1 Temmuz 2014 Salı

GABRİEL GARCİA MARQUEZ - KIRMIZI PAZARTESİ

MERHABALAR,

Büyülü gerçekliğin geçtiğimiz Nisan ayında kaybettiğimiz büyük ustası Gabriel Garcia Marquez'e ait romanımız.. Kitap Okumak İster misin?'in bu ay gönderdiği kitaplardan ilki. 



Yazarın Kırmızı Pazartesi ile ilgili kurduğu cümleleri paylaşmak istiyorum öncelikle. (Bu bölün netten alıntıdır.)

“Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.

G.G. Marquez




GÖRSEL AYNI İSİMLE TİYATROYA UYARLANAN GÖSTERİDEN.. 

ARKA KAPAK

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez’in 1981’de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Hem Kolombiya’da hem de yayımlandığı dünyanın dört bir yanındaki pek çok ülkede sarsıcı etkileri olmuş bir roman. Usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarıyor. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planı değil, halkın ortak davranış biçimlerinin portresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruh çözümü niteliği de kazanmış oluyor. 



ÖZET

Romanın özetine geçmeden önce; romanın Santiago Nasar’ın en yakın arkadaşı tarafından yapılan, ölümünden 20-27 yıl sonra, cinayet günü Santiago Nasar’ın ölümünden önce, ölümü sırasında ve sonrasında yaşanan olayları kapsayan,  olayın tanıkları ile yapılan görüşmelerin ( röportajların)  bir derlemesi biçiminde anlatıldığını belirtmek istiyorum. 20-27 yıl olduğunu da yine anlatıcının konuşmalarından anlıyoruz. Santiago Nasar’ın annesini 27 yıl sonra gördüğünü söylerken, Angela Vicario’yu 23 yıl sonra gördüğünü söylemektedir anlatıcı.

Romanımızdaki ilk konuşma Santiago Nasar’ın annesi Plasida Linero’ya ait. Kahramanımız Santiago Nasar’ın gece katıldığı Angela Vicario ve  Bayardo San Roman’ın  düğünün ardından eve dönmüş, bir saat kadar uyumuş ve sabahın erken saatlerinde gemi ile gelecek olan Piskoposu görmek üzere; duru su ile yıkanmış beyaz keten kıyafeti ile evden ayrılmıştır. Oysa bu kıyafet günlük kıyafeti değildir. Günlük kıyafetlerini giydiğinde yanında mutlaka bir silah da bulunduran Santiago Nasar o gün Piskopos için beyaz keten kıyafetlerini giymiştir. Evden ayrılmadan önce annesi oğlunun gördüğü rüyayı yorumlamış, olumsuz bir şey hissetmemiştir.

“Anıların  kırık aynasını ortalığa saçılmış incecik onca parçadan bir araya getirme çabasıyla bu unutulmuş kasabaya geri döndüğümde, yaşlılığının son demlerinde onu bulduğum aynı hamakta yine aynı biçimde yatarken bakıp görmüştü o sabah oğlunu.” (Sayfa 12)



Santiago Nasar, öldürüldüğü yılın Ocak ayının son haftası 21 yaşını bitirmiş, 3 yıl önce ölmüş Arap asıllı İbrahim Nasar’ın tek oğludur. İnce uzun, soluk benizli, neşeli, barışçıl, açık yürekli bir gençtir. Babasından hatırı sayılır bir miras kalmıştır. 

Flora Miguel ile nişanlıdır. 15’li yaşlarda Maria Alejandirina Cervantes ile olan gönül ilişkisi dışında adı kimseyle pek anılmamış O’nu Angela Vicario ile yan yana gören bile olmamıştır. 

“Oğlanlar erkek adam olacak şekilde büyütülmüşlerdi. Kızlarsa evlenmek üzere yetiştirilmişlerdi. Gergef işlemeyi, makineyle dikiş dikmeyi, kukalı dantel örmeyi, çamaşır yıkayıp ütü ütülemeyi, yapma çiçekler, kendi uydurdukları tatlılar yapmayı, aşk pusulaları yazmayı bilirlerdi” ( Sayfa, 35)


 “Her erkek onlarla mutlu olur, çünkü acı çekmek için yetiştirilmişler” (Sayfa, 35)

“Aşk da öğrenilir.” (Sayfa, 38)

“Artık korkmuyordum.   …. Tam tersine, sonunda ölümün ağırlığını üstümden kaldırmışlar gibi hissediyordum; tek istediğim şey yatıp uyumak için her şeyin bir an önce bitmesiydi.” (Sayfa, 50)

Karısını evine gönderen Bayardo San Roman, ilk kez bir önceki yılın ağustos ayında, yani düğünden altı ay önce gelmiştir kasabaya. Kasabada kaldığı sürece onunla ilgili birçok dedikodu çıkar. Ardından bir gün annesi ile birlikte meydanda gördüğü Angela Vicario’ya talip olur. Ailelerin tanışmasından sonra gösterişli düğünün hazırlıklarına başlanır.

Çok gösterişli düğünün ardından yeni evlilerin evlerine gitmelerinin üzerinden çok geçmeden Bayardo San Roman Angela Vicario’yu evine geri götürür. Angela Vicario bakire değildir ve bu namus meselesinin halledilmesi gerekmektedir. Angela Vicario’nun verdiği isim Santiago Nasar’dır.

“Kız, onun adını ancak söyleyebilecek kadar bir süre duraksamıştı. Karanlıkların içinde aranmıştı o adı, bu dünyada ve öteki dünyada birbirine karışmış onca ad arasından ilk bakışta bulup çıkarmıştı onu; tıpkı ölüm fermanı ezelden beri yazılı olan iradesiz bir kelebekmiş gibi, isabetli bir atışla onu duvara muhlayıvermiş, “Santiago Nasar” demişti.” ( Sayfa 50)



İkiz kardeşler Pablo ve Pedro Vicario, 24 yaşındadırlar. Kız kardeşlerinin “Santiago Nasar’ın adını vermesi üzerine onu öldürmeye karar vermişlerdir. Ancak ne domuz kasaplığında kullandıkları bıçakları biletirken ne kasabada karşılaştıkları insanlarla konuşurken ne de Santiago Nasar’ın evinden çıkması beklemek için gittikleri Clotilde Armenta’nın yerine gittiklerinde Nasar’ı öldüreceklerini gizlerler. Böylece kasabadaki pek çok insan Nasar’ın öldürüleceğini öğrenmiş olur. 

“ O gün biz kadınların dünyada ne kadar yalnız olduğumuzun farkına vardım!” ( Sayfa 65)


“Hayatta hiçbir yerin, boş bir yatak kadar hüzünlü olmayacağını öğrenmişti…” ( Sayfa 66)

“Savaşçı balıkçılla düşüp kalkmaya cesaret eden şahini, tehlike bekler.” ( Sayfa 67)

“Ancak cinayeti engelleyebilecekken yapmayanların çoğu, namus sorunlarının ancak faciada rol almış kişilerin erişebildiği kutsal alanlar olduğu bahanesiyle kendilerini avutmuşlardı.”  (Sayfa 96)

 “Namus aşktır.” (Sayfa, 96)

Söylentinin Albay Aponte’nin kulağına gitmesi üzerine Albay onları bekledikleri yerde bulup, bıçaklarını ellerinden aldıysa da ikizler evden başka bıçaklar alıp beklemeye devam ederler.

Dahası romanımızda….



KİTAPTAN NOTLAR,
“Şiddet, tarihimizin en büyük doğurganıdır” MARQUEZ

Öncelikle belirtmeliyim ki; böyle bir ustanın romanı ile ilgili yorum yapmak son derece zor. Bunun ilk sebebi kitabın ben de bıraktığı etki diğer sebebi de röportaj kıvamında olduğundan olayların ve insanların takibi ve bazen örtüşen bazen de çelişen ifadeler…
Kitap tanıtımlarında da belirtildiği üzere işleneceği herkes tarafından bilinen bir namus cinayetinin romanı. İnsanın aklına sonucu bilirken “Neden okuyayım ?” sorusu geliyor elbette. Ancak olayın örgüsü, işlenişi ve sonuca ulaşma biçimi kitabı okutuyor. Hatta insan nasıl bitirdiğini bile anlamıyor. Ustalık bu olsa gerek.

Kitap daha önce de belirttiğim gibi, röportaj tadında bu röportajlarda en dikkatimi çeken kısımlardan biri de o günü anlatan herkesin o günkü hava ile ilgili yaptığı yorumları.


Örneğin; Santiago Nasar’ın annesi o günü yağmurlu olarak anlatırken, Nasar’ın evinde çalışan aşçı kadın Victoria Guzman ise Şubat ayı boyunca hiç yağmur yağmadığını hatta, “güneş ağustostakinden daha erken ısıtıyordu ortalığı” ifadesinde bulunmuştur. Bu durum diğer konuşmacılarda da hakimdir.



Kitabın ilerleyen sayfalarında belirtildiği üzere, Nasar’ın öldürülmesi üzerine gelen Sorgu yargıcı Riohacha’dan gelmiştir. Bu bana romanda geçen kasabanın Riohacha’ya yakınlığından dolayı Yüzyıllık Yalnızlık’taki Maconda’ya bir benzerliği olduğu izlenimini uyandırdı bende. Yazarın okuduğum diğer kitaplarında da satır aralarında Yüzyıllık Yalnızlık’a ya da karakterlerine göndermeler olduğunu düşünmekteyim. Bu da bana farklı kitapları değil de aynı kitabın bölümlerini okuyormuşum izlenimi yaratıyor. Zaten 37. Sayfada General Petronio San Roman tanıtılırken, Albay  Aureliano Buendia’yı bir önceki yüzyıldaki iç savaşta yenilgiye uğrattığına satır aralarında yer verilemekte ve Gerinaldo Marquez’i sırtından vurduğundan bahsedilemekte ve kitabın anlatıcısının annesinin Marquez ile kan bağı satır aralarında geçmekte. 


Pablo ve Pedro Vicario’nun , Nasar’ı öldüreceklerini her fırsatta dile getirmeleri bende onların bu cinayeti işlemek konusunda isteksiz oldukları, engellenmek için her yerde bu cinayeti herkese söyledikleri izlenimini yarattı.Ama anlaşılan kasaba halkı cinayeti engellemek için onlar kadar isteksiz değildi. 


“Yine de işin aslına bakılırsa, Vicario kardeşler Santiago Nasar’ı hiç kimsenin haberi olmadan, hemen öldürmek için gereken hiçbir şeyi yapmamışlardı, tam tersine biri çıkıp da onu öldürmelerini engellesin diye akla gelebilecek her çareye başvurmuşlar, ama bunu sağlamayı başaramamışlardı.” (Sayfa 52)


Olayların işlenişi bir kenara bırakacak olursak; kitaptaki anlatıcının da aslında tam olarak inanmadığı gibi Santiago Nasar’ın gerçekten Angela Vicario’yla birlikte olup olmadığı açıklığa kavuşmuyor. Anlatıcıda oluşan Angela Vicario’’nun zengin olmasından dolayı kardeşlerinin Santiago Nasar’ı öldürmeye cesaret edemeyeceklerini düşünerek ve bir başkasını korumak için Santiago Nasar’ın adını verdiği şüphesi bende de oluştu doğrusu. Nasar’ın giydiği beyaz keten giysinin sıkça vurgulanması ve ileriki sayfalarda geçen “İşin tuhafı, bıçak her defasında tertemiz çıkıyordu”(Sayfa, 116) ifadesi Santiago Nasar’ın masumiyetini destekler nitelikte geldi bana.

“Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.” (Sayfa, 99)

“Kader bizleri görünmez kılar.” ( Sayfa, 111)

Son olarak bana ilginç gelen şeylerden biri de bu tarz cinayetlerin biz Türklere ya da Orta Doğu ve Arap ülkelerine ait olduğunu sanırken; Güney Amerikalı bir yazarın da böyle bir konuyu işlemesi beni çok şaşırttı doğrusu.

Yüzyıllık Yalnızlık ile tanıştığım ardından Hanım Ana’nın Cenaze Töreni ve Benim Hüzünlü Orospularım’ı dan sonra Kırmızı Pazartesi’yi de okuduktan sonra Marquez benim için “Başucu Yazarlarımdan” oldu.

KALEMİNE SAĞLIK, IŞIKLAR İÇİNDE UYU BÜYÜK USTA

“Santiago, yavrum ! neyin var? Diye bağırmıştı. “Neyin var?”
Santiago Nasar, onu tanımıştı.
“Beni öldürdüler, Wene hala,” demişti.” ( Sayfa, 118)

YÜZYILLIK YALNIZLIK - 1

YÜZYILLIK YALNIZLIK - 2 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum yazmak için vakit harcadığınız için Teşekkürler...

Yorumlarınız benim için değerlidir.ELLERİNİZ DERT GÖRMESİN..SEVGİLER...

Yorumunuz blog sahibininin onayından sonra görünecektir.