26 Ağustos 2015 Çarşamba

AKİLAH - AZRA KOHEN - Fİ (Φ)

MERHABALAR,

Kitabın adını ilk duyduğumda içeriği ile ilgili farklı düşüncelere girmiştim. Sonrasında ilk basımındaki kapak bana biraz itici gelmişti. Kitap çok popüler olunca da çekimser davranmıştım kitapla ilgili olarak. Ancak sonrasında arkadaş tavsiyelerine kayıtsız kalamadım ve okumaya karar verdim. Kitap Okumak İstermisin? aracılığı ile kısa sürede ulaştım kitaba. Hatta üçlemenin tamamına...  Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

“Hayat verilen yer değil, gidilen yol değil miydi?” (Sayfa 124)


F: 1,618…. (Fİ SAYISI)

Fİ sayısı ve “Altın Oran” ile tanışmam üniversite yıllarındaki Matematik derslerine rastlar. Anlamını öğrendiğimde tesadüfî şekilde öylece durduklarını sandığımız pek çok şeyin kendi içinde nasıl bir mükemmellik barındırdığını görüp çok da şaşırmıştım. Gelelim kitabımıza...

 “Tanrı, çatlama cesaretini gösteren her tohumda, gördüğünün ötesini hissetmek için acıyı göze alan her ruhta, deneme cesaretini gösteren her düşüncede var olur.
Korkusuzca ve doğallıkla kendini deneyimler.”
F
 “Sadece eksikliklerimizde eşitiz” (Sayfa 9)


ARKA KAPAK:
Fi, deneyimin içinde kaybolmak yerine korkmadan deneyime sahip çıkmanın yolculuğudur. İçinde bolca bulunan manipülasyon, seks, aldatma, ve aldanma hikayeleri belki herkesin dikkatini çekebilir ama gerçeklerden yola çıkılarak ulaşılmak istenen yerde sadece farkındalık vardır.

Fi, güzelliğin lanetlendiği, zekanın yağmalandığı, iyinin kurban edildiği ve kasaba kurnazlığıyla yönetilen bu gezegende, içine doğduğumuz bu kutsal hayatı kutlamak için yazılmıştır. Kendi potansiyelini keşfetme cesareti gösterebilmiş gerçek kişilere, çatlama cesareti gösterebilmiş tohumlara adanmıştır.
Bir kişiye duyulan aşktan daha acımasız bir şey var mıdır?


ÖZET
Kitabımızın ana karakterlerinden ilki ile başlayalım. Can Manay; televizyonda “Vizyon Terapi” adlı programı yapan ünlü ve güçlü bir psikologtur. Can Manay’ın güzelliğe ve F (Fi) sayısına takıntısı vardır.  Çevresinde, evinin dekorasyonunda, seçtiği kadınlarda bu sayıyı arar durur. Can Manay’ın yaşadığı evi ve atölyesi dışında kadınlarla buluşacağı bir eve ihtiyacı vardır.
Asistanı Kaya’nın onun için bulduğu evleri görmek üzere yoldadır. İlk gösterilen ev neredeyse vasattır. Can evi gezmeye bile gerek görmezken yan bahçede beyaz elbisesi ile dans eden kadını görür ve çarpılır. Evi satın almaya karar verir. Evi dekore ettirdikten sonra çok geçmeden eve taşınır. Amacı takıntı haline getirdiği kadına yakın olmaktır.
Etkilendiği kadın Duru’dur.  Can’ın aldığı evin yanındaki evde nişanlısı Deniz ile yaşamaktadırlar. Duru son derece yetenekli bir balerin, Deniz de kitleleri peşinden sürükleyecek yetenekte bir müzisyendir. Can Manay sevgilisi olmasına aldırmadan Duru’nın peşine düşer.

“Allah meleklerini tenselliği olmayan idraktan, hayvanlarını idrakı olmayan tensellikten, insanlarınıysa idrak ve tenselliğin birleşiminden yarattı. İnsanın idrakı tenselliğini aşarsa insan, meleklerden bile daha iyi olabilirken, tenselliği idrakını aşmış bir insan hayvandan bile kötüdür.”
-Hz. Muhammed (Sayfa 268)



Kitaptaki diğer karakterlerin hayatından bahsedelim biraz da. Öncelikle Bilge’den başlamak istiyorum. Bilge şizofren annesinin ölümü ardından kendinden üç yaş büyük otistik abisi Doğru ile ilgilenme görevini mecburen üstlenmiş psikoloji öğrencisi genç bir kızdır. Hayatın tüm zorluklarına göğüs germeyi mecburen öğrenmiştir. 

Ödev teslimi için Can Manay’ın marangoz atölyesine gittiğinde dönüş yolunda Can Manay’ın arabası ile giderken dikkatini çeker Bilge, Can Manay’ın. Yapılan mülakatlar sonunda Can Manay’ın asistanı Kaya’nın yerine asistanlık görevini alır. Asistanlık yapmaya başlaması ve Doğru’nun Fi sayısının basamağını hesaplaması ve ödül kazanması kendini şassız hisseden Bilge için ödül gibidir. 

Özge ise Can Manay ile yaptığı röportaj esnasında Can Manay’ın duymak istemediği bir soru sorduğu için işten çıkarılır. İşten çıkarılmakla da kalmaz. Can Manay yüzünden tüm piyasa ona düşman gibidir tüm kapılar yüzüne kapanır. Uzunca bir süre iş bulamaz. Medya Patronu Sadık Murat Kolhan ile tanışıncaya kadar. Murat Kolhan Özge’nin Can Manay’a sorduğu sorunun peşindedir. Ancak Özge’nin istediği para değil, yeni bir dergi çıkarmaktır. Başlarda Sadık Kolhan, çok sıcak bakmasa da, kendi adının dergi ile bağlantısı olmaması koşuluyla dergi için gerekli sermayeyi sağlar.
“Bazen ruhun bildiğini akıl unutturur!” (Sayfa 250)

Ancak dergiyi çıkarmak o kadar kolay değildir. Ama Özge “Darbe” adını verdiği dergi için son derece kararlıdır. Sanat, sinema dünyasının ünlülerinin gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak haberler vardır dergide. İlk sayısı bayilere gelmeden kaybolur. Özge ve Ömer telefona gelen bir mesajla saklanan dergilerin bir bölümüne ulaşmayı başarırlar. Büyük çoğunluğu yakılan dergilerden ancak 1200 tane kalmıştır. Yılmayan Özge bu dergileri bayilere kendisi dağıtır. Bu arada her ne kadar Sadık Kolhan, Özge’ye yaklaşmak istese de, Özge onun kendisine yaklaşmasına izin vermez. Mahkeme kararı ile yayını durdurulan Darbe sonraları internet üzerinden yayınına devam eder.  

“Bir: Savaşlarını iyi seç çünkü içinde kaybolabilirsin. İyi bildiğin ve sevdiğin bir şeyin içinde kaybolmak, beceriksiz olduğun ve sıkıldığın bir şeyin içinde kaybolmaktan daha iyidir. İki: Savaşçı ruhun, amacını gölgelemesin. İyi savaşçılar savaşlarını güçsüzlüklerinden değil, ne için savaştıklarını unutup savaşın kendisini amaç yaptıklarından kaybederler. Bir savaşa başladıysan nerede bitirmen gerektiğini en başından hesaplaman lazım. Zafer bazen, kazanmak için son darbeyi vurmamak olabilir. Zafer gibi gözüken şey ancak çok sonra farkına varabileceğin bir yenilginin başlangıcı olabilir.” (Sayfa 414)


Can sırf Duru’yla vakit geçirebilmek için Deniz ve Duru’yu da davet ettiği organizasyonlar yapar evinde. Duru sadece televizyondan tanıdığı pek de sempatik bulmadığı adamın kendisine olan ilgisini çok geçmeden fark eder. Ancak bu ilginin takıntı olduğunun henüz farkında değildir. Duru bu durumu Deniz ile paylaşmak istese de vazgeçer. Bu esnada Deniz’in tutkuyla hazırlandığı yıl sonu gösterisi, aldığı jointlerle kendisini uyuşturması Duru ile aralarında bir mesafeye neden olur. Bu durum en çok Can’ın işine yarar. Can yine Duru’yu görmek için plan dâhilinde hazırladığı bir sanat projesine Deniz’i de dâhil eder. Projenin yapım aşamalarında da sürekli tuzaklar hazırlar Deniz’e. Duru başlarda hoşlanmadığı Can’ın ısrarlarına doğru çekilmeye başlar. Bu arada Can’ın geçek yüzünü en iyi bilen ve onu dizginlemeye çalışan kişi de Eti’dir. 


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle karakterlerden başlamak istiyorum yorumuma; kitapta seçilen ve oluşturulan karakterler hep fazla uçlarda gibi geldi bana. Can Manay’dan başlayalım; Çok başarılı, çok güçlü, çok âşık, çok takıntılı. Kitabın başkarakterlerinden Can’ı pek de sevemedim doğrusu. Duru’yu elde etmek için yaptığı “Aşkta ve savaşta her şey mubahtır.” girişimleri, sürekli farklı ilişki yaşadığı kadınlar ve bunlara zerrece değer vermeyişi, şişkin egosu, kitapta tam açıklanmayan ancak sezdirilen psikolojik rahatsızlığı da eklenince Can benim için hem sevimsiz hem de itici bir karakter olup çıktı. Can’ın “çiftleşme” adını verdiği cinsel birleşmelerinin de bu kadar ayrıntılı verilmesine gerek yoktu bence.

Ardından rakibi Deniz’e gelince; çok yetenekli bir müzisyen ve öğrencilerini kolayca peşinden sürükleyecek etkide bir öğretmen Deniz. Son derece de yakışıklı. Öğrencilerine yaptığı konuşmalar onun hayatla ilgili çıkarımları da son derece güzel. Kitapta okumayı en sevdiğim bölümler Deniz ile ilgili kısımlar oldu, aldığı jointlerle kendini uyuşturması dışında.

Bilge; annesinden sonra  ve abisi Doğru’yla ayakta kalmak için çaba sarf eden bir karakter. Öğrenciyken başkalarının ödevlerini yaparak geçimin sağlayan bu genç kız, çok geçmeden Can’ın asistanı olur. Hatta Vizyon Terapi’nin son bölümünde onun bulduğu fikirle Can Manay terapi koltuğuna oturduğunda ona soruları Bilge sorar.

Özge de kararlı ve savaşçı bir karakter. Doğruları için savaşan, savaştan da vazgeçmeyen bir karakter. Ancak kitapta en sıkıcı bulduğum bölümler Özge ile ilgili bölümler oldu. Muammer Bey ile konuşmaları sıkıcı geldi. Özge’nin bulunduğu kısımlar kitabın akışını kesmiş gibi geldi bana. Bir de Murat Kolhan gibi bir medya patronunun Can Manay ile ilgili bir bilgiye ulaşmak için Özge’ye ihtiyaç duyması biraz saçma geldi.

Duru, yetenekli ve çok güzel bir dansçı. Duru’nun kendisini fazlaca sevmesinden midir bilmem Can’ın dişil hali gibi geldi. Belki Can kadar tehlikeli değil ama egosu en az Can kadar şişkin. Deniz ile ilgili yaşadığı sorunlar, Deniz’in aldığı jointler üzerine ilişkilerinde açılan çatlaklar, bir sırtlan gibi etrafında dolaştığı Can’a yaklaştırır Duru’yu.

Ada, tüm yaylı çalgıları çalacak kadar yetenekli bir müzisyen ve Deniz’in öğrencisi. Aynı zamanda Deniz’ e de âşık. Bu aşktan dolayı Duru’dan çok hoşlanmamakta haliyle. Göksel ise, önce Ada’nın müziğine sonra da Ada’ya âşık olmuş bir balet. Çocukluğu yetimhanelerde geçmiş, ayakta durmak için sürekli mücadele etmiş bir karakter. Bir yumrukta birçok insanı yere serecek kadar da güçlü. Benim en merak etiğim ikinci karakter oldu Göksel.
Başkarakterler içinde normal bir ailesi olan, normal bir karakter yok gibi. Hepsi pek çok felaketle yoğrulmuş, ayakta kalmak için savaşan karakterler. 

Kitabı okurken yine bazı yan karakterler hiç de yabancı gelmedi. Bu ayrıntıları dikkatli okuyucuların gözden kaçırması imkânsız. Can’dan Şadiye’ye, manken karakterlerden, milletvekillerine, medya patronlarına kadar pek çok karakter çok tanıdık geldi doğrusu. Kitabı okurken gerçekte olduklarını düşündüğüm kişiymişçesine okudum. Bazıları ile ilgili yazar o kadar ayrıntı vermiş ki, isme de gerek kalmamış.

 Televizyona baktığımda, gazete okuduğumda gördüğüm karakterler ile ilgili zaten bildiğimiz ama görmezden geldiğimiz dünyayı bu denli ortaya koyması, uyuşturucunun, alkolün neredeyse bu denli normalleştiği bu dünyanın kirliliğine, sistemin çarklarına yapılan göndermeler yerinde geldi bana.


Kitap boyunca “İki hafta Sonra…, Bir ay önce…” gibi başlıklar karakterlerin yaşadığı zamanlar konusunda kafa karıştırmakta. Bir de geleceğe dair verilen bilgiler okuma motivasyonunu düşürmekte. Örneğin; Özge’nin arkadaşı  Ayşegül’ün Anneannesi ve dedesinin öldürüleceği Fi’de yer alırken, ölüm olayı Pi’de gerçekleşmekte. Yazarın yaptığı bu tarz gelecek zaman göndermelerini gereksiz buldum doğrusu.

Bir de karakterler ile ilgili bilgi verilirken cümleler arasında çelişkiler bulunmakta. Örneğin; Can’ın iki yıl öncesinden tanıdığında on sekiz yaşında olduğunu söylediği Arzum’un yemek masasında ekonomi Master’i yaptığını söylemesi gibi…

Kitabın dilinden bahsederek tamamlamak istiyorum yorumumu; kitap konuşma diline yakın bir dille yazılmış. Bazı karakterlerin meslekleri gereği kullandığı kimi terimler dışında anlaşılır bir dil kullanmış yazar. Kitapta bazı monologlar da bulunmakta. Bunlar içinde en beğendiğim konuşmalar Deniz’in öğrencilerine hitap ettikleri oldu. 

ŞİMDİLİK BU KADAR...

Serini ikinci kitabı  "Çİ" ile çok yakında görüşmek üzere...

SEVGİLER...