30 Ağustos 2014 Cumartesi

SERDAR ÖZKAN - KAYIP GÜL

MERHABALAR,
Geçtiğimiz yıllarda adını çok duyduğum okumaya bir türlü fırsat bulamadığım, ancak okuduktan sonra hayal kırıklığı yaşadığım bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İstermisin?'den yine... 


ÖZET
Romanımız, bir öndeyiş kısmı ile başlamakta. Bu kısımda hem Artemis’e, hem de Meryem Ana’ya ev sahipliği yapan ikilikler şehri Efes anlatılmakta. Artemis’in temsil ettiği ego ve kibir ile Meryem Ana’nın temsil ettiği ruh ve tevazu kıyaslanarak konuya girilmekte.
Diana San Francisco’nun körfeze tepeden bakan bir evinde yaşamakta olan annesini yeni kaybetmiş olan genç bir kadındır. Hem annesinin kaybı hem de annesine ölürken söz verdiği ikiz kardeşi Mary’yi bulması isteği Diana üzerinde büyük bir mutsuzluk bırakmıştır.

İkiz kardeşi ve onu alıp götüren babası ile ilgili elinde sadece dört mektup vardır Diana’nın. Mektupların her birinde de adres yerine sadece gönderildikleri şehrin posta pulları. Mektuplar dışında gelen son notta Mary annesine kavuşamazsa canına kıyabileceğini yazmıştır.

Diana hiç tanımadığı ikizine çok kızgındır. Çünkü Mary annesinin son günlerini korku ve endişe içinde geçirmesine neden olmuştur. Diana annesinin isteğini göz ardı edip, kardeşini bulmak için harekete geçmez. Hatta mektuplarını bile okumaz; ta ki sahilde yürüyüşe çıktığı esnada karşılaştığı zenci falcının sözlerini duyana kadar.

Mektupları geliş sıralarına göre okuyan Diana, Mary'nin bir akıl sağlığı pek de yerinde olmayan güllerle konuştuğunu iddia eden bir hayalperest olduğunu düşünür. Annesinin kendisinin tamamıyla zıttı olan kardeşi için endişelenmesine üzülürken, bir yandan da annesinin kardeşine olan sevgisini kıskanır. Çünkü annesine göre Mary “eşsiz”dir.
Bu arada Diana Mathias’la da tanışır. Mathias sahil sahil gezerek, deniz resimleri yapan bir ressamdır. Aralarında bir yakınlaşmak olsa da sergisi için resimler yapmak için haber vermeden ayrılır San Francisco’dan Mathias.

Başlangıçta pek istekli olmayan Diana, mektuplar aracılığı ile kardeşinin peşine düşer. Kardeşinin peşinden yaptığı yolculuk onu İstanbul’a kadar getirir.


ALINTILAR
“Satamadığın üç beş resme çobanlık yapan biri olarak mı bilsin istiyorsun seni? Ona kim olduğunu göstersene be evlat. Sen göstermezsen, sende ne olduğunu ne bilecek?”
“Bilemiyorum. Harvard’da okuduğum için bana farklı bir gözle bakmasını ister miydim, emin değilim. Sonunda kendimden başka bir şey için sevilerek cezalandırılmak istemiyorum.”
“Ne? Ki kimi neden seviyor ve kimi cezalandırıyor?”
“Eğer benden Harvard’da okuduğum için hoşlanacaksa, hiç hoşlanmasın daha iyi. Ben, eğitimim değilim çünkü. Zekâm değilim, ilişkilerim değilim, işim değilim…Bunların toplamı da değilim.”
“Kim olduğunu biliyor musun peki?”
“Ben sadece…Ben sadece benim.” (Sayfa, 67)

“Ressam başını salladı. “Yo, bu çok riskli olur..Her zaman senden daha iyi vasıflara sahip başka biri çıkar. Ama senin gibi biri daha yok. Bilirsin, herkesin parmak izi farklıdır. Ben içimizde de bir parmak izi olduğuna inanıyorum. Moda eldiven giyerek örttüğümüz bir iz.” (Sayfa, 68)

Bu iki martının uçuşunu izlerken kendince bir çıkarımda bulunmuştu: Bağlanabilmek için, önce bağımsız olmak gerekir. (Sayfa, 72)

“Oysa insanların çoğu, yeni ilişkilere eski bağlarla geliyorlardı. Geçmişten taşıdıkları ister güvensizlik, ister anlaşılmamak, isterse de çevrelerine ördükleri savunma duvarları olsun, her bağ yeni ilişkiyi özgürce yaşamalarını engelliyordu. Daha önceki ilişkilerimizde haksızlığa uğradıkları konusunda belki haklıydılar ama, haksızlık edenin karşı taraf değil de, bir ürlü bırakamadıkları “geçmişleri” olduğunu göremiyorlardı.
İşte farklı kayalarda, ayrı ayrı kendine yetebilmeyi gerçekleştirebilmiş bu iki martı, birbirleri için “geçmiş”teki yerlerini terk edebilmiş, sıfır seviyesine inerek benlik bağlarından arınmış, böylece “bir” olarak göğe doğru yükselebilmişlerdi.” (Sayfa, 73)

“Şöyle ki, sürekli aynı sahilin resmini yapa yapa, sonunda en az değiştiğini sandığım şeyin, en çok değişen olduğunu gördüm: Deniz.” (Sayfa, 79)

“Yani insan gibi..Her sabah aynaya baktığımızda aynı kişiyi gördüğümüzü zannediyoruz. Arkadaşlarımız bizi yıllar sonra gördüklerinde dahi, aynı kişiyi gördüklerini sanıyorlar.”
“Doğru” dedi Diana. “Bir fark görseler bile, bu genelde kilomuz veya saç biçimimiz gibi şeyler oluyor.”
“Kesinlikle. Gördükleri kimsenin karşılarına yeni biri olarak çıkmış olma ihtimalini düşünmüyorlar bile. Oysa şahsen ben bir kimsenin birkaç günde bile değişebileceğine inanıyorum.” (Sayfa, 79)

Zaman ileriye doğru akıp gittiği sürece, büyülendiğimiz ‘gelecek’ el değmemiş ‘geçmiş’ten başka bir şey değildir. (Sayfa, 82)

“Düşler gerçekleşecek olanın mayasıdır.” 



KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın kapağından ve arka kapak yazısı ile başlamak istiyorum. Arka kapakta çeşitli ülkelerden görüşlere yer verilmiş kitap bolca övülmüş. Zaten övgü yazısı olmasa kitabın arka kapağında yerini almazdı elbette. Ancak övgü yazılarında kitabın Küçük Prens’e benzetilmesi biraz fazla iddialı olmuş. Ve beklentiyi yükseltmiş. Air Beletrina – SLOVENYA tarafından yapılan benzer bir ifadeye kitabın ön kapağında da yer verilerek “Büyük bir global başarı. Simyacı, Küçük Prens ve Martı sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap” yazılmış. Ve bence okuyucu yanlış yönlendirilmiş. Yaşadığım hayal kırıklığını ifade etmek mümkün değil. Dünya edebiyatında kült olmuş üç kitapla bu kitabı kıyaslamak zaten akıl karı olmadığı gibi; kitap kurgu ve içerik olarak da bu kitapla yarışamayacak kadar zayıf kalmakta.


 Dahası bir de Diana(Artemis’e Romalıların verdiği isim) ile Meryem Ana zıtlığından yola çıkılarak; romana bir de Mitolojik hikâye eklenmiş. Bu hikâyenin karakterleri ileriki sayfalarda güller üzerinden konuşturularak çelişki ve çelişki içindeki birlik ifade edilmeye çalışılsa da yazar bu konuyu da bağlamakta yeterince başarılı olamamış.

Bir de kitapla ilgili söyleyebileceğim noktalardan biri de bolca klişe barındırması. Zaten altını çizdiklerim de bunun kanıtı gibi. 


Sonuç olarak; iddiasını kanıtlamada yetersiz, işlenen konu bakımından güzel olmasına rağmen konuyu işleme bakımından amacına ulaşamamış, içerisinde Yunan Mitolojisinden, Nasrettin Hoca’ya kadar pek çok unsuru barındıran, ama harmanlayamayan bir kitap olmuş.

Kitabın tek artısı akıcı ve sade bir dile sahip olması, okurken dolaylı cümlelerle ve kelime oyunlarıyla okuyucuyu yormaması olmuş. Yeterince başarılı bulmasam da yazarın ümit vaat ettiğini düşünmekteyim.


 YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…  

23 Ağustos 2014 Cumartesi

JEAN CHRİSTOPHE GRANGE - KAİKEN

MERHABALAR,
En sevdiğim Polisiye - Gerilim yazarı Jean Christophe Grange'nin son kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle...


Doğan güneş karardığında,
Geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde
Japonya artık bir anı değil, kabus olduğunda,
Kaiken'in zamını gemiş demektir

Jean-Cristophe Grange'ın Kaiken'i!

I – KORKMAK

Başkomiser Oliver Passan ve ortağı Philippe Delluc (Fifi), peşine düştükleri “Doğumcu” adı verile katilin peşindedirler. Passan katilin Guillard olduğundan neredeyse emindir. Ancak elinde adamı içeri tıkmaya yetecek kadar delil yoktur. Dava kendine verilmemiş olsa da takıntı halinde adamın peşindedir.

“Karnı göğüs kemiğinden pubise  kadar açılmış , bağırsakları yere kadar sarkıyordu. Tam önünde, alevli bir birikinti içinde bir fetüs yanıyordu.” (S.13)

Doğumcu adı verilen katil hamile kadınları hedef seçmekte ve karın göğüs kemiğinden pubise kadar kestiği hamile kadınların bebeklerini göbek bağı hala bağlıyken yakmaktadır. Sahne dehşet vericidir. Bu şekilde işlenmiş dördüncü cinayettir. Ancak olay yerinde ve katilin üzerinde katille eşleştirilebilecek kanıt olmadığından Guillard elini kolunu sallayarak gezmektedir. Passan ve Fifi’nin yaptığı suçüstü de işe yaramaz. Cinayetin işlendiği yer Guillard’ın şirketine aittir, ancak yine yeterince kanıt yoktur. Üstelik bu durum Passan’ın üstleri tarafından uyarılmasına da neden olur. Adam hem zengin hem de nüfuzludur.

“Yasalar suçluları koruyordu, bu pekala bilinen bir şeydi.” (S.43)

Aynı dönemlerde Passan özel hayatında da sıkıntılı bir dönemden geçmektedir. Japon karısı Naoka’dan boşanmak üzeredir. Çift çocukları Shinji ve Hiroki’nin iyiliğini düşünerek çocukları ev düzenini değiştirmeyecek ve birer hafta sırayla çocuklara nezaret edecektir.


“Çünkü aşk diğerinin duygusuyla beslenirdi. Coşku olmadan kalp durur, duygusuzlaşırdı. Tüm paylaşma yetisini kaybederdi. Sonunda da içine kapanarak yalnızlığıyla kendini korumaya çalışırdı.” (S.31)


II – SAVAŞMAK

Passan katilin peşindeyken, kalesi gibi gördüğü evine yapılan saldırılarla da uğraşmak zorunda kalır. Buzdolabına konan cenin pozisyonu verilmiş derisi yüzülmüş siyah perçemli kapuçin maymunu, duş alırken akan ve çocuklarından alındığı tespit edilen kan; açık tehditlerdir. Ancak bunlarla Guillard arasında bir bağlantı kurulamaz. Tüm bunların olduğu zamanlarda Guillard nerede olduğunu kanıtlamaktadır. Dahası o hem gözetleyen hem de koruyan polis memurları da bu duruma şahitlik etmektedir. Dahası Passan’ın evi polis tarafından korunuyorken saldırganın içeri nasıl girdiği de muammadır.

“İğrenilen ve reddedilen bir varlık olarak doğdum. Berbat bir hayat sürdüm, küfür ve hakaretlere maruz kalarak büyüdüm. Bu sefalet benim de İsa gibi yücelmemi sağladı. Kendimi aşmamı ve gelişmemi sağlayan da, çekiğim bu büyük acılar oldu. Ben bütünüm. Ben ateşim ve huzurum. Ölüm ve esenliğim…”(S.)


Çok geçmeden Guillard, Passan’ı da öldürme girişiminde bulunarak kendini yakarak intihar eder. Bu intihar “Anka Kuşu Efsanesi”ne bir göndermedir. Katilin ölümünün ardından Naoka’nın evde kaldığı bir akşam aile yeni bir saldırıya maruz kalır. Herkes uyuduktan sonra köpekleri Diego, öldürülerek cesedi çocukların odasına bırakılır. Olay evi izlemeye devam eden polislerin eve konan kameralardan birinden görüntü alınmadığını fark etmesiyle anlaşılır ve polisler eve giriş yaparlar. Ancak saldırgan kaçar. Kayıtlar incelendiğinde saldırganın kimono giymiş ve Doktor No maskesi takmış bir kadın olduğu anlaşılır. Passan ve ekibi Naoka’dan da şüphelenirler. Çünkü elinde Passan’ın hediye ettiği “Kaiken” vardır. Ancak yapılan incelemelerde Kaiken’in kullanılmamış olduğu anlaşılır. 

“Kalplerin uzaklaşması, bedenlerin uzaklaşması ile başlardı.” (S.72)


III - ÖLDÜRMEK

Naoka ve çocuklar hem Oliver’ın hem de Naoka’nın yakın arkadaşı Sandrine Dumas’ın evine yerleşirler. Sandrine’in dolabında bulduğu kimono ve peruklar Naoka’yı çok şaşırtır. 

Bugüne dek saldırıların kendinden kaynaklandığını düşünen Passan artık hedefin karısı olduğuna inanmaya başlar. Ancak geriye dönüp baktığında 10 yıldır evli olduğu kadını aslında pek de tanımadığını fark eder.

DAHASI ROMANIMIZDA….



KİTAPTAN NOTLAR


Grange benim en sediğim polisiye gerilim yazarlarından biridir. Koloni hariç tüm kitaplarını okumuş bir Grange-sever olarak değerlendirmeye çalışacağım romanı. Romanımız üç bölümden oluşmakta. 1.Bölüm – Korkmak, 2. Bölüm  - Savaşmak, 3. Bölüm ise Öldürmek. 

Öncelikle şunu söyleyebilirim ki, Grange’nin Siyah Kan’da da yaptığı gibi kitabın başında Başkomiser Passan’ın peşinde olduğu katilin kimliği belli. Katilin kimliği belli olunca; Passan’ın Katil’e ulaşma süreci, Guillard’ın katile dönüşme süreci ayrıntılı bir biçimde anlatılarak sonuca ulaşılacağını düşünürken; Katilimiz 227. Sayfada kendini yakarak kitaptan çıkıyor. Bu süreçte ilk düşüncem bir şekilde kurtulmuş olması ve cinayetlerine devam edecek olmasıyken; Passan’ın ailesi tehdit edilmeye devam ediliyor ve 2. Bir şüpheli çıkıyor ortaya…


Ben kendi adıma “Doğumcu”nun kitapta erken öldürüldüğünü düşünüyorum. Öncelikle çift cinsiyetli olması, terk edilmiş ve yetiştirme yurtlarında, koruyucu ailelerle büyümüş olması bakımından ilginç bir katil görünümü çizen katilin romandan çıkması romanın yönünü değiştirmekte. Bir de Guillard’ın öldürme ritüeline, kadınları seçme şekline dair pek bilgi verilemekte. Doğumcu’nun katliamları oldukça geri planda kalmakta birlikte Passan’ın katili takibi ön plana çıkmış.

Guillard’ın bıraktığı yazılı itirafın ayrıntılı verilmemesi de kitabın eksiklerinden. Katilin ruh halini daha iyi anlatacak ayrıntılar bu itirafname ile verilebilirdi.

Ardından romana buzdolabına bırakılan derisi yüzülmüş maymun ile farklı bir boyut kazandırılmakta. Ancak burada merak ettiğim bu sayfalarda henüz ölmemiş olan köpeğin, buzdolabına cenin konurken tepki verip vermediği. Bu noktada cenini koyanın köpek tarafından tanındığını düşündüm. Ama yanılmışım. Zaten Diego’nun yaşamı da uzun sürmüyor.

Romanın başından bu yana ara ara sahneye giren Sadrine şüpheleri çekiyor üzerine. Özellikle Naoka’yı dinlerken içinden geçirdikleriyle. O’nun da ömrü çok uzun olmuyor. Ve romanın başlarından itibaren imalarla sezdirilen Naoka’nın geçmişine doğru yolculuğa çıkıyoruz.


Bu kısımda da eleştirmek istediğim nokta Ayumi’yi bu noktaya getiren psikolojik basamakları Ayumi’nin psikiyatristi tarafından hızla anlatılması ile öğreniyoruz. Bence bu kısımlar daha ayrıntılı verilebilirdi. Mesela bebeklerinden ayrılırken Ayumi’nin yaşadıkları…

Tüm okuduklarımızdan sonra bile Naoka’nın geçmişi bence hala kapalı kutu gibi kalıyor.

Sonuca gelecek olursak; Grange kitaplarının büyük çoğunluğuna hakim olan muğlak ya da kötü sona inat bu roman mutlu sonla bitirilmiş. Galiba yazarımız eskisi kadar katı değil kahramanlarını öldürme konusunda. Bir de mutlaka Ayumi ölürken bir mesajı olmalıydı sanki. Kitap tam bitememiş gibi geldi bana.

Gelelim içerik ile ilgili diğer gözüme çarpan noktalara… Fransa ve Japonya tasvirleri yapılırken; bolca mekân isimleri verilince ben kendi adıma gözümde bu mekanları tam canlandıramadığım için kitaptan zaman zaman kopar gibi oldum.

Anka Kuşu Efsanesi daha ayrıntılı verilebilirdi. Yazarın mitlere karşı ilgisi pek çok kitabında yer alırken burada Katil ile mit arasındaki ilişki yeterince kuvvetlendirilememiş. Sanki konu derinleştirilerek 2 farklı kitap yazılabilirmiş.

Son olarak sayfa 217’dek hatayı da yazmadan geçemeyeceğim. Yayınevine duyurulur.
“Sessizlik uzadı. Naoka elini uzattı ama Guillard tutmakta acele etmedi.”

Ben kendi adıma Grange’nin ilk eserlerini daha çok beğenen bir okuyucu olarak Kaiken’i yeterince güzel bulmadım. Ama kitabın sürükleyiciliği de tartışılmaz ki; 1,5 gün gibi kısa bir sürede tamamladım. Bir de 4-5 sayfalık bölümleri okurken bu bölümü de bitireyim derken; kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz kesinlikle. 

15 Ağustos 2014 Cuma

TUBA AKYOL - ROMANTİK İRONİ

Merhabalar,
Tuba Akyol'un imzalı kitabı elime geçeli bir ay kadar oluyor. Tatile uygun bir kapakla bezeli kitabı tabi ki tatilde okudum ve altını çizdiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. 


Yeni bir iş… O'nunla aynı evde yeni bir hayat… çocuk?

Banu'nun yeni işinin bir iyi yanı, bir de kötü yanı var: Kötü yanı, sürekli bir yerlere gitmek. İyi yanı, sürekli bir yerlere gitmek. Banu'yla birlikte Dubai'den Diyarbakır'a, Moskova'dan Urfa'ya, Cape Town'dan Van'a gezeceksiniz.


Sevgiliyle aynı evde yaşamanın pek çok iyi, pek çok kötü yanı var. Bir ilişkinin mutlu günlerini, o kadar da mutlu olmayan günlerini, kavgaları, barışmaları, kahkahadan sessizliğe, özlemden umursamazlığa, meraktan şüpheye her halini Banu'yla birlikte yaşayacaksınız:



-Aidatı yatırdın mı?
-Hı hı.
Konuşunca barışmış sayıldık. Çocuk sahibi olmanın birçok iyi yanı ama bir zamanı var: Rüyamda artık ne gördüysem, sabah panikle Deniz'i arıyorum.



-Deniz, korkunç! Çok korkunç! Ben galiba çocuk istiyorum.
-Ve bu korkunç, çünkü..?
-Çünkü… Ya çocuğum olursa? 



Mutlu sonlardan sonra ne olur?



Ayrılık sevginin değil, hayat karşısında artık yan yana, omuz omuza, el ele durma arzusunun bitmesi demek. Sevgiyi bitiren, nefrete dönüştüren, ayrıldıktan sonra ayrılamamak.

Milliyet gazetesinin hafta sonu eklerinde uzun yıllar köşe yazarlığı yapan, şimdi Psikeart dergisinde yazan ve Nar Kitap'ın yayın yönetmenliğini yürüten Tuba Akyol'dan maydanozun, şişme botların ve kullanma kılavuzları için kullanma kılavuzu yazılmasının faydaları, rüyalar ve oyunlar, gece hayatı ve sıkıntı, tembellik ve tembel fikirler üzerine, her şey ve hiçbir şey hakkında, sonu olmayan bir kitap.


(Tanıtım Bülteninden)



KİTAPTAN ALTINI ÇİZDİKLERİM

YAZ

“Dünyanın en iyi babası geçen yıl öldü.” ( s. 15)

“Vicdan, insan ile âlem arasındaki mesafesizlikteymiş.” ( s. 20)

“Varoluşun dinamiği, zıtlar arasında git- gel Konya altı saat
Tez, antitez… Hayat da sentez.” ( s. 35)

“Yaz, nihayet tembelliğin nihayet hak ettiği saygıyı gördüğü muhteşem mevsim.” ( s. 51)

“Tembellik çalışmamak değil, boşa yorulmamak. ( s. 52)


SONBAHAR
“Yaz bitti. Okullu çocuklar son arabalara doluşup yaşadıkları kentlere döndüler. “Hava ısınırsa,” dediler giderken, “belki hafta sonu yine geliriz.” Gelmeyecekler. Yaz bitti. Havalar ısınsa bile – eylül sonuna doğru yeniden ısınır genellikle – yine de yaz bitti.
… Yaz bitti. Geçti gitti. Çorapların saltanatı geri döndü.” ( s. 62)

“Hayaller yumurta gibidir. Civciv çıksın, kuş çıksın diye çatlar; ama bir yandan da yumurta çatlamıştı, hayal kırılmıştır ve gerçek hiçbir zaman hayal ile birebir aynı değildir. Daha iyidir, daha kötüdür… İyi – kötü görece kavramlar. Ama kesinlikle aynı değildir.
Her hayal gerçekleştiğinde kırılır.
(hayat : “Gerçek”leştiğinde kırılan hayal)” ( s. 69)

“Her Cuma ve her Pazar şehirlerarası otobüslerde iki hayat arasında gidip gelerek büyüyen çocuklar vardır. Camdan bakıp giden yolu ezber etmekten sıkılınca “bulutları benzetmece” oyunu ile tek başına zaman tüketmeye çabalarlar.
Yalnız seyahat eden küçük çocuklar uykuları gelse bile tekinsiz otobüslerde uykuya geçemezler. Yan koltukta uyuyan yüze bir mazi uydurarak, şarkılardan fal tutup şarkı sözlerini ezberleyerek, radyodan maç dinleyerek zaman geçirirler. …
…Ama ne zaman demli bir çay kokusuyla uyansalar gözleri dolar. Çünkü onların çocukluğu, hazırlanması gereken bavullar yüzünden yarım kalmış bir pazar kahvaltısıdır. Otobüse yetişmek için daima bir filmin, bir dizinin, bir şarkının, bir kitabın, bir konuşmanın, bir kahkahanın yarısında çıkmaları gerekmiştir.
Çocukken evinden sürgün edilen çocuklar kendilerini hiçbir kente, hiçbir yatağa ait hissedemeyerek bölünürler. En çok nereyi özlediklerini bilmeden özlerler. Hep biraz eksik oldukları, hep o eksiğin özlemini duydukları için yalnızdırlar.
Neden “tam” olamadıklarını bir türlü anlamayacak kadar da çocukturlar, hırçındırlar, kızgındırlar.
İki hayatın kesişim kümesinde, ne tarafa gitse öbür taratan çekiştirilerek büyüyen çocuklar öyle yalnızdırlar ki en çok yalnızlıktan korkarlar. Kimi büyüdüğünde de bu korkuda takılı kalır; “yalnızlık yollarına pusu kurup onu bekliyor” sanır. Kimi “tam”olarak sahip olunabilen tek şeyin yalnızlık olduğunu bildiği için, “yalnızlık ömür boyu” diyerek onu sevmek zorunda kalır.
Ben yatılı okudum.” ( s. 95-96)



KIŞ

“Merasim gelecek için tasarlanmış mazi projesidir.
Ya ileride hatırlanacak bir şey olmazsa paniğiyle kotarılmış üçüncü sınıf bir müsameredir.” ( s. 112)

“Ayrılık sevginin değil, hayat karşısında artık yan yana, omuz omuza, el ele durma arzusunun bitmesi demek.
Sevgiyi bitiren, nefrete dönüştüren, ayrıldıktan sonra ayrılamamak.” ( s. 127)

“Unutacağımı söylüyorlar.
Anlamadıkları şu: Bir gün bu acıyı unutacağını düşünmek acının kendisinden bile daha çok acıtıyor.” ( s. 133)


İLKBAHAR

“Aşkı seven sekse katlanır
Ya da: Seksi seven aşka katlanır.” ( s. 140)

“Açlıktan ölmemek için can sıkıntısından ölmeye yeterince hevesli görünmediğimiz için açlıktan ölmek zorunda bırakıldığımız bu dünya batsın.” ( s. 163)


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle imzalı kitap hediyesi için yazarımıza teşekkür ediyorum.

Gelelim içeriğe yazarın konuşur gibi yazması, kitabın ilk göz çarpan tarafı. Konuluşur gibi yazıldığı için de kitap hızla ilerlemekte. Bölüm başlarına konan mini başlıklar da içeriği desteklemiş bence. 

Her bölüme yeni başlıklar konması birbirinden kopuk gibi gösterse de kitabı, kitap bütünlüğünü korumuş.

En çok yatılı okul ile ilgili kısmı beğendim. 


YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE..