THE KİTE RUNNER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
THE KİTE RUNNER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2014 Cuma

KHALED HOSSEINI - VE DAĞLAR YANKILANDI

İyi geceler Sevgili Blog Dostlarım, 

Bu saatte gözüme uyku girmeyince geçen hafta okuyup bitirdiğim kitabı paylaşayım dedim sizlerle... 

image

KHALED HOSSEINI'nin son Kitabı "VE DAĞLAR YANKILANDI"


Daha önce yazarın "UÇURTMA AVCISI" ve "BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ" adlı kitaplarını okumuş ve çok beğenmiştim. KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? ile yazışırken okumamı önermişlerdi, ardından istediğimi söyleyince sağ olsunlar beni kırmayıp gönderdiler.. Bu aralar Organizasyon sayesinde bir hayli kitap okudum. Kendilerine çok teşekkür ediyorum....

Gelelim Kitabımıza... 



ARKA KAPAK

Gece vakti, çölü bir el arabasını çekerek geçen bir baba. Arabanın içinde annesiz iki çocuk; iki kardeş; biri kız, biri erkek. Küçük Peri için ağabeyi Abdullah, ağabeyden çok öte. On yaşındaki Abdullaha sorsanız Peri, her şey demek. Köylerinden Kâbile varmak için çıktıkları yolculuğun sonunda aileyi yürek parçalayıcı bir son bekliyor. Fakat aslında bu bir son değil... Kardeşlerin başlarına gelenler -yakın ya da uzak- ilişki kurdukları tüm insanların hayatlarında nesiller boyu yankılanacak...


Hayat farklı aileleri sevgi ve fedakârlık, ihanet ve sadakat gibi ortak duygularla sınarken, karakterlerin başlarına gelenler ve yaptıkları seçimler, kitabın her biri ayrı bir renk ve lezzet taşıyan katmanlarını oluşturuyor. Afganistanın küçük bir köyünde doğan ve okuru Kâbilden Parise, San Franciscodan Tinos adasına taşıyan bu öykü, her sayfada renklenip güçleniyor.

Ve Dağlar Yankılandı, bizi biz yapan değerler üzerine düşündüren, ustalıkla yazıldığını her bölümde yeniden kanıtlayan, büyüleyici bir roman. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile dünya çapında sevilen bir yazar olan Khaled Hosseininin yazarlığında bir dönüm noktası.



ÖZET

“Doğru ve yanlış kavramlarının ötesinde uzanan bir toprak var. Seni orada bekleyeceğim.”  Mevlana Celaleddin Rumi, 13. yüzyıl

Abdullah ve kız kardeşi Peri 1952 yılında Afganistan’daki Shadbagh’ın küçük bir köyünde babaları Sabır, üvey anneleri Pervane bir kulübede birlikte yaşamaktadırlar. Dış dünya ile tek bağlantıları köye patronunun  arabasıyla gelen üvey dayıları Nebi’dir.
1952’de 3 yaşında olan Peri’nin annesi doğum esnasında ölmüştür. Bunun üzerine babaları Sabır uzunca bir süre felç olan kız kardeşi Masume’ye de bakmış olan Pervane ile evlenmiştir. Pervane ile Sabır’ın İkbal isminde bir de oğulları vardır. Bir önceki kış ağır kış şartlarına dayanamayan ilk bebekleri ölmüştür.
Babaları Sabır ailesine bakabilmek için sürekli iş aramakta, yoksulluk ve çetin kış şartlarıyla mücadele etmektedir. Ancak köye gelen kış her yıl birkaç bebeği de beraberinde götürmektedir.
Abdullah ile Peri arasındaki ilişki ağabey-kardeşten daha ileridir. Abdullah kardeşinin her şeyidir. Ona çok düşkündür. Kardeşinin koleksiyon yaptığı kuş tüylerinden birine bir ayakkabısını verecek kadar… 


Bir gece Sabır ve Peri Kabil çölüne doğru yola çıkarlar. Baba her ne kadar engel olmaya çalışsa da Abdullah da onlarla gelir. Baba onlara Kabil’de çalışan Pervane’nin kardeşi Nebi Dayının yanlarında Şoför olarak çalıştığı zengin ailenin evlerine inşaat yapmaya gideceklerini söyler. İki kardeş kendilerini bekleyenlerin farkında değildir.  
Sabır’ın anlattığı Eyüp Baba masalındaki gibi “Bazen bir eli kurtarmak için bir parmak kesilmelidir.” Kesilen parmak “Peri”dir. Peri Wahdati ailesine evlatlık verilir.
Nebi, Süleyman Wahdati’nin yanında 1947’den beri çalışmaktadır. Süleyman Wahdati 1949’da Nila ile evlenmiştir. Ancak çocukları olmaz. Zaten pek de çift gibi de değildirler. Süleyman yaptığı resimlerle vakit geçirirken Nila da şiirleriyle ilgilenir. Nebi ilk görüşten itibaren Nila’ya aşık olur. Onun gözüne girmek için pek çok fedakârlık yapar.
Nebi’nin Nila’yı mutlu etmek için Sabır’ı Peri’yi evlatlık vermeye ikna eder. Bu ayrılıktan en çok etkilenen elbette Abdullah’tır. Ancak baba Sabır da uzun süre yaşamaz ve vefat eder.
1955 baharında Süleyman Wahdati felç geçirir. Hastanın bakımını Nebi üstlenir. Kocasına çok da bağlılık duymayan Nila kızını da alıp kendisinin doğum yeri olan Fransa’ya gider. Giderken Nebi’ye Süleyman’ın aslında Nebi’ye aşık olduğu sırrını açıklar.
Felç geçirmesinden, 2000 yılında ölene kadar Süleyman’ın bakımını Nebi üstlenir. Süleyman evini ve arabasını Nebi’ye bırakır. 2000’li yıllarda Afganistan’a gelen bir doktora evini açar Nebi. Ölürken Doktor Markos'a bıraktığı mektupla Süleyman'dan kalan evi Peri’ye bırakır.
Elbette hikayenin bir de Fransa ayağı var…
Ancak dahası kitabımızda… 


KİTAPTAN NOTLAR
Daha önce yazarın Uçurtma Avcısı ile Bin Muhteşem Güneş isimli kitaplarını okumuştum. Çok geçmeden “Ve Dağlar Yankılandı”yı okudum. İlk belirtmem gereken, karakterler konu ve kurgu bakımından kitabın önceki kitapların gölgesinde kaldığı.
Kitap kapağından başlayalım öncelikle. Daha önceki romanlarda yüzü gösterilmeyen karakterler artık kadraja yüzlerini dönmüşler. Arka kapağı okuduktan sonra iki çocuğun gözleri insanın içini burkuyor. Kendi adıma kapağı çok beğendim.
“İyi şeylerin hiçbiri bedava değildi. Sevgi bile. Her şeyin bedelini ödüyordun. Ve eğer yoksulsan, elindeki tek nakit, kahır çekmekti.” (s. 24)

Romanın arka kapağı Peri ve Abdullah’a ayrılmış. Ancak Peri’nin evlatlık verilmesinden sonraki dönemde ailenin yaşantısına Nebi’nin mektubu dışında yer verilmemiş. Mesela Abdullah nasıl alıştı? Nasıl Amerika’ya gidebildi?  Ya da Nebi Dayı’dan kardeşi ile ilgili hiç bilgi almaya çalışmadı mı? Bir sürü yanıtsız soru var romanda.
Ardından hikâyeye 1968’de Afganistan’da doğan aileleriyle Amerika’ya gittikten sonra 2000’lerde Kabil’ evlerini kiralamak için dönen komşu kuzenler İdris ve Timur girmekte. Acaba Abdullah ile bir bağlantı mı olacak derken İdris ve Timur’un hikâyesi neden anlatıldığı asıl hikâyeye nasıl katkıda bulunduğu anlaşılamadan bitmekte. Sadece Abdullah’ın lokantayı açarken parayı Timur’dan aldığı gibi bir ayrıntıya yer verilmekte ama bu kısım Timur ile Abdullah arasındaki ilişkiyi tam olarak anlatmamakta. Afganistan’dan kesit olması bakımından fena değil ama yine de gereksiz geldi bana. Ve okuyucuyu asıl konudan gereksiz yere uzaklaştırmakta…
“Yaşamında bir amaç bul ve ona göre yaşa derler. Ama bazen, ancak yaşayıp bitirdikten sonra yaşamının bir amacı olduğunu fark edersin, bu da genellikle hiç aklında olmayan bir amaçtır.” (s. 128)



Yine Abdullah ve Peri’nin evlerinin yerine Narko ev yapan ailenin hikâyesi de havada kalmış. Her ne kadar İkbal’in öldüğü ima edilse de geride kalanlara ne olduğu yanıtsız unsurlardan… İkbal'in oğlu Gholam'ın hikâyesinin sonunu da öğrenmeyi isterdim. Abdullah ve Peri’yi düşünürsek Pervane’nin zamana direnmesi de ilginç olmuş.
Yine Nebi’nin evini kullanan Plastik Cerrah Markos’un Tinos’daki hikâyesi ile kitap Yunanistan’a taşınıyor. Hikâye Doktorun neden “Plastik Cerrah” olduğunun yanıtı olmak dışında, yine gereksiz.

“güzellik gelişigüzel, düşüncesizce dağıtılmış, hakkıyla kazanılmamış, muazzam bir armağandır.” (S. 330)

“Oysa zaman cazibe gibi. Asla senin sandığın kadarına sahip değilsindir.” (s. 386)

Bahsettiğim hikayeler akıp giderken Peri’nin hayatına geliyoruz uzun bir ardan sonra. Nila’nın intiharından sonraki kısımlar diğer gereksiz bölümlerle dağılan konuyu yetiştirmek ister gibi fazla hızlı olmuş..

Peri evleniyor çocukları oluyor. Kariyeri, torunlarına kadar geliniyor ve Nebi’nin ölümünden sonra Mektubunu teslim ettiği Doktor Markos sayesinde Peri’ye ulaşılıyor. Ancak Peri Abdullah ile kavuştuğunda pek çok şey için çok geç oluyor. Abdullah her ne kadar yaşıyor olsa da Peri’yi hatırlamıyor. Ve benim kitabın başından bu yana beklediğim “Dağları Yankılandıracak”, Türk Filmi tadındaki kavuşma sahnesi yaşanamadığı gibi oldukça da sönük geçiyor.

Geride bıraktığı soru işaretleri bakımından yarım kalmış gibi bir duygu yaratan kitabımız elbette okunabilir ancak Uçurtma Avcısı’nın tadını arayanların hayal kırıklığına uğrayacaklardır.   


YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞME ÜZERE.... 


12 Aralık 2013 Perşembe

KHALED HOSSEINI - BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ

MERHABALAR, SEVGİLİ KİTAP DOSTLARI

Yoğun kar yağışına teslim olan Türkiye'nin kar yağışından nasibini almayan Trakya'dan sevgiler herkese... Evet kar bizi teğet geçti... Ama müthiş soğukla mücadele halindeyiz... Soğuk günler için BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ" iyi olur diye düşündüm... 

Daha önce yazarın UÇURTMA AVCISI adlı romanını okumuştum. Yine Kitap Okumak İster misin? adlı organizasyon aracılığı ile...Kitaplar elime ulaşalı 2 hafta kadar oluyor. 2. kitabı TANRININ UNUTULAN ÇOCUKLARINA da başladım... 

Gelelim Kitabımıza... 

“Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, her erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman.” (s. 7)


Romanımız beş yaşındaki Meryem’in annesi Nana ile Herat’a yürüme mesafesindeki Gül Daman isimli bir köyün dışındaki küçücük bir kulübede yaşadığı günlerde başlamakta. Romanın başında yıl yaklaşık olarak 1964’tür.

Meryem, Celil ile Nana’nın gayr- ı meşru kızlarıdır. Yani Afganistan deyimiyle haramidir. Nana Celil’in evinde hizmetçi iken hamile kalmıştır. Diğer üç karısı Nana’yı istemediği için de Celil’in kocaman evinden yollanmıştır. Ardından Celil onlara bir kulübe yapmıştır. Her hafta Perşembe günü kızını görmeye gelir. Celil, Meryem’in dış dünya ile tek bağlantısıdır. Celil’in Meryem dışında on tane daha çocuğu vardır.

Aradan Meryem’in babasının yolunu beklediği yıllar geçer. Meryem on beş yaşına gelmiştir. Meryem babasından onu kendine ait sinemaya gelen bir çizgi filmi izlemeye götürmesini ister. ertesi gün Meryem babasının kendisini almaya gelmesini bekler, ancak Celil gelmez. Meryem yürüyerek Herat’a gider. Babasının evini bulur. Ancak geceyi de evin kapısında geçirmesine rağmen babasını göremez, ayrıca kimse de onu içeri almaz. Ertesi gün babasının şoförü Meryem’i biraz da zorla arabaya bindirip onu köye götürür. Kulübeye vardıklarında Nana kendini asarak intihar etmiştir. Nana’nın ölümünden sonra Celil, Meryem’i yanına kalır.



Çok geçmeden Celil Meryem’i Kabil’li bir ayakkabı ustası olan Raşit ile evlendirir. Raşit, Meryem’den oldukça büyüktür. Nikahın kıyıldığı gün Meryem kocasıyla Kabil’e gider. Kabil’e giderken Meryem babasına bir daha asla kendisini aramamasını söyler. Yıllarca annesine karşı babasını savunan Meryem, aslında kendisine babasını kötüleyen Nana’yı haklı görmektedir artık.

Başlangıçta evlilikleri sıradan bir şekilde gitse de, Meryem’in bebeğini düşürmesi, daha sonra hamile kalamaması, daha önce oğlunu bir kazada kaybetmiş olan Raşit’in Meryem’e eziyet etmesine sebep olur. Sudan sebeplerle, Meryem’ akıl almaz eziyetler eder. Meryem cehennem hayatı yaşar. 


 Yıl 1987 olduğunda Leyla 9 yaşındadır. 1978 Nisanında Devrim gecesi doğmuştur. Ailesinin tek kızıdır. İki ağabeyi Nur ve Ahmet Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a girmesinin ardından cihada katılmak için Ahmet Şah Mesut’un güçlerine katılmışlardır. Bu yüzden annesi çok mutsuzdur, çoğu zaman yataktan bile çıkmaz. Öğretmenlikten atılan babası evin geçimi için çok çalışmaktadır. Leyla’nın bu dönemdeki en yakın dostu sonradan aşkı olacak olan Tarık’tır.

Günler geçtikçe Kabil’de durum kötüye gitmektedir. Sovyetler Birliği’nin ardından Taliban yönetime el koymuştur. Kendi içinde pek çok grubun çatışması ülkedeki savaşı devam ettirmektedir.

Tarık ve ailesi Pakistan’a gitmeye karar verirler. Leyla ile Tarık vedalaştıkları sırada birlikte olurlar. Her ne kadar istese de ailesini bırakamayan Leyla, Tarık ile gidemez. Çok geçmeden ağabeylerinin şehit olmasından sonra Leyla’nın babası annesini Pakistan’a gitmeye ikna eder.  Eşyalarını topladıkları esnada evlerine isabet eden bir bomba Leyla’nın anne ve babasının ölümüne sebep olur. Leyla da ağır yaralanır.


Leyla’yı evin yıkıntıları arasından Meryem kurtarır ve O’na bakar. Çok geçmeden Leyla kendini toparlar. Raşit ve Meryem ile yaşadığı dönemde Raşit Leyla’ya göz koyar. Aynı günlerde Pakistan’a sürekli gelip gittiğini söyleyen bir adam Leyla’ya Tarık’ın ölüm haberini getirir. Leyla yıkılır. Bu yüzden Raşit’in evlenme teklifini kabul etmek zorunda kalır. Çünkü hamiledir.

Meryem, Leyla’nın Raşit’le evlenmesinin ardından Leyla’ya düşman olur. Leyla çok geçmeden hamile olduğunu söyler. Bir çocuğu olacağını düşünen Raşit Leyla’yı el üstünde tutar. Bu dönemde Meryem’in en büyük korkusu Raşit’in kendisini kapının önüne koymasıdır. Leyla’nın Azize adını verdiği kızının doğumundan sonra Raşit Leyla’ya da kötü davranmaya başlar. Ancak aynı ev içinde düşman olarak yaşayan Meryem ve Leyla bu günlerde dost olamaya başlarlar. Çok geçmeden kimsesiz bu iki kadın birbirlerinin her şeyi olurlar… Annesi, evladı, arkadaşı, kardeşi....

Dahası romanımızda..


KİTAPTAN NOTLAR;
Daha önce yazarın Uçurtma Avcısı’nı okumuştum. Yine Kitap Okumak İster misin? adlı organizasyon aracılığı ile… Bin Muhteşem Güneş de organizasyon aracılığı ile okuduğum kitaplardan.

Romanımız adını 17. yy’da yaşamış olan Saib-i Tebrizi adlı şairin şiirinden almakta.
“Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sayabilirsin, 

Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.” (S. 196)


Yakın zamanlarda okuduğum için iki kitap arasında sürekli kıyaslama yaptım elbette. Yorumlarımı da bu kıyaslamalar üzerinden yapacağım.

Roman başlangıçta Meryem’in hayatını anlatmakta, ardından Leyla’nın hayatına geçmekte. Son bölümde ise Meryem ile Leyla’nı kesişen yollarını anlatmakta.

Romanımıza Sovyet İşgali’nin ardından Taliban döneminden günümüze kadar olan sürec fon olarak yer almakta. Uçurtma Avcısı ile yaklaşık olarak aynı dönemleri anlatmakta yani. Özellikle Kabil’de yaşanan kısımlar da ağırlıkta olduğu için Uçurtma Avcısı’nın 2. cildini okuyormuşum gibi hissettim. Ama bu defa gidenlerin değil, kalanların, kalmak zorunda olup, hem savaşın dehşetini hem de koca eziyetini yaşamak zorunda kalan iki kimsesiz kadının hikâyesini anlatmakta kitabımız. 


Bir ara Hasan’ın bile sahneye girmesini beklemedim desem yalan olur. Ama onun yerine Yetimhane Müdürü Zaman girdi sahneye, çatlak gözlük camı ile… Bir ara Azize de elden gidecek diye düşünmedim değil.

Roman esasında sadece Afganistan da değil, pek çok coğrafyada yaşanan erkek egemen toplum ile çocuk doğuran hizmetçi olarak görülen kadının hikâyesi. Aslında konu çok da orijinal değil. Ancak yazarın anlatım tarzı, iki kadının başlangıçta mecburiyetten sonra da büyük bir sevgiden doğan bağlılıkları kitabı okunur kılmakta.

Elbette kitaptaki bazı sahneler okunurluğu daha da arttırmış. Keşke yazar daha ayrıntılı anlatsaydı diyeceğim Nana’nın İntiharı ve Meryem’in İnfazı, Tarık ile Leyla’nın yeniden karşılaşmaları…

Aslında roman boyunca iki kadının neden Raşit’i öldürmediklerini düşünüp durdum. Ama sırf Meryem’in ölümüne sebep olacağı için Raşit gibi bir pisliğin ölümüne sevinemedim. Adam iki kadını eziyetleri ile yaşlandırdı ama bir türlü eceliyle ölemedi…

Leyla ile Meryem’in Pakistan’a kaçmak için otobüs garına gittikleri sahne romanda beni en çok heyecanlandıran sahneydi. Yakalanıp eve döndüklerinde bir an Raşit Meryem ve Leyla’dan intikam almak için, Azize’yi öldürecek diye düşündüm.

Yine ilerleyen bölümlerde Azize’nin yetimhaneye verilişi romanın en dramatik sahnelerinden biriydi elbette. Kendi oğlu Zalmay’ a kıyamayan Raşit, içten içe kendi çocuğu olmadığını bildiği Azize’yi de Leyla’yı da bu şekilde cezalandırdı diye düşündüm.

Sonuç olarak bolca dramatik sahneye sahip olan Afgan devriminin fon olduğu güzel bir kitap olmuş. Uçurtma Avcısı kadar olmasa da beni çok etkileyen bir kitap oldu. Merak eden kitap dostlarına tavsiye ederim. Ancak Uçurtma Avcısı ile yakın zamanlarda okumamak koşulu ile..

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞEMEK DİLEĞİYLE…




7 Kasım 2013 Perşembe

KHALED HOSSEINI - UÇURTMA AVCISI

MERHABALAR;

Uzun zamandır okumak istediğim Kitap Okumak İster misin adlı organizasyon aracılığı ile KHALED HOSSEINI'nin UÇURTMA AVCISI'nı paylaşmak istiyorum sizlerle... 

“BİN TANE İSTE, SENİN İÇİN YAKALAYAYIM !” (Sayfa 69, Hasan,1975)
“SENİN İÇİN BİN TANE OLSA YAKALARIM” (Sayfa 375, Emir 2003)


ARKA KAPAK
Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır.
Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California'ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan'ın hatırasından kopamaz.
Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.
Uçurtma Avcısı'nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü...


ÖZET:
Emir annesinin doğum esnasında kaybeden bölgede sözü geçen Kabilli zengin bir iş adamının tek oğludur. Kendisiyle benzer bir kaderi paylaşan hizmetlileri Ali’nin oğlu Hasan ile hem iki iyi arkadaş hem de sütkardeştirler.  Hasan’ın annesi ise doğumundan birkaç gün sonra tavşan dudakla doğan oğlunu, çocuk felci geçirmiş bir ayağı sakat kocasına bırakıp bir kumpanyayla kaçar. İki çocuk, iyi arkadaş olsalar, aynı bahçede yaşasalar da dünyaları farklıdır. Ayrıca Hasan ve Ali’nin bölgede sevilmeyen Şii olan bir gruba mensup Hazara’lara mensupturlar.

Bu iki çocuğun karakterleri de oldukça farklıdır. Hasan ne kadar becerikli, cesur ve  iyi huylu bir çocuksa Emir o kadar pısırık, korkak bir çocuktur. Emir’in karakteri aşk derecesinden bağlı olduğu Baba’sı tarafından kabul görmediği gibi sıkça da eleştirilir. Babası Tufan ağa (ismi sadece bir yerde geçiyor.) son derece cesur, yiğit bir adamdır. Oğlunun kendisine benzememesi yumuşak bir karakteri olması onu rahatsız eder. Emir’in bu sıralarde tek destekçisi babasının yakın arkadaşı ve ortağı Rahim Han’dır. Emir’in ise dünyada en çok istediği şey babasının gözüne girebilmektir.  Emir bunun için Uçurtma yarışını çok önemser. Kazanırsa babasının takdirini ve kabulünü kazanacaktır. Uçurtma yarışında son uçurtmanın ipini kesip yarışı kazandıktan sonra Hasan düşen uçurtmayı bulmaya gider. O çok becerikli bir “Uçurtma Avcısı”dır. Son uçurtma Emir’in madalyası olacaktır.


Hasan uçurtmayı bulmuş dönerken; daha önce Emir ve Hasan’ı sıkıştırmış ve dövmek üzereyken ellerinden Hasan’ın ustaca kullandığı sapan sayesinde kurtuldukları Assef, Kemal ve Veli’nin saldırısına uğrar.  Onu arayan Emir, Hasan’ın Assef’in tecavüzüne uğradığını görmesine rağmen Hasan’ı kurtarma cesaretinde bulunmaz. Oradan kaçar. 


Hasan’ın başına gelenlere rağmen uçurtmayı kaptırmadığını görür. Bu uçurtma sayesinde babası ile aralarındaki bağ güçlenirken, en yakın arkadaşını, sütkardeşini kaybeder. Ona her baktığında kendi ihanetini hatırlar. Onu görmeye onun sadakatine katlanamaz hale gelir.
Emir’in doğum gününde Hasan’ın kendine tecavüz eden Assef’e servis yapması Emir için bardağı taşırır. Ertesi gün hediye gelen bir saati ve bir miktar parayı Hasan’ın yatağının altına koyarak ona iftira atar. Hasan saati ve parayı çaldığını kabul eder. Çok geçmeden Ali oğlunu da alarak evden ayrılır. Baba ne kadar engel olmak istese de onlara engel olamaz. Ondan sonra baba ile Emir arasına büyük bir uçurum girer yeniden.

1978 Rus işgalinin ardından Baba ve Emir yasa dışı yollarla Amerika’ya yerleşirler. Aradan yıllar geçer. Emir geçmişi geride bırakmış gibi görünse de   Hasan’ın hayaleti ile yaşamaya devam eder. Bu arada Baba hastalanır, Emir’in evlenmesinden kısa bir süre sonra da ölür.

Aradan yıllar geçer Emir Rahim Han’dan bir mektup alır. Rahim Han yeniden iyi bir insan olmak için bir fırsat olacağını söyleyerek onu Afganistan’a çağırmaktadır. Hasan tehlikededir. Afganistan’a gittiğinde Emir bir çok gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Hasan’ın öz kardeşi olduğu, karısı ile öldürüldüğünü, Hasan’ın oğlu Sohrab tehlikededir.

KİTAPTAN NOTLAR:
Yaklaşık 1,5 yıl önce okuduğum Şairin romanından uzun bir süre sonra beni bu denli etkileyen bir kitap okudum diyebilirim. Roman yazılalı ve filmi çekileli çok olmasına rağmen ben kitabı okumak için ancak fırsat bulanlardanım. İki çocuğun daha çok Hasan’ın hikâyesi beni derinden etkiledi. Okumama bolca kâğıt mendil eşlik etti diyebilirim.

Roman 1975 Kabil’inde başlamakta. Ardından hikaye Emir ve Baba aracılığı ile Amerika’ya taşınmakta. Romanda sık sık geri dönüşler ve yeri geldikçe açıklamalar yapılmakta. Bu tekniğin romana hareketlilik kazandırdığını düşünüyorum.
Kitap bir tarafta Emir için her şeyi göze alan Hasan diğer tarafta babasının gözüne girmek için çırpınan, zaman zaman babasını Hasan’dan kıskanana Emir arasında gidip geliyor. Amerika’ya gittikten sonra meydan tabi ki Emir’ e kalır gibi oluyor. Ama farklı nedenlerle Hasan’ın hayaleti ne Emir’in ne de Baba’sını rahat bırakıyor. Belki de sırf bu yüzden Baba hastalandığında tedaviyi kabul etmiyor.

İki çocuğun yaşantısı, Hasan’ın Emir uğruna yaşadıklarının fonunu Afganistan halkının yaşadığı sıkıntılar oluşturmakta. Rus işgali bununla beraber Taliban’ın Hazara’lara uyguladığı acımasız şiddet. Kan dondurucu sahneler eklemiş kitaba..

Kitapla ilgili söylenecek elbette pek çok şey var ama benim tek söylemek istediğim damağımda kekremsi, buruk bir tat bıraktığı.. ve bu tada Hasan’ın gözlerinin eşlik ettiği….

Yazımı kitaptan bir alıntı ile tamamlamak istiyorum..

“Şimdi mollalar ne derse desin, yalnızca bir günah vardır., tek bir günah o da hırsızlıktır. Onun dışında bütün günahlar , hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.” (Sayfa 19)

KİTAP HAKKINDAKİ YORUMLARINIZI PAYLAŞMANIZ DİLEĞİYLE..
SEVGİLER



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...