23 Ağustos 2019 Cuma

YAŞAR KEMAL - AĞRI DAĞI EFSANESİ

DEĞERLİ KİTAPLARIM OLMADAN ASLA OKUYUCULARIM;


Son dönemlerde blogumla ilgilenemedim. Hem Teknik sıkıntılar hem de tatil derken yorumlara da dönemedim. Otomatik olarak yayınlananlar dışında yeni yazı giremedim. Bugün itibari ile kendimce dönüyorum. Yayınlamak üzere bir kaç kitap hazırlamıştım. Ancak "Ağrı Dağı Efsanesi" ile döneyim istedim bloguma... 

Yaşar Kemal tartışmasız benim en sevdiğim Türk yazarıdır. Onun şiirsel dili, kullandığı kelimeler, yaptığı betimlemeler benim için her zaman doyumsuz okuma zevki sağlar. Yaşar Kemal okuduktan sonra bir süre okuduğum diğer kitaplardan keyif alamam.

“Ağrı Dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubayazıt”, benim ilk görev yerim olması bakımından gönlümde her zaman özel bir yere sahip olacaktır. Kitabı ilk göreve atandığımda almış ve okumuştum. Hem kitabı okumak hem de kitaba mekân olan İshak Paşa Sarayı ve Hani Baba Türbesi’ni adımlamak o dönemlerde benim için keyif olmuştu. Yaz okumalarımda kitabı tekrar okuyup, blogumda yer vermek istedim. 


ARKA KAPAK
Bir aşk destanı olan Ağrı Dağı Efsanesi geleneklerini Mahmut Han'a karşı savunan Ahmet ile Gülbahar arasındaki aşkı konu alır. Efsanelere ve halk söylencelerine yürekten bağlı Yaşar Kemal'in bu romanı, insan psikolojisinin derinliklerini de içerir. 

"Yaşar Kemal Anadolu'nun halk edebiyatıyla alışveriş içindeyken başladı yazmaya. Gerçek bir yazar olduğu için de dilin duyarlığından, şiirsel destanın tek kahramanıolan Türk halkının kültüründen esinlenmesini bildi." 
- Jeliha Hafsia, La Presse, (Tunus) 

"Yaşar Kemal'in romanı Tolstoy'un çapına ve Dickens'ın canlılığına sahiptir." 
- Manchester Guardian, (İngiltere) 

"Zengin, renkli ve zekice bir nitelikle bezenmiş bir üslup ve yazdığı her kelime sert, cilalanmış, ayrıksı ve bir buğday tanesi gibi potansiyel olarak üretken." 
- Irish Times, (İrlanda) 

'Kitabın güzelliği zengin şiirsel dilinde, efsane ve mit duygusunda yatıyor.' 
-Sunday Telegraph



 “Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar.” (Sayfa 13)

ÖZET

Ağrı Dağı eteklerinde yaşayan Ahmet’in evinin önüne gümüş savatlı, Çerkes eğerli Kır bir at gelir. Kır atın üzerindeki damga Sofi’ye tanıdık gelse de kimin olduğunu bir türlü çıkaramaz. Kır atı gören Sofi, atın Ahmet’in kısmeti olduğunu söyler. Ahmet Sofi’nin söylemesi üzerine Ahmet Kır atı üç kere yola götürüp, bırakır. At her defasında Ahmet’in kapısına gelir. Kır at,üç kez de Ahmet’in evine döndüğü için ona ait olduğu kabul edilir.Ahmet artık atı canı uğruna alıkoyacaktır. 

“Demek at bunun için geldi de kapısında durdu. Demek Tanrı böyle yazmış. Bu at, bu kız Tanrı'nın, Ağrının armağanıdır.”  (Sayfa 42)

Altı ay sonra Beyazıt Paşası Mahmut’un atını aradığı haberi gelir. Mahmut Paşa Atının Ahmet’in kapısında durduğunu öğrenen Mahmut Paşa, geleneğe karşı gelerek atını geri ister. Daha sonra Ahmet at karşılığında Ahmet’e altın teklif eder.


Mahmut Paşa’nın isteği reddedilince Ahmet’in köyünü yakar ve onu zindana atar. Mahmut Paşa Ahmet’i ve ona yardım edenleri öldürmekte kararlıdır. Ahmet zindandayken Mahmut Paşa’nın kızı Gülbahar Ahmet’e aşık olur. Gülbahar kendisine aşık olan Zindancıbaşı Memo’nun yardımı ile Ahmet’i zindandan kaçırır. Memo Paşa’nın kendisini öldürmesine fırsat vermeden canına kıyar. Hem Ahmet’i elinden kaçırmasına hem de atı geri alamamasına çok öfkelenen Mahmut Paşa kızı Gülbahar’ı da zindana atar. Ancak Ahmet önderliğindeki halk sarayı basarak Gülbahar’ı kurtarır.

“Biz hep böyle, her şeyde birlik olsak, kimse bize diş geçiremez. Bize dağlar, şahlar dayanamaz. Hiç kimse... Yeter ki böyle birlik olalım.” (Sayfa 112)


Ahmet ve Gülbahar, Hoşap Beyi’nin yanına sığınırlar. Hoşap Beyi, onurlu bir beydir.  Mahmut Han’a ne isterse vereceğini, Ahmet ve Gülbahar’ı teslim edemeyeceğini bildirir, misafirlerinin evlenmesine izin verilmesini ister. Bir süre Hoşap Kalesi'ne saldırmayı da düşünen Mahmut Paşa cesaret edemez. 

“Ağrıdağı dünyanın üstüne oturmuş ayrı bir dünya gibidir, ağır, heybetli. Çok zaman Ağrının başı dumanlıdır. Bazı da bulutların yerini savrulan yıldızlar alır. Top top, dönen, bir boranda esen yıldızlar. Güneş uzun gecelerden sonra Ağrının böğründen bir kıpkızıl ateş harmanı gibi çıkar.” (Sayfa 98)

Mahmut Paşa Ahmet’in Ağrı Dağı’nın tepesine tırmanmasını ve burada ateş yakmasını istediğini, bu görevi başarabilirse onu kızıyla evlendireceğini söyler. Amacı geri dönüş olmadığını bildiği Ağrı Dağı’na Ahmet’i göndermek ve ondan böylece kurtulmaktır. Ahmet görevi mecburen kabul eder.

DEVAMI KİTABIMIZDA...


KİTAPTAN NOTLAR

“Ağrıdağı Efsanesi” 120 sayfalık bir çırpıda okunacak bir efsane. Yazarın mistik kalemi göz önünde bulundurulduğunda 120 sayfalık bir şiir… Ayrıca kitabın içerisinde yer alan çizimler kitaba güzel bir hava katmış. Bu anlamda önce Abidin Dino'yu ve ardından yayınevini kutlamak istiyorum.  

“Şu halka bir çare bulmazsak hepimizin kellesi gider. Yarın zulmü bahane ederler, öbürsü gün vergiyi, öbürü gün sarayımızı, öbürsü gün ekmeği... Ve birikirler birikirler... Yüz bin yılın öfkesi ve acısıyla... Şimdiki gibi sessiz birikirler. Ve bu kalabalığa güç yetmez.Bunlar bir araya gelmeyegörsünler, önüne geçilemez.” (Sayfa 106)


Ağrı Dağı ve yöresindeki Küp gölünün muhteşem betimlemesiyle başlamakta kitabımız… Kır at ve büyük bir aşk hikâyesi ile devam ediyor. İşin içine Kırat girince insan ilkin Köroğlu Efsanesi’ni hatırlatıyor. Bu ararda yazarın Köroğlu Efsanesi’ni de okumuştum. Yine, güçsüzün yanında, töre ve geleneklerine canları pahasına devam ettiren insanlar Ahmet ve Paşanın güzeller güzeli kızı Gülbahar'ın zorluklar ve imkansızlıklar içerisindeki aşklarını göreceksiniz. Kırat uğruna çekilen eziyetler ve halkın töresine ve bu büyük aşka sahip çıkışları. Kah Kırat’ın üzerinde dört nala koşturuyorsunuz, kah zindanda eziyet çekiyorsunuz… Yazar öyle güzel kelimeler seçmiş ki; insan okumuyor da adeta yaşıyor gibi.

“Ne isterse vereceğimi söyledim. O hiç bir şey istemedi.” (Sayfa 117)



Kitabın aynı zamanda Fatma Girik’in başrolünü oynadığı 1975 yapımı bir de filmi bulunmakta. İshak Paşa Sarayı’nın iç mekânları eşya ile döşenmiş değil şimdilerde. İç mekân görüntüleri nerede çekilmiş bilgim yok ancak dış mekâna İshak Paşa Sarayı ve Ahmed-i Hani Türbesi fon olmuş. Bu şekilde yazınca oraları özlediğimi hissediyorum. Belki bir gün ziyaret etme imkânım olur.

“Her yıl, bahar çiçeğe durduğunda, dünya nennilendiğinde, Ağrıdağının çobanları dört yandan gelirler, kepeneklerini gölün bakır toprağına atıp üstüne otururlar.Bin yıllık sevda toprağının üstüne otururlar. Tanyerleri ışırken kavallarını bellerinden çekip Ağrıdağının öfkesini, sevdasını çalarlar. Ve gün kavuşurken bir ak kuş gelir...”   (Sayfa 119)


Kısacası okuduğum kitaplarından yola çıkarak ve haddim olmayarak diyorum ki, Anadolu efsanelerini bence en güzel yorumlayan yazar, Yaşar Kemal… Yine harika bir yorum, yine harika bir efsane… Nurlar içinde yatsın büyük usta…



YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE…

2 Ağustos 2019 Cuma

STEFAN ZWEİG – MECBURİYET (DER ZWANG)

MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ


“Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyada ki vatanı, Avrupa insanlık demekti.” (Sayfa 6)

ARKA KAPAK
Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Zweig I. Dünya Savaşı boyunca bu görüşlerini yaymayı kendine misyon edinmişti. Avrupalı ve “dünya vatandaşı” kimliğine büyük değer veren yazar, yapıtlarında savaşın yıkıma uğrattığı “eski dünya”nın değerlerinin kayboluşunu büyük ölçüde dert edinmiştir. Mecburiyet ’in ana karakteri ressam Ferdinand da savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye kaçmıştır. Bir gün askerliğe elverişliliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşın kendini gitmek zorunda hisseder. Görev duygusu, savaş karşıtı düşünceleri ve karısına duyduğu sevgi arasında sıkışıp kalmıştır. Ferdinand her ne kadar “insanlığın ötesinde bir vatanı” olmasa da, “yirmi milyon insanı boğan o zinciri” kıramayacağını düşünür...


ÖZET
Ülkesindeki savaştan kaçarak İsviçre’ye sığınan Ferdinand karısı Paula ile birlikte Zürih’te yaşamakta. Sanatına burada devam etmektedir. Her ne kadar Zürih’te özgür bir yaşam sürüyor olsa da; Ferdinand, kendisine ülkesinden gelecek savaş çağrısının tedirginliğini yaşamaktadır. Bu düşünce onun ve karısının huzurunu kaçırmaktadır.

“İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim.” (Sayfa 11)


“İsmiyle bu kanlı çalılığa takılıp kaldığını, geçmişinden kurtulamayacağını biliyordu. Bilmediği, tanımadığı, fakat onu bilen ve özgür bırakmayan bir şeyler olduğunu hissediyordu.” (Sayfa 6)

 Çok geçmeden beklenen olur. Kendisini birliğine teslim olması için davet eden mektup gelir. Kendisini konsolosluğa çağırır. Mektubun gelmesinden sonra Ferdinand “ÖZGÜRLÜK” ile “MECBURİYET” arasında kalır. Özgürlük karısıdır. Mecburiyet ise inanmadığı savaş…

DEVAMI KİTABIMIZDA…

KİTAPTAN NOTLAR
Zweig’den okuduğum hemen hiçbir kitaptan pişman olmadım. Okuduğum her kitabı, sayfa sayısına oranla daha büyük dünyaları, daha fazla yaşamı anlatmakta… Kitap 1920’ler yazılmış olmasına rağmen zamansız bir eser… Hele ki son dönemlerde yaşanan Suriyeli Göçmen konusunu düşünecek olursak.

“Ben çoktandır bedenim burada; aklım, ruhum öbür tarafta yaşıyorum. Tüm dünya yerle bir olurken, insanın kendisi için çalışması bir suç. Günümüzde artık hiç kimse sadece kendisi için hissedemez, kendisi için yaşayamaz.” (Sayfa 12)

Mecburiyet de birkaç saat içinde okuduğum bir kitap oldu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nı bu anlamda kutlamak lazım. Esmeye başlayan Zweig rüzgarını doğru hissedip, arkasına aldı ve pek çok okuyucunun Zweig ile tanışmasına, Zweig okumasına vesile oldu.

“Belki söylediklerimin hepsi doğru değildir. Sözcükler her zaman hedefini ıskalar. Ama gördüklerim tamamen doğru. Onlar yalan söylemez.” (Sayfa 20)

Konu olarak; inanmadığı savaşa katılma ile İsviçre’de özgür yaşama arasında kalmış bir ressamın duygularını anlatmakta. Bu anlamda yazarın kendi yaşantısından izler taşımaktadır. Bu anlamda Mecburiyet kitabında Ressam Ferdinand üzerinden Zweig'ın savaş hakkındaki fikirlerini yansıtmıştır. Bir ayrıntıyı da atlamamak lazım. O dönemlerde İsviçre tarafsız olduğundan dolayı, pek çok aydının sığındığı bir ülke olmuş.

“İnsan bir halkın üyesi olabilir, fakat halkı çıldırdığında kendisinin de çıldırması gerekmez. Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin...”  (Sayfa 30)

Kitabın sonuna geldiğimde yazarın kendi yaşantısına benzer bir “intihar” bekledim. Yazarın pek çok eserinde “intihar” direk ya da satır aralarında işlenen bir tema olması da bu duruma etken oldu. Ancak yazar kitabı nispeten olumlu bir son ile bitirmiş.


Yazar baş karakter Ferdinand’ın duygularını çok güzel yansıtmış. Adeta yüz hatlarını bile sözcüklerle çizmiş. Yine bu konudaki başarısını konuşturmuş. 

 “Oysa öbür tarafta her sey benim için daha kolay olacak esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa . İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda hiç fark etmez.”  (Sayfa 32)

Ancak Ferdinand’ın karısı Paula’nın duygu ve düşüncelerini yansıtma bakımından da her zamanki gibi kalemini konuşturmuş. Benim için keyifli ve güzel bir okuma oldu. Yazarın almadığım ve okumadığım az kitabı kaldı. Umuyorum onları da en kısa zamanda okur paylaşırım. Yazarın diğer kitaplarının yorumunu da merak ederseniz, sağ taraftaki STEFAN ZWEİG etiketine tıklayabilirsiniz… Yorumlarınız benim için değerlidir…

“İkisinin de yüreği sözlerin karışıklığından, insanların yasalarından kurtulmuş sonsuz özgürlüğün içinde uçuyordu.” (Sayfa 50)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….

SATRANÇ

26 Temmuz 2019 Cuma

MUSTAFA KUTLU – UZUN HİKÂYE


MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADANASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ…


Sizlerle yıllar önce filmini izlediğim, ardından bir çok sevdiğim bir meslektaşımın hediyesi olarak okuduğum, 2000 yılında yazılmış, okuduğum ilk Mustafa Kutlu kitabını paylaşmak istiyorum.

“-Kızken kaçtın geldin bana.
Mantonun pembesi soldu
Hala da aynı ayakkabı.
Alamadım ki sana şöyle her şeyin en iyisinden.
-Ayakkabılar eskir be Ali’m, her şey eskir.
Sen eskime.”  (Filmden alınmıştır.)

ÖZET
Pelvan Sülüman yetim torunu Ali’yle birlikte Bulgaristan’dan İstanbul’a göç eder. Daha önce göç etmiş hemşehrilerinin yardımıyla Eyüp Sultan’da bir eve yerleşirler. Ali Bulgaristan’da kalan diğer akrabalarından ve annesinden bir daha haber alamaz. Burada sebze yetiştirip, hayvan bakarak hayata tutunurlarken Ali de bir yandan okula gider. Çok geçmeden Pelvan Sülüman camide vefat eder.

“Ne zaman annem akılıma düse o vagondan evi hatırlıyorum. Sisler arasında beliren bir masal gemisi gibi.(...) Küçük istasyon binasının arkasında, battal bir hatta çekilmiş, eski bir vagonda kalıyorduk. Vagondan ev.” (Sayfa 7–8)

Pelvan Sülüman’ın ölümüyle Ali, dedesiyle yaşadığı eve dönmek istemez. Pek çok insanın ısrarına rağmen her şeyi satıp evden ayrılır. Bu sırada ortaokulu bitirir; kâtiplik, kitapçılık, muhasebe ve avukat yardımcılığı gibi pek çok işte çalışır.

Aynı mahalleden tanıştığı güzeller güzeli Münire’yle birbirlerine âşık olurlar. Münire’nin ailesi yazlık sinema işletmektedir ve mahallenin belalılarındandır. Evlenmelerine izin vermeyeceklerini bildiklerinden durumu Münire’nin ailesine hiç açmazlar.

 “Ancak hayat dediğin nedir ki ? Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep böyle gidecek sanırız. Birden ip kopar , ışık söner , her şey darmadağın olur.” (Sayfa 12)

Münire de ağabeylerinden korktuğundan kaçamaz. Bir gün aile Münire’yi sinema sahibinin oğluyla evlendirmeye kalkar. Münire karşı çıkınca da onu tekme tokat döverler. Bu olay üzerine Münire, Ali’yle kaçmaya karar verir. Ama kaçışları sessiz sedasız olmayacaktır. Ali hem Münire’yi kaçırır hem de abilerinin işlettikleri sinemayı ateşe verir. Münire’nin ailesi peşlerine düşer. Çift, aileye yakalanmamak için yıllarca kasaba kasaba Anadolu’da dolaşır.

DEVAMI KİTABIMIZDA…

KİTAPTAN NOTLAR
Kitap Ali ve Münire’nin oğlu’nun ağzından anlatılmaktadır. Anlatıcının ifadesine göre çocuğa da bıkmadan usanmadan babası anlatmıştır. Çocuğun adını kitap boyunca öğrenemiyoruz. Ancak otobiyografik özelliğinden dolayı çocuğun yazarın kendisi olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle de filmde çocuğa Mustafa adı verilmiştir. 

“Coğrafyaya, mekâna dair bir bağlanma, bir aidiyet duygusu yok bende. Zihnimi eşiyor, hafızamı yokluyorum. Hep yollar, kıvrılıp giden tozlu yollar, eski dökülen otobüsler, kamyon karoserleri, tiren rayları, vagonlar, kurum vs.” (Sayfa 18 )

Kitap 114 sayfadan ve 2 bölümden oluşmakta. Kitap adı gibi bir uzun hikâyedir. Bu hikâye roman olmanın kapısına gelse de içeri girememiş gibidir. Hem mecazen hem de tür olarak uzun hikâyedir.


Birinci bölümde Bulgaryalı Ali ile Münire’nin dillere destan aşkı, birlikte kaçmaları… Kasaba kasaba gezmeleri ve çocuğun 6 yaşına kadar geçen süre anlatılmaktadır. İlk bölümde anlatıcı rolünü üstlenen çocuk ikinci bölümde on altı yaşındadır ve artık kendi hikayesini anlatmaya başlayacaktır. Tüm olaylar çocuğun gözünden çocuğun masumiyeti ile anlatılmıştır.

“Babam beni aldı, birlikte vagon evimize geldik. Bohçayı açtık. İçinden annemin soluk pembe mantosu, başörtüsü, yıpranmış kunduraları, aynası ve tarağı, yüzüğü ve küpeleri çıktı. Babam bir süre bunlara baktı. Parmaklarının ucuyla dokundu. Sonra kapadı bohçayı. Uzanıp elimden mızıkayı aldı.(...) Sonra mızıkayla bir şeyler çalmaya baladı. Ne güzel, ne acıklı, ne tatlı çalıyordu. Birlikte ağladık. Babamı ilk kez ağlarken görmüştüm.” (Sayfa 30)

Kitabın sıcacık bir anlatımı yüreğe dokunan bir konusu var. Çok sevmiş ama birbirlerine doyamamış Ali ve Münire, öksüz kalmış bir çocuk ve yine delikanlı olmuş oğullarının gönül kırıklığı çok güzel anlatılmış. Aşkı uğruna sürgün olan Ali’nin oğlu da kendisini yine aşk uğruna sürgün etmesi ile biter kitabımız…
  

Kitapta zaman ve mekân muğlâktır. Ancak yaşanan siyasi olaylar, ve satır aralarında geçen sözcüklerle zaman dilimi sezdirilmektedir. Henüz buzdolabı ve televizyon yaygınlaşmamıştır. Okuma seferberlği yapılmış, en ücra köşelere öğretmensiz liseler açılmıştır. İnsanlar fakirlikten utanmamaktadır. İnsanlar daha paylaşımcı ve yüce gönüllüdür. Anlatıcının gençlik yıllarına gelince zaman ile ilgili ufak tefek kırıntılar hissedilmektedir yine.  Örneğin anlatıcı “Ahu Tuğba”nın bir filminden bahsetmekte. Almanya’ya işçi gönderilmesi üzerinde durulmaktadır. Buradan hareketle, zaman sezdirilmektedir. Kasaba olarak, pek çok mekân gezmelerine rağmen “Hanyeri” ismi dışında isim verilmemektedir.

“Ah bu küçük kasabalar...

Her biri bir gizli sevda cehennemi…
Karşılıksız aşkların törpülediği gençlik…” (Sayfa 72)

Kitapta Ali Münire’yi tren (tiren) ile kaçırır. Kasaba kasaba kaçışlarına hep bir tren ev sahipliği yapar. Ali ve Münire en güzel yıllarını tren vagonundan bir evde yaşarlar… Bu anlamda kitapta “tren” metaforu üzerinde bolca durulmuştur.

Yazarın 114 sayfalık esere pek çok karakteri sığdırması, ve bunları tüm canlılığıyla tasvir etmesi benim kitapla ilgili en sevdiğim kısım oldu. Sanki Anadolu insanları resmi geçidi gibi... Kara Turan ve boncuk işleri yapan Celal’i ayrıca çok sevdim.

“Kitapların da kaderi vardır.” (Sayfa 79)

Yazar üslup olarak; sohbet edermiş gibi yazdığı için akıcı bir kitap olmuş. insanın eline alması ile bitirmesi bir oluyor. Ve insanın damağında kekremsi am bir taraftan da keyifli bir tat bırakıyor.
Yazar satır aralarında şarkı ve türkü sözlerine de bolca yer vermiş. Bu durum kitabın romantizm dozunu arttırmış.

“Ama solunan hava, yüzülen su, oturup kalktığın insan, yürüdüğüm yol seni değiştirir.” ( Sayfa 88)

Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikaye isimli eserini 2000 yılında yazmasının ardından kurgusu dram olan bu hikaye 2012 yılında Osman Sınav yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılmıştır. Başrollünde Kenan İmirzalıoğlu ve Tuğçe Kazaz yer almıştır. Kitabın kapağında da filmden bir kare yer almaktadır. Kitap otobiyografik ögeler de taşıdığından filmde baş role Mustafa adı verilmiştir. 

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

“Mızıkaya üfledim.

Aa... Bayağı çalıyorum.
Çalıyorum be...
Mızıkanın nağmeleri otel penceresinden sızıp kasabanın dumanı tüten kırmızı kiremitli damlarına doğru yayılmaya başladı. Nereye kadar gider bu ses, kime ulaşır?” (Sayfa 114)

Filme ait görseller alıntıdır. 

NOT: Bu arada "Uzun Hikaye" benim blogumda yer alan 150. kitap paylaşımım. Sevdiğim bir kardeşimin hediyesi olan bu kitabın 150. kitap olması ayrıca beni mutlu ediyor. Bir bu kadar da okuyup paylaşamadığım ya da paylaşmaya değer bulmadığım kitap var elbette. Okuma listem öyle söylüyor. Bu sayı beni her ne kadar mutlu etmese de istikrarla paylaşmaya devam etmeye çalışıyorum. Hem hobi hem de kitap blogu yazmak, çalışan anne olmak... Daha bol kitaplı paylaşımlar yapma dileğiyle... 

SEVGİLER...  

19 Temmuz 2019 Cuma

PEYAMİ SAFA – FATİH HARBİYE

       MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU DEĞERLİ TAKİPÇİLERİ;

        “Büyük eserler, büyük ruhların enginliğinde yoğrulur ve doğar” (Kitaba başlarken…)

  

ARKA KAPAK

Darülelhan'ın (Konservatuvarın) alaturka kısmında ud eğitimi alan Neriman, mensup olmakla iftihar ettiği Doğu kültürünü çok seven babası Faiz Bey'le on beş yaşından beri Fatih semtinde oturmaktadır. Yine bu semtte tanıştığı, babasına çok benzeyen ve Darülelhan'da kemençe eğitimi alan Şinasi ile yedi yıldır nişanlıdır. Bütün mahalle, tahammül sınırlarını zorlayan bu nişanlılık ilişkisinin evlilikle bitmesini beklemektedir. Ancak Neriman'ın Darülelhan'da tanıştığı Macit, onun içinde yer etmiş Batılı bir hayat yaşama isteğini uyandırır. Neriman, Beyoğlu'nda, Harbiye'de yaşanan ışıltılı hayat tarzına imrenerek yaşadığı muhitten, evlerinden, babasından, Şinasi'den ve hatta doğuyu temsil ettiğini düşündüğü kedisinden bile nefret etmeye başlar. Tramvay yoluyla birbirine bağlanan ama birbiriyle bağdaşması mümkün olmayan iki semt, Fatih ve Harbiye, aynı coğrafyada yaşanan bir kültür ve zihin geriliminin cepheleridir. Türk edebiyatının en üretken kalemi Peyami Safa, televizyon dizilerine de konu olan Fatih-Harbiye romanında toplumumuzun yaşadığı asrîleşme (çağdaşlaşma) sancılarına eşyalar, şahıslar, kurumlar ve mekânlar üzerinden ayna tutmaktadır


ÖZET

127 Sayfadan oluşmakta olan romanımızın özeti arka kapakta büyük ölçüde verildiğinden dolayı, uzun uzadıya özet yapmadan kitap hakkındaki görüşlerime geçmek istiyorum.

“Annesi babası ona halis bir şarklı itiyatları vermişlerdi; anadolu’da, bir çok memuriyetlerde gezen Faiz bey, Neriman’ı yedi yaşına kadar saf Türk muhitlerinde büyütmüştü. fakat İstanbul’a yerleştikten sonra, Neriman’ın akrabalarından, bilhassa büyük dayısının ailesinden aldığı tesirler bambaşkadır. Galatasaray’dan çıkan ve tahsilini Avrupa’da bitiren büyük dayısı ve kızları, Neriman’da garp hayatına karşı incizap uyandırmışlardı. Bu iştiyak, ekseriya Neriman’ın da haberi olmadan, ruhunda gizli gizli yaşamış ve memleketteki asrileşme cereyanlarından gıda almış, fakat ne şuur, ne de irade halinde ortaya çıkmak için fırsat bulamamıştı. Lozan sulhundan sonra, resmi Türkiye’nin de kanunla herkese kabul ettirdiği bu asrileşme, Neriman’ın ruhunda gizli gizli yaşayan bu iştiyaka en kuvvetli gıdasını vermişti.” ( Sayfa 58)


KİTAPTAN NOTLAR

Kitapta olaylar kitabın başkahramanı Neriman, üzerinden anlatılmaktadır. Neriman, Darülelhan'ın (Konservatuvarın) alaturka kısmında ud eğitimi almaktadır. Yaşadığı semt Fatih, eğitimini aldığı Ud ve babası Faiz Efendi’nin hayata bakış tarzından yola çıkarak, eskiyi alaturkalığı temsil etmektedir. Ancak Nerima’nın  gönlünü hayatına giren Macit ile birlikte alafranga yaşam çelmiştir. 

“Fakat uyuyamadı. Hep dalıp dalıp uyanıyordu. Ara sıra, uykusu derinleştiği halde, yattığı yerden fersahlarca uzak bir yere gitmiş de iki dakikada geriye dönmüş gibi, baş döndürücü bir sürat hissiyle gözlerini açıyor ve küçük seslere dikkat ediyordu.”( Sayfa 17)

Neriman Fatih ve Harbiye kadar farklı iki semt arasında iki farklı yaşamın arasında kalmıştır. Bu arada kalmışlık etkisini zaman zaman kendinden bile nefret etmeye kadar gitmektedir.  Yazarın kitapta kullandığı ruh tahlillerine bakacak olursak Neriman’ın hal, tavır ve sinir nöbetlerini öylesine güzel anlatmış ki, insan Neriman’ı tanımakta zorluk çekmediği gibi anlamaya da başlıyor.


“Türk musikisi her şeyden evvel Avrupalılaşmaktan sakınmaya mecburdur.” ( Sayfa 118)

Diğer tarafta Faiz Bey ile birlikte Doğu’yu temsil eden Neriman’ın nişanlısı Şinasi de vardır. Şinasi de Fatih’te yaşamaktadır. O da Darülelhan’da müzik eğitimi almaktadır. Kemençe çalmaktadır. Yazarın davranış tahlilleri ve ruh dünyasını yansıtması bakımından Şinasi’ye de bolca  yer vermiş, seven ve sevdiğini de kaybetmek üzere olan bir gencin duygularını başarılı bir biçimde aktarmıştır.

“Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Onun bir hazine-i efkarı vardır, yani fikir cihetinden zengindir; kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayaküstü çalışır, mesela bir rençper, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üst üste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tembel görünür velakin çalışkandır, diğer insan çalışkan görünür velakin yaptığı iş sudandır. Zira birisi maneviyat ile zihin gayretiyle yapılan iştir; öbürü vücut ile bedenle yapılan iştir. Maneviyat daima alidir, vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır.” ( Sayfa 49)

Kitapta Batı’yı temsil etme anlamında karşı taraf olsa da Macit’ e diğer karakterler kadar yer verilmemiştir. Macit bir süre Darülelhan’da müzik eğitimi almış ve keman çalan biridir. Neriman’ın Şinasi’den uzaklaşmasına yol açan kişidir. Ancak Macit’in Neriman’a karşı hisleri Şinasi kadar yoğun değildir. Belki de yazar Macit’e kitapta fazla yer vermeyerek ve Nerman’ı kitabın sonunda Macit’ten uzaklaştırarak sadece Şinasi’den yana değil Doğu’dan yana da yapmıştır.


Yazarın Neriman’ın ağzından yaptığı benzetmeleri de çok beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Şark toplumlarını “kedi” garp toplumlarını ise “köpek” ile özdeşleştirmesini beğendim.

“Hristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar..! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur ; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tembel ve hayalperest mahluk çalışmayı hiç sevmez.  Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar ; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.” ( Sayfa 46)

Kitapta analizler ve konuyu beğenmiş olsam da bana biraz kısa geldi. Olayı Macit açısından değerlendirmemiş olması da bir eksiklik gibi geldi bana. Eğer Macit üzerinden Batı kültürüne özentiyi kötülemek gibi bir amacı varsa yazarın Macit’in davranışlarının altını biraz daha çizmesi gerektiği kanısındayım.


Bir de yazarken bile beni etkisine alan dile gelelim. Kitapta bolca eski kelime bulunmakta. Kelimelerin günümüze göre karşılıkları da sayfa altında verilmiş. Yayınevinin kitabın aslına sadık kalma özeni elbette takdir edilesi. 

“Ah efendim, dedi, bizi bizden daha iyi biliyorlar; Mesnevi'yi de, Rubaiyat'ı da, Gazali'yi de, Farabi'yi de bizden daha çok okuyorlar; bizim bizden daha büyük düşmanımız yoktur efendim, yoktur.” (Sayfa 119)

Ancak bazı sayfaların altında çok fazla kelime açıklaması olması okumayı sıkıcı hale getirebiliyor. Okuduğum bir paragrafı kelimelerin anlamlarını da koyarak defalarca okumak sıkıcı bir hal alabiliyor. Kitaba yönelik yapabileceğim tek olumsuz eleştiri bu diyebilirim. Aynı yorumu Halide Edib’in Mor SalkımlıEv’i için de yapmıştım.

“Evet, ölüme mahkûm olduğu için, her şey boştur. Bu cihanın kaşanesi, kum üzerine yapılmıştır.” ( Sayfa 127)

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE...
SEVGİLER...

12 Temmuz 2019 Cuma

RAY BRADBURY – FAHRENHEİT 451


MERHABALAR, KİTAPLARIM OLMADAN ASLA BLOGU TAKİPÇİLERİ, 

"YAKMAK BİR ZEVKTİ."

 Distopya türü ile Jose Saramago’nun Körlük’ü tanışmış oldum. Ardından yine Saramago’nun Görmek’i geldi.  George Orwell’in 1984’ünden sonra Ray Brandbury’nin Fahrenheit451’i, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı ve Ursula L.Quin’in Mülksüzler sıradaki kitaplardı. 

Tercihimi  Fahrenheit 451’den yana kullandım. Fahrenheit 451 Ray Brandbury tarafından 1953 yılında kaleme alınmış distopya türünden bir romandır ve yazıldığı tarihten 500 yıl sonrasını anlatmaktadır. 

“Mutluluğunu maske gibi takıyordu, o kız da maskeyi kapıp çimenlikte koşarak gitmişti ve onun kapısını çalıp maskeyi geri istemenin yolu yoktu.” (Sayfa 32)

“Sen orada değildin, görmedin,” dedi Montag. “Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtıklarına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı. İnsan bir hiç uğruna kalmaz.” (Sayfa 72)     


ARKA KAPAK
“Yazılmış en iyi bilimkurgu romanı. İlk okuduğumda, yarattığı dünyayla kâbuslar görmeme sebep olmuştu.” -Margaret Atwood

Hugo En İyi Roman Ödülü,
Prometheus Şeref Kürsüsü Ödülü
Amerikan Ulusal Kitap Ödülü,
Pulitzer Onur Ödülü

Ray Bradbury sadece bilimkurgunun değil fantastik edebiyatın ve korkunun da yirminci yüzyıldaki ustalarından biri. Bilimkurgunun “iyi edebiyat” da olabileceğini kanıtlayan belki de ilk yazar. 1953’te yayımlanır yayımlanmaz  klasikleşen, türü  kökten etkileyen distopya edebiyatının dört temel kitabından biri olan Fahrenheit 451 ise bir  başyapıt.

Guy Montag işini seven bir itfaiyeciydi. Televizyonun hüküm sürdüğü bu karanlık dünyada okuma eylemi ise yok olmak üzereydi zira itfaiyeciler yangın söndürmek yerine ortalığı ateşe veriyordu. Montag’ın işi ise yasadışı olanların en tehlikelisini yakmaktı: Kitapları.

Montag yaptığı işi tek bir gün dahi düşünmemişti  ve tüm gününü televizyonla kaplı odalarda geçiren eşi Mildred’la beraber ömrünü geçiriyordu. Ancak yeni komşusu Clarisse’le tanışmasıyla tüm hayatı değişti. Kitapların değerini kavramaya başlayan Montag artık tüm bildiklerini sorgulayacaktı.

İnsanların uğruna canlarını feda etmeyi göze aldığı bu kitapların içinde ne var? Gerçeklerin farkına vardıktan sonra bu karanlık toplumda artık yaşanabilir miydi?

Fahrenheit 451, yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday.



“Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik. Etrafa bakındım. Ortadan kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, on-on iki yıldır yaktığım kitaplardı.”


ÖZET

Guy Montag; dedesinden itibaren itfaiyecilik yapan bir ailenin yine itfaiyeci olan mensubudur. İşini severek yapar. Ancak kitabın geçtiği zamanda itfaiyecilerin görevi yangınları söndürmek değil, yanmayan evlerdeki yasaklı kitapları –aslında tüm kitapları- yakmaktır.  

 “Kitaplar aptal, salak olduğumuzu bize hatırlatmak için var. Onlar gösteri alayı caddeden gürültüyle geçerken Sezar’a “Fani olduğunu hatırla Sezar” diyen muhafız kıtası gibiler.” (Sayfa 108 )

Çünkü kitaplar insanların düşünmelerine, eleştirmelerine ve sorgulamalarına neden olduğu için mutsuzluk kaynaklarıdır.  Montag, yıllarca gecenin gelen ihbar ile yola çıkışını, alevlerin kitapları yutuşunu hiç sorgulamadan işine devam eder. Çünkü kitapları yakmakla toplumun mutlu olmasını sağladığını düşünüyor ve bundan da zevk alır. Çünkü şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar. Oysa düşünmeyen eğlenen insanlar mutludur.


Montag’ın evine döndüğü esnada 17 yaşındaki Clarisse  adlı genç kızla karşılaşana dek yaptığının aslında nasıl bir yıkım olduğunun farkında değildir. Komşusu olan kız ile sohbet ederler. Clarisse ona mutlu olup olmadığını sorar. Ve bir de yaktığı kitapları okuyup okumadığını…

“Güneş her gün yakıyordu.Zaman'ı yakıyordu. Dünya hızla çember çiziyor ve kendi ekseni etrafında dönüyordu, zaman da Montag 'dan yardım almadan seneleri ve insanları yakıyordu zaten.Yani Montag itfaiyecilerle birlikte nesneleri yakarsa,güneş de Zaman'ı yakarsa bu her şeyin yanması anlamına gelirdi.” (Sayfa 168)

 “İyi bir iş. Pazartesi günleri Milly, Çarşamba Whitman, Cuma Faulkner, yak kül olsun, sonra küllerini yak. Bu bizim resmi sloganımız”(s.29)

Clarisse ile tanıştıktan sonra Guy Montag, hayatını sorgulamaya başlar.

DEVAMI KİTABIMIZDA…


KİTAPTAN NOTLAR

Fahrenheit 451 kağıdın yanma derecesidir.  Yazar kitabını yazdıktan sonra isim olarak kağıdın özellikle de kitap kağıdının yanma derecesini kitabına isim olarak seçmiştir. Kitap 3 bölümden oluşmaktadır. Şömine ve Semender, Elek ve Kum, Işıl Işıl Yanan... 

"Demek yürüyorsunuz?" dedi polis memuru, "Sadece yürüyor musunuz?"
Başımla onaylayarak açık gerçeği hazmetmesini bekledim.
"Pekala," dedi polis memuru, "Bir daha yapmayın!"(Yazarın Önsözünden)

Kitaba Neil Gaiman tarafından Önsöz, ve yazarın kendisi tarafından da bir Sonsöz yazılmıştır. Kitabı anlamak ve spolier olmaması bakımından yazarın sonsözünün kitabın bitimine eklenmesi doğru bir karar olmuş bence. 

“Şimdi uygarlığımızın azınlıklarını ele alalım, tamam mı? Nüfus arttıkça azınlıkların sayısı artar. Köpek sevenleri, kedi sevenleri, doktorları, avukatları, tüccarları, şefleri, Mormonları, Baptistleri, Üniteryenleri, ikinci kuşak Çinlileri, İsveçlileri, İtalyanları, Almanları, Teksaslıları, Brooklynlileri, İrlandalıları, Oregonlu veya Meksikalı insanları sinirlendirmeyeceksin. Bu kitaptaki, bu oyundaki bu televizyon dizisindeki insanlar herhangi bir yerdeki gerçek ressamları, haritacıları, makinistleri temsil etmemektedir. Pazarın ne kadar büyürse ihtilaflarla başa çıkma gücün o kadar azalır.” (Sayfa 78)

Yazıldığı zamandan 500 yıl sonrasında geçen kitabımızda, mekanik tazılar, duvarları kaplayan televizyonlar, uyku hapları bulunmaktadır. Aile ve çocuk kavramı yozlaşmış, aile bağları neredeyse yok olmuş gibidir.


1984 ile kıyaslayasacak olursak, her iki kitapta da Totoliter ve baskıcı yönetimler söz konusudur. Her iki kitapta da baskı açıkça hissedilmektedir. Sistemi kabul edip, uyum sağlayanlar varken, sisteme isyan etmeyi düşünenler de vardır. Fahrenheit 451 nispeten daha olumlu bir son ile biter. 1984’ü okuduğumda daha fazla etkilemiştim. Özellikle sürekli izlenme duygusu beni huzursuz etmişti. 

“Özenle, bir çiçeğin taçyapraklarını tutar gibi. Birinci sayfayı yak,ikinci sayfayı yak. Bölüm bölüm, o sözcüklerin bütün saçma anlamlarını, bütün o boş vaatleri, bütün o papağan gibi tekrarlanan fikirleri ve zamanın eskittiği felsefeleri.” (Sayfa 98)

Fahrenheit 451’de de kitapların yakıldığı sahneler ve kitaplarından ayrılmamak adına kitaplarıyla yanan kadının olduğu sahne çok etkiledi beni. Bir de Guy Montag'ın kendi evini yakmak zorunda kaldığı ve ihbarın da karısı Mildred tarafından yapıldığı sahne kitabın etkileyici sahneleriydi. 

Montag’ın eski bir akademisyen olan Faber’in yanına giderken kurtarmış olduğu kitaplardan “İncil” i seçmesi bence ironik olmuş. acaba yazar toplumdaki yozlaşmanın din ile mi çözüleceğine dikkat çekmek istemiştir.


Kitaptaki yozlaşan aile vurgusu da bence çok dikkat çekici. Bir evde yaşayan iki yabancı eşler, sadece doğurulmuş ve ne olduğu önemsenmemiş gibi görünen çocuklar. Bu kısımlarda sarsıcı öngörüler bence. Distopyaların aile yozlaşmasına vurgusu insanı dehşete düşürüyor elbette.

“Anayasanın dediği gibi, herkes hür ve eşit doğmaz ama herkes eşit hale getirilir.” (Sayfa 79)

Ayrıca kitap ilki 1966'da ikincisi 2018 'de olmak üzere iki defa filme çekilmiştir. Her iki filmi de izlemeyi düşünüyorum en kısa sürede...

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE....
SEVGİLER...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...