26 Şubat 2014 Çarşamba

ELİF ŞAFAK - USTAM VE BEN

MERHABALAR
Sevgili Kitap Severler,
Uzunca bir ardan sonra bir Elif ŞAFAK’ın son romanı “USTAM VE BEN”i paylaşmak istiyorum sizlerle. Kitap bana Bir Psikanalist’in Gizli Defteri ile birlikte KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? aracılığı ile KİTAP YURDU’ndan güzel bir hediye paketi ve kitabıma eşlik edecek bir kahve ile gönderilmişti. Her ikisi de okumayı çok istediğim kitaplardı. Ustam ve Ben ile başladım ilk olarak.

Allah’ın yarattığı, şeytanın şaşırttığı bunca insandan sadece bir avucu keşfedebilmiş Arzın Merkezini – iyi ile kötünün, geçmiş ile ge­leceğin, ben ve sen ayrımının kalmadığı; zamanın hep bu an olduğu, kavgasız savaşsız bir asude diyar. Buldukları yer öylesine güzelmiş ki dilleri tutulmuş.
Melekler kaderine acıyıp iki seçenek sunmuşlar. Şayet konuşma kabiliyetlerini geri almak istiyorlarsa, gördüklerini unutmaları gere­kiyormuş. Her şey silinecek ama kalplerinde bir boşluk kalacakmış. Eğer gördüklerini hatırlamayı tercih ediyorlarsa, o zaman da zihin­leri bulanacakmış. Böylece, kimsenin bilmediği o beldeye varanların yarısı, yüreklerinde bir eksiklik duygusuyla dönmüş. Yansı da akılla­rı karışmış halde. Hasret çekenlere “âşıklar” denmiş; kafâsında soru­lar olanlara da “şakirtler.” Birinciler aşkı öğrenenlermiş, İkinciler ise öğrenmeye âşık.

Böyle derdi ustam Sinan, biz dört çırağına. Başını yana eğip göz­lerimizin içine bakardı, ruhumuzu görmek istercesine. Biliyorum doğru değildi böyle düşünmem; kimdim ki ben, cahil bir oğlan, ama ne vakit ustam bu hikâyeyi anlatsa, diğer üçünden ziyade bana hi­tap ettiği hissine kapılırdım. Sanki bir şey vardı benden, en genç çı­rağından beklediği. Bakışları yüzümde oyalanırdı. Gözlerimi kaçırırdım. dun onu hayal kırıklığına uğratmaktan korkarak. Kim bilir, belki de anlamıştı kuyumu. Daha başından biliyordu ne kadar azimli bir öğ­renci olacağımı ama iş sevmeye ve sevilmeye gelince hep geride, hep acemi kalacağımı.
Keşke geçmişe bakıp diyebilsem ki, öğrenmeye sevdalandığım ka­dar sevmeyi de öğrendim şu hayatta. Ama yalan söylersem yarın bir gün cehennemde benim için de bir kazan kaynayabilir. Zira çok yaş­landım. Bir çınar ağacıyım; bir ayağım burada, bir ayağım çukurda.

Biz altı can idik: Usta, dört çırak ve beyaz fil. Beraber yaptık her şeyi. Köprüler, camiler, medreseler, kervansaraylar inşa ettik. 0 kadar uzun zaman önceydi ki hafızam hatıraları eritip som bir sızıya çevir­di. Yüzlerini bile unuttum. Ne tuhaf sözleri hatırlıyorum oysa; verdi­ğimiz ve sonra tutamadığımız tüm sözleri. Etten kemikten yapılma suratları unutup, nefesten müteşekkil kelimeleri hatırlamak ne garip.

Hepsi gittiler. Tek tek. Bir ben kaldım geride. Neden onlar öldü, bense bu yaşa kadar durabildim Tanrı bilir. Her gün düşünüyorum maziyi. Geride bıraktığım şehri. İnsanlar yürüyüp geçiyordur şimdi; görmeden, düşünmeden. Zannediyorlar ki etraflarındaki binalar ta Nuh Nebi’den beri orada. Halbuki biz yükselttik onları; günbegün, senebesene. İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey su­ya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taş­lardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice ala­metler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzler­ce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi.
Agra/Hindistan-ı 632

ÖZET:
Romanımız Hindistan/Agra’da yazılan bir mektubun ardından takvimler 22 Aralık 1574’ü gösterirken III. Murat’ın tahta geçip de kardeşlerini boğdurduğu bir İstanbul gecesiyle başlıyor. Aynı gece yeni padişah Sermimar Sinan’ı, kardeşleri için bir türbe yaptırmak üzere saraya çağırır. Çırağı Cihan’ı yayında getirmese de Cihan yenik düştüğü merakının sonucu olarak dilsizlerin ipek urganla boğduğu beş şehzadenin bulunduğu odada, duvara asılı duran halının ardına gizlenmiştir.  Ustası onu içine düştüğü durumdan kurtarır.
Ardından Cihan’ın Mimar Sinan’a çırak olmadan önceki yaşantısına geri dönülüyor. Bu kısımdaki olaylar zinciri Kanuni Sultan Süleyman devrinde başlamaktadır. Cihan Hindistan’dan Şah’ın Kanuniye hediye ettiği beyaz fil Çota ile birlikte Kostantiniye’ye gelmiş bir filbazdır. Henüz on iki yaşındadır.

“Hazreti Yakub’un on iki oğlu vardı. Hazreti İsa’nın on iki havarisi. Kuran’ın on ikinci suresinde anlatılan Hazreti Yusuf, on iki kardeşten biriydi. Yahudiler on iki somun koyardı masalarına. On iki aslan beklerdi Hazreti Süleyman’ın tahtını. Altı adımda çıkılırdı o koltuğa ve her çıkışın bir inişi olduğuna göre altı adım daha demekti bu, ki on iki ederdi. On iki temel inanış Hint diyarında hüküm sürerdi. On İki İmam, derdi Şiiler, Hazreti Muhammed’in peşi sıra gelirdi. Hazreti Meryem’in tacında on iki yıldız vardı. Ve ismi Cihan olan bir oğlan on iki yaşındaydı İstanbul’u hayatında ilk kez gördüğünde.” (S.37)
Yavru Fil ve filbaz uzun süren bir deniz yolculuğu ile gelmişlerdir saraya. Cihan’ın fil yetiştiriciliği yapan amcası aynı zamanda üvey babasının yetiştirdiği fille gelmiştir gizlice. Annesinin yediği dayaklardan ölmesi üzerine kalamamıştır, doğduğu diyarlarda.
Deniz yolculuğu esnasında bir de Delibozuk Reis (Kaptan Garreth) musallat olmuştur çocuğa. Saraya girdiğinde saraydan değerli şeyleri çalıp kendisine vermesi yolunda çocuğu tehdit etmektedir.
Çota sarayda diğer hayvanların yakınında kendi kafesinde yaşarken, Cihan da diğer hayvan terbiyecileri ile birlikte kalmaktadır. Aslanbaz Olev, Sibiryalı Taras, timsah bakıcısı Kato, ayı terbiyecisi Mirka…
Günlerden bir gün Mihrimah’ın dadısı Hesna Hatun ile birlikte gelişiyle değişir Cihan’ın hayatı. Sadece kaçamak bakışlarla gördüğü genç kıza aşık olur. Onun fili ziyarete geldiği anları iple çeker. Aralarında bir de sohbet başlar. Başlangıçta konuşma konusu beyaz fil Çota iken sonradan Mihrimah Cihan’la ilgili de sorular sorar. Cihan Hindistan’dan gelişlerini ailesini, Çota’yla yollarının kesişmesini anlatır.

Çok geçmeden Cihan ve Çota savaşa da katılırlar. Burada Fil önce Prut Irmağı üzerine yapılan köprünün yapımına yaptığı yardımla hem de ilk defa gösterdiği savaşma yeteneği ile göze girer. Böylece Cihan’ın yolu Mimar Sinan’la da kesişmiş olur. Savaşın ardından Çota ve Cihan, inşaatlara yardım etmesi için görevlendirilirler.
“Savaştan sonraki değil, önceki gecedir insanın ruhunda iz bırakan. Hani hala sen, sandığın insan iken; dünya alıştığın mekân. Bulaşmamışken henüz ellerine hiç tanımadığın kişilerin kanı; zihninde kimselere anlatamayacağın suçlar birikmemişken daha.” (s. 115)
Bu sıralarda şehirde veba salgını baş gösterir. Ölüm pek çok insanı beraberinde götürür. Hatta Vezir-i Azam Ayas Paşa’yı bile. Vebanın atlatılmasının ardından şehzadelere yapılan sünnet düğünüyle şenlenir, Yedi Tepeli Şehir. Çota ve Cihan da görevlidir düğünde. İnsanları eğlendireceklerdir. Burada bir kaza yaşanır. Cihan yaralanır. Kendisini ziyarete Sinan gelir ve Cihan’a çizimde yetenekli olduğunu ve eğitim alması gerektiğini söyler. Bundan sonra Cihan ve Çota hem inşaatlara yardım ederler hem de Cihan mimarlıkta gelişir. Zamanla Kalfalığa hatta ustalığa da yükselecektir. 
Devamı romanımızda… 

“Çalışmak, bizim gibiler için ibadet sayılır” derdi ustası. “Biz duamızı da, niyazımızı da böyle ederiz.” (s.13)
“Mimari takım işidir” derdi ustası. “Çıraklık ise tam tersi­dir maalesef.” (s.14)
“Bütün sevdiklerini gömüp nefes almaya devam etmek lanettir.”
“Aşk gibiydi okumak da… Neden, nasıl müptelası olduğunu, bilen  zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü.” (s.178)
“İşlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler.” (s. 374)

“Hayatta hiçbir şey, dışa vurulamayan kızgınlık kadar zarar vermez insan ruhuna.” (s.374)
“Belki de herkesi sevmekle hiç kimseyi sevmemek arasında fazla mesafe yoktu.” (s.201)
“…ibadethaneler ikiye ayrılıyordu: Semaya uzanmaya çalışanlar ve semayı toprağa yaklaştırmaya uğraşanlar. Birinciler insanı Tanrı’ya, ikinciler Tanrı’yı insana doğru getirmeyi amaçlıyordu. Nadiren her ikisini aynı anda yapabilenler de çıkıyordu. San Pietro gibi.” (s. 206)
“Yol değil, yolcu değişir” (s.463)
“Ancak bu hadiseden sonra anladım ki Sinan’ın sırrı ne sertliğindeydi ne yıkılmazlığında, çünkü sert de değildi, yıkılmaz da. Onun sırrı değişikliklere ve aksiliklere uyum sağlama kabiliyetindeydi. Bizim cesaretimiz kırılırken o çareler üretiyordu. Her seferinde harabeler içinden kendinden emin, yeniden inşa edebiliyordu. Ne benim gibi ahşaptan, ne Davud gibi madenden ne Nîkola gibi taştan, ne de Yusuf gibi camdan mamuldü. Ustamın malemesi akan suydu. Ve ne vakit herhangi bir engel yolunu kapatacak olsa, bir şekilde, ya altından, ya üstünden, ya etrafından do­laşıyor, çatlaklardan bir yol buluyor, akmaya devam ediyordu.” 

KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın kapağından başlamak istiyorum. En sevdiğim renklerden olması sebebiyle lila dış kapak ve mor iç kapak beni son derece mutlu etti doğrusu. Beyaz Fil’in gövdesine yansıyan Süleymaniye de çabası.

Gelelim içeriğe. Ustam ve Ben, tarihten alınmış karakterleri, mimari eserleri, camilerini, kütüphaneleri, rasathaneyi ve Kanuniden başlayarak III. Murat’a kadar Padişahları da anlatan bir dönem hikâyesi olmuş. Ancak masalsı havayla tarihi karakterleri yan yana koyunca İstanbul sokaklarında dolaşan, inşaatlarda çalışan hatta savaşan beyaz bir fili zihnimde canlandırmak zor oldu doğrusu.

Yazarın daha önceki kitaplarında not aldığım pek çok bölüm olurdu. Ancak bu kitapta altını çizebildiğim cümleleri çok sıradan buldum doğrusu. Yazarın kitabın arka kapağında belirtilen “muazzam hayal gücüne ve zengin dili”ne rastlayamadım bir türlü.
Bir de Kanuni döneminde geçmesi ve Mihrimah’ın da aşık olunan sıfatıyla arz-ı endam etmesi sebebiyle sıkça konuşulan ve pek çok eserde yer verilen Mimar Sinan ve Mihrimah Sultan aşkına şahit olmayı beklerken, Cihan’ın Mihrimah’a aşık olması, Mihrimah’ın da onun hamisi olması beni şaşırttı doğrusu. Cihan’ın sonlarda böyle bir aşkı öğrenip hayal kırıklığına uğramasını bekledim durdum.


İstanbul’da yetmiş iki buçuk milletin yaşadığının söylenmesinin ardından roman boyunca çeşitli karakterler yoluyla bu cümlenin kanıtlamaya çalışılması gibi pek çok karaktere yer verilmiş. Karlı Gabriel, Mecnun Şeyh, Çingene Balaban, Sibiryalı Taras,
Romanın başında Cihan’ın gerçek kimliği ile ilgili filbaz olduğu ve Mihrimah’a anlattığı hikayeler dışında pek bir bilgi verilmese de Cihan insana gerçek gibi gelmiyor. File pek çok durumda hükmedememesi bu durumun gösterir gibi.

Yazarın en sevdiğim kitapları Baba ve Piç ile BitPalas’tır. Ancak yazarın son dönem okuduğum kitaplarında bahsi geçen kitaplarındaki lezzeti alamadım. Aşk’ın yaşattığı masalsı havayı sevmeme rağmen bu kitapta ona da rastlayamadım. Sonuç olarak son derece akıcı bir kitap okurken, bana pek de bir şey katmadığını düşündüm. Daha önceki kitaplarını bitirdiğimde aldığım lezzet ve aklımda uzunca bir süre yer eden uzun cümlelerle yaptığı tespitlere rastlamamak beni rahatsız etti.

Romanın son bölümünde Cihan Hindistan’a gider ve Tac Mahal’ın yapımında çalışır. Hem de seksen yaşını devirmişken. Ardından evlenir bir de oğlu olur. Bu bölüm bana tamamen zorlama geldi. Sanki Cihan’ın gençliğinde yaşamadıklarını yaşlılığında yaşatarak yazar borcunu ödemiş gibi. 

Bir de romanı okurken; kapağa sık sık bakıp “İskender Pala mı okuyorum acaba ? ” demeden de geçemedim. Yazarın aralarda verdiği tarihi ve mimari bilgiler bende bu duyguyu uyandırdı. Benim gibi düşünen var mı acaba?

KİTABIN MİMARİ ELEŞTİRİSİ BURADA YAPILMIŞ...
Her ne kadar okuduğumuz roman tarihsel olaylardan beslense de bir kurgu eseri. Yazarın kendisinin de söylediği gibi bazı tarihi gerçekler tahribe uğramış. Ancak tarihini dizilerden, kitaplardan öğrenen bir milletin yazarı olarak daha dikkatli olmasını tercih ederdim. Sanki Muhteşem Yüzyıl’da yeterince yer verilmediğine dair sık sık eleştiriler yapılan Mimar Sinan’a yer vererek açığı kapatmış Osmanlı furyasına katılmış gibi.


“Bazı şehirlere kendi istediği için gider insan; bazılarına da şehir istediği için.” (s.463)
“Hakikat dediğin bir kelebektir, o çiçekten kalkar, bu çiçeğe konar. Sen de elinde bir ağ, peşinden koşarsın. Yakalarsan sevinirsin. Ama fazla yaşamaz. Nazik şeydir hakikat.” ( s. 450)


 “Öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de…”(Biterken....)


YEPYENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE... 

SEVGİLER.. 

5 yorum:

  1. İşte sonunda beklediğim kitap... Yorumlarınızı heyecanla bekliyordum görünce çok sevindim çok güzel bir yazı olmuş elinize sağlık :) Ayrıca sizin gibi düşünen var tabi ki bende aynı fikirdeyim sadece bu kitapta değil diğer tüm kitaplarında kapılıyorum bu hisse Mahrem - Katre-i Matem ikilisinden sonra iyiden iyiye pekişti bu his bende

    YanıtlaSil
  2. elimden geldiğince ayrıntılı yorumlamaya çalıştım. elbette bilgim dahilinde.. güzel iltifatlarınıza teşekkürler.. sevgiler..

    YanıtlaSil
  3. Kitap hakkında ışık tutan bu güzel yorumunuz için teşekkür ederiz.

    YanıtlaSil
  4. bende okumuştum çok beğendim bu kitabı

    YanıtlaSil
  5. Ben kitabı aldım okumaya fırsat olmadı çok güzel anlatım olmuş :)

    YanıtlaSil

Yorum yazmak için vakit harcadığınız için Teşekkürler...

Yorumlarınız benim için değerlidir.ELLERİNİZ DERT GÖRMESİN..SEVGİLER...

Yorumunuz blog sahibininin onayından sonra görünecektir.