24 Mart 2014 Pazartesi

NERMİN BEZMEN - KURT SEYT & SHURA


MERHABALAR,
Sevgili Kitap Dostlarım,

Diziye de çekilmiş olmanın verdiği rüzgarla çok satanlar listesinde basımından 20 yıl sonra ilk sıralara yükselen bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle. Belki basıldığı yıllarda da ilgi çekmiştir ama o yıllarda benim yaş grubum için pek de ilgi çekici olmasa gerek. Geçen yıl martta dizi olacağını duymuştum. Kitabı netten kitap satan sitelerde basımının durduğunu okumuş ve kitaba ulaşamamıştım. Bu kadar girizgahtan sonra gelelim romanımıza... 


KİTABIN ÖN İÇ KAPAĞI

Edebiyat dünyasına "Uyandıran Aşk" isimli şiir kitabı ile adım atmış olan Nermin Bezmen, bu kez Çarlık Rusyasının debdebeli yaşantısından Bolşevik ihtilali ile İstanbul'a sürüklenen hayatları anlatıyor. 1892'nin Yalta'sından St. Petersburg'un saltanat günlerine, Karpatlar cephesinden ihtilalin cehennemine ve nihayet işgal altındaki İstanbul'a, 1920'lerin Pera'sına, macera dolu bir yolculuk yapacaksınız. Onlarla beraber polkaların, troykaların sihirli alemini, ihtilalin acımasızlığını, parçalanmış Osmanlı İmparatorluğunun son günlerini yaşayacaksınız.

Kurt Seyt: Mirza Eminof'un oğlu olarak servet ve ünvanla doğmuştu. Yakışıklıydı, hırslıydı, cesurdu. Çar Nikola'nın Muhafız Alayında genç bir Üsteğmen oluşu onu Bolşeviklerin ölüm listesine dahil etmişti. Kaçarken getirdiği bir taka dolusu silahı Mustafa Kemal'in Kuva-yi Milliyesine teslim ettiğinde, karşılık istemeyecek kadar gururluydu. Hayatına sıfırdan başlarken elinde kalan serveti sadece gururu ve aşkıydı.



Shura: Tchaikovsky nağmelerinin romantizmi ile sarılmış karlı bir Moskova gecesinde, henüz onaltısındayken saf güzelliği, beklentisiz aşkı ile Seyit'in dünyasına girdi. Ailesinin ünvanı, serveti onun da ülkesinde kalmasına yardımcı olamadı. Sevdiği erkekle atıldığı bu macerada bir daha hiç göremeyecekleri vatanlarının, ailelerinin, artık yaşamayacakları geçmişlerinin hasretlerini birbirlerinin aşklarında dindirmeye çalıtılar.

Büyük bir aşkın, harbin, ihtilalin, hasret ve hüzünlerin hikayesi ile okuyucuyu baştan sona kendine has bir tat, merak ve heyecanla sürükleyen, uzun süren araştırmaların gerçeklikle aktarıldığı bir roman, "Kurt Seyt ve Shura."



ÖZET

Kitabımız, romanımızın kahramanı Kurt Seyt ile  1916 Pentograd’da başlamakta. Seyit geceyi kızıl saçlı bir kadınla geçirmiştir. Gecenin sabahında 24 yaşındaki Üstteğmen Seyit Eminof, Moskova’ya gidecektir.
Aynı tarihlerde Julian Verjensky kızları Alexandra ve Valentina ile Kislovodsk’tan Moskova’ya ameliyat olmak için gelmiştir. Gece Borinsky’lerin malikanesindeki davete katılırlar. Andrei Borinsky ile Julian Verjensky aynı petrol şirketinin ortaklarıdır.

Bu davet Alexandra, ailesinin çağırdığı isimle Shura’nın büyüklerle beraber katılacağı ile davettir. Shura henüz on beş yaşındadır. İlk defa katıldığı bu davette Shura, Üstteğmen Seyit Eminof ile tanışır. Seyit (Shura Seyt demekte. ) Shura’yı kısa zamanda etkisi altına alır. Seyit de Shura’nın masumiyetinden çok etkilenir. Ettikleri dansın ardından ilk defa öpüşürler.

Ertesi günlerde baba Verjensky, ameliyat olur. Amaliyat başarılı geçer. Ancak her ne kadar Julian Verjensky eski sağlığına kavuşamayacak olsa da, hastalığın ilerleyişi durdurulmuştur. Artık bir hortum yardımı ile nefes alacaktır.

Babasının ortağı Andrei Borinsky, babaları hastanedeyken kızları malikânesine götürür. Aynı gece Bolşoy Tiyatrosu’nda Borinsky’nin ev sahipliği yaptığı bir davet vardır. Davette Tchaikovsky’nin Kuğu Gölü temsili yapılacaktır. Shura gösteriden çok etkilenir. Temsili izlerken Seyit de Shura ile birliktedir.


Davetin ardından Borinsky’lerin malikanesinde  bir davet daha verilecektir. Davete temsilde sahne alan sanatçılar da davetlidir.  Baş balerin Tatiana Thoupilkina,Kurt Seyit’in en yakın arkadaşı Celil Kamilof’un sevgilisidir.  Shura Tatiana ile de kısa sürede kaynaşır. Ertesi gün hastane çıkışı Seyit, Tatiana, Shura ve Seyit Moskova turu yaparlar. Gezinin ardından Tatiana’nın orman içindeki evinde yemek yerler ve piyano eşliğinde eğlenirler. Burada Seyit ve Shura birbirlerine duydukları tutkuya karşı koyamazlar ve birlikte olurlar.

Çok geçmeden Seyit, Pentograd’a, Shura da babası ve kız kardeşi ile Kislovodks’a döner. Seyit oradan da Galiçya cephesine geçer. Aşkları çoğu zaman bir diğerine ulaşmayan tek tük mektuplarla devam eder.

Pentograd, Moskova, Kırım ve ardından Türkiye’de devam eden hikâyemiz böyle başlamakta. Ardından 1892’ye Seyit’in doğumuna, “Kurt” adını alışına, on iki yaşında yapılan sünnet düğününe, Çar’ın Hassa Subayı babası Mirza Mehmet Eminof aracılığı ile gönderdiği unutulmaz hediyeye, ardından Pentograd’daki askeri okula kayıt oluşuna, Çar Nicholas Alexandrovich Romanov’un hassa subayı oluşuna, oradan İstanbul’a gelişinin hikâyesi anlatılmakta 520 sayfalık kitabımızda. 


 

KİTAPTAN NOTLAR

Nermin Bezmen’in Kurt Seyt & Shura adlı kitabı gerçek bir hayat hikayesinden hareketle yazılmış. Kurt Seyit gerçekte yazarın anne tarafından  dedesidir. Romanımız 1890′ların Çarlık Rusya’sından 1920′lerin Türkiye’sine kadar olan bir dönemi kapsamaktadır. Okuyucusunu  Çarlık Dönemi Rusya’sından İstanbul Beyoğlu’na, Pera’ya sürükleyen bu roman bir aşk romanı olmanın ötesinde belgesel özellikler taşımakta.

Yazarın dedesi demişken,değinmeden geçemeyeceğim.  Yazarın dedesi Kurt Seyit ile büyük büyük dedesi Miralay Mühendis Ali Rıza Bey’in Galiçya Cephesi sonrası karşılaşmaları, Seyit’in her ne kadar istese de ona yardım edememesi, kitabın ilginçliklerinden. Acaba bu karşılaşma gerçek mi kurgu mu çok merak ettim doğrusu?

“Özlemek, oğlum, ancak sevdiklerin olduğu müddetçe gerçekleşen bir duygudur. Bu da insana mutluluk vermelidir. Yeter ki, sevdiklerin bir daha hiç görüşemeyeceğin uzaklıklarda olmasınlar. Özlem o zaman yaman olur.” (S.84)

Kitapta Rusya’da başlayarak İstanbul’a uzanan bir aşk hikâyesi anlatılmakta. Kurt Seyt ve Shura’nın hikayesi. Bu aşka belgesel olaylar da fon olmakta. Rus – Alman savaşı, Mart Devrimi, Ekim Devrimi, Bolşevik İsyanı, Romanov’ların katli, İstanbul’un İşgali, Kurtuluş savaşı… Yazar zaman zaman kitaba ara vererek ya da romandaki kahramanların ağzından anlatmakta olayları.
Özellikle Kurt seyt’in Moskova gezisi esnasında verdiği bilgiler ile yazarın ara ara kitaba kısa aralar verdiği tarihi bilgiler çok ilgimi çekti doğrusu.

“ Şu Hint tapınağı gibi kubbeleri olan bina, Uspenski Katedaralidir. Çarların taç giyme töreni burada yapılırmış. 1472’de yıkılmış, sonra 1475-1479 arası Bolonyalı bir sanatçı tarafından yeniden inşa edilmiş. Bizans mimarisinde ama bana sorarsan, bu Hint işi kubbelerin ne işi var Moskova’da hiç anlamam.” (s. 46)

Ancak yazarın Kurt Seyt’in de öldürülecekler listesine girmesine sebep olan Çar ve ailesinin katline yeterince yer verilmediğini düşünüyorum.

“ 16 Temmuz’u 17’ye bağlayan gecenin bir buçuğunda aylardır Ekaterinburg’da hapis hayatı yaşayan Çar Nicolas Alexandrovich Romanof, karısı Çariçe Alexandra Feodoravne ve beş çocukları kaldıkları yerden mahzene indirildiklerinde,kendilerinin yardım sesini duyacak bir kul yoktu.” (s. 269)

Kırım tarihini (s. 57-61) uzun uzadıya anlatmakta. Bu anlatımlar bence uzunluk bakımından dozunda. Okuyucuyu sıkmamakla birlikte kitaptaki olayları anlama bakımından okuyucuya yardım etmekte.

Shura ve Seyit’in birlikte olmalarının ardından Seyit’in Pentograd’a oradan Galiçya’ya geçişi ve ardından Shura’nın Kislovodks’a gitmesinden sonra olaylar 1892’ye dönmekte ve Seyit’in doğumundan itibaren Shura ile tanışmasına kadar devam eden 24 yıllık yaşantısı anlatılmakta. Bu kısımlar devam ederken Shura ve Seyit aşkından biraz kopulmakta. Hatta bu aşk fazlaca geri planda kalmakta.

Öte yandan Shura’nın hayatından - Shura’nın fiziksel özellikleri dışında - pek de fazla söz edilmemekte. Hatta babasının ölümü bile satır aralarında geçmekte. Yazar Shura ile ilgili bir kitap yazma niyetini anlatıyor kitabının sonundaki epilogda. Güzeller güzeli, Shura ilgili bölümleri bu kitaba mı sakladı acaba? Kitabın ilk basımının üzerinden 20 yıldan fazla süre geçmesinin ardından ne zaman yazılacak acaba? 

Kurt Seyt’in yaşamı,  yazarın Kurt Seyt&Murka adlı kitabı ile devam etmekte.  Ancak ben Murka’dan daha çok merak ediyorum Shura’yı… Kitabın dizi olduğu bu günlerde ben Shura ile ilgili kitap çıkar belki diye umarken, yazarın “Dedem Kurt Seyt & Ben” adlı kitabı piyasaya sürülmekte. Bu konuda hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur.




Kitabımız 458. Sayfada tamamlanırken, yazar 465. Sayfaya kadar süren  “EPİLOG”a yer vermiş. Bu kısımda dedesi Kurt Seyt ve Shura’nın aşkını konu alan kitabın yazım süreci, kitapta yer almayan bilgiler (Örneğin Mirza Mehmet Eminof’un Bolşeviklerce öldürülmesi…) yer almakta. Ancak bu olaylardan konunun muhataplarının bilgisi olup olmadığına hiç değinilmemekte. Acaba Kurt Seyit babasının öldüğünü öğrenebildi mi? Shura’nın ablasının Shura ve Kurt Seyit’in birlikte İstanbul’a geldiklerini biliyor muydu? 

Kitabın 485.-520. Sayfaları arsında Kurt Seyt’e Shura’ya hikayeye dahil olan pek çok karaktere ait fotoğraflar yer almakta. Bu fotoğraflar olayların seyrine büyük katkı sağlamakta. Fotoğraflara yer verilmesi bence son derece güzel bir karar olmuş. Ayrıca yazarın olayların geçtiği mekânları tek tek ziyaret etmekteki azmini ve cesaretini kutlamamak elde değil.

Romanda aklımda soru işaretleri bırakan bölümler de yok değil elbette. Shura ile Seyit’in arasına giren soğukluk ve Seyit’in Murka ile evlenmesi, Seyit’in Türk kızı ile evlenmesini isteyen babasını ve ailesini geride bırakmasına, Shura’nın yaptığı fedakarlıklara rağmen ilişkilerinin devam etmemesi, hayal kırıklığı yaratan ayrıntılar…


Ardından Seyit’in evlendikten sonra bile Shura ile ilişkisinin devam etmesi,  Seyt’in karakterini ortaya koymak bakımından önemli ayrıntılar. Bu satırları okurken Seyt’e kızmadım, hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur. Hayatında onu seven iki gencecik kadına da yazık etti bence. Ufacık bir anlaşmazlık yüzünden Shura’ya, Shura’yı unutmak için evlendiği Murka’ya…

Son olarak; Rus edebiyatına ait eserleri okumayı çok seven bir okuyucu olarak Rusya’nın mekan olarak yer verildiği belgesel tadındaki aşk hikayesini sevdim doğrusu.. Keşke mutlu son olsaydı…

“Hayatın akışı çok nadiren insanın kendi eline geçer. Ve o anları da insan zaten fark etmeden geçirir. Zayıflığını ise, ancak kaderin kendisini yendiği zaman fark eder. o zaman da yapacak pek bir şey kalmamıştır. “ (s.362)

“Kader, zaten bu değil miydi? Hayatın kendi arzusu, kontrolü dışındaki sürüklenişi değil miydi? Tesadüf eseri, kaderin getirdikleri hayallere uyuyorsa “Şans” denilip geçiliyordu. Yoksa, adı sadece “Kader” olarak kalıyordu.” (s.378)

“Aldatılmışlığı, aldatarak, daha katlanılır hale getireceğini sanıyordu insan. Ama, hep aksi oluyordu. Her şey gittikçe zorlaşıyordu. Garip olan, birbirlerine o kadar benziyorlardı ki, hatalarda bile bir diğerini tekrara başlamışlardı.” (s.382)


“ Sevgi? Bilmiyorum… Sevginin sınırının ne olabileceğini çoktan unuttum. Benim sevdiğim herkes, her şey, Seyt’in benliğinde. Kislovodsk’u karlı çamları, çan ve çıngırakseslerini, her şeyi Seyt’te görüyorum. Bu, sevginin ötesinde bir şey. Bu, nefes alma ihtiyacı gibi bir şey Alain, bunu sen anlayamazsın. Geri dönemeyeceğim ülkemin resmi o benim için. Onu göremezsem bile, aynı şehirde, aynı yerlerde dolaştığını, nefes aldığını bilmek bana yeter, inan. O, benim İstanbul’daki Rusya’m.” (s.448)

“Elveda Rusya’m, Elveda Seyt, biricik aşkım, elveda…” (s. 458)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE.. 

SEVGİLER. 

RUS DEVRİMİNİ ANLATAN ROMANOV KOMPLOSU 




15 Mart 2014 Cumartesi

GARY SMALL - BİR PSİKİYATRİSTİN GİZLİ DEFTERİ

MERHABALAR;

Sevgili Kitapseverler...  Son dönemlerde satış listelerinde üst sıralarda gördüğüm bir kitabı paylaşmak istiyorum sizlerle.. Yine KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? aracılığı ile... Kendilerine sonsuz teşekkürlerimi iletmek istiyorum blogum aracılığı ile... Ayrıca kızımın rahatsızlığı nedeniyle kitapları göndermedeki gecikme için de özür dilemek istiyorum... Gelelim kitabımıza.. 


BİR PSİKİYATRİSTİN GİZLİ DEFTERİ
En Sıradışı Vakalar


ARKA KAPAK

Gerçek hikâyeler kurgudan çok daha tuhaftır, Dr. Gary Small da bunu gayet iyi biliyor. Psikiyatriyle ve insan beyni üstüne çığır açıcı araştırmalarla geçen otuz yıl içinde Dr. Small pek çok şey görmüş. Şimdi ofisinin kapılarını açmaya ve kariyerinin en gizemli, ilginç ve tuhaf hastalarını anlatmaya hazır.

BİR PSİKİYATRİSTİN GİZLİ DEFTERİ doktorun en şaşırtıcı vakalarının etkileyici kayıtlarından oluşuyor. Bu kitap bir psikiyatristin zihnine ve onun giderek gelişim gösteren mesleki yaşamına yapılan aydınlatıcı bir yolculuk. Kitabı okurken kendinizi bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üzerine düşünürken bulacaksınız. Kitabı okurken kendinizi, bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üstüne düşünürken bulacaksınız.

Sıkça komik, kimi zaman trajik ve daima etkileyici Dr. Small, sizleri kariyeri içinde Boston’un kalabalık acil servis koridorlarından başlayıp ülke elitlerinin multimilyon dolarlık kayak localarına dek uzayan bir geziye çıkarıyor. Bu gezi sırasında birbirinden tuhaf gerçek karakterleri anlatırken, histerik körlükle, penisinin küçüldüğüne inanan bir adamla, gizli sürdürülen çifte hayatlarla ve ürkütücü derecede psikotik romantik arzularla baş ediyor. Akıl hocası hastası olduğunda ise kariyeri ve kişisel hayatı tam bir döngüyü tamamlayarak Small’un kimsenin zihinsel araştırmanın ötesinde olmadığını anlamasını sağlıyor; kendisinin bile... 



KİTAPTAN NOTLAR

Blogumu takip edenler bilir polisiye- gerilim romanlarını okumayı severim. Romanlarda anlatılan psikolojik olarak sorunlu psikopat, sosyopat.. vb. insanların psikolojisi ilgilimi çeker. 
Bu kitabı elime aldığımda da bu tarz karakterlerle karşılaşabileceğimi ve rahatsızlıkların temelinde yatan travmaları daha iyi algılayabileceğimi düşünmüştüm. Ancak kitaptaki hikayelerin bir bölümü oldukça ilginç olmakla birlikte büyük bölümü günlük hayatta karşılaşabileceğimiz ve hatta başımıza gelebilecek vakalar.

Kitap birbirinden ilginç hikayelerle dolu. Ancak benim en çok ilgimi çeken çifte yaşam süren “sosyopat” oldu. Hele bu hastanın bir psikolog ile evli olması durumu daha da ilginç kılan bir unsurdu. Bunun yanında bir elini vücudunda fazlalık gibi gören ve onun kesilmesini isteyen hasta da ilginçti.

Kitabın dili son derece akıcı. Yazar kitabı ve olayları bolca tıbbi terime boğmamış. Hastalık ve tanı süreci anlatılırken anlaşılırlık sağlanmış olması kitabı okumayı daha kolay ve keyifli bir hale getirmiş.
Bir de değinmeden geçemeyeceğim yazarın oluşturduğu sohbet havası da kitabı okunabilir yapan diğer özelliklerden. 

Yazar en ilgi çekici ve iç burkucu hikayesini sona saklamış. Yazarın akıl hocası ve dostu Dr.Larry KLEİN'in rahatsızlığına ayırdığı bölüm aslında her birimizin psikiyatrinin çemberine pek de uzak olmadığımızı göstermesi bakımından son derece ilginç. 


Kitabın görüntüleri Mersin Pozcu Sahilinden... Bu güzel kitaba güzel bir menengiç kahvesi de eşlik edince daha keyifli oluyor inanın. 

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE SEVGİLER.. 

26 Şubat 2014 Çarşamba

ELİF ŞAFAK - USTAM VE BEN

MERHABALAR
Sevgili Kitap Severler,
Uzunca bir ardan sonra bir Elif ŞAFAK’ın son romanı “USTAM VE BEN”i paylaşmak istiyorum sizlerle. Kitap bana Bir Psikanalist’in Gizli Defteri ile birlikte KİTAP OKUMAK İSTER MİSİN? aracılığı ile KİTAP YURDU’ndan güzel bir hediye paketi ve kitabıma eşlik edecek bir kahve ile gönderilmişti. Her ikisi de okumayı çok istediğim kitaplardı. Ustam ve Ben ile başladım ilk olarak.

Allah’ın yarattığı, şeytanın şaşırttığı bunca insandan sadece bir avucu keşfedebilmiş Arzın Merkezini – iyi ile kötünün, geçmiş ile ge­leceğin, ben ve sen ayrımının kalmadığı; zamanın hep bu an olduğu, kavgasız savaşsız bir asude diyar. Buldukları yer öylesine güzelmiş ki dilleri tutulmuş.
Melekler kaderine acıyıp iki seçenek sunmuşlar. Şayet konuşma kabiliyetlerini geri almak istiyorlarsa, gördüklerini unutmaları gere­kiyormuş. Her şey silinecek ama kalplerinde bir boşluk kalacakmış. Eğer gördüklerini hatırlamayı tercih ediyorlarsa, o zaman da zihin­leri bulanacakmış. Böylece, kimsenin bilmediği o beldeye varanların yarısı, yüreklerinde bir eksiklik duygusuyla dönmüş. Yansı da akılla­rı karışmış halde. Hasret çekenlere “âşıklar” denmiş; kafâsında soru­lar olanlara da “şakirtler.” Birinciler aşkı öğrenenlermiş, İkinciler ise öğrenmeye âşık.

Böyle derdi ustam Sinan, biz dört çırağına. Başını yana eğip göz­lerimizin içine bakardı, ruhumuzu görmek istercesine. Biliyorum doğru değildi böyle düşünmem; kimdim ki ben, cahil bir oğlan, ama ne vakit ustam bu hikâyeyi anlatsa, diğer üçünden ziyade bana hi­tap ettiği hissine kapılırdım. Sanki bir şey vardı benden, en genç çı­rağından beklediği. Bakışları yüzümde oyalanırdı. Gözlerimi kaçırırdım. dun onu hayal kırıklığına uğratmaktan korkarak. Kim bilir, belki de anlamıştı kuyumu. Daha başından biliyordu ne kadar azimli bir öğ­renci olacağımı ama iş sevmeye ve sevilmeye gelince hep geride, hep acemi kalacağımı.
Keşke geçmişe bakıp diyebilsem ki, öğrenmeye sevdalandığım ka­dar sevmeyi de öğrendim şu hayatta. Ama yalan söylersem yarın bir gün cehennemde benim için de bir kazan kaynayabilir. Zira çok yaş­landım. Bir çınar ağacıyım; bir ayağım burada, bir ayağım çukurda.

Biz altı can idik: Usta, dört çırak ve beyaz fil. Beraber yaptık her şeyi. Köprüler, camiler, medreseler, kervansaraylar inşa ettik. 0 kadar uzun zaman önceydi ki hafızam hatıraları eritip som bir sızıya çevir­di. Yüzlerini bile unuttum. Ne tuhaf sözleri hatırlıyorum oysa; verdi­ğimiz ve sonra tutamadığımız tüm sözleri. Etten kemikten yapılma suratları unutup, nefesten müteşekkil kelimeleri hatırlamak ne garip.

Hepsi gittiler. Tek tek. Bir ben kaldım geride. Neden onlar öldü, bense bu yaşa kadar durabildim Tanrı bilir. Her gün düşünüyorum maziyi. Geride bıraktığım şehri. İnsanlar yürüyüp geçiyordur şimdi; görmeden, düşünmeden. Zannediyorlar ki etraflarındaki binalar ta Nuh Nebi’den beri orada. Halbuki biz yükselttik onları; günbegün, senebesene. İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey su­ya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taş­lardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice ala­metler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzler­ce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi.
Agra/Hindistan-ı 632

ÖZET:
Romanımız Hindistan/Agra’da yazılan bir mektubun ardından takvimler 22 Aralık 1574’ü gösterirken III. Murat’ın tahta geçip de kardeşlerini boğdurduğu bir İstanbul gecesiyle başlıyor. Aynı gece yeni padişah Sermimar Sinan’ı, kardeşleri için bir türbe yaptırmak üzere saraya çağırır. Çırağı Cihan’ı yayında getirmese de Cihan yenik düştüğü merakının sonucu olarak dilsizlerin ipek urganla boğduğu beş şehzadenin bulunduğu odada, duvara asılı duran halının ardına gizlenmiştir.  Ustası onu içine düştüğü durumdan kurtarır.
Ardından Cihan’ın Mimar Sinan’a çırak olmadan önceki yaşantısına geri dönülüyor. Bu kısımdaki olaylar zinciri Kanuni Sultan Süleyman devrinde başlamaktadır. Cihan Hindistan’dan Şah’ın Kanuniye hediye ettiği beyaz fil Çota ile birlikte Kostantiniye’ye gelmiş bir filbazdır. Henüz on iki yaşındadır.

“Hazreti Yakub’un on iki oğlu vardı. Hazreti İsa’nın on iki havarisi. Kuran’ın on ikinci suresinde anlatılan Hazreti Yusuf, on iki kardeşten biriydi. Yahudiler on iki somun koyardı masalarına. On iki aslan beklerdi Hazreti Süleyman’ın tahtını. Altı adımda çıkılırdı o koltuğa ve her çıkışın bir inişi olduğuna göre altı adım daha demekti bu, ki on iki ederdi. On iki temel inanış Hint diyarında hüküm sürerdi. On İki İmam, derdi Şiiler, Hazreti Muhammed’in peşi sıra gelirdi. Hazreti Meryem’in tacında on iki yıldız vardı. Ve ismi Cihan olan bir oğlan on iki yaşındaydı İstanbul’u hayatında ilk kez gördüğünde.” (S.37)
Yavru Fil ve filbaz uzun süren bir deniz yolculuğu ile gelmişlerdir saraya. Cihan’ın fil yetiştiriciliği yapan amcası aynı zamanda üvey babasının yetiştirdiği fille gelmiştir gizlice. Annesinin yediği dayaklardan ölmesi üzerine kalamamıştır, doğduğu diyarlarda.
Deniz yolculuğu esnasında bir de Delibozuk Reis (Kaptan Garreth) musallat olmuştur çocuğa. Saraya girdiğinde saraydan değerli şeyleri çalıp kendisine vermesi yolunda çocuğu tehdit etmektedir.
Çota sarayda diğer hayvanların yakınında kendi kafesinde yaşarken, Cihan da diğer hayvan terbiyecileri ile birlikte kalmaktadır. Aslanbaz Olev, Sibiryalı Taras, timsah bakıcısı Kato, ayı terbiyecisi Mirka…
Günlerden bir gün Mihrimah’ın dadısı Hesna Hatun ile birlikte gelişiyle değişir Cihan’ın hayatı. Sadece kaçamak bakışlarla gördüğü genç kıza aşık olur. Onun fili ziyarete geldiği anları iple çeker. Aralarında bir de sohbet başlar. Başlangıçta konuşma konusu beyaz fil Çota iken sonradan Mihrimah Cihan’la ilgili de sorular sorar. Cihan Hindistan’dan gelişlerini ailesini, Çota’yla yollarının kesişmesini anlatır.

Çok geçmeden Cihan ve Çota savaşa da katılırlar. Burada Fil önce Prut Irmağı üzerine yapılan köprünün yapımına yaptığı yardımla hem de ilk defa gösterdiği savaşma yeteneği ile göze girer. Böylece Cihan’ın yolu Mimar Sinan’la da kesişmiş olur. Savaşın ardından Çota ve Cihan, inşaatlara yardım etmesi için görevlendirilirler.
“Savaştan sonraki değil, önceki gecedir insanın ruhunda iz bırakan. Hani hala sen, sandığın insan iken; dünya alıştığın mekân. Bulaşmamışken henüz ellerine hiç tanımadığın kişilerin kanı; zihninde kimselere anlatamayacağın suçlar birikmemişken daha.” (s. 115)
Bu sıralarda şehirde veba salgını baş gösterir. Ölüm pek çok insanı beraberinde götürür. Hatta Vezir-i Azam Ayas Paşa’yı bile. Vebanın atlatılmasının ardından şehzadelere yapılan sünnet düğünüyle şenlenir, Yedi Tepeli Şehir. Çota ve Cihan da görevlidir düğünde. İnsanları eğlendireceklerdir. Burada bir kaza yaşanır. Cihan yaralanır. Kendisini ziyarete Sinan gelir ve Cihan’a çizimde yetenekli olduğunu ve eğitim alması gerektiğini söyler. Bundan sonra Cihan ve Çota hem inşaatlara yardım ederler hem de Cihan mimarlıkta gelişir. Zamanla Kalfalığa hatta ustalığa da yükselecektir. 
Devamı romanımızda… 

“Çalışmak, bizim gibiler için ibadet sayılır” derdi ustası. “Biz duamızı da, niyazımızı da böyle ederiz.” (s.13)
“Mimari takım işidir” derdi ustası. “Çıraklık ise tam tersi­dir maalesef.” (s.14)
“Bütün sevdiklerini gömüp nefes almaya devam etmek lanettir.”
“Aşk gibiydi okumak da… Neden, nasıl müptelası olduğunu, bilen  zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü.” (s.178)
“İşlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler.” (s. 374)

“Hayatta hiçbir şey, dışa vurulamayan kızgınlık kadar zarar vermez insan ruhuna.” (s.374)
“Belki de herkesi sevmekle hiç kimseyi sevmemek arasında fazla mesafe yoktu.” (s.201)
“…ibadethaneler ikiye ayrılıyordu: Semaya uzanmaya çalışanlar ve semayı toprağa yaklaştırmaya uğraşanlar. Birinciler insanı Tanrı’ya, ikinciler Tanrı’yı insana doğru getirmeyi amaçlıyordu. Nadiren her ikisini aynı anda yapabilenler de çıkıyordu. San Pietro gibi.” (s. 206)
“Yol değil, yolcu değişir” (s.463)
“Ancak bu hadiseden sonra anladım ki Sinan’ın sırrı ne sertliğindeydi ne yıkılmazlığında, çünkü sert de değildi, yıkılmaz da. Onun sırrı değişikliklere ve aksiliklere uyum sağlama kabiliyetindeydi. Bizim cesaretimiz kırılırken o çareler üretiyordu. Her seferinde harabeler içinden kendinden emin, yeniden inşa edebiliyordu. Ne benim gibi ahşaptan, ne Davud gibi madenden ne Nîkola gibi taştan, ne de Yusuf gibi camdan mamuldü. Ustamın malemesi akan suydu. Ve ne vakit herhangi bir engel yolunu kapatacak olsa, bir şekilde, ya altından, ya üstünden, ya etrafından do­laşıyor, çatlaklardan bir yol buluyor, akmaya devam ediyordu.” 

KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle kitabın kapağından başlamak istiyorum. En sevdiğim renklerden olması sebebiyle lila dış kapak ve mor iç kapak beni son derece mutlu etti doğrusu. Beyaz Fil’in gövdesine yansıyan Süleymaniye de çabası.

Gelelim içeriğe. Ustam ve Ben, tarihten alınmış karakterleri, mimari eserleri, camilerini, kütüphaneleri, rasathaneyi ve Kanuniden başlayarak III. Murat’a kadar Padişahları da anlatan bir dönem hikâyesi olmuş. Ancak masalsı havayla tarihi karakterleri yan yana koyunca İstanbul sokaklarında dolaşan, inşaatlarda çalışan hatta savaşan beyaz bir fili zihnimde canlandırmak zor oldu doğrusu.

Yazarın daha önceki kitaplarında not aldığım pek çok bölüm olurdu. Ancak bu kitapta altını çizebildiğim cümleleri çok sıradan buldum doğrusu. Yazarın kitabın arka kapağında belirtilen “muazzam hayal gücüne ve zengin dili”ne rastlayamadım bir türlü.
Bir de Kanuni döneminde geçmesi ve Mihrimah’ın da aşık olunan sıfatıyla arz-ı endam etmesi sebebiyle sıkça konuşulan ve pek çok eserde yer verilen Mimar Sinan ve Mihrimah Sultan aşkına şahit olmayı beklerken, Cihan’ın Mihrimah’a aşık olması, Mihrimah’ın da onun hamisi olması beni şaşırttı doğrusu. Cihan’ın sonlarda böyle bir aşkı öğrenip hayal kırıklığına uğramasını bekledim durdum.


İstanbul’da yetmiş iki buçuk milletin yaşadığının söylenmesinin ardından roman boyunca çeşitli karakterler yoluyla bu cümlenin kanıtlamaya çalışılması gibi pek çok karaktere yer verilmiş. Karlı Gabriel, Mecnun Şeyh, Çingene Balaban, Sibiryalı Taras,
Romanın başında Cihan’ın gerçek kimliği ile ilgili filbaz olduğu ve Mihrimah’a anlattığı hikayeler dışında pek bir bilgi verilmese de Cihan insana gerçek gibi gelmiyor. File pek çok durumda hükmedememesi bu durumun gösterir gibi.

Yazarın en sevdiğim kitapları Baba ve Piç ile BitPalas’tır. Ancak yazarın son dönem okuduğum kitaplarında bahsi geçen kitaplarındaki lezzeti alamadım. Aşk’ın yaşattığı masalsı havayı sevmeme rağmen bu kitapta ona da rastlayamadım. Sonuç olarak son derece akıcı bir kitap okurken, bana pek de bir şey katmadığını düşündüm. Daha önceki kitaplarını bitirdiğimde aldığım lezzet ve aklımda uzunca bir süre yer eden uzun cümlelerle yaptığı tespitlere rastlamamak beni rahatsız etti.

Romanın son bölümünde Cihan Hindistan’a gider ve Tac Mahal’ın yapımında çalışır. Hem de seksen yaşını devirmişken. Ardından evlenir bir de oğlu olur. Bu bölüm bana tamamen zorlama geldi. Sanki Cihan’ın gençliğinde yaşamadıklarını yaşlılığında yaşatarak yazar borcunu ödemiş gibi. 

Bir de romanı okurken; kapağa sık sık bakıp “İskender Pala mı okuyorum acaba ? ” demeden de geçemedim. Yazarın aralarda verdiği tarihi ve mimari bilgiler bende bu duyguyu uyandırdı. Benim gibi düşünen var mı acaba?

KİTABIN MİMARİ ELEŞTİRİSİ BURADA YAPILMIŞ...
Her ne kadar okuduğumuz roman tarihsel olaylardan beslense de bir kurgu eseri. Yazarın kendisinin de söylediği gibi bazı tarihi gerçekler tahribe uğramış. Ancak tarihini dizilerden, kitaplardan öğrenen bir milletin yazarı olarak daha dikkatli olmasını tercih ederdim. Sanki Muhteşem Yüzyıl’da yeterince yer verilmediğine dair sık sık eleştiriler yapılan Mimar Sinan’a yer vererek açığı kapatmış Osmanlı furyasına katılmış gibi.


“Bazı şehirlere kendi istediği için gider insan; bazılarına da şehir istediği için.” (s.463)
“Hakikat dediğin bir kelebektir, o çiçekten kalkar, bu çiçeğe konar. Sen de elinde bir ağ, peşinden koşarsın. Yakalarsan sevinirsin. Ama fazla yaşamaz. Nazik şeydir hakikat.” ( s. 450)


 “Öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de…”(Biterken....)


YEPYENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE... 

SEVGİLER.. 

18 Şubat 2014 Salı

HEPSİ BURADA'DAN KİTAPLARIM GELDİ...


Hessi Burada'nın 18 Şubatta biten kampanyasından aldım. 50 TL'lik kitap alışverişine yine kitap alışverişinde kullanmak üzere 20 TL'lik hediye çeki veriyorlardı... 

Hangisinden Başlayayım Okumaya?

Fikirlerinizi bekliyorum...

10 Şubat 2014 Pazartesi

JASPER KENT - ON ÜÇ YIL SONRA


MERHABALAR, Sevgili Dostlarım;


Geçtiğimiz günlerde ilk kitabı On İki ile ilgili yorumumu yayınladığım Jasper Kent'in Danilov Beşlemesinin 2. kitabını paylaşmak istiyorum sizlerle.. 


ARKA KAPAK:

Yıl 1825. Rusya on yıldır barış içinde, Bonaparte çoktan ölmüş, istila tehlikesi kalkmış. Albay Aleksey İvanoviç hâlâ Çar I. Aleksandr'ı korumakla görevli ama korkacak bir şey yok. Fransızlar yenilmiş, Aleksey'in bir zamanlar önce omuz omuza, sonra karşı karşıya savaştığı o on iki canavar yaratık yok.




Ne var ki Çar hiçbir zaman huzura erişemeyeceğini biliyor. Ordusunun içindeki ayaklanma hazırlıklarından haberi var; ama gerçek korkusu çok daha korkunç bir şeyden, kendisinin, ailesinin ve ülkesinin üzerine çöken bir lanetten kaynaklanıyor. 

Aleksandr, çok eskiden verilmiş bir sözü unutamıyor: kanla mühürlenmiş ve yüz yıl önce yerine getirilmemiş bir söz. Şimdi Romanov hıyanetinin kurbanı, kendisine ait olan şeyi istemek için geri döndü. Bunu öğrenmek Aleksandr'ın kanını donduruyor. Aleksey'e gelince, bir zamanlar değer verdiği, sevdiği her şeyi tehdit etmiş olan kötülük on üç yıl sonra sanki geri gelmiş gibi.


Gerçek olaylarla fantezinin, dehşetle aşkın birlikte örüldüğü başdöndürücü bir tempo...

"Tarihî roman ile kara fanteziyi inanılmaz bir tempoda bütünleştiren bir roman."
-The Times-

"Tolstoy'un ya da Pasternak'ın soyundan bir yazarın biraz da Dracula'nın yaratıcısı Stoker'la akrabalığından kaynaklanan müthiş bir fantezi."
(Tanıtım Bülteninden) 



ÖZET

“On Üç Yıl Sonra”, “Danilov Beşlemesi”nin ikinci kitabı,daha önce paylaşmış olduğum “ON İKİ” adlı eserin devamı. Romanımızdaki hikaye bu defa 1825 yılından  başlıyor. Serinin ilk kitabının konu aldığı 1812 yılındaki Napolyon istilası gerilerde kalmış, Ruslar Fransızları yenmiştir.

Artık Fransa, Rusya’dan çekilmiştir. Bunun yanında Fransız ordusunu takip eden Rus askerleri Paris’e kadar girmişlerdir. Orada Fransız yenilgisini garantilemenin yanında Fransız Devrimin sonuçlarını bizzat gözleri ile şahit olmuşlardır.

Bu duruma Çar’ı 1.Alexander da şahit olmuştur. Başlangıçta daha özgürlükçü ve reformist bir yol çizen hatta serflere özgürlük tanımayı bile düşünen Çar, Fransa Seferi’nden sonra saltanatının devamı açısından daha katı bir politika izleye başlamıştır. 


İzlenen bu katı politika özellikle askerler olmak üzere içerisinde pek çok grubun hatta soyluların bile olduğu bir Çara karşı bir birlik oluşmasına sebep olur.(Kuzey Cemiyeti) Bu birliğin amacı ayaklanma çıkarıp, Çarı devirmektir.(Aralıkçılar İsyanı)

Ancak Çar’ı tehdit eden tek tehlike isyan değildir. Çarın büyük dedesi Büyük Petro’dan başlayarak, Romanovların gizli geçmişinden gelen lanet, Çar’a doğru yaklaşmakta, Geçmişte dedesinin vaat edip yapmadığını Çar 1. Alexander’den istemektedir.


KİTAPTAN NOTLAR

ON ÜÇ YIL SONRA; eserinin ilk kitabı ON İKİ’den farklı olarak Danilov’un ağzından değil de üçüncü şahıs ağzından anlatılmakta. İlk romandan farklı olarak bu durumun diğer karakterlerin bakış açısını yansıtması bakımından yerinde bir seçim olduğunu düşünüyorum.

Serinin bu kitabında savaş ve vampir avı daha geri plana atılırken; Ramanov Laneti, Cain’in vampirler üzerinde yaptığı deneyler Danilov-Yuda çekişmesi daha ön plana çıkarılıyor.


Daha önceki kitap yorumumda belirttiğim gibi yazar Danilov Beşlemesinin ön araştırmasını yaparken, Napolyon'un Rusya Seferi'nde izlediği yoldan giderek, Avrupa'yı batıdan doğuya geçip St. Petersburg'a, Moskova'ya ve Kırım'a gittiğini okudum pek çok yerde. Bu ön araştırmanın yazarın yaptığı tasvirlere ve takip sahnelerindeki gerçekçiliğe doğrudan yansıdığını düşünüyorum. Anna Kaenina’yı ilk okuduğumdan beri gitmek istediğim Petersburg, Trangog ve Moskova’nın betimlemeleri çok ayrıntılı ve doyurucu. Hele yazarın bir Bolşoy Tiyatrosu tasviri var ki; sanki sizde tiyatroda yerini alanlardan birisiniz ve birazdan temsil başlayacak.

Serinin ikinci kitabını okurken beni en çok sıkan ve okuma hızımı yavaşlatıp, okuma keyfimi azaltan özellik; yazarın konuyu aktarırken; sıklıkla ilk kitaptan bölümlere yer vermesi. Serinin ilk kitabını okumuş bir okuyucu olarak bu durum bana gereksiz geldi. Dahası yazar serinin ilk kitabını okumadan ikinci kitabı okuyacak okuyucu kitlesi ile ilgili kaygı taşıyorsa ilk kitabın kısa bir özetine yer verebilirdi. Sık tekrarlar bence romanın ritmini düşürmüş.

Bir de romanın olumsuz özelliğinden bahsederken bir şeyi daha belirtmeden geçemeyeceğim. Serinin özellikle ikinci kitabında sıklıkla harf hatalarına, eksik ya da yanlış harflere rastladım. Dizgi süreci biraz daha titiz olabilirdi diye düşünüyorum.



Bir de roman keşke Danilov’un Yuda ile mücadelesinin ardından bitirilseydi diye düşünüyorum. Danilov’un haksız yere sürgüne gönderilecek romanın tamamlanması serinin bundan sonraki kitabı için her ne kadar hazırlık olsa da; romanın ilk kitaptaki gibi Yuda- Aleksey mücadelesinden sonra tamamlanmasını tercih ederdim doğrusu.

İlk romanda soru işareti olarak bırakılan genelevin penceresinden görünenin kim olduğu sorusu bu romanda da tekrarlanmasına rağmen yanıtlanmayan merak unsurlarından. Belki üçüncü kitapta soru yanıtını bulur… 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE... 

SEVGİLER...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...