalışmaktadır. 


 Memidik, geceler boyu öldürmek için Muhtar Sefer’i takip eder durur. Gece Sefer sandığı adamı tüm cesaretini toplayarak öldürür. Ölüyü saklar. Ancak sabah olduğunda öldürdüğü adamın Muhtar Sefer olmadığını görür. Öldürdüğü adamın Şevket Bey olduğunu öğrenir. Yaşadığı yıkım büyüktür. Memidik bir taraftan ölüden kurtulmaya çalışırken bir yandan da ölüyle bir bağ kurar.

Muhtar Sefer Uzunca Ali ile yayıla dedikodudan faydalanmak ister. Tetikçisi Ömer’i, evlendireceğine ve para vereceğini söyleyerek köyde yalnız başına kalan Meryemce’yi öldürmesi için köye gönderir. Meryemce köyde bir başındadır. Meryemce köyde dolanır durur, kendi kendine konuşur hatta kesip yemek için yakaladığı horozu bile yalnızlığına ortak olması için kesmeye kıyamaz. Onunla bile konuşur. Bu yüzdendir ki; köye gelen Ömer’i en güzel kıyafetlerini giyerek bekler. Ömer’i öyle güzel karşılar ki, köyde geçirdiği sürede Meryemce’yi öldürmek konusunda kararsız kalır. Ona kıyamaz.  

DAHASI KİTABIMIZDA....


KİTAPTAN NOTLAR

Kitaba adını veren “Ölmez Otu” toprağa adeta dişlerini geçirmişcesine bağlanan ve kuruyken bile canlılığını koruyabilen “Altın Çiçek”de denilen şifalı bir bitkidir. Meryemce de tıpkı ölmez otu gibi hayata tırnaklarını geçirmiş bir kadındır. Hatta kitaba adını verecek kadar…

Dağın Öte Yüzü üçlemesinin son kitabı Ölmez Otu’nda köylülerin verimli tarlalarda çalışıp, rahatladıktan sonra kendi yarattıkları evliyayı yine kendileri yok etmelerini anlatmaktadır. ÖLMEZ OTU GÖRSELİ...

Altın Otu 100.Gr

Orta Direk’te Uzunca Ali’nin mücadelesine, Yer Demir Gök Bakır’da Taşbaşoğlu’nun evliyalaştırmasına yer veren yazar Ölmez Otu’nda Memidik’in intikam almak için yanıp tutuşması, Sefer sanıp öldürdüğü Şevket Bey’in ölüsüyle kurduğu bağ ve sonunda Sefer’i öldürmesi kitabın öne çıkan konusu olmuş.

Yer Demir Gök Bakır’da Muhtar Sefer tarafından işkencelere maruz kalan Memidik için Ölmez Otu’nda intikam vakti gelmiştir. Memidik kaybettiği erkekliğini kazanmıştır.



Yine kitabın öne çıkan diğer önemli konusu da köyde yalnız kalan Meryemce’nin yalnızlığıdır. Öylesine yalnızdır ki kesip yemek için yakaladığı horoza bile kıyamaz. Onunla paylaşır yalnızlığını…Köye gelen Ömer ile paylaşır yalnızlığını… Yazar her ne kadar Meryemce’nin ölüm emri verilse de Muhtar Sefer tarafından; Meryemce’nin ölüp ölmediğini kesinliğe kavuşturmamıştır. 
Üçleme bittiğinde aklımda kalan sorulardan en önemlisi Meryemce’nin ölüp ölmediğiydi. Kitabın adından yola çıkarak yazarın Meryemce’ye kıyamadığını düşünüyorum.

Sırası gelmişken Meryemce’nin pek çok yönüyle İnce Memed’deki Hürü Ana’ya çok benzediğini düşünmekteyim. Yazar Röportajlarında Meryemce karakterini oluştururken babaannesinden etkilendiğini belirtmiştir. Meryemce’nin de Hürü Ana’dan satır aralarında bahsetmesinden yola çıkarak, İnce Memed ile aynı dönemlerde geçtiğini söyleyebiliriz. 

Kitabı okurken beğendiğim taraflardan biri de yazarın bölüm başlarındaki açıklamaları oldu. Zaman zaman fazlaca ip ucu verse de bu bölümleri okumayı sevdiğimi söyleyebilirim. 


YEPYENİ OKUMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE....

SEVGİLER...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...