5 Şubat 2013 Salı

ELİF ŞAFAK - BİT PALAS

MERHABALAR;

Bir kaç hafta önce tamamladığım ancak bilgisayarıma yazmaya vakit bulamadığım bir ELİF ŞAFAK romanı ile karşınızdayım. Elif ŞAFAK keyif alarak okuduğum yazarlardan. Konuşur gibi yazmasını, bazen sıkılsam da uzun cümleler kurmasını, anlamakta ve anlamını bulmakta zorlansam da Osmanlıca sözcükler kullanmasını , acayip karakterlerini ve bu karakterlerini bir arada kullanmasını seviyorum.. Ne zaman bir Elif Şafak romanı okusam bolca alıntı ve hayata ilişkilere dair tespit not ediyorum ajandama... 


Bu defa paylaşmak istediğim kitap "BİT PALAS" okumak için geç kaldığıma üzüldüğüm bir kitap oldu. Ancak küçük bir çocukla konsantre olup okumak pek de kolay değil. Hadi okudunuz fikirlerinizi toparlayıp, bilgisayara yazıp paylaşmak da epey zaman alıyor benim için.. Gelelim kitabımızın konusuna ve karakterlerine... 

 Romanımız 1. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’un işgal altında olduğu günlerden başlayarak 2002’ye kadar geçen zaman diliminde geçmektir.
Yazar romana başlamadan önce yatay, dikey çizgiler ve bir çemberden yararlanarak hakikat, zaman ve saçmalığın tanımını yaparak başlar romana… O’na göre hakikat yatay bir çizgidir, zaman ise dikey bir çizgi. Saçmalık ise; çember… 

“HAYAL GÜCÜMÜN geniş olduğunu söylerler. "Saçmalıyorsun" demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu. Haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğinde daha ala olmayacağını kabullenemediğimde; ne bulunduğum yerde ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde …. saçmalarım…”      (S.11, Başlangıç)

Roman kendi içinde farklı zaman dilimlerinde geçen ancak birbiriyle bağlantılı bölümlerden oluşmaktadır.


ÖNCESİ;
Bu bölümde romanımıza konu olan “BONBON PALAS”ın da üzerinde bulunduğu arazinin daha önce Ermeni ve Müslüman olmak üzere iki kadim mezarlığa ev sahipliği yaptığı ve istimlâk edilişleri ve bu esnada yaşanan olaylar anlatılıyor.  İstimlâk yapıldığında yıl 1949’dur.

“Azınlık olmanın tekinsizliğine sebep, çoğunluk karşısındaki niceliksel azlık değil, niteliksel aynılıktır. Bir azınlık mensubu olarak karınca gibi çalışıp didinebilir; hatta voliyi vurup hatırı sayılır servetler bile edinebilir ama günün birinde, sırf aynı cemaatin üyeleri olduğunuz ve öyle kalacağınız için, ömrünü aylaklıkla geçirmiş yahut ebe teknesinden beri su yüzü görmemişlerle aynı kefeye konulup aynı muameleye maruz kalabilirsiniz. Azınlığın zenginleri hiçbir zaman yeterince zengin değildir bu yüzden; ne de muktedirleri, kafi derece muktedir. Bilhassa 1950’lerin Türkiye’sinde, zengin bir Müslüman, fakir bir Müslüman’a baktığında  “benzemediği insan”ı görürken, zengin bir azınlık mensubu, fakir bir azınlık mensubuna baktığında, “benzemediği halde, bir tutulacağı insanı” görürdü karşısında.” (S. 25)


“Çok değil, en fazla on beş sene içinde semtin çehresi büsbütün değişmişti. Şimdi artık ana cadde boyunca ak pak, pürnizam porselen dişler gibi yan yana gülümseyen şık apartmanların, yüksek kırat mağazaların, muteber muayenehanelerin altlarında bir zamanlar ve aslında hâlâ yüzlerce mezar olduğunu ne hatırlayan vardı, ne de hatırlatan. Apartmanların çoğunun, tabanları halı kaplı, iç içe iki kapılı, daracık asansörleri vardı. Eğer bu asansörler sadece binaların zemini ile üst katları arasında gidip gelmekle yetinmeyip, daha, daha da aşağılara inebilselerdi, devasa büyüklükte bir pastadan kesilmiş dilimler gibi, tüm kesitleriyle içi seyredilebilirdi sürdürülen hayatın. En altta katman katman yer kabuğu, üstünde pürtük pürtük toprak, derken bir kat unufak edilmiş mezar, incecik bir çizgi asfalt, üst üste birkaç daire, bir kat kırmızı çatı ve hepsinin tepesinde, süsleme amacıyla sıvanmış, her tarafa yayılmış mavimtırak gökyüzü... Zaman zaman birilerinin, 'eskiden buralar hep mezarlıktı' dediği işitilirdi.” ( S.35) 


DAHA ÖNCESİ

Agripina Fyodorovna Antipova ve kocası General Pavel Pavloviç Antipov’un Bolşevik İsyanı sonrası gemi ile işgal altındaki İstanbul’a kaçışları anlatılıyor. Bu esnada Agripina 18 yaşındadır ve kocası Pavel ondan 30 yaş büyüktür. Hamile olan Agripina bebeğini İstanbul’da doğurur. 

“ Soyağaçları burada kök salıp, dal budak vermediği halde, ömürlerinin bir safhasında yolu bu şehre düşenler için epi topu iki seçenek vardı: İstanbul’a ya bir şeylerden kaçarak varılır, ya da gün gelir, ondan kaçılırdı.” ( S.51)

Ancak çok geçmeden bebeklerini kaybederler. Bebeğin ölümünün ardından General Fransa’daki erkek kardeşine mektup yazarak kendilerini Fransa’ya aldırmasını ister. Agripina ve Pavel 1922’de İstanbul’dan ayrılırlar.

“… büyüyemeden ölen bebekler ile yerleşilemeden terk edilen şehirlerin birbirine benzediğini fark etmişti. Hiçbir bebek, kaybedilen kardeşin yokluğundan ismini arındıramaz ve hiçbir şehir, bir öncekinin sürgüne gönderdiğine kucak açmazdı.” ( S.52)

Pavel 2. Dünya Savaşı boyunca karaborsacılık yapıp zengin olurken aynı zamanda Fransız bir kadınla yaşadığı ilişkiden tekrar bir kız bebek sahibi olur. Agripina ise bebeğiyle birlikte renkleri görme yeteneğini de İstanbul’da bırakır ve bir kocası tarafından bir kliniğe yatırılır.

“Hayatta muzaffer olmak, hiç yaşanmamış, hayali bile çiğnenememiş bir geleceğe adım adım ulaşmak değil; yaşanmadan hurdaya çıkmış bir geçmişi, atıldığı köşeden kurtarıp onararak, eski taravetine kavuşturmak demekti.” ( S.52 )

Pavel’in klinik ziyaretlerinden birinde Agripina’nın renkleri bonbon şekerlerini yerken tekrar görmeye başlaması ve kendini İstanbul’da sanması üzerine kocası onu İstanbul’a götürmeye karar verir. İstanbul’a gelen Pavel, Journal Sokak 88 numaraya 5 katlı, 10 daireli Art Nouveau tarzında bir apartman yaptırır. Karısının isteği üzerine apartmanın adı “BONBON PALAS” olur. Rus çift 1 Eylül 1966’da 5. kattaki 10. Daireye taşınırlar.

Apartmana taşınmalarından 4 yıl sonra Agripina, Agripina’dan 2 yıl sonra da Pavel 1972’de 100 yaşındayken ölür. Apartman Pavel’in gayrimeşru kızına kalır. 




ŞİMDİ

Bu bölüme geldiğimizde 30 yıl birden atlanarak 2002 yılına geliniyor. Apartmanın 10 dairesinden ve bu dairelerden yaşayan birbirinden farklı ve renkli karakterlerden bahsediliyor.

1 NUMARA: MUSA MERYEM MUHAMMED 

Bu dairede hamile olan Meryem kocası Musa ve oğulları Muhammed ile yaşamaktadırlar. Meryem ne kadar iş bitirici ve cevval bir kadın ise; kocası da o kadar sünepe ve uykucudur.

“0-5 yaşının evreninde ekmek kırıntısı kutsal,yazılı her kağıt parçası ise başlı başına esrardı ve her erişilmez tılsımı, gıdığın üzerindeki mektupta buluştukça, füsunkar bir haleyle çevrelenip, ışıl ışıl parlıyordu fırıncının kızı.” (s.97)

Meryem kapıcılık dışında apartmandaki dairelere temizliği de gider ve en belirgin özelliklerinde biri de batıl inançlarıdır. Oğlu Muhammed okula yeni başlamıştır.

“Okumayı öğrenmek, ebediyen yitirmek demekti yazının gizemini.” (s.98)

2 NUMARA: SİDAR VE GABA

Sidar küçük yaşta annesi ve babasıyla birlikte yurt dışına kaçmak zorunda kalmış, daha sonra Türkiye’ye dönmüş Saint Bernard cinsi köpeğiyle birlikte daha önce depo olan apartmanın en küçük dairesinde kalan bir üniversite öğrencisidir.
Sidar’ın ölümle ve intiharla ilgili ilginç fikirleri var. Sıklıkla mezarlıkları ziyaret eder.


3 NUMARA: KUAFÖR CEMAL & CELAL  

Cemal ve Celal, tek ortak noktaları meslek seçimleri olan tek yumurta ikizi kardeşlerdir. Görüntüleri ne kadar benziyorsa karakterleri o kadar zıttır. Cemal son derece konuşkan ve sosyal iken Celal onun tersine sakin ve daha az konuşkandır.

“Zaten onlara kalsa, her ay karneyle verilmeliydi insanlara kelimeler. Herkes, ağzından çıkan sözlerin, tıpkı içtiği su, işlediği toprak gibi kıt kaynaklardan olduğunu, konuştukça sınırlı payından tükettiğini bilmeliydi.” (s.76)

Küçük yaşta ayrılmak zorunda kalmışlardır. Cemal babasıyla Avusturalya’da büyürken; Celal köyde annesiyle kalmıştır.

Ardından Türkiye’ye dönen Cemal kardeşiyle birlikte Bonbon Palas’ın 3. Dairesine kuaför salonu açmıştır.

“Orjinalite, sarışınlara özgü bir derttir. Kızıllar, esmerler, kumrallar ve albinolar saçlarını diledikleri kadar sık ve olabildiğince farklı tonlarda boyatabilir ama asla günde elli kere bunun hakiki renkleri olup olmadığı sorusuyla karşılaşmazlar.

Sarışınlık hevesi, yalana mecbur, hinliğe meyyal kılar kadınları.” (s.75)

4 NUMARA: ATEŞMİZACOĞULLARI

Rüşvet nedeniyle Sular idaresinden atılmış Ziya, emekli kimya öğretmeni Zeren ile büyük kızları Zeynep ve küçük kızları Zeliş’in yaşadığı dairedir.

“Çünkü anneleriyle babalarının ilişkilerinin tam da tökezlendiği anda rahme düşüp, kapaklandığı yerden bir türlü doğrulamadığı safhada dehre gelen bebekler, çimento torbalarına benzer. Görünürde çatlakları sıvayıp, yuvaların kolonlarını ayakta tutacak; her büyük hüsranda zangır zangır sallanarak yıkılma tehlikesi atlatan evlilikleri yapıştırıp pekiştirecek küçümen çimento torbacıkları !” ( s.102)

Aienin bir de burnunun yapısıyla birlikte hayatı da inişli çıkışlı olan oğulları Zekeriya vardır. Ailenin en belirgin özelliği evhamlı olmalarıdır.

“Bir kere, evham insanın dışında değil, insan evhamın içinde barınırdı. Çünkü korku ve kaygı ve kuruntu , “her şeyin başka türlü olması ihtimalinin dehşeti”nden beslenir. (İşte evin, arkadaşların, vücudun, ailen.. Bunlar senin ama maalesef, bir gün elinden alınabilir!) Evham'a gelince, o, “hiçbir şeyin başka türlü olmaması ihtimalinin dehşeti”nden beslenir. (İşte evin, arkadaşların, vücudun, çilen... Bunlar senin ve maalesef, hep böyle kalabilir!)”(s.109)



5 NUMARA: HACI HACI VE OĞLU, GELİNİ VE TORUNLARI

Hacı Hacı apartmanın yöneticisidir. Eşinin ölümünden sonra oğlu ve gelininin yanına yerleşmiştir. Gelini ve oğlu işteyken 7,5-6,5-5,5 yaşlarındaki 3 torununa o bakmaktadır.

“Doğuştan hastalıklı çocuklar, kardeşlerinin ve yaşıtlarını aksine, annelerine aittir yalnızca ve hep öyle kalırlar.” (s. 268)

En büyük torunu rahatsızdır ve içlerinde en zeki olanı da odur. Hacı Hacı onlara hikâyeler anlatır. Bu hikâyeler bolca fantastik öğeler ve batıl inançlar içerir(cinler gibi…)


6 NUMARA: METİN ÇETİN VE KARISI NADYA

Bu dairede Rus böcekbilimci Nadya ile Metin Çetin oturmaktadır. Nadya iş bulamadığı için evdedir. Metin Çetin ise seslendirmeler yapmakta ve ara ara Karagöz oynatarak para kazanmaktadır. Alkol problemi de olan Metin Çetin karısına son derce ilgisizdir ve onu aldatmaktadır.

“Kötü giden bir evliliği yürütmek, sağır bir tanrıya yakarmayı sürdürmek gibi, inatçı bir inançtan ziyade, inançlı bir inat meselesidir özünde. Sevdiğimiz insanın bizi hırpalamasına, hem de her seferinde aynı şekilde hırpalamasına, ancak ve ancak, başka türlü davranmasının elinde olmadığına inanmakta inat ettiğimiz ölçüde ve müddetçe katlanabiliriz.”


7 NUMARA: BEN (anlatıcı)

Roman 7 numaranın ağzından anlatılmaktadır. 7 numara eşinden yeni boşanmış,ama boşanmaya alışamamış  alkol problemi olan yakışıklı bir üniversite hocasıdır. 

“İnsan bekârken, bir-ev-içindeki-eşyalar-içinde yaşıyor; mazisi, hikâyesi, kişisel önemi, sembolik değeri olan, kendine ait eşyalar içinde. Evlendiğinde, eşyalar-içindeki-bir-ev-içinde yaşamaya başlıyor; maziden ziyade gelecek, anılardan ziyade beklentiler üzerine kurulu, neyin en kadarının kendine ait olduğu şaibeli bir ev içinde. Boşanmak ise giden mi yoksa kalan mı olduğunuza bağlı olarak, ya eşyasız evler, ya da evsiz eşyalar içine konmak, sil baştan konaklamak demek.”( s. 134)

İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde. ” (s. 165)

“Sarhoşken araba kullananlar rasgele hedeflere çarpar: Aniden karşılarına çıkan talihsiz bir ağaç, kendi halinde seyreden ilgisiz bir araç.. Ne bir kasıt vardır bu kazalarda ne de bir amaç. Sarhoşken telefonu kullananlar ise gidip mutlaka sevdiklerine çarpar.” (s.137)

8 NUMARA: MAVİ METRES

Zeytin yağı tüccarının metresi olan 22 yaşında genç bir kadındır. Zeytin yağı tüccarı onu ara ara ziyaret eder bu komşuların olağan dedikodu malzemelerindendir.

“Evli bir adamın metresi olmak, bilinmemesi gerekenleri fazlasıyla bilmek ve bu bilgi fazlasıyla ne yapacağını bilememek demektir.” (s. 234)

Romanın ilerleyen bölümlerinde 7 Numara ile ilişkisi olur.

“Bir insanı sevmek, gamhanesinde bir türlü huzura erememiş hikâyeleri tomar tomar çıkartıp, birer birer temize çekmek demektir. Aşk ise, o hikayelerin peşi sıra dalıp sevdiğinin hayalhanesine, onun tasvir ettiğinden daha ötesi ve tezyin ettiğinden daha çirkiniyle karşılaştığın halde, çıkmayı istemektir oradan.” (s.295)

9 NUMARA: HİJYEN TİJEN VE SU
Bu dairede temizlik hastası Tijen hanım ile kızı Su oturmaktadır. Su romanın sonuca bağlanmasında son derece önemli bir rol oynar...

10 NUMARA: MADAM TEYZE   
   
78 yaşında yalnız yaşayan Katolik Rum bir hanımdır. Saçlarını düzenli olarak Celal’e sarıya boyatır. Ufak tefek, az konuşan zaman zaman komşularına kapıcının oğlu aracılığıyla tabaklar gönderen gizemli bir kadındır.

"Hamileliğinin son aylarında aşırı kilo alıp, bir sonraki günü dahi taşıyamaz olmuş bir kadına benziyordu İstanbul. Attığı her adımda, azametle büyümüş vaatkar karnından su sesleri yükseliyordu dalga dalga. Sürekli yiyordu ya yediklerinin ne kadarının kendine ne kadarınınsa içinde günbegün büyüyen onca küçümen, kırılgan ve asla doymayan cana yaradığını kendi de bilmiyordu. Yapabilse, bir an evvel kurtulmak isterdi bu kantarlı külfetten. Yapamıyordu. Yıllar, yüzyıllar boyu şiştikçe şişmişti. (...) Eğer şu dinmeyen iştahıyla, daima aç gövdesine indirdiklerinden hiçbir şey çıkarmasaydı dışarıya, çoktan infilak etmiş olurdu şimdiye değin; kendiyle birlikte karnındakileri de canlarından ederek.  Çıkarıyordu neyse ki.”(s.259)



Uzun zamandır yazmamanın etkisiyle biraz fazla uzun bir yazı oldu sanırım... Kitapla ilgili tespitlerimi de paylaşamadım bu defalık... 

Yeni paylaşımlarda görüşmek dileğiyle..

SEVGİLER...

ELİF ŞAFAK GÖRSELİ ALINTIDIR. 

17 Aralık 2012 Pazartesi

İSKENDER PALA - BABİL'DE ÖLÜM İSTANBUL'DA AŞK

MERHABALAR;


Divan Edebiyatı’nın geniş kitlelere yayılmasında önemli çalışmaları olan İskender Pala’nın,  2003’de yayımlandığında çok dikkat çeken ve ilgi gören, Divan Edebiyatı güzellemesi olan  “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” adlı romanıyla karşınızdayım uzun bir aradan sonra.

“ Bize kalırsa aşkı tanımayan bir okuyucu bu kitabı hiç okumamalıdır. Çünkü yazıcı, aşk konusunda istediği kadar deneyimli olsun ve inandırıcı şeyler söylesin, kitabın konusu herkesin can sıkıcı bulduğu acılar, hasretler ve ayrılıklar ise, hele de adını Elem koymuşsa, söylediklerinin aşka dair merak edilen şeyler söyleyeceğine kolay kolay kimseyi inandıramaz, bunu bilirim.”  (vii, romanın girizgah’ından...)



İlimler Akademisi’nin antik çağ bazilikalarından bozma kütüphanesinde, Kanun Koyucunun Bağdat’a girmesini kutlayanların dışarıdan gelen sevinç çığlıkları arasında çalışan Hilleli Mehmet Efendi (Fuzuli)’ye Keldani ve Asur tarihi uzmanı yetmişlik Süryani kütüphane görevlisi tarafından bir hançer verilir.

Kabzası çift boynuzlu ve çatal dilli bir yılan başı biçiminde dökülmüş bir hançerdir bu. Hançerin üzerinde son derece değerli taşlar ve yazılar vardır. Hançeri verirken kütüphaneci “ölmesini bilenler için hançer hayat demekir; ve aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır, ona sahip olan dünyaya hakim olur” der. Emanetini uygunsuz kişilerden korumasını ister. Hileli başta anlatılanlara pek önem vermez, hançerin maddi değeriyle ilgilenir. 

Kütüphaneyi Kanun Koyucu adına teslim alan Celalzade Mustafa, Fuzuli ile tanışır ve onu evinde yapılan sohbetlere davet eder. Burada ona Leyla ile Mecnun’u yazma fikri verilir.

Hilleli sonraki günlerde kütüphaneye uğradığında kütüphanecinin öldüğünü ve kendinden önce birkaç kişinin daha kütüphaneciyi sorduğunu öğrenince telaşlanır. Hançeri tekrar tekrar inceler. Hançerin üzerindeki 7 taşa aynı anda baskı uygulanınca hançerin kabzasından fırlayan sahtiyan şerit fırlar. Üzerinde karmaşık harflerin olduğu verev kesilmiş bir deridir bu. Başına gelebileceklerden korkan Hilleli şerit alır ve hançeri kaldığı medresenin avlusundaki dut ağasının altına gömerek ondan kurtulur. Deriyi de matarasının sapına astar olarak diker.

Bu kısım romanımızın bence en heyecanlı ve güzel bölümü. Bu bölümden sonra çöl kızı Leyla’nın yaptığı parşömene Hilleli’nin Leyla ile Mecnun mesnevisini yazması ve yazarken de öğrendiği yedi sırrı mesneviye gizlemesi bu nedenle de Kanun Koyucunun Bağdat’ı almasında Tanzimat dönemine kadar mesnevinin ve mesnevinin sırrının peşine düşenler anlatılıyor kitabımızda. Hem de mesnevinin üzerine yazıldığı parşömen tarafından… 



" Dicle'nin serin yamaçlarında bir çilek idim ben. Son taşkında bedevilerin bağlar ve bahçeleri harab olunca geç yeşermiş, şiddetli güneş ile erken kızarmıştım. Bir gün kara kaşlı, kara gözlü bir Arap kızı nazik elleriyle koparıp koydu sepetine beni. Dalım yaprağım benimle idi. Umuyordum ki al dudaklarına dokunacaktım. Hatta tam da dudaklarına yaklaştırmışken… Olmadı... Olamadı… Olamadım… Eksik kaldım, yarım kaldım.
Adı Leyla idi, dudaklarından koparıp bir kazana attı beni sonra hiç acımadan.  Hurma lifleri, çöl dikenleriyle beraber kaynadıkça kaynadı suyum, dağıldım, ezildim.  Yanıyordum ve henüz olgunlaşmamış bir hurma ile kol kanat olduk bu yangında birbirimize, ama nafile!.. Gül dudaklar umarken dikenler battı yüreğime. Yanışım ateşten miydi, aşktan mı anlayamadım. Bir tekneye döktü güzeller güzeli sevgi dolu varlığımı, çiğnetti çocuklara. Güneşte büyümüştüm, güneşte kurutulup candan ayrıldım. Mermer ile merdane arasında lif lif karıştım aynı kaderi paylaştığım hurma ile, birbirimize sıkı sıkı sarılmayı öğrendik dikenlerle. Rengim solarken canıma batan liflerin ve dikenlerin hesabını soramadım kimselerden."



 Arka Kapak


Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına...



Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem...

Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi...

Sirüş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi...

Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi...

Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi...

Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi...

Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını, 
Babil uyandığı zaman?!..



KİTAPTAN NOTLAR;

Romanımızın fonunu Osmanlı Devleti’nin en görkemli zamanlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın(Kanun Koyucu’nun) Bağdat’ı alışından başlayarak, hasta adama dönüşene kadar ki hali oluşturmaktadır. 

Romanın en ilginç tarafı romandaki hikâyenin her hangi bir karakter değil de kitabın ağzından anlatılmasıdır. Gerçi romanın geçtiği zaman dilimi boyunca yaşayabilecek gerçek bir karakter de pek mümkün değil ama… Acaba yazar bu şekilde sanatın insan hayatının üstünde zaman ve mekânlarda hüküm sürdüğü vurgusu mu yapmak istedi?

Romanda “Babil Cemiyeti (BC)” adlı gizli bir örgüt vardır. Bu örgüt, önceleri bilimsel bir amaçla kurulmuş; zamanla siyasî, entrikacı ve çıkarcı bir amaca yönelmiştir. Belli başlı devletlerin üst kademelerinde bu örgütün üyeleri vardır. Hatta Hürrem Sultan bile…


Romanı eleştirmek için ya da bir hata bulmak için okumadım elbette. Ancak okudukça gözüme bir sürü kurgu hatası çarptı ve bir noktadan sonra sadece bitirmek için okuduğum bir kitap oldu.  Yazar Divan edebiyatçısı, aşk üzerine bazı güzel benzetmeler de yapmış ama romanın kurgusu çok zayıf geldi bana.

Roman boyunca inanılmaz fazla yazım hatası vardı. Bunlar dizgi hatası olmak için de oldukça fazlaydılar. İskender Pala’ya yakıştıramadım…
Yazar roman boyunca tüm bildiklerini sıralamış ve adeta ve bilgi kalabalığı yapmış. Bu denli fazla bilgi kalabalığı da kitabın çok yavaş ilerlemesine sebep oldu benim için. 

Romanda diğer İskender Pala romanlarında olduğu gibi her bölüm öncesine ve bölüm içerisine serpiştirilmiş olan beyitlerle, birçok kişiyi hakkında çok az şey bildiği Divan Edebiyatıyla tanıştırma kaygısı bazen roman konusunun önüne geçmiş ve roman bölümleri arasında kopukluğa sebep olmuş...

Kitabı okumaya başladığımda başlangıçta konusu çok hoşuma gitti.  Osmanlı devleti zamanlarında aşk temalı bir gezintiye çıktığımı sırlarla, gizli cemiyetlerin olduğu maceralı bir roman okuyacağımı düşündüm.  Divan Edebiyatı şairlerinin bazı beyitleri de keyifli geldi. Ancak kitabın ilerleyen sayfalarında roman son derece ağır bir hızda ilerliyor. Araya konan beyitler dikkat dağıtıp, asıl konudan uzaklaştırıyor.

Fuzuli, Baki, Nabi ve Şeyh Galip gibi şairlerin hepsi çok değerli şairler ancak abartı derecesinde övülmeleri gereksiz olmuş. Sanırım yazar burada “Divan Edebiyatı”nı sevdirme misyonuna uygun davranmış.

Osmanlı devleti zamanındaki hemen her şeyi detaylandırma kaygısı tempoyu tamamen düşürüyor. Hatta sırrın çözüldüğü bölümlerde bile heyecan artmıyor.  Yazar bazı önemli olaylardan sırf bahsedebilmiş olmak için bahsedilmiş havası var.  İskender Pala, sanki tüm bildiklerini sığdırmaya çalışmış bu kitaba.  Hatta o kadar ileri gidilmiş ki çoğu yerde, kitabın konusunun ne olduğunu dahi unuttuğumu hatırlıyorum.
Bir de roman boyunca göze batan, sırıtan sözcükler var ki, onlardan bahsetmek istiyorum.


“...cami, medrese, türbeler, aşevi, kervansaray, sıbyan mektebi, muvakkithane ve sebilleri aynı kompleks içinde...”(s. 71)



“...İstanbul'da sultan Bayezit'in sarayına hediye olarak sunulmuş, zekasıyla çevresindekileri etkileyince de sarayın kolej eğitimi veren enderun mektebine verilmişti...”

“Gelişimini tamamlayamamış organizmalar, küveze konulmuş bebekler gibiydim; ama çok hızlı büyüyordum.”(s. 30 - 37)


Duman rengi bir lekeye dönmüştü adım, artık "Kays" diye okunamıyordu, ama kömürün izi, gizli bir fligran gibi Kays adını kazımıştı bağrıma. (s. 30 - 37)




Bahsedilen yapı külliye, hatta aynı cümlenin başında ve sonunda da geçiyor ama “kompleks” kelimesi sırıtıyor.  O dönem için bilinmeyen, kullanılmayan bir kelime diye tahmin ediyorum hiç değilse Osmanlı’da. “Kompleks”ten sonra roman içinde geçen ve dönemi anlatırken muhtemelen dönemde kullanılmayan bir kelime daha. “kolej”.  Bir de organizma ve küvez yok mu? Küvez icat edilmiş miydi, acaba o dönemlerde ? Gerçekten fena halde sırıtmış…

 “BUEM (Babil Uzay Araştırmaları Merkezi)” Böyle bir merkez gerçekten olsaydı adı herhalde o dönemin diline göre “Babil Feza Tetkik...."  gibi bir şey olurdu herhalde. Bu isim günümüze uygun ama kitaba değil… 
Ayrıca  “BC (Babil Cemiyeti)”, “L&M (Leyla ile Mecnun)” ve “BUEM (Babil Uzay Araştırmaları Merkezi)” kısaltması beni özellikle rahatsız etti. Bu sözcükler romanın doğasını bozmuş gibi geldi bana. Bir de “&” işareti yok mu tam bir fiyasko. Divan edebiyatı ile “&” işaretini bir araya getirmek her kitaba nasip olmaz elbette.

Acaba tabletler ve tarihi eserler gerçek midir? Romanla ilgili en merak ettiğim konu bu oldu diyebilirim bir de Fuzuli’nin mesnevisi hala herhangi bir yerde ilk yazıldığı şekliyle korunabilmiş midir acaba?

Bundan önce yazarın Şah ve Sultan, Od, Katre-İ Matem, romanlarını ve İki Dirhem Bir Çekirdek  ile Muhibbi derlemesini okudum. Katre-i Matem’i de biraz sıkıcı bulmuştum. Ama kurgusunu çok beğenmiştim. Şah ve Sultan ile Od’a hayran kalmıştım.  Ancak bence içlerinde dil bakımından en ağır ve konunun ilerleyişi açısından en sıkıcı bulduğum İskender Pala kitabı bu oldu diyebilirim.
Yazarın profesör kimliği yazar kimliğinin önüne fazlasıyla geçmiş. 

Bu akşamlık bu kadar...

Yeni paylaşımlarda görüşmek dileğiyle.....

NOT: İskender Pala fotoğrafı alıntıdır....BURADAN...


5 Kasım 2012 Pazartesi

PİERRE LEMAITRE - ALEX

MERHABALAR

Yaz tatilinde D&R’nın Can Yayınları kampanyasından birkaç kitap da ben almıştım… Keşke almayı düşündüğüm diğer Can Yayınları kitapları da kampanyaya dâhil olsaydı. Neyse; D&R’dan aldığım ve okuduğum kitaplardan birini paylaşmak istiyorum sizlerle..



Pierre Lemaitre ‘nin Türkçe’ye çevrilen ilk romanı “ALEX”…


ARKA KAPAK;

Sıradan bir kadın, bir gün sokak ortasında kaçırılır. Ne var ki yalnız kaçıranın değil, kurbanın kimliği de şüphelidir. Tek bilinen, içinde ne ayakta durabildiği ne de uzanabildiği bir kafeste, korkunç şartlar altında hapsedilerek sürekli işkence gördüğü ve isminin Alex olduğudur…
Davayı üstlenmek zorunda kalan Başkomiser Verhoeven, bir yandan geçmişiyle hesaplaşırken bir yandan da bu gizemli kadını celladının elinden kurtarmak için zamanla yarışmak zorunda kalır. Soruşturma ilerledikçe Alex’in karmaşık geçmişiyle yüz yüze gelecek, hiç beklemediği bir sürprizle karşılaşacak ve hayatının en zor kararını vermek zorunda kalacaktır...
Alex, kurban, cellat ve kurtarıcı üçlüsüne getirdiği psikolojik derinlikle, solukları kesen ritmiyle, tüyler ürperten gerçekçi anlatımıyla ve dehşet içinde bırakan sonuyla gerilim tutkunlarını baştan çıkaracak.
İddia ediyoruz, Alex sizi çok şaşırtacak…


Romanımız üç bölümden oluşmaktadır ve; bu üç bölümün her birinde farklı bir Alex’le karşılaşıyoruz.

“Alex vitrinin gerisinden dışarıdaki adamı gördü. Adam karşı kaldırımda duruyordu, birini ya da bir şeyi bekler gibiydi. İki saat içinde üçüncüydü bu. Alex’i takip ediyordu. Şimdi artık kesinlikle anlamıştı. Ama neden ben? Aklına gelen ilk soru bu olmuştu. Sanki kendisi hariç bütün kızların peşine bir erkek takılabilirmiş gibi. Sanki erkeklerin bakışlarını her yerde, metroda, sokakta, mağazalarda sürekli olarak hissetmiyormuş gibi. Alex her yaştan erkeğin hoşuna giden bir kızdı... Alex peruğu yerine koydu. Elleri sebepsiz yere titriyordu. Aptalcaydı. Adamın hoşuna gitmiş, adam da onu takip etmiş, şansını deniyordu; sokağın ortasında saldıracak hali yoktu ya...”

Pierre Lemaitre’in yazdığı Alex ’in  1. Bölümü kısaca Alex’i tanıttıktan sonra yukarıdaki satırlarda anlatıldığı gibi bir takiple konuya giriyor. Alex 30’unda vekil hemşirelik yapan güzel bir kadındır. Ama öyle doğuştan güzel olanlardan değil.. Çirkin ördek yavrusu olanlardan…
Sıradan bir günde peşinde bir adam olduğunu fark eder, biraz endişeye kapılsa da adamın ortadan kaybolmasıyla rahatlar. Alışveriş yapar, restorana gidip yemek yer. Restorandan ayrıldığında ‘bütün gün takip edilmiş olmasına rağmen’ otobüse binmek yerine yürümeye karar verir. Belki de bu karar hayatının en büyük hatası... Birkaç metre ileride park etmek için kaldırıma çıkan beyaz minibüsle bina arasındaki aralıktan geçmeye kalkması da ikinci hatası! Ve tabii ki kaçırılır.

Alex’in kaçırılışına şahit olan bir sokak sakinin ihbarıyla bir polis soruşturması başlatılır. Görev bu işi almaya pek de istekli olmayan Camille’ye verilir. Camille’in hamile eşi hastaneden kaçırılıp öldürülmüştür. O yüzden bu görev onun için çok önemlidir, Alex’in başına bir şey gelmeden onu kurtarmak istemektedir.
Alex darp edilip bağlandıktan sonra terk edilmiş metruk binaya getirilir. Burada soyularak hiçbir eklemini oynatamadığı dar bir tahta kafese konur. Bu kafes kalın halatlarla yerden yükseğe bağlıdır. Alex’i kaçıran adam her gün gelip onun fotoğrafını çekmekte ve ölümünü beklemektedir.

Bir taraftan Camille de bir ip ucu bulmaya çalışmaktadır. Kaybolan kız ile ilgili kimsenin kayıp başvurusu yapmaması da ilginçtir. Alex’i kaçıran kişinin Pascal Trarieux’un babası olduğu bilgisine ulaşılır. Pascal Trarieux geçen yıl temmuz ayından beri kayıptır. Adam polis takibi esnasında intihar ederek ölür.
Alex kendisine saldıran sıçanların da yardımıyla içinde bulunduğu tahta kafesi yere düşürerek parçalamayı ve evine dönmeyi başarır. Sakın kitap bitti sanmayın… Buraya kadar ki kısım sadece kitabımızın 1. bölümü…
Romanımızın 1. Bölümü Alex’in kurban olduğu bölüm... Romanı okumamış olanlar için devamını yazmıyorum…


KİTAPTAN NOTLAR..
  • Polisiye- Gerilim; en severek okuduğum türlerden biridir.. Kitabı seçerken öncelikle arka kapak dikkatimi çekti elbette. Bazen arka kapak yazıları okuyanı tatmin etmeye biliyor ya da fazla beklentiye sokup hayal kırıklığına uğratabiliyor. Ancak Alex’in arka kapak yazısı son derece dozunda hazırlanmıştı bence…
  • 1.Bölümün girişinde de Alex’in peruk merakından uzunca bahsediliyor. Bu merak romana başlar başlamaz Alex’in gizlenme ya da tanınmama ihtiyacıyla ilgili şüphe uyandırdı bende. Tabi ki haksız çıkmadım…
  • Alex’in kafeste kaldığı günler anlatılırken çizilen tablo son derece ürkütücü… Açlık, eklemlerindeki ağrı, bir kafese tıkılıp kalma ve saldırmak üzere olan sıçanlar… Dahasına mideniz dayanmayabilir…
  • Thomas Vasseur (Alex’in abisi)ile  Pascal Trarieux’un tanışıklığından ilk kez 105. Sayfada bahsediliyor. Bu tanışıklık Alex ile ilgili olayların çözülmesinde önemli bağlantılardan biri….
  • Alex tanıştığı pek çok insana kendini farklı isimlerle tanıtmıştır. İsimleriye birlikte lensleri ve perukları da değişmiştir. Pascal’a Nathalie Granger, Bernard Gattegno’ya Léa, Felix’e Julia… Ayrıca Alex tanıştığı farklı insanlara farklı davrandığı için onu anlatan herkes farklı kadın portreleri çizmektedir. Ev arkadaşına göre son derece pasaklıyken, bir başkasına göre derli toplu titiz olabilmektedir.
  • Romanın 2. Bölümünde anlatılan cinayetlerin işleniş şekli ilginç bir o kadar da manidar. Katil öldürdüğü kişilerin biri hariç hepsinin başına sert bir cisimle vurduktan sonra boğazından sülfirik asit boşaltarak öldürüyor. 30 yaşındaki bir genç kadını seri katile çeviren şey nedir acaba? Alex cinayet işlerken öldürdüğü kişileri rastgele seçiyormuş gibi görünüyorken; ardından kişileri neden öldürdüğü açıklanıyor elbette.
  • Alex’in cinayet işlediği yerlerde parmak izlerini bırakmaktan çekinmemesi de ilginç… Bunda poliste kaydının olmamasının da etkisi var elbette…
  • Alex kitabın 1. Bölümünde kurban, 2. Bölümde katil, 3. Bölüm de ise intikamcı oluyor ve kitabın arka kapağında iddia edildiği gibi şaşırtıyor. Hele 3. Bölümde Alex’in kurguladığı bir cinayet var ki...
  • Biraz da romanın dilinden bahsedecek olursak; dili son derece akıcı.. Dili yalın ve akıcı. Tasvirler tadında bırakılmış, gereksiz uzatmalardan özellikle kaçınılmış.. karakterlerle ilgi gereksiz bilgi kalabalığı yapılmamış…
  • 1.ve 2. Bölümde Alex ile komiser Camille’ın arasında gidip geliyor romandaki öykü...  Alex’in 2. Bölümün sonundaki ölümünün ardından olaylar Camille tarafından anlatılarak roman bitiriliyor.  Romanın sonunu tahmin edemiyorsunuz, sonuna kadar temposu koruyor…

NOT: PİERRE LEMAITRE görseli netten alıntıdır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...