18 Ağustos 2013 Pazar

AYŞE KULİN - UMUT - HAYAT AKAN BİR SUDUR

MERHABALAR;

Bir önceki yazımda paylaşmış olduğum "VEDA - ESİR ŞEHİRDE BİR KONAK" adlı kitabın ardından Veda'nın devamı niteliğindeki "UMUT - HAYAT AKAN BİR SUDUR"u  paylaşmak üzere sizlerleyim... 


ARKA KAPAK

Osmanlı'nın gözdesi Bosna bir imza ile elden çıkarken,Kulin ailesi Bosna'dan İstanbul'a göç ediyor, çöken imparatorluğun son maliye nazırı Ahmet Reşat sürgüne gidiyordu.


Sabahat ile Aram'ın aşkı ise tehcir olaylarının acısına yenik düşmeyecekti.

Yeni bir cumhuriyet, yeni bir şehir ve yeni bir yuva kurulurken hayat hep akan bir suydu Sitare, Muhittin ve herkes için...

Savaşlar, yıkımlar, sürgünlerin ardından Umut geliyor.

Umut "Hayat Akan Bir Sudur"'da Kulin, Veda ile başladığı Osmanlı ailelerinin yaşamına, bu kez de Cumhuriyetin yeni kurulmakta olduğu sancılı yıllarda tanıklık ediyor. Akıp gitmekte olan günlük hayat derinden değişmekte, bu değişim aşklara, dostluklara, aile ilişkilerine, her şeye yansımaktadır.

Ayşe Kulin, bir kez daha okurlarına ellerinden bırakamayacakları, okuyup bitirdikten sonra anılarına katacakları bir armağan sunuyor. 


ÖZET:

“Veda”nın Haziran 1924’de Ahmet Reşat Bey’in Behice Hanım’a yazdığı ve Leman’la
Mahir’in kızları Sitare’nin doğumunu müjdeleyen mektupla bitmesinin ardından “Umut”5 Ekim 1908’e geri dönerek başlıyor.

Bu başlangıç bize Ayşe Kulin’in baba soyu olan Boşnak ailenin İstanbul’a alışma çabalarını ve uyum sürecinin sancılarını gözler önüne seriyor. Boşnak Beyi Zeki Salih Bey, Bosna’nın karışmaya başlamasından dolayı, hanım Gül’ün ısrarına dayanamayarak İstanbul’a göçmüştür. İstanbul’a alışma sürecinde Bosna’nın tek kurşun atılmadan masa üzerinde Osmanlı topraklarından çıktığı ve Avusturya- Macaristan topraklarına katıldığı haberi ile sarsılan aile ve Boşnak Beyi Zeki Salih Bey için gelecek günler pek çok olaya gebedir.

Öncelikle her hangi bir işte daha önce hiç çalışmamış olan, Bosna’da geniş topraklara sahip olan ve yalnızca Boşnak Bey’lerinin kendi aralarında yazışmalarında kullandıkları bir yazıyı bilen, ağır şivesi dolayısıyla akrabaları hariç herkesle iletişim kurmaktan çekinen Zeki Salih Bey ve ailesi için zor günler başlar. Bosna’daki adetleri devam ettirememeleri de ayrıca Zeki Salih Bey için çok üzücüdür.

Ardından 1928 yılına ve Ahmet Reşat Bey’in konağında devam eder romanımız. Aradan yıllar geçmiştir, Ahmet Reşat Bey’in sürgünlüğü devam etmektedir. Çok geçmeden Ahmet Reşat Bey de sürgünden döner ve Ahmet Reşat Bey’in yeni rejime ve inkılâpların hızına, İstanbul’un değil de Ankara’nın baş kent olmasına alışma süreci başlar.


Ayrıca Leman’la Mahir’in ardından Suat da evlenmiş, Bülent İsminde bir oğlu olmuştur. Evin en küçük kızı Sabahat‘i genç bir kız halini almış, Mehpare ve oğlu Halim‘i ise konaktaki hayatlarına devam etmektedir. Saraylı Hanım’ın Kemal’in ölümünün ardından başlayan hastalığı iyice ilerlemiş, davranışları iyice çocuklaşmış bazen de söz geçirilemez hale gelmiştir. Bu arada Behice’nin annesinin vefatından sonra kendisine annelik eden teyzesi Neyire Hanım da konakta Ahmet Reşat Bey’lerle yaşamaya başlamıştır. 
Bunlar olurken Mehpare oğlunun sevgisini konaktakilerle paylaşmamak için Galip Bey’le evlenip evden ayrılır. Çok geçmeden de hamile kalır. Ali ismini verdiği bir oğlu olur. Suat’ın ikinci oğlu Rasin ile Ali hemen hemen aynı dönemlerde doğmuşlardır. Bu esnada Ahmet Reşat Bey’in çok taraftarı olamamasına rağmen Ada’daki evlerinde Sitare’nin 15. Yaş günü hazırlıkları devam etmektedir. Konakta yaşam tüm hızıyla devam etmektedir.
Sabahat’ın arkadaşı Aram, evdeki çocuklara Sitare ve Bülent’e ders vermeye başlamasıyla eve gelişleri sıklaşır. Sabahat ve Aram arasında filizlenen aşk Üniversite yıllarında karşılıklı itiraf edilir. Ancak Ahmet Reşat Bey Aram’ın Ermeni olmasından dolayı Sabahat ve Aram’ın ilişkilerine şiddetle karşıdır. Hatta kızı Sabahat’la girdiği tartışmadan sonra intihara bile kalkışır. Mahir ve Hilmi’nin fikri ile askere henüz gitmemiş olan Aram’ın askere, Sabahat’ın ise Kıbrıs’a gönderilmelerine rağmen Sabahat- Aram aşkı mektuplarla devam eder.
Bu arada Kulin ailesinin en küçüğü Muhittin büyümüş, okumuş ve Ankara Belediyesi’nde mühendislik yapmaya başlamıştır. Suat kocası Hilmi ile kocasının görevi nedeniyle Ankara’ya taşınmıştır.
Çok geçmeden Leman’ın kocası Mahir hiç beklenmedik bir şekilde vefat eder. Konak kırk gün boyunca taziye ziyaretine gelenlerle dolup taşar. Suat ve Hilmi Ankara’ya dönerken bulundukları ortamdan uzaklaştırmak için Leman ve Sitare’yi ile beraberlerinde götürürler. Bu esnada Sitare on sekize basmak üzeredir. Burada Sitare Muhittin ile tanıştırılır. Çok geçmeden evlenirler. Muhittin ve Sitare Ankara’da Soysal Apartmanı’nda yaşarlar. Çok geçmeden Sitare hamile kalır.
Bu arada daralan aileye geniş gelen Beyazıt’taki konaktan Nişantaşı Narmanlı’daki bir apartman dairesine taşınır Ahmet Reşat Bey ve ailesi.
Zorlu hamilelik sürecinden sonra Sitare kolay ama biraz erken bir doğum yapar. Sarışın renkli gözlü bir Boşnak bebeği doğurur. Suat teyzesi ona kendi göbek adını verir “Ayşe”. Yeni doğan bebeğin ikinci bir ismi taşımayacak kadar minik olduğunu düşünen Muhittin kızına başka isim koymaz.
Ayşe ile Muhittin zaman zaman içine düştüğü “umutsuzluk” un içinden bir ışık görmüş gibi olur. Kızı büyüyene kadar okulsuz tek bir kasaba, okuma yazma bilmeyen kimse kalmayacaktır.
Sitare’nin doğumuyla biten Veda’nın ardından Umut da Ayşe doğumuyla sonlanır. 

KİTAPTAN NOTLAR:
Öncelikle kitabın kapağından başlamak istiyorum yorumlamaya. Kitabın kapağını Ayşe Kulin’in babası Muhittin Bey ve annesi Sitare Hanım’ın fotoğrafları süslüyor. Kapak tasarımı ilk kitapta olduğu gibi Utku Lomlu’ya ait. Kapağı çok beğendim doğrusu. Ama keşke orijinal fotoğraflara sadık kalınarak siyah-beyaz çalışılsaydı demeden de geçemeyeceğim.
 Ayşe Kulin‘in ilk kitapta tanışmış olduğum üslubu, sade ve sürükleyici dili bu kitapta da hâkim. Bu kitabın tabiri caiz ise su gibi akmasını sağlamış. Balkan harbi ve Saray Bosna’nın düşüşünü Kulin ailesinin gözünden anlatılırken çizilen tablo karşısında göz yaşlarımı tutmakta zorlandım doğrusu. Özellikle Zeki Salih Bey'in aşağıdaki cümleleri çok etkiledi beni. 
“Annenizle benim iki vatanımız oldu. Birinde doğduk, diğerinde öleceğiz. Sizin tek bir vatanınız var. Bu vatanı çok sevin, dağını taşını her şeyden çok, hatta kendinizden de çok sevin ki kimse gelip elinizden almasın. İlerde, ihtiyar olduğunuzda inşallah, emrihak doğduğunuz toprakta nasip olsun sizlere. Babalarının sesi titriyordu.
Nusret, saadet ve henüz beş yaşında olmasına rağmen Muhittin o gün, vatanın asla kaybedilmemesi gereken çok değerli bir şey olduğunu, yüreklerinin bir köşesine kazıdılar.” (Sayfa 5 )
Cümleleri duygularımın doruğa çıktığı yerler oldu. İlk 16 sayfa boyunca Zeki Salih Bey’in vatan hasreti iliklerime kadar işledi. Bir de daha önce Ahmet Reşat Bey’in ailesine yabancı olmadığım için yeni tanıştığım ailenin dramı daha da ilgimi çekti. Belki de benim anne tarafımda hemen hemen aynı tarihlerde, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden önce Türkiye’ye göç etmesinden bir bağlantı kurdum.
“… Bütün bu vasıflar Zeki Salih Kulinoviç’in, İstanbul’da hiçbir işine yaramadı. Çalışmayı bilmiyordu. Boşnak beylerinin aralarında yazışırken kullandıkları eski Boşnak alfabesinden başka yazı da ilmiyordu. Zeki Salih, İstanbul’da bir hiçe dönüşmüştü. Travnik’te, Banya Luka’da ve Saraybosna’da yürüdüğü yollarda herkes kenara çekilip saygıyla önünü iliklerken, İstanbul’da görünmez adam olmuştu. Ağır Rumeli aksanını düzeltemediği için, alışveriş ederken dahi İstanbulluların kendiyle dalga geçmesinden çekiniyor, akrabalarının dışında yeni dostlar edinmiyor, çok az konuşuyor ve daha da içine kapanıyordu.” (Sayfa.11)
Bir de Cumhuriyet döneminin heyecanını, Ahmet Reşat Bey ve ailesi ile birlikte yaşamak son derece heyecan vericiydi. Ahmet Reşat Bey’in yerine kendimi koyduğumda, giyimden kuşama, yaşam şekline yapılan inkılaplara uyum çabalarını onlarla aynı zamanda yaşıyormuş hissi yaratıyor kitabımız. Kitabın akıcılığı içerisinde yok olup giderken elimden bırakamadığım kısa sürede okuduğum bir kitap oldu benim için.
Bir de değinmeden geçemeyeceğim konu Aram Sabahat aşkı elbette. Aram’ın Sabahat ile sokakta görüldüğünde sırf Ermeni olduğu için Türklerce dövülmesinin ardından Aram’ın annesinin ağzından 1915 Ermeni olaylarına da giriş yapılıyor. Ancak kitabın sonlarına doğru Aram Sabahat aşkı üzerinde fazla durulmaması, ancak kitabın başındaki soy ağacında Aram ve Sabahat’ın Filiz isimli bir kızlarının olması bu aşkın sonunu mutlu gösterse de mutlu sona ulaşırken gelişecek olaylar;  bir sonraki kitaba merak öğesi olarak aktarılanlardan.
Soyağacı demişken söylemeden geçemeyeceğim; kitabın başındaki her iki aileye ait soyağaçları okuma esnasında rehber görevi görüyor, ama Neyire hanım ve Saraylı Hanım’ın yer aldığı soyağacına karşılık; Kulinlerin soyağacında büyükanne Vasfıy’anım’ın unutulması da küçük bir ayrıntı. 
YENİ KİTAPLARLA VE PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

8 yorum:

  1. Severek okuduğum bir Kulin kitabıydı.Paylaşım için teşekkürler..

    YanıtlaSil
  2. Harika bir kitap incelemesi yapmışsınız, en ince detaylara bile yer vermişsiniz gerçekten, emeğinize sağlık, uzun zaman önce severek okuduğum bu kitabı sizin kaleminizden zevkle hatırladım, teşekkürler:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Güzel yorumunuza teşekkürler Eren bey...

      Sil
  3. Elimde bikac kitap var ve hala bitmedi,cocuklar,mutfak,kurabiye,orgu derken
    Sevgiler izliyorum

    YanıtlaSil
  4. çok sevmiştim ayşe kulinin bu kitabını.Epey zaman geçti üzerinden ama tekrar okumak istiyorum kesinlikle:) tadı damağımda kaldı :) bana da beklerim :)
    http://beyazbegonvil.blogspot.com/

    YanıtlaSil
  5. bugün başladım anlatımınızı sonuna kadar okumadım :) süpriz olsun açısından...
    emeğinize sağlık

    YanıtlaSil

Yorum yazmak için vakit harcadığınız için Teşekkürler...

Yorumlarınız benim için değerlidir.ELLERİNİZ DERT GÖRMESİN..SEVGİLER...

Yorumunuz blog sahibininin onayından sonra görünecektir.