30 Ağustos 2014 Cumartesi

SERDAR ÖZKAN - KAYIP GÜL

MERHABALAR,
Geçtiğimiz yıllarda adını çok duyduğum okumaya bir türlü fırsat bulamadığım, ancak okuduktan sonra hayal kırıklığı yaşadığım bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İstermisin?'den yine... 


ÖZET
Romanımız, bir öndeyiş kısmı ile başlamakta. Bu kısımda hem Artemis’e, hem de Meryem Ana’ya ev sahipliği yapan ikilikler şehri Efes anlatılmakta. Artemis’in temsil ettiği ego ve kibir ile Meryem Ana’nın temsil ettiği ruh ve tevazu kıyaslanarak konuya girilmekte.
Diana San Francisco’nun körfeze tepeden bakan bir evinde yaşamakta olan annesini yeni kaybetmiş olan genç bir kadındır. Hem annesinin kaybı hem de annesine ölürken söz verdiği ikiz kardeşi Mary’yi bulması isteği Diana üzerinde büyük bir mutsuzluk bırakmıştır.

İkiz kardeşi ve onu alıp götüren babası ile ilgili elinde sadece dört mektup vardır Diana’nın. Mektupların her birinde de adres yerine sadece gönderildikleri şehrin posta pulları. Mektuplar dışında gelen son notta Mary annesine kavuşamazsa canına kıyabileceğini yazmıştır.

Diana hiç tanımadığı ikizine çok kızgındır. Çünkü Mary annesinin son günlerini korku ve endişe içinde geçirmesine neden olmuştur. Diana annesinin isteğini göz ardı edip, kardeşini bulmak için harekete geçmez. Hatta mektuplarını bile okumaz; ta ki sahilde yürüyüşe çıktığı esnada karşılaştığı zenci falcının sözlerini duyana kadar.

Mektupları geliş sıralarına göre okuyan Diana, Mary'nin bir akıl sağlığı pek de yerinde olmayan güllerle konuştuğunu iddia eden bir hayalperest olduğunu düşünür. Annesinin kendisinin tamamıyla zıttı olan kardeşi için endişelenmesine üzülürken, bir yandan da annesinin kardeşine olan sevgisini kıskanır. Çünkü annesine göre Mary “eşsiz”dir.
Bu arada Diana Mathias’la da tanışır. Mathias sahil sahil gezerek, deniz resimleri yapan bir ressamdır. Aralarında bir yakınlaşmak olsa da sergisi için resimler yapmak için haber vermeden ayrılır San Francisco’dan Mathias.

Başlangıçta pek istekli olmayan Diana, mektuplar aracılığı ile kardeşinin peşine düşer. Kardeşinin peşinden yaptığı yolculuk onu İstanbul’a kadar getirir.


ALINTILAR
“Satamadığın üç beş resme çobanlık yapan biri olarak mı bilsin istiyorsun seni? Ona kim olduğunu göstersene be evlat. Sen göstermezsen, sende ne olduğunu ne bilecek?”
“Bilemiyorum. Harvard’da okuduğum için bana farklı bir gözle bakmasını ister miydim, emin değilim. Sonunda kendimden başka bir şey için sevilerek cezalandırılmak istemiyorum.”
“Ne? Ki kimi neden seviyor ve kimi cezalandırıyor?”
“Eğer benden Harvard’da okuduğum için hoşlanacaksa, hiç hoşlanmasın daha iyi. Ben, eğitimim değilim çünkü. Zekâm değilim, ilişkilerim değilim, işim değilim…Bunların toplamı da değilim.”
“Kim olduğunu biliyor musun peki?”
“Ben sadece…Ben sadece benim.” (Sayfa, 67)

“Ressam başını salladı. “Yo, bu çok riskli olur..Her zaman senden daha iyi vasıflara sahip başka biri çıkar. Ama senin gibi biri daha yok. Bilirsin, herkesin parmak izi farklıdır. Ben içimizde de bir parmak izi olduğuna inanıyorum. Moda eldiven giyerek örttüğümüz bir iz.” (Sayfa, 68)

Bu iki martının uçuşunu izlerken kendince bir çıkarımda bulunmuştu: Bağlanabilmek için, önce bağımsız olmak gerekir. (Sayfa, 72)

“Oysa insanların çoğu, yeni ilişkilere eski bağlarla geliyorlardı. Geçmişten taşıdıkları ister güvensizlik, ister anlaşılmamak, isterse de çevrelerine ördükleri savunma duvarları olsun, her bağ yeni ilişkiyi özgürce yaşamalarını engelliyordu. Daha önceki ilişkilerimizde haksızlığa uğradıkları konusunda belki haklıydılar ama, haksızlık edenin karşı taraf değil de, bir ürlü bırakamadıkları “geçmişleri” olduğunu göremiyorlardı.
İşte farklı kayalarda, ayrı ayrı kendine yetebilmeyi gerçekleştirebilmiş bu iki martı, birbirleri için “geçmiş”teki yerlerini terk edebilmiş, sıfır seviyesine inerek benlik bağlarından arınmış, böylece “bir” olarak göğe doğru yükselebilmişlerdi.” (Sayfa, 73)

“Şöyle ki, sürekli aynı sahilin resmini yapa yapa, sonunda en az değiştiğini sandığım şeyin, en çok değişen olduğunu gördüm: Deniz.” (Sayfa, 79)

“Yani insan gibi..Her sabah aynaya baktığımızda aynı kişiyi gördüğümüzü zannediyoruz. Arkadaşlarımız bizi yıllar sonra gördüklerinde dahi, aynı kişiyi gördüklerini sanıyorlar.”
“Doğru” dedi Diana. “Bir fark görseler bile, bu genelde kilomuz veya saç biçimimiz gibi şeyler oluyor.”
“Kesinlikle. Gördükleri kimsenin karşılarına yeni biri olarak çıkmış olma ihtimalini düşünmüyorlar bile. Oysa şahsen ben bir kimsenin birkaç günde bile değişebileceğine inanıyorum.” (Sayfa, 79)

Zaman ileriye doğru akıp gittiği sürece, büyülendiğimiz ‘gelecek’ el değmemiş ‘geçmiş’ten başka bir şey değildir. (Sayfa, 82)

“Düşler gerçekleşecek olanın mayasıdır.” 



KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın kapağından ve arka kapak yazısı ile başlamak istiyorum. Arka kapakta çeşitli ülkelerden görüşlere yer verilmiş kitap bolca övülmüş. Zaten övgü yazısı olmasa kitabın arka kapağında yerini almazdı elbette. Ancak övgü yazılarında kitabın Küçük Prens’e benzetilmesi biraz fazla iddialı olmuş. Ve beklentiyi yükseltmiş. Air Beletrina – SLOVENYA tarafından yapılan benzer bir ifadeye kitabın ön kapağında da yer verilerek “Büyük bir global başarı. Simyacı, Küçük Prens ve Martı sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap” yazılmış. Ve bence okuyucu yanlış yönlendirilmiş. Yaşadığım hayal kırıklığını ifade etmek mümkün değil. Dünya edebiyatında kült olmuş üç kitapla bu kitabı kıyaslamak zaten akıl karı olmadığı gibi; kitap kurgu ve içerik olarak da bu kitapla yarışamayacak kadar zayıf kalmakta.


 Dahası bir de Diana(Artemis’e Romalıların verdiği isim) ile Meryem Ana zıtlığından yola çıkılarak; romana bir de Mitolojik hikâye eklenmiş. Bu hikâyenin karakterleri ileriki sayfalarda güller üzerinden konuşturularak çelişki ve çelişki içindeki birlik ifade edilmeye çalışılsa da yazar bu konuyu da bağlamakta yeterince başarılı olamamış.

Bir de kitapla ilgili söyleyebileceğim noktalardan biri de bolca klişe barındırması. Zaten altını çizdiklerim de bunun kanıtı gibi. 


Sonuç olarak; iddiasını kanıtlamada yetersiz, işlenen konu bakımından güzel olmasına rağmen konuyu işleme bakımından amacına ulaşamamış, içerisinde Yunan Mitolojisinden, Nasrettin Hoca’ya kadar pek çok unsuru barındıran, ama harmanlayamayan bir kitap olmuş.

Kitabın tek artısı akıcı ve sade bir dile sahip olması, okurken dolaylı cümlelerle ve kelime oyunlarıyla okuyucuyu yormaması olmuş. Yeterince başarılı bulmasam da yazarın ümit vaat ettiğini düşünmekteyim.


 YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…  

3 yorum:

  1. Kayip Gul cok sevdigim kitaplardan biridir.Cok guzel yorumlamissiniz.Ayrintilara dikkat etmeniz cok guzel. :)

    YanıtlaSil
  2. Bende çok seviyom kayıp gül harika

    YanıtlaSil
  3. Bende çok seviyom kayıp gül harika

    YanıtlaSil

Yorum yazmak için vakit harcadığınız için Teşekkürler...

Yorumlarınız benim için değerlidir.ELLERİNİZ DERT GÖRMESİN..SEVGİLER...

Yorumunuz blog sahibininin onayından sonra görünecektir.