5 Mayıs 2012 Cumartesi

AHMET ÜMİT - KUKLA - 2

ROMANDAN ALTI ÇİZİLECEKLER ;

Roman başlamadan önce Carlo Callodi’nin Pinokyo (sayfa 90)’sundan bir pasaj verilmiş.
…. “İzin verirseniz şapkamı alabilir miyim?” diye sordu 

“Al ama çabuk ol.”

Kukla, şapkasını aldı;ama kafasına koyacağına, dişlerinin arasına sıkıştırdı, denize doğru doğru koşmaya başladı. Polisler onu yakalamanın güç olduğunu düşünerek peşinden bütün köpek yarışlarında birincilik ödülü almış bir tazı saldılar. Pinokyo hızla koşuyordu, ama köpek daha hızlıydı. Herkes bu korkunç yarışın nasıl sonuçlanacağını görmek için pencerelere çıktı, sokaklara döküldü. Ama yarışın sonunu göremediler; Pinokyo’yla köpek öylesine toz kaldırmılardı ki, sokakta göz gözü görmüyordu. 


"YAŞAM KAYBETMEYİ ÖĞRENMEKTİR" diye başlardı, rahmetli Tufan Abi. 

Genellikle ikinci kadehin dibine darı ektikten sonra felsefe yapma hastalığı tutar, sağ elinin tersiyle dudaklarını kurulayarak, iştahla girişirdi söze: "Kaybetme maceramız daha ana karnından çıktığımızda başlar. Hiç emek harcamadan hüküm sürdüğümüz, dünyanın en güvenli en yumuşak korunağını, ana rahmini kaybederiz önce. Bizden intikam almak için bekleyen dünya, sanki niye çıktın oradan dercesine gözlerimizi yakan ışıkları, kulaklarımızı tırmalayan gürültüsü, sıcağı, soğuğu, açlığı, kiri, hastalığıyla saldırır üzerimize.
Ama biz de öyle kolay kolay pes etmeyiz. Kaybettiklerimizin yerine anında başka bir şey koyarız. Hem cennetimizi yitirsek de o kutsal yerin sahibi olan annemiz bizimledir üstelik bir de baba verilmiştir emrimize. Dışarıdaki dünyaya alışmaya başlayınca kaybettiğimiz cenneti hemen unutuveririz......
(Kitabın arka kapağından ve sayfa 359'dan)
......Yeni yetmelik çağımızda anne baba sevgisinin yerini arkadaşlara duyulan bağlılık alır. Arkadaşlarımızla hiç ayrılmayacağımızı düşünürüz. Keşke sonsuza kadar böyle aynı mahallede, aynı okulda yaşasak diye dilekler tutar, birbirimize sözler veririz ama yıllar birer birer alır arkadaşlarımızı elimizden. Ancak yeryüzünde ne kadar kötülük varsa bizde de o kadar umut vardır.
Ergenlikle birlikte aşk denilen o büyülü, o rezil, o soylu, o kahraman, o korkak duygu utançtan kıpkırmızı olmuş bir yüzle çalar kapımızı. Aklımız, yüreğimiz birine takılır kalır. Bu kez yaşamın merkezine onu koyar, her davranışın, her duygunun, her düşüncenin anlamını onda ararız. Kendimizi onun gözlerinde izleyip, bir benzerimizi bulduğumuzu sanarak dünyanın en güzel, en olmayacak, en aptal düşünü kurarız. Artık mutluluğu yakaladığımızı sanırız. Şansı yolunda gidenler belki de mutluluğu yakalar ama kısa süreliğine.
Çok geçmeden, koca bir kamyonun küçük bir çocuğun bisikletini çiğneyip geçmesi gibi gerçek dünya düşlerimizi parçalayıp verir elimize. Yaşam o kahrolası oyunlarından birini daha oynar bize. İlk sevgili ellerimizden kayıp, bilinmeyen sularda kaybolur gider. Bu serüvende bize düşen ise, dokunduğumuzda içten içe sızılayan bir yara gibi onun anısını sonsuza kadar yüreğimizin en derin yerinde saklamaktır.
Yaşamı mutluluğa indirgeyenler de ruhsal açıdan yoksul kimselerdir. Ruh zenginliğini kazanmış olanlar, yaşamı acısıyla mutluluğuyla ihanetiyle çirkinliğiyle kabul edenlerdir. Onlar ki kaybetme sanatını öğrenmişlerdir. Bu yüzden yaşama katlanabilme yeteneğini geliştirmişlerdir" Tufan Abi bunları söylerdi söylemesine de kendisi de o bilge adamlardan değildi. Olsaydı alkol denizinde boğulur muydu hiç? Bana gelince bırakın kaybetme sanatını öğrenmeyi böyle bir sanat var mı ondan bile emin değildim.
(sayfa 359, 360,361'den alınan paragraflar...)


"Umudun yaşamı güzelleştirdiğini söylerler, yalan. Umut düş kırıklığı yaratmaktan, gereksiz yere acı çekmemizi sağlamaktan başka bir işe yaramaz, insana gereken sadece gerçektir: basit, yalın ve kaba gerçek...
Bize gereken gerçektir, hayalden, büyüden, rüyadan arınmış gerçek. İçinize işleyen bakışlara kanmayın, hiç bir bakış masum değildir. Buna çocukların ki de dahil. Tatlı sözlere inanmayın; yalansız söz olmaz.Şarkılara, şiirlere, romanlara, oyunlara, filmlere kulak asmayın; onlar olanları değil, olması gerekeni söyler. 
Adnan'dan (sayfa 54)


"En yakın arkadaş, teşkilat, hepsi palavra. insan yalnızdır. Dünyaya yalnız gelir, yalnız gideriz. Yalnız olduğumuz için de güçlü olmak zorundayız. Güçlü olmayan insan bir hiçtir. Sistemin çarkları arasında ezilir, gider. Dağ ya da şehir, hayvan ya da insan hiç fark etmez, güçlü olan ayakta kalır. Temel kanun budur. Allah da güçlü olanları sever; yoksa onların kazanmasına neden izin versin. Kitaplardan değil, sokaktan öğrendim ben bunu. Bana ihanet eden arkadaşlarımın, ucu zehirli hançerinden öğrendim. Yattığım hapishanelerden öğrendim...

Doğan'dan..(492- 493)

Cesaretin en büyük düşmanı zekadır, soğukkanlılığın ise hırs. Bunlar ateş ve buz gibidirler. Birbirlerini yok ederler. Çok cesur adam gördüm ama inan bana, hiçbiri yeterince akıllı değildi. akıllıların çoğu ise cesaretin aptallık olduğunu düşünüyordu. Çevremde pek çok hırslı insan vardı, hemen hepsi, onları isteklerine ulaştıracak olan asıl özellikten sabırdan serinkanlılıktan yoksundular. Serinkanlı olanlar ise hırslı olamayacak kadar tembeldiler. Eğer bu dört özellik aynı kişide bulunmuşsa, ben o adama dikkat etmek gerekir derim. Doğan işte böyle biriydi. 

Müfit, Doğan'ı anlatıyor.  (sayfa 462)


Roman 1. Tekil Kişinin ağzından Adnan Sözmen'in ağzından anlatıyor. Bazen yazar okuyucuyla da konuşmuş.. Ancak Adnan'ın sesiyle uzun konuşmaları, kararsızlıkları bazen sıkıcı olmuş...Kitabın sağlam bir kurgusu ve akıcı bir dili var.. Yazar sonuca ulaşırken düğümleri birer birer çözerek okuyucuyu sonuca ulaştırıyor.. 

Ahmet Ümit  pek çok kitabının kahramanı olan Başkomiser Nevzat'ın Renault'u ile olan ilişkisini bu defa Adnan Sözmen ile 1954 Plymouth arasında kuruyor. Onların arabalarıyla ilişkileri adeta iki vazgeçilmez dostun yakınlığı gibi işleniyor. 

Plymouth Club Coupe 1954

1954 Plymoth (Görsel alıntıdır.)

Doğan ve Adnan üzerinden hem kişilik hem de siyasi görüş tezatları öne sıklıkla çıkartılmış.. Ülkücü, atak, cesur Doğan, Solcu, duygusal Adnan...Bu tezatlıkların yanında iki üvey kardeşten Adnan'ın annesini, Doğan'ıın da babasını kaybetmesinden doğan benzerlikleri üzerinde de durulmuş. 

Doğan'ın neden ülkücü olduğu da kitapta sıklıkla yer alan konulardan... Bu sebepler her ne olursa olsun; sonuç olarak Adnan ve babasının ona evde fazlalık gibi davranmalarına ve Doğan'ın 16'sına gelmeden evden ayrılmasına bağlanmış. Doğan son yazdığı mektupta bunun böyle olduğunu yazmış.

Resul, Nejat ve Doğan'ın ülkücü dava adına işledikleri cinayetten sonraki yaşamlarında Resul'ün inzivaya çekilip, tövbekar olması, Nejat'ın milletvekili seçilmesi, Doğan'ın derin devletle çalışması, Türkiye gerçeğine bir gönderme olmuş.. 

Romanda işlenen yan konulardan bir de gazetecilik sektörü, sektördeki işleyiş ve kaygan zemin.. İşini kaybetmemek için gündemde kalacak haberler yapmalısın ve bağlantıların da güçlü olmalı mesajı veriliyor..

Yazar kitabın yaşama dair felsefi  bölümlerini bazen Adnan ve Doğan'ın konuşmalarında paylaşsa da bu konuda büyük bölümü rahmetli gazeteci Tufan Abi'nin görüşlerine de sıklıkla yer vermiş...Kendi adıma Tufan abinin konuşmalarının yer aldığı bölümler benim en beğendiklerimden...

GÜZEL BİR HAFTA SONU GEÇİRMENİZDİLEĞİYLE...

1 yorum:

Yorum yazmak için vakit harcadığınız için Teşekkürler...

Yorumlarınız benim için değerlidir.ELLERİNİZ DERT GÖRMESİN..SEVGİLER...

Yorumunuz blog sahibininin onayından sonra görünecektir.