3 Mart 2016 Perşembe

YAŞAR KEMAL - YER DEMİR GÖK BAKIR - DAĞIN ÖTE YÜZÜ - 2

MERHABALAR,

Türkiye'nin gelmiş geçmiş en usta kalemlerinden, büyük usta Yaşar Kemal'in "DAĞIN ÖTE YÜZÜ" üçlemesinin ikinci kitabını "YER DEMİR GÖK BAKIR"ı paylaşmak üzere karşınızdayım. 

Yazarın " Bu seri benim tanıklığımdır" dediği, okurken çaresizlikle umudu aynı anda hissedeceğiniz kitabın arka kapağı ile başlayalım.  


ARKA KAPAK

Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir.
Üçlünün ikinci kitabı Yer Demir Gök Bakır bütün mümkünlerini yitirmiş köylülerin kendi yarattıkları ermişin işaret ettiklerine bakarak hayatta kalmalarını anlatır. Roman kendi mitini yaratmanın tanığı, düş dünyasının gücünün kanıtıdır.
Fransız Eleştirmenler Derneği’nce, “Yılın En Güzel Romanı” seçildi. 

"Birden bu barok kişilerin harikulade serüvenine kapılırsınız, acımasız gerçekle efsane arasında gider gelirsiniz. Yaşar Kemal ya da bir halkın dehası."
-Martine Bauer,Le Matin de Paris,(Fransa)

"Yaşar Kemal'in özgün ya da bilge bir anlatıcıdan çok daha başka bir şey olduğunu bir kez daha kabul etmek gerekir.(...) Yazar ve halkı sanki gerçekten tek bir bütünmüş gibi, kişileri de anlatımı da aynı şiirsel imgelemi ve aynı büyüleyici çekiciliği taşır."-Journal de Centre, (Fransa)

"Toprağa ve gökyüzüne kenetlenmiş köylünün sert yaşamını düşleyebilenler, bir gemiye biner gibi binsin bu demirden toprağa bizlere sonsuza dek yasak edilmiş bu serüveni yaşasınlar."-MN. Rieux, Que Lire, (Fransa)

"İnsanlara karşı acımasız bir toprağın temposu..."


Romana başlarken;

“Ortalık kar içindeydi. Kar dereleri tepeleri silme doldurmuştu. Dünya yalnız bir aklıktı. Bu aklığın üstünde en küçük bir leke bile yoktu. Bir kuş, bir sinek lekesi bile. Gökyüzü de apaktı. Yalnızca uzakta, güneyde, Toros’un ormanlığının üstünde sıcacık yeşile kaçan bir mavilik balkıyordu. Bu duruluk sonsuz aklığın üstüne serilmiş küçücük bir mendile benziyordu. Bir de uzaktan Hasan’la Ummahan’a bakınca yuvadan düşmüş, yuvarlanan, uçmak için kanat çırpan, çabalayan kırlangıç yavrularını görür gibi oluyordu insan. ( Sayfa 7) 


ÖZET

Yalak köylüleri Çukurova’dan pamuktan köylerine eli boş dönmüştür. Köye dönerken de her yıl yaptıklarının aksine Adil’e borçlarını ödeyememiş, yeni ürünler de alamamışlardır. Çetin bir kış onları beklemektedir. Bir taraftan pamuktan para kazanamamaları, bir yandan Adil’in köye gelip borcuna karşılık donlarına kadar alacağı korkusu sarar köylüyü. Köye gelen herkesi Adil sanırlar.

Bir yandan Adil Efendi’nin mallarına el koyacağından korkan köylüler çareler düşünmeye başlarlar. Muhtar Sefer’in önerisiyle tüm mallarını köyün yakınındaki mağaraya saklarlar. Böylece Adil Efendi onların fakirliklerini görecek, acıyacak ve affedecektir. Tüm köyün aksine Çukurova’ya indiklerinde Muhtar Sefer’e de karşı koyan Taşbaşoğlu mallarını saklamaz. Bir taraftan Adil Efendi beklenir ama Adil efendi gelmez. 

Adil Efendi de köye gelirse; köylüler tarafından saldırıya uğrayacağı korkusuyla yaşar. Bu arada evlerin ısı kaynağı da olan hayvanlar mağaraya gidince evler buz gibi olur. İnsanlar nefesleri ile ısınırlar. Kış çetindir. Mallar mağaradayken Adil Efendi’nin gelmeyişini Muhtar Sefer Taşbaşoğlu’nun Adil’e köylüyü ihbar etmesine bağlar. Köylüyü ona karşı kışkırtmaya çalışır. Ancak köylü buna ihtimal vermez. Bekleyiş köylüye ıstırap vermektedir. Köyden üç kişinin Adil Efendi’ye gitmesine ve köylünün nesi varsa vermesine karar verilir. Böylece bekleyiş bitecektir. 



“Köylü insanı canavara benzer. Az önce göklere çıkarıp Tanrıya eş ettiğini, işine gelmeyince, biraz sonra çamura batırır. Batırır da gözünün yaşına bakmaz. İnsan, bu kadar yüceltip, arkasına top top ışıklardan bir ışık ormanı takıp göklere salıverdiği ermişin yakasını bir iki sözle bırakıverir mi ? Velev bu sözleri söyleyen ermişin ta kendisi olsa…” (Sayfa 302)


Bu arada köylünün öldü sandığı hatta oğlunun mevlüt okuttuğu Koca Halil, köylünün pamuğa geç inmesinden ve köylünün eli boş dönmesinden kendini sorumlu tutmakta ve köylünün kendisini öldüreceğini düşünmektedir. Bu yüzden de evinin ahırında saklanır. Çok geçmeden köylü Koca Halil’in yaşadığını öğrenir. Ancak köylünün onu öldürmek gibi bir niyeti yoktur.

Bir taraftan da Taşbaş’ın köylüye duyduğu nefret artar. İçinde bulundukları durumun aslında en büyük suçlusu olan Muhtar Sefer’le bir olmaları, tutarsız davranışları, Sefer’in mantıksız planlarına ortak olmaları Taşbaşoğlu’nu çılgına çevirir. Köylüye sürekli beddualar eder. Taşbaşoğlu, karısının bir kavgada yaralanmasından sonra küfür ve beddualarının dozunu iyice arttırır. 


Köyde bunlar yaşanırken; Hüsne ve Recep Hüsne’nin evine yakın bir samanlıkta gizlice buluşurlar. Hüsne köyün başına gelen felaketlerden kendilerinin yasak ilişkisinin sebep olduğunu düşünmektedir. Recep’le kaçmaya karar verirler. Karda kıyamette köyden kaçan sevgililere kar geçit vermez. İkisi de donarak ölürler.  

Köyün delisi Vurgun Ahmet, âşıkların karlar altında öldüğünü bildirmek için köye geldiğinde tüm kapıları çalar. Köylülere sitemlerde bulunur. Köylü tarafından aynı zamanda kutsal sayıların Vurgun Ahmet’in Taşbaş’ı yüceltmesi, Taşbaş’ın köylülerin gözündeki yerini değiştirir.  Taşbaşoğlu; Muhtar Sefer’in tüm çabalarına rağmen git gide evliya rütbesine yükselir. Taşbaşoğlu köylüyü ikna etmeye çalışsa da bir türlü onları evliya olmadığına inandıramaz. Köylülerin gördüğü rüyalar ve Taşbaş’a atfedilen olaylar köylünün inancını daha da güçlendirir.  


KİTAPTAN NOTLAR

“ Yer Demir, Gök Bakır” deyimi çalınan kapıların açılmadığı zamanları anlatmak için kullanılan bir deyim olarak kitabın içeriğini anlatmaya ancak bu kadar uygun olabilirdi. Yaşar Kemal’in ustalığı kitaba verdiği isimde bile kendini ortaya çıkarmakta.

Serinin ikinci kitabı “Yer Demir Gök Bakır”da mekân olarak Yalak köyü seçilmiştir. Köylüler Çukurova’dan eli boş dönmüş, çetin kış şartlarına karşı savaşmaya çalışmaktadırlar. Bir taraftan Adil Efendi’nin korkusu, bir taraftan çetin geçen kış sıkışıp kalmışlardır. Bu sırada kendi söylediği yalana kendi inanan insanların psikolojisiyle ve Vurgun Ahmet’in de etkisiyle bir ermişe; Taşbaşoğlu’na sarılırlar. Olaylar bundan sonra Taşbaşoğlu ve Muhtar çevresinde gelişir.

Konuşmamaya yemin eden Meryemce iç sesi  ve uzun monologları kitapta bolca yer alır. Benim üçleme boyunca zaman zaman sevimli bulsam da beni en çok yoran karakter Meryemce oldu, bitmek bilmez öfkesi, memnuniyetsizliği, oğluna, gelinine davranışları… Satır aralarında Memed’in Hürü Ana’sından bahsetmesi, hem romanın geçtiği zamanı kestirmek ve hem de romanı daha iyi anlamak bakımından benim açımdan etkili oldu.

“Bir insan konuşmazsa, o insan ölü demektir. Şu Meryemcenin şimdi ölüden ne farkı var.” (Sayfa 33)

Serinin bu kitabı Zülfü Livaneli yönetmenliğinde filme de çekilmiş. Onu da izlemek istiyorum. Ancak kafamda canlandırdığım karakterlerle örtüşmezlerse hayal kırıklığı yaşarım diye de korkuyorum. 


“Bozkırın baharı geç gelir. Çiçekleri de daha geç açar. Çiçeklerin sapları bir parmak boyunda var yok, kısa, küt olur. Bozkır çiçeklerinin renkleri alabildiğine parlaktır. Kırmızıysa, böyle bir kırmızı hiçbir yerde görülmüş değildir. Sarısı, mavisi, turuncusu da öyledir. Gece karanlığında bile gözükürler. Kokuları keskindir. Bu yüzden de, üstünde çiçek olsun olmasın, eğil, bozkır toprağını kokla mis gibi kokar.” (Sayfa 378)