12 Mayıs 2014 Pazartesi

ELİF ŞAFAK - MAHREM

MERHABALAR,
Geçtiğimiz ay Kitap Okumak İster misin? aracılığı ile okuduğum MAHREM'i paylaşmak istiyorum sizlerle... Kitap Okumak İster misin?'e çok çok teşekkür ediyorum.. 
MAHREM
Görmeye ve görülmeye dair bir roman…

“Her kafes ardında mütecessis gözler vardır; denilebilir ki, 

kafeslerin her bir deliği baklava biçimi bir casus gözüdür; 
binlerce tahta çerçeveli göz mahalleyi bekler.”


Refik Halid ( Üç Nesil-Üç Hayat )

Rüyamda bir uçan balon görüyordum. Rengini seçemiyordum ama gökyüzü gıpgri, bulutlar bembeyaz, güneş de sapsarı olduğuna göre, gıpgri, bembeyaz ya da sapsarı dışında bir renk olmalıydı muhakkak. Afisi takdirde onu göremezdim. Rüyamda gördüğüm uçan balon görüldüğü müddetçe var, görülmediği anda yoktu.

Uçan balon usul usul ağıyor, bembeyaz bulutlar nazlı naili süzülüyor, gıpgri gökyüzü katre katre kararıyor, sapsarı güneş sessiz sedasız batıyordu ki, şiddetli bir rüzgar çıktı aniden. Aniden çıkan rüzgârın şiddetiyle sarsıldık hep birden. Kireç, katran ve balçık; çalı çırpı, börtü böcek ve toz toprak yağıyordu üzerimize. Tufan gördüklerime kaçmasın diye, iki gözümü birden kapatmaya mecbur kaldım. Kirpiklerim kirpiklerime değdiğinde, suyla temas eden kızgın yağın çıkardığı sese benzer bir ses duyuldu. Balon hava kaçırıyordu: gözden ırak kaldığı her saniye için bir tutam boşluk püskürtüyordu boşluğa. Kusuyordu balon, şimdiye değin yediği ne varsa. Telaşla gözlerimi açtım. Geç kalmıştım. O yoktu artık. Ben vardım. Uyanmıştım. (Sayfa 7)

“Öyle güzel ki uçmak… Öyle güzel ki tüyden hafif, uçurtmadan serseri, buhardan oynak, toz zerresinden kıvrak, kar tanesinden savruk olabilmek gökkubbede. Niyetim daha, daha da yükseklere çıkmak. (…) Niyetim gökyüzünde fersah fersah yükselip güneşin gölgesine değerek, bembeyaz bulutların üzerine çıkıp bağdaş kurmak ve bir de oradan bakmak dünyaya. Çünkü bilmek istiyorum aşağıda olup biten her şey görülüyor mu buradan bakıldığında? Merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış oyunlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın?” 


ARKA KAPAK

“gözbebegi: insanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için maşuka “gözbebeğim!”diye hitap edilir.”


ÖZET

Yazar romana Refik Halid’den bir alıntıyla başlamaktadır. Ardından bir rüya ile başlamaktadır roman. Romanın baş kahramanı Şişman Kadın rüyasında gri gökyüzünde uçan bir balon görmektedir. Rüya balonun içindeki havayı kusar gibi boşluğa kusmasıyla sona erer. Daha sonra öğreneceğimiz üzere, Şişman Kadının yediklerini kusması gibi…

Ardından Şişman kadın ve romanımızın diğer önemli karakteri Be-Ce’nin birlikte yaşadıkları Hayalifener Apartmanı'nın bulunduğu sokakta geçen bir olay anlatılır ve “Mahrem” başlığı konulduktan sonra bir önceki bölümde görülen düş tekrar anlatılır ve romanımız böylece başlamış olur.  


1-     YUM GÖZÜNÜ !

1885 Pera’sına geri dönülmekte. Sonradan hikayesini ayrıntılarıyla öğreneceğimiz Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi, Vişne Rengi, devasa bir çadır kurmaya karar verir. İçerisinde en güzelinden en çirkinine değişik kadın tipleri sergilenecektir. 

Çadırın batıya bakan kapısı kadınlar içindir. Buraya kadınlar akşam ezanından sonra, toplu halde ve yokuşu yürüyerek gelen kadınlara dünyada rastlanabilecek en çirkin kadınlar sergilenmektedir. Bunların en ilginci sahneye en son çıkan Hilkat Garibesi “Samur Kız”dır. 

Samur Kız’ın; Atalarının hikâyesi taa 1648 Sibirya’sına dönerek anlatılır.
Ardından geçmişten günümüz 1999’a dönülür. Romanın şişman Kadın karakterinin Sevgilisi Be-Ce bir Nazar Sözlüğü yazmaya başlamıştır. Sözlük “Z” harfinden “zahir” sözcüğünden başlamaktadır.

 Be- Ce başlangıçta sıralamaya pek önem vermese de sevgilisinin sözünü dinler ve “Z”den sonra sözlüğe “A”dan devam eder. Pek çok sözcük anlamının yanında bir hikâyeyi de barındırır.

“Babil Kulesi: İnsanlar Tanrı’yı o kadar çok merak ediyorlarmış ki, onu görebilmek için arşı delen bir kule yapmaya karar vermişler. İnşaat tez zamanda yükselmiş. Bütün işçiler uyumla, şevkle çalışmaktaymış. Ama tam da göğün yedinci katının sınırları zorlanırken, Tanrı her işçiye ayrı bir dil vermiş. Artık kimse kimseyi anlayamadığı için inşaat durmuş.
Zira Tanrı görülmek istemiyormuş.” (S.87)


2 - AÇ GÖZÜNÜ !

Bu bölümün başında 1885 Pera’sına geri dönülür. Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi’nin vişne renkli çadırının doğuya bakan kapısı akşam ezanından sonra erkekler için açılmaktadır. Ancak erkekler kadınların tersine erkekler çadıra yalnız geleceklerdir.
Erkeklere sergilenen kadınların her biri, bir birinden güzeldir. Bunların en güzeli bizi 1868’e götürür. Güzeller güzeli le Belle Anabelle’nin Fransa’dan İstanbul’a uzanan hikâyesi anlatılır.

Ardından günümüze dönülür. Be- Ce Nazar Sözlüğü’ne hararetle devam etmektedir. 1980 İstanbul’una geri dönüldüğünde sonradan öğreneceğimiz üzere Şişman Kadının çocukluğuna ve yeme takıntısının nasıl ortaya çıktığına dönülmekte. Tüm bölümlerde olduğu gibi burada da “Mahremiyet”” vurgusu vardır. Vurgu bu defa küçük kızın öldürdüğü kedi üzerinden yapılır.  Yine bölümlere adını veren “Yum Gözünü !” ve “Aç Gözünü !” tümceleri bu kısımda anlamlanmaktadır.

“Çocuk yediği vişnelerin çekirdeklerini oraya fırlatırdı. Çinko dama düşen çekirdekler tıpır tıpır sesler çıkarttıkça, çocuk da dolu yağdırabildiğine inanırdı. Er ya da geç, attığı her çekirdek, kendi açtığı deliğin içinde kaybolacaktı. Belki de yeterince vişne yerse, yani sadece yerdekileri değil dallardaki vişneleri de bitirebilirse, delik deşik edebilirdi çinko damı. Her vişne çekirdeğinin açtığı her bir delik, bir benzeri ile kucaklaşıp, nihayet ortada delecek tek bir nokta, deşecek tek bir yara dahi kalmadığında, kömürlük son bir gayretle tutunacaktı kurdeşen olmuş damına. Pul pul kabaran sıvaları sapır sapır döküldükçe, alttan çıkan boşluk, sıyrılan derinin yerini alacak ve işte o zaman çiko damlı kömürlük ebediyen yok olacaktı. Ebediyete kadar.” (S. 162)   


 “kömürkötülükkötükömürlükömür” (S.164)

Şişman kadın, henüz küçük bir çocukken saklambaç oyunu esnasında saklandığı kömürlükte cinsel tacize uğrar. Bu tacizin bıraktığı iğrenç tadı yok etmek için de sürekli yer. Tacize görgü tanığı olan kediyi de öldürüp, gözlerini babaannesinin kendisine verdiği eşarp kapatarak vişne ağacına asar. Küçük çocuk büyüdüğünde bile asla 3’ e kadar sayamaz.

“Kömürlük karası bir gölde yüzüyordu. Ilıktı göl. Üşümüyordu. Daha önce değil göl, su birikintisi bile yoktu burada. Demek ki gölü kendi yaratmıştı. “Meğer ne çok ağlamışım” diye mırıldandı. Bu kadar çok ağlamış olduğu için büyük rahatlama duydu. Belki de biraz daha ağlamayı başarırsa, gözyaşları her tarafı kaplayacak, kömürlüğün kapısı kendiliğinden aralanacaktı” (S. 180)

Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır.” (sf.186)

Hatırlamak, bayramlık elbiselerde leke bırakır. (sf.186)

“Tadına bakanların dişleri kamaşır(sf.186)

“Oysa her şeyi unutmak kabil değildir. Göz dedikleri şu hayatta tekmil gördüklerini unutmayı becerebilir de, görüldüğünü bir türlü çıkaramaz aklından. Şahitler olmasa geçmişini unutabilir insan. Şahitler varsa iş değişir. Çünkü onların her bakışı bir itham, varlıkları unutmaya engeldir.
Bu yüzden işte, bir türlü sayamıyordu birden üçe. Bir’i bir kenara kaldırmıştı. İki’yi bir kenara. Ha bire savruluyordu, toplamlarına varamadıkça. (S. 186)


 DAHASI ROMANIMIZDA… 


KİTAPTAN NOTLAR

Öncelikle romanın arka kapağından başlamak istiyorum. Kitabın arka kapağı Be-Ce’nin Nazar Sözlüğü’den bir madde. Sayfa 133’de yer almakta. Kitaba en uygun arka kapak olmuş bence. Kitabın kapağı renk ve biçim itibari ile biraz depresif bir yapıda arka kapak da bunu destekler nitelikte.

Kitabın içeriğine geldiğimizde kitapta en çok göze çarpan en önemli nitelik yazarın bazı sözcük, cümle paragraf ve hatta bölümleri birebir ya da biraz değiştirerek sürekli tekrarlaması. Romanın sonunda önemini anlayacağımız üzere “bir, iki, üç” sayılarına da sıklıkla yer verilmekte.

Tekrarın en yoğun yapıldığı kısımlar elbette Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’nin kurduğu çadırda teşhir ettiği Samur Kız ile la belle Anabelle’nin hikayesi elbette. Bu bölümler benim en severek okuduğum kısımlar oldu. Bence bu bölümler romanın ritminin de arttığı bölümler.


Tabi ki söylenmeden geçmek olmaz. “Sobe” başlıklı kısımda anlatılan Şişman Kadın’ın çocukluğuna dönüldüğü kısımlar hikâyeyi anlamak adına güzel kurgulanmış bir bölüm olmuş. Bu bölümler içimi burktu. O kömürlüğü içindeki adamla birlikte yakmayı çok isterdim doğrusu.

Romana ilginçlik katan önemli unsurlardan diğeri de karakterlerin tipleri. Şişman Kadın’ın sevgilisi bir cüce ve adı Cüce- Büce’den devşirilmiş Be-Ce. Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi’nin acayiplikleri elbette tartışılmaz. Yazar son derece ayrıntılı anlatmasına rağmen ben kendi adıma bu iki adamı gözümde canlandırmakta bir hayli zorlandım; her ikisinin birbirine benzer gözleri dışında:

“sanki acele gelmiş gibi incecik , iki kesik çizgi halinde çekilmiş ve sanki ne hissettiğini ele vermemeye ahdetmiş, acı çikolata karası gözlerine.”(S.187)

“Çini mürekkebiyle çekilmiş iki incecik; iki kesik çizgiydi gözleri: acı çikolata karası renginde. (S.190)

Bir an Samur Kız’ın atalarını anlatınca, yazar; Keramet Memiş Mumi Efendi’nin de Be-Ce ile bir bağlantısı olabileceğini düşündüm ama haksız çıktım.

“Var oldukları halde var olmayan, seyirlik oldukları halde ortalıkta görünmeyen insanlar vardı bu şehirde; cüceler, sakatlar, şişkolar...göze tuhaf görünen bütün insanlar... Dışarının gözlerinden sakınan, evlerin mahremiyetine sığınan, varlıkları mahrem olan insanlar...” (S.190)


Söylemeden geçemeyeceğim bir ayrıntıyı da paylaşmak istiyorum sizlerle. Madame de Marelle’in öyküsünde başlangıçta kocasının öldüğü söylenirken, ardından kocasının yaşadığı söyleniyor. Kahyanın saçı da kocasının saçına benziyor: pas rengi. Doğan ikiz bebeklerden birinin de saçları, pas rengi.

Hiç doğmadı la belle Anabelle. Hiç olmadı böyle biri. Yoktu zaten. Ne denli güzel olursa olsun, sırf seyirlik olsun diye seyrine bakılacak suret yoktu. Güzeller güzeli, porsukağacı ormanlarının yegâne perisi, menevişli hayat iksiri de olsa, hakkı vardı gözlerden ırak kalmaya. O olmayınca vişne rengi çadırın seyircilerinin gözlerini daha da açmaları gerekmedi. Hiç olmadı İki. Bir rakam eksildi.” (s.204)

Romanın sonunda Samur Kız ile la belle Anabelle’nin öyküsü inkâr edilmekte. Bu durum bana romanın ya da filmin sonunda izledikleriniz ya da okuduklarınız bir rüyaydı demek gibi geliyor. Bence bu şekliyle yazarın BİTPALAS’ındaki sonu andırıyor.

 “Hiç doğmadı Samur-Kız. Hiç olmadı böyle biri. Yoktu zaten. Ne denli çirkin olursa olsun, sırf seyirlik diye seyrine bakılacak suret yoktur. Çirkinler çirkini, hilkat garibesi, cibilliyet vebali de olsa, hakkı vardı gözlerden ırak kalmaya. O olmayınca vişne rengi çadırın seyircilerinin gözlerini daha, daha da yummaları gerekmedi. Hiç olmadı Bir. Bir rakam eksildi.” (S.206)



Unutmak: Göz temizliği (S.207)

“Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın? Ara sıra da olsa, gözlerden kaçabileceğimiz, görülmekten kurtulabileceğimiz gececil bir an, karanlık bir nokta, kadid bir boşluk, belirsiz bir yırtık, ufacık bir çatlak, önemsiz bir kaçak...hani sanki, bit ısırmış, kene yapışmış, tırtıl kemirmiş, sülük emmiş, güve yemiş, gökten düşen üç elmanın birinden kurt çıkıvermiş kadar küçük, küçücük bir mahremiyet var mı bu seyirlik dünyada.” (s.211)

Bir uçan balonum ben. Sönüyorum şimdi. Havalandıkça hava kaçırıyorum. İçime aldığım havayı, içine karıştığım hayata veriyorum. Gövdem, üzerine inen sineklikten kıl payı kurtulup sersemlemiş bir sinek gibi vızırdaya vızırdaya, bir oraya bir buraya savruluyor havada. Eğer aşağıda bana bakan bir yalnız-çocuk varsa şu anda, gözden kaybolmak üzere olduğumum farkındadır herhalde. Ama zaten bu kadar seyretmek yeter. Zaten daha fazla görülmek istemem. Çünkü mahremdir hayat. Ve mahrem olan her şey gibi, bazı bazı ırak kalabilmelidir gözden, gözlerden.” (S.211)

Romanın son bölümünde romanın başına şişman kadının minibüste olduğu anlara geri dönülmekte. Bence romanı bir kısır döngü olarak göstermesi bakımından son güzel olmakla birlikte biraz klişe olmuş. Bana kalırsa bu kitap daha iyi bir sonu hak ediyordu.
Son olarak; Nazar Sözlüğü’nden bahsetmeden geçmek olmaz. Nazar Sözlüğü seçilen sözcükler ve sözcüklerin anlatımları bakımından çok güzel bir anlatım sergilemekte. Nazar Sözlüğü’nde yer alan bazı olaylar tarihte gerçekten olmuşken büyük bölümü hikâye ve kurgu zannediyorum. Bazı bilgileri teyit edebildim. Ancak bazıları ile ilgili açıklama bulamadım.


ALINTILAR:

“bir sürahi basiretin kalorisi bir yudum musibetinden azdır” (S. 20)

“…ŞİŞMANLIK, bazı insanların başına geliveren talihsiz bir olay ya da “kader” değil, bizzat şişmanların eseridir. Her şişman, kendi şişmanlığının başlıca müsebbibidir. Bir insanın şişmanlığı onun pisboğazlığının, aç gözlülüğünün, tamahkarlığının tescilidir.” (s.20)

 “Kaç kitap okuyunca âlim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin oluyordu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar? Madem ki kırılmıştı ayna, bir yeterdi Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi’ye. Biri bine böler; kıtlıkta kuraklıkta eksilte eksilte, bollukta berekette çoğalta çoğalta çarpardı bini birle. Zaten o rakamlardan Bir’i fevkalade bulurdu.” (s.45)

“İnsanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı.” (s.45)


“Daha kaç erkek tanımalıydı ki, erkekleri yeterince tanımış olmak için? Kaç kitap okuyunca âlim, kaç diyar görünce gezgin, kaç tekrarla yıpranınca müzmin olurdu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar? Bu, gördüğü ikinci örnekti. Ve mademki kırılmıştı ayna, iki de yeterdi keramet efendi'ye. Zaten o, rakamlardan İki’'yi fevkalade bulurdu. (S. 104)

 “Bazen böyle birdenbire yaralanıveririz. Ama her yara iyileşir. Eninde sonunda kabuk bağlar, üstünü kapatır. Gözlerden saklanır. Çünkü hiçbir yara görülmek istemez.” (S.123)
 “Yeter ki bu yara gözbebeklerinde çıkmasın. Çünkü eğer gözbebeklerin yaralanırsa, bir daha asla aynı gözle bakamazsın dünyaya. Baktığın her şeyin kötü yanını görmeye başlarsın.” (s. 123)

“Unutmak göz temizliği. Her bahar mutlak yapmalı. Unutmazsak yaşayamayız! Unutmazsak yaşatmayız! (S.135)

“Elmas bir gözdür yürek. Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle âleme. (S.154)

“Mide bir masal diyarıdır.” (s.185)



“Aşk bir korsedir. Niye bu kadar kıymetli olduğunu anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir. Senebesene katman katman çoğalmış, vıcık vıcık yayılmış, pelte pelte yığılmış yağları sarıp sarmalar, hizaya sokar. Ve sonra da geçip karşısına kendi eserinin, seyrine bakar kudretinin. Aşk bir hayal taciridir. Kıyıda köşede kartlaşmış hayalleri çekip çıkartır, yıkayıp paklar, allayıp pullar ve terütaze sıfatıyla sahibine kakalar. Aşk insanı güzelleştirir. Görüntülerle oynar pervasızca; yani sıfatlarla, yani aynalarla. Küskünleri aynalarla barıştırır, yalnızları aynalarda çoğaltır.

Aşk bir korsedir. Gün gelir, hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir anda, atıverir çıt çıtlarından biri yahut çözülüverir iplikleri. Neler olup bittiğini anlamaya vakit kalmadan, korsenin cenderesinden kurtulan yağlar sürüsepet dışarı çıkmıştır çoktan. O keşmekeşte, göz açıp kapayıncaya kadar eski haline dönüverir gövde. Aşk bir korsedir. Niçin bu kadar kısa sürdüğünü anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir.” (s.200)


SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM İLE ÇOK YAKINDA GÖRÜŞMEK ÜZERE..

5 Mayıs 2014 Pazartesi

GABRİEL GARCİA MARQUEZ - YÜZYILLIK YALNIZLIK - 2

MERHABALAR 

Sevgili Blog Dostlarım;

Geçtiğimiz ayın 17'sinde kaybettiğimiz Büyülü Gerçekliğin büyük ustası, Nobel Ödüllü Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanının özetini paylaşmıştım sizlerle.. Gelelim romanımız ile ilgili izlenimlerime ve kitaptan alıntılara... 


KİTAPTAN NOTLAR

Gabriel Garcia Marquez’in kendisine Nobel ödülü de kazandıran romanında Buendia ailesinin yedi kuşağının hikâyesi anlatılmaktadır. Roman aslında daha öncesinden başlasa da soyun atası Jose Arcadio Buendia ile Ursula Iguaran‘ın ailelerinin tüm karşı çıkışlarına rağmen evlenmeleri ve göç ederek Maconda’yı kurmalarıyla başlayan roman soyun yedi kuşak ilerisine kadar yüzyıl sürmektedir.

“İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa , o adam o toprağın insanı değildir.” (Sayfa 24)

“Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi.” (S. 11, Romanın 3. cümlesi)

Kitapta romana başlanmadan 7 kuşağı gösteren bir aile soy ağacı verilmiş. Romanı okurken; bu tablo bana her ne kadar yol gösterse de karakterlerin kimle evleneceği, kaç çocuklarının olacağı okurken soru işareti olmaktan çıkıyor ve heyecanı azaltıyor.

Romanın pek çok bölümünde olaylar sıklıkla tekrarlanmakta, ailenin başına gelecekler bir döngü halinde izlenimi yaratarak, romanı zamansız kılmakta. Her ne kadar yazar bazı gerçek olaylardan beslense de masal dinlediğimiz izlenimi hakimdir kitaba.



“Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı.” (Kitabın Başlangıç Cümlesi)

Ancak Albay Aureliano’nun idam mangasının karşısına çıkması ile ilgili ifade sıkça tekrarlanmakta. Albay idam mangasının karşısına ancak 190’lı sayfalarda çıkmakta.

Arcadio’nun ölümünün üstündeki sır perdesinin aralanmayacağı, Buendia soyunun tamamen ortadan kalkacağı da önceden bildirilmekte. Okuyucu olayları merak etmek yerine olayların nasıl olacağına odaklanmakta bu şekilde.

“Jose Arcadio, yatak odasının kapısını kapar kapamaz evde bir silah sesi çınladı.Kan, kapının altından süzüldü, oturma odasına geçti, sokağa çıktı, inişli çıkışlı yoldan karşıya ulaştı, kaldırımları indi çıktı, Türkler Sokağı'nı geçti, önce sağa, sonra sola saptı. Buendiaların evinin tam karşısına geldi kapalı kapının altından sızdı halıları kirletmemek için duvar diplerinden dolanarak salona geçti, oturma odasına girdi, yemek masasının çevresinde geniş bir kavis çizdi, begonyalı terasa uzandı, Aureliano Jose'ye matematik dersi veren Amaranta'nın sandalyesinin altından görünmeden süzüldü, kileri geçti, ekmek pişirmek için tam otuz altı yumurta kırmak üzere olan Ursula'nın bulunduğu mutfağa girdi.” 

Ursula , ''Aman Tanrım! Vay anacığım !'' diye haykırdı . (S.152)



Tabi ki aile isimlerine değinmeden geçmek olmaz. Ailenin yüzyıllık yaşantısında 7 kuşak boyunca Arcadio, Jose Arcadio, Aureliana, Ursula ve Remedios, Amaranta isimleri tekrarlanıp durmakta. (Bizdeki Şaban oğlu Şaban Latin Amerika’da Jose Arcadio oğlu Arcadio olmuş.) İsimlerin sürekli tekrarı romandaki döngüyü desteklemiş bence. Sanki her karakterde ailenin kaderi tekrarlanarak sürmekte. Bunun yanında aile erkeklerinden Arcadio’lar ne kadar atak ve gözüpek ise, Aureliano’lar bir o kadar içe kapanık ve sıkılgan…
Aile soyunun erkeklerinin hemen hemen tamamı evin işlik odasında kısa ya da uzun süre inziva yaşamakta. Hatta bazıları bu durumu ölene kadar kapısının açılmamasına kadar götürmekte. Ancak en ilginç karakter bence Albay Aureliana Buendi’nın yaptığı gümüş balıklar oldu. Zaman döngüsü balıklarda da olmakta. Belli bir sayıya ulaştığında Albay balıkları eritip tekrar yapmakta.

“Aslında Albay Aureliano Buendia'yı ilgilendiren, işin ticareti değil, çalışmaktı. Pulları birbirine bağlamak, gözlere minicik yakutlar oturtmak, solungaçları yassıltmak, yüzgeçler takmak öyle yoğun bir dikkat gerektiriyordu ki, savaşın getirdiği düş kırıklıklarını düşünmeye zaman kalmıyordu.”


Soyun Atası Jose Arcadio Buendia (Görsel Netten Alıntıdır)

Roman üçüncü tekil kişi ağzından anlatılmakta.  Ancak diyalogların azlığı romanı bir anlatıcının anlattığı bir masala çevirmekte.

Bir de aile içindeki iletişimsizlik diz boyu. Örneğin Pilar’ı hamileyken kaçıp giden büyük oğul Jose Arcadio geri döndüğünde evin içindeki erkek çocuğunun kim olduğunu merak etmediği gibi çocuk da ölürken öz babasını amcası sanmaktadır. Bunun gibi pek çok unsur. Bunun yanında kasabayı kuran aileler içerisinde Jose Arcadio’nun liderlik vasfından sıklıkla bahsedilirken bile onun Melquades dışında diğer ailelerle iletişimine dair diyaloglarına yer verilmemekte. Kasabanın ailenin hayalinde var olduğunu bile düşündüm bir an.

“Yaşamla hesabını kesin olarak kapatırken kendi insanlarını düşündükçe duygulanmıyor, en çok nefret ettiği kişileri aslında nasıl sevmiş olduğunu anlamaya başlıyordu.” ( S.137 )

 “Ölümü umursadığı yoktu, ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu.” ( S. 138)

Bir de ailede kayıplar ölümler son derece olağan Ölümlerde yas tutulmasına rağmen, yas tutanların acısı okuyucuya çok da fazla geçmemektedir. Acaba bunun sebebi ölen herkesin taa Ursula ve Jose Arcadio’nun göç etmesine sebep olan Prudencia Agiular’ın bile evde yaşamaya devam etmesi mi bilemedim doğrusu. 


Romanda aileye fon görevi yapan kasaba da aileyle büyüyüp, gelişmekte.  Başlangıçta tüm yoksunluklarına rağmen cennet olan kasaba ardından cehenneme dönmekte. İlk olarak sulh yargıcı gelen köye zamanla papaz gelir ve kilise yapılır, çok geçmeden muz yetiştiricilerinin sömürgesi haline gelir ve zamanı geldiğinde görevini tamamlamışçasına aile gibi yok olur.

Roman boyunca romanın büyüleyiciliğini arttıran metaforlardan beni en çok etkileyenleri paylaşmak istiyorum sizlerle..

cam kırığı gibi dört yana saçılan kahkaha (Pilar’ın gülüşü)
sesi havada yakalayacaknış gibi (Rebeca)
ayakkabısında taş varmış gibi,yürürken insanın canını acıtan somut sızı (Albay Aureliano)
ölüm tutkusuyla kenetlenmiş kalabalık…..
tüfeklerin kurşun tükürmesi…
yeni doğmuş yaşlı kadın…(Ursula)
sömürge tipi karaciğer…..
anıların ağırlığı altında beli bükülmüş kasabalılar…
büyük yağmurların yitik cenneti…


Buendia'ların Son Bebeği ( Görsel Buradan)

Roman boyunca beni rahatsız eden iki durum, Amaranta ile yeğeni Jose Aureliano  ilişkisi ile bir de Güzel Remedios ile yeğeninin ilişkisi oldu. İtalyan’ın intiharına, general Marquez’in teklifini kabul etmeyerek onunda mutsuzluğuna sebep olan Amaranta kız kurusu olarak ölüp gitti. Aile içi ensest ilişki sonunda ailenin sonunu getirdi.

İşgal edilen kentlerin karanlık yatak odalarında, yatak odalarının en sefillerinde Amaranta’yı bulmuş, yaralıların sargılarındakikurumuş kan kokusunda Amaranta’yı algılamış, ölüm tehlikesinin bir anlık dehşetinde Amaranta’yı yaşamış,her yerdeher zaman onu düşlemişti.” ( S.170)

Romanı okuduğum sürece bende hayranlık uyandıran eskilerin tabiriyle “Osmanlı kadın” olarak da tabir edilebilecek Ursula oldu. Her kötü durumda, defalarca ayağa kalkması bende hayranlık uyandırdı. 

“…çünkü ölünceye kadar aşktan da güçlü bir bağla, ortak vicdan azabıyla bağlıydılar birbirlerine.” ( s.30)

“Seni ömrüm boyunca ölü olarak yanımda taşımaktansa, diri diri gezdirmeyi yeğlediğim için böyle yapıyorum.” (S. 69)


Romanda içimi burkan pek çok sahne de oldu elbette. Ama en çok soyun atası Jose Arcadio Buendia’nın ağaca bağlanması ve öldüğünde gökyüzünden sarı minik çiçeklerin kar gibi yağması beni etkileyen sahnelerdendi.

“Çiçekler bütün gece süren suskun bir sağanakla köyün üzerine yağdı. Bütün çatıları örttü, bütün kapıların önüne yığıldı ve dışarıda yatan bütün hayvanları soluksuz bırakıp öldürdü. Gökten öyle çok çiçek yağdı ki, sabahleyin sokaklar kalın halılar döşenmiş gibi oldu ve cenaze alayının geçebilmesi için çiçekleri küreyip atmak zorunda kaldılar.”(S. 161)

Son olarak bir şey daha eklemek istiyorum. Romanda Albay Gerinaldo Marquez sahneye çıktığında soyadından dolayı yazarın romanı kendi ailesine bağlayacağını sanmıştım. Ancak beklediğim gibi olmadı. Zannediyorum yazar Melquades ismiyle yer alarak romanı kehanetle sonlandırmayı uygun buldu.

“Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer” ( S.459)

 “… el yazmalarında Aureliano Babilonia’nın şifreleri çözdüğü anda aynalar, ya da seraplar kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı”.(S.461 Romanın Son Cümlesi)


Ara ara kafam karışsa da tüm övgüleri fazlasıyla hak eden bir baş yapıt okuduğumu düşünüyorum. Marquez düşünmeden kitabını alacağım yazarlar listesine eklendi.  Okumak isteyen arkadaşlarıma not alarak okumalarını tavsiye ediyorum.
Romandan bir cümle ile bitirmek istiyorum yorumumu;

“İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür.” (S.272)

En kısa zamanda Kolera Günlerinde Aşk’ı okuma istiyorum. 

18 Nisan 2014 Cuma

GABRİEL GARCİA MARQUEZ - YÜZYILLIK YALNIZLIK

MERHABALAR,
Blog Dostlarım;

Büyülü Gerçekliğin Büyük Ustası GABRİEL GARCİA MARQUEZ'i kaybettiğimiz bugün kitabını paylaşmamak olmazdı.



Geçtiğimiz aylarda yaptığım kitap alışverişimde yazarın  Kolera Günlerinde Aşk, Benim Hüzünlü Orospularım adlı kitaplarıyla birlikte elbette Yüzyıllık Yalnızlık’ı da istemiştim. 


Tabi ki okumaya yazarın en dikkat çekici ve Nobel ödülü kazanmasına vesile olan romanıyla başladım. İlk başlarda okumaktan ve romanın aynı adı taşıyan kahramanlarının hayatlarını takip etmekten son derece sıkıldım doğrusu. Ardından 200. sayfalarda kitabı baştan ve not tutarak okuyunca romandaki olaylar ve kişiler de hem romanda hem de zihnimde yerlerine oturdular. Ve kitap bana doyumsuz bir okuma keyfi yaşattı. 


ARKA KAPAK

"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları birörnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. 

Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım; ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. 

Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."


ÖZET

Korsan Sir Francis Drake’in, 16.yy.’da Riohacha’ya saldırmasının ardından Ursula’nın ninesinin ninesinin ninesi ve tüccar kocası denizden uzak dağ eteklerinde Kızılderililerin yaşadığı bir köye yerleşirler. Orada Jose Arcadio’nun dedesinin dedesinin dedesi Don Jose Arcadio Buendia ile ortak tütün ekerler. Bu ortaklık sonraları evlilik bağlarıyla da perçinlenir. İki aile arasında sıkça evlilikler yapılır. Ursula ile Jose Arcadio’nun evleneceği de daha dünyaya geldikleri anda bellidir. Ancak yine de aileleri evlenmelerine karşı çıkar. Çünkü amca çocukları olan Ursula ve Jose Arcadio’nun sakat ya da domuz kuyruklu çocukları olmasından korkulmaktadır. 

“….Ursula kocasının çılgınca fikirlerinden tepesi attıkça üçyüzyıllık alınyazısını bir çırpıda aşar, Korsan Sir Francis Drake’in Riohacha’ya saldırdığı güne lanet okurdu.


Evlenirler evlenmesine ama Ursula kocasını kendisine yaklaştırmaz. Çiftin evliliklerinin üzerinden zaman geçmesine rağmen çocukları olmaması köydekilerin dikkatini çeker. Bir horoz dövüşü sonrasında Prudencia Agiular’ın bunu kalabalıkta Jose Arcadio’nun yüzüne haykırması bardağı taşırır. Jose Arcadio adamı öldürür. Ancak ölen adamın hayaleti yeni evlilere rahat vermez. Jose Arcadio kendisi gibi gözüpek 21 aile ile birlikte denize yakın bir bölgeye yerleşmek üzere yola çıkarlar.

Ancak iki yıl boyunca yol alıp, denize ulaşmadan konakladıkları  bir bölgede köylerini kurarlar. Köyün adı Jose Arcadio’nun rüyasında gördüğü gibi Maconda olacaktır. Bu esnada Ursula ve Jose Arcadio’nun büyük oğulları doğmuştur. Korktukları gibi domuz kuyruklu olmayan bebeğe Jose Arcadio adını verirler.


Kasaba 300 kişiye ulaştığında kimsenin 30’unu geçmediği ve kimsenin ölmediği gerçekten mutu bir köydür. Köyün dünya ile bağlantısı her mart ayında köye gelen Çingenelerdir. Melquiades ise sonraları aile ile birlikte yaşamaya başlayan gezgin çingenedir.  Ailenin tarihini yazacak, Nostradamus’un kehanetlerinde ailenin sonunu çözecek kadar da bilgedir.
Ardından Aureliano ve Amaranta doğar. Babasına benzeyen Jose Arcadio ne kadar ataksa, Aureliano da bir o kadar içekapanıktır.

Aynı dönemlerde artık genç bir delikanlı olmuş Jose Arcadio köyde pek çok insanla düşüp kalkan Pilar Ternera’yı hamile bırakır. Jose Arcadio bu durumu öğrenince her mart ayında olduğu gibi köye uğrayan Çingene grubuyla birlikte Maconda’yı terk eder. Ursula oğlunu aramak için yollara düşse de oğlunu bulamaz bunun yanında Jose Aecadio’nun bulamadığı deniz yolunu bulur. Köye dönüşünde beraberinde Kızılderilileri getirir. 

Jose Arcado’nun Arcadio ismini verdikleri bir oğlu olur. Çocuğun bakımını Ursula üstlenir. 

Aileye uzak diyarlardan gelip katılan Rebeca ile birlikte ailenin bir çocuğu daha olur. Rebeca aileye katıldığında 11 yaşındadır. Toprak yemesi, parmağını emmesi en önemli özelliğidir.

Çok geçmeden Rebeca’nın taşıdığı ve Ursula’nın horoz şekerleri ile kasabalıya ulaştırdığı uykusuzluk hastalığı kasabaya hâkim olur. Hastalığa yakalananlar zamanla hafızalarını da yitirmeye başladıkları esnada öldüğü sanılan Çingene Melquades kasabaya gelir ve yanında getirdiği ilaçla herkesin hafızasını yeniden kazanmasını sağlar. O günden itibaren Çingene Melquades de Buendia’lar ile yaşamaya başlar ve Notradamus’un kehanetlerini çözmeye çalışır. Bu kehanetlerde Maconda ve Buendialar ile ilgili kehanetler de vardır. Kehanete göre Buendiaların soyu yok olacaktır.


Aynı dönemlerde köye bir Sulh Yargıcı Don Apolinar Moscote atanır. Her ne kadar köylü kendi içinde sulh içinde yaşayıp, köyü yazılı olmayan kanunlarla yönetiyorsa da yargıcın köye yerleşmesine engel olamazlar. Yargıcın birbirinden güzel yedi kızı vardır.  Bu kızların en küçüğü olan Remedios’a Ursula’nın küçük oğlu Aureliano aşık olur. Aynı dönemlerde Aureliana da Pilar Ternera’dan Aureliano Jose adlı bir erkek çocuk sahibi olur. Çocuk da aileyle birlikte yaşamaya başlar. Çok geçmeden Remedios ve Aureliano evlenirler.

Ursula işlerini büyütmüştür. Evin büyüyen nüfusuna uygun olarak evi büyütmeye karar verir. Evin bitimini kutlamak için yapılan parti için eve bir laterna alınır. Laternayı kurmak için eve gelen Pietro Crespi evin genç kızları için cazibe merkezidir. Ancak o Rebeca ile nişanlanır. Bu durumu kabullenemeyen Amaranta onların evlenmelerini engelleyeceğine yemin eder. 


Rebeca ve Pietro’nun evlenmelerine kısa bir süre kala Remedios karnındaki ikiz bebekleri ile birlikte ölür. Bu ölümden Amaranta kendini sorumlu tutarak Aureliano Jose’nin bakımını üstlenir. Aureliano gümüş işliğine kapanarak inzivaya çekilir. Ara ara kayınpederini ziyaret etmektedir. Bu esnada ülkede Muhafazakârlar ile Liberaller arasında uzunca bir zaman sürecek bir savaş başlar. Aureliano da silahlanarak savaşa katılır. Bu esnada Jose Arcadio uzaklardan dönmüştür. Rebeca aralarında bir ilişki başlar. Aile bu evliliği kabul etmez ve bir daha Rebeca ve Jose Arcadio ile görüşmezler.

Arcadio büyümüş öğretmen olmuştur. Albay Aureliano Buendia uzaklardayken köyün askeri ve sivil yönetimini ele geçirir. Pilar Ternera aracılığı ile Santa Sofia de la Piedad ile birlikte olmaya başlamış, kadından bir kızı olmuştur. Kadın yeniden hamiledir. Köyü ele geçiren Muhafazakârların aceleyle kurduğu mahkemede idama mahkum edilir ve çok geçmeden infaz edilir. Ursula onun kızını Remedios adıyla doğan ikiz bebeklerini ise Aureliano Segundo ve Jose Arcadio Segundo adıyla vaftiz ettirir.


20 yıl süren savaş boyunca Albay Aureliano Buendia 32 silahlı ayaklanmanın hepsinde yenilip, 14 suikast ve 73 pusudan sağ çıkarak bir efsane haline gelir. Muhafazakârlar yönetimi ele geçirdiklerinde idama mahkûm olur.

Pietro Crespi ise Amaranta’ya yaptığı evlenme teklifinin reddinden sonra intihar eder. Ömrü boyunca yas tutan Amaranta bir daha evlenmez…

Bu kadar olay olmuş geçmiştir. Ancak okuyucu henüz kitabın neredeyse başındadır…

DAHASI KİTABIMIZDA.. 

NOT:
Kitap ile ilgili görüşlerimi daha sonraki yazımda paylaşmak istiyorum. Alıntılar ve görüşlerim bir hayli uzun. 

KİTABIN DEVAMINDA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE. 

4 Nisan 2014 Cuma

MİM

Merhabalar, 
Geçtiğimiz günlerde KİTAP KEYFİM beni mimlemişti . Affına sığınarak başlıyorum yanıtlamaya. Ancak vaktim oldu maalesef...  
1- En Sevdiğin Şarkı ?

Aslında sevdiğim pek çok şarkı var ancak Feridun DÜZAĞAÇ’ın Alev Alev adlı parçası. Benim için çok özel, eşimle bizim şarkımız.  Ancak Sezen Aksu Sen Ağlama’nın da yeri bende bir başkadır. Hoş “Sen Ağlama” diyenler en çok ağlatanlardır ama yine de çok severim parçayı. Ve Zeki Müren’in tüm şarkıları…

75363962ur9 Feridun Düzağaç   Alev Alev


2- En Sevdiğin Roman ?

Okuduğum pek çok romana hayran oldum ama bende iz bırakan üç roman oldu şimdiye kadar.
İlki Murathan Mungan’ın ŞAİRİN ROMANI


İhsan Oktay Anar’ın SUSKUNLAR ve 


Buket Uzuner’in KUMRAL ADA & MAVİ TUNA



3- En Sevdiğin Çizgi Film Karakteri
En sevdiğim çizgi film karakteri Kalimero’ydu çocukken. Şimdi en sevdiğim karakter ise Winnie the Pooh’daki Winnie ve Mini Mouse… Pek göremiyorum ekranda son dönemlerde ama üzerinde Winnie ve Minie Mouse olan objeleri çok seviyorum. Özellikle kızıma kıyafet alırken…


4- Çocukluğunda En Sevdiğin Oyuncağın ?
 

Çocukken babamın aldığı emekleyebilen pilli bir bebeğim vardı. Onu çok severdim. Şimdi hala oyuncak sevgim devam etmekte. Her boydaki Porselen bebekleri çok seviyorum. 10’dan fazla bebeğim var bu şekilde. Anahtarlık boyunda olandan gerçek bebek boyutunda olana kadar. Üzerinde balo kıyafetleri olanları daha çok seviyorum bu arada…

5- Şimdiye Kadar Aldığın En Sevdiğin Hediye ?

“Kızım” aldığım en güzel hediye…daha güzeli de olamaz her halde.. 

6- Odanda Sana Ait Olan En Sevdiğin Nesne ?

Takı dolabım. Kendime çatal bıçak takımımın sandığından bir takı dolabı yaptım. İçerisinde kendi yaptığım takılarla birlikte pek çok takım var. En sevdiğim nesne bu dolap. Bir de Matruşka bebeklerimi çok seviyorum.

7- En Sevdiğin Yemek ?

Hamur işleri favorim. Su böreği başta gelir. Her ne kadar eş durumundan Akdenizli olsam da Humus, içli köfte, Adana kebap  favorim.

8- En Sevdiğin Hayvan ?

Kedileri seviyorum..

9- Ailen Dışında Onsuz Yapamam Dediğin En Sevdiğin Kişi veya Kişiler

Maalesef böyle kişiler yok hayatımda. Kabuğumda kitaplarımla, el işlerimle, ailemle yaşamayı seviyorum.

Yanıtlamak isteyen tüm dostlarımı  MİMLİYORUM…

SEVGİLER.. 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...