MERHABALAR
Sevgili Kitap Dostları;
Son dönemlerde okuyup paylaştığım Fantastik romanların ardından
gerçek dünyaya, Realist bir romanla dönüyorum.Sizlerle paylaşmak istediğim
roman;
Ayşe KULİN'in "VEDA - ESİR ŞEHİRDE BİR KONAK" adlı
eseri.
ARKA KAPAK
Ayşe Kulin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde, işgal
altındaki İsianbul’da bir konakta yaşananları anlatıyor bu kez. Son Maliye
Nazırı ve ailesi aracılığıyla o dönemin resmini çizen Veda, çökmekte
olan bir tarih ile yeni bir gelecek arayan Milliciler arasında sıkışan o dönem
Osmanlı aydınının da öyküsünü dile getiriyor.
Ayşe
Kulin’in her zamanki ustalıklı ve sürükleyici üslubu ile okurlarının elinden
bırakamayacakları bir kitap bu. Günümüz Türk edebiyatında neredeyse eşsiz olan,
biyografik veriler ile roman tekniğini birleştirmekteki ustalığını bir kez daha
sergileyen Kulin, bu kez bir İstanbul öyküsü ile bir imparatorluk tarihini
birlikte ele alıyor.
GELELİM ÖZETİMİZE...
ÖZET
İlk
defa Ekim 2007’de Everest Yayınları tarafından basılan, 24 bölümden ve 390
sayfadan oluşan romanımız, İstanbul’da vakitsiz yağan bir kar manzarası ile
başlar.
“Kar, mevsimi geçtikten sonra yağdı mıydı,
haşmetini kaybederdi. Uzun ve zorlu bir kışın sonunda, çiçeklerin açması beklenirken
zamansız gelen kar, İstanbul’u sedef rengi masal şehre dönüştüreceğine, çamurlu
yolların ve boyası aşınmış ahşap evlerin üzerinde toz şekeri serpiştirilmiş
gibi eğreti duruyordu.”
Osmanlı imparatorluğunun son
günlerinde, Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasının ardından işgal altındaki
İstanbul’da son Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey’in sahibi olduğu Beyazıt’taki bir
konakta yaşananlar anlatılmaktadır romanda.
Konakta; ailesi nesillerdir
saraya sadakatle hizmet etmiş olan Ahmet Reşat Bey, eşi Behice Hanım, kızları
Leman ve Suat, Ahmet Reşat Bey’i yetiştirmiş olan yaşlı teyzesi Saraylı Hanım,
çocukların bakımıyla ilgilenen, uzaktan akrabaları Mehpare ve evdeki diğer
görevliler yaşamaktadır.
Aynı zamanda Ahmet Reşat Bey’in
izni ve haberi olmaksızın Saraylı Hanımın Sarıkamış gazisi torunu Kemal de çatı
katında hasta bir biçimde yaşamaktadır. Kemal’in varlığından Ahmet Reşat’a
haber verilmeme sebebi; Kemal’in önce İttihatçılarla ardından Milliciler’e
katıldığı için İşgal kuvvetlerinin arananlar listesinde olmasından
kaynaklanmaktadır. Arama sırasında evde bulunması Ahmet Reşat ve ailesi için
tehlike arz etmektedir.
Ahmet Reşat Bey vekâleten “Maliye Nazırlığı” gibi dönemin
önemli mevkilerinden birinde bulunmaktadır. Ahmet Reşat’ın gönülden bağlı
olduğu memleketinin başkenti güzel İstanbul iki yıldır işgal altındadır.
Ankara’daki hükümetin ise başarılı olup olamayacağı belli değildir.
Tüm bunlar olup sürerken konaktaki hayat da elbette
İstanbul’un içinde bulunduğu durumdan etkilenmektedir. Ahmet Reşat’ın karısı
Behice bu sıkıntılı dönemde bir taraftan kocasına destek olmaya çalışırken bir
taraftan da kocasıyla yaşadığı eski mesut günlerin özlemini çekmektedir. Aynı
zamanda İşgal Kuvvetleri tarafından da aranan Kemal’in evde kalışının Ahmet
Reşat tarafından da öğrenilmesiyle evdeki sıkıntı daha da artmıştır.
Aynı dönemlerde Kemal’e bakmakla görevli olan Mehpare
arasında yakınlaşma başlamaktadır. Bu dönemde Kemal hasta olduğu için Milli
mücadeleye eve sıklıkla girip çıkan Doktor Mahir’in getirdiği yazıları tercüme
etmekle hizmet etmektedir. Kemal’in gözüne girmeye çalışan Mehpare de zaman
zaman Kemal’e yardım etmektedir.
Bu sırada Ahmet Reşat Bey; Maliye Nazırlığına asaleten
atanır. Bu evde geçici de olsa sevinç hâkim olur. Ev halkı Ahmet Reşat’ın
görevini kutlamaya gelenlerle meşgul olur. Konağa yapılan tebrik ziyaretleri,
özellikle de Ziya Paşa’nın eşinin ve kızı Azra’nın ziyaret öne çıkar.
Azra’nın vefat eden ağabeyi ile Kemal yakın
arkadaştırlar. Aynı zamanda Azra Hanım ve Kemal vatanı kurtarmak için aynı
görüşleri paylaşmaktadırlar. Aynı dönemlerde Mehpare ile Kemal’in arasındaki
ilişki tutkulu bir aşka dönüşür.
Konakta bunlar olup giderken; Meclis basılır ve tutuklamalar
başlar. Kemal’in konakta bulunması ev halkı ve özellikle de Ahmet Reşat için
tehlike arz etmektedir. Kemal’e kadın kıyafetleri giydirilerek Ziya Paşa’nın
konağına götürülür. Mehpare için bir taraftan Kemal’i kurtarma düşüncesi
varken, bir taraftan da Azra Hanım’ı kıskanır. İlerleyen dönemde Kemal’le
Azra’nın sadece arkadaş olmaları Mehpare ile Azra’nın iyi birer dost olmalarını
sağlar.
Ardından Ahmet
Reşat Bey yeni kurulan Damat Ferit hükümetinde görev alır. Hal böyleyken; evde
de Ankara Hükümetini destekleyen Kemal ile İstanbul Hükümeti’nde görevli olan
Ahmet Reşat Bey arasındaki siyasi tartışmalar tüm hızıyla devam etmektedir.
Kemal ile Mehpare arasındaki tutkulu aşk bu sıralarda
meyvesini verir ve Mehpare hamile kalır. Saraylıhanım da bu durumu fark eder. Kemal ise artık iyileştiği için Milli Mücadelede daha etkin bir görev
almak üzere arkadaşı Doktor Mahir'in yardımıyla Anadolu'ya geçer
ama gitmeden önce dayısından izin alarak Mehpare ile evlenir. Evlerine
İşgal Kuvvetleri tarafından konulduktan sonra Azra da Kemal’le aynı dönemde
Anadolu’ya geçer. Ardından Antep’te görev alır.
Mehpare ile aynı dönemde Behice de üçüncü çocuğuna
hamiledir. Behice’nin de Sabahat ismini verdikleri üçüncü bir kızı olur. Mehpare’nin
hamileliğinin son dönemine ulaşıldığında Kemal’in telgraf ağı kurmak görevi ile Eskişehir'e gidişinden bir süre sonra konağa şehit olduğu haberi ulaşır. Bunun
üzerine Mehpare erken doğum yapar. Bir oğlu olur. Adını Halim koyar. Saraylı
Hanım torunun ölümün kabullenmez ve akli dengesini kaybeder. Hala Kemal
yaşıyormuş gibi davranır.
Milli mücadele, ülkenin işgalden kurtuluşu ile
sonlanır, Padişah Vahdettin’in son selamlığını yapmasıyla bir devir kapanır.
Padişah ülkeyi terk eder. Ankara Hükümeti zaferini
ilan eder. Savaşta Milli Ordunun yanında yer almayanlar Ankara
hükümeti tarafından vatan haini ilan edilir. Ahmet Reşat Efendi de vatan haini
ilan edilme tehlikesiyle karşılaşır ve sürgüne gitmek zorunda kalır. İstanbul’dan
ayrılırken ailesini Doktor Mahir’e emanet etmek istemektedir. Bunun üzerine Mahir uzun süredir sakladığı duygularını açıklar. Ahmet Reşat’ın büyük kızı
Leman’a talip olur. Hemen akşamı nikâhları kıyılır. Ahmet
Reşat Bey’in İstanbul’dan “Elveda Şehrim” sözleriyle ayrılır.
Roman Ahmet Reşat Bey’in Behice’ye Bükreş’ten
gidişinden iki yıl sonra yazdığı bir mektupla sonlanır. Mektupta Leman’ın kızı
Sitare’nin doğumuna çok mutlu olduğu ancak yanında olamadığı için de üzüntüsünü
belirtmekte, vatan hasretini dile getirmektedir.
KİTAPTAN NOTLAR:
Ayşe
Kulin'in aile hikâyesini üç nesil öncesinden başlayarak annesinin dedesinden
başlayarak aktarmaya başladığı dörtlemesinin ilk romanıdır VEDA “ESİR ŞEHİRDE BİRKONAK”. Yazarın büyük dedesi Ahmet Reşat
Bey’e ve annesi Sitare Hanım’a ithaf ettiği roman,
yazarın ailesine yönelik biyografik özellikler taşımaktadır.
Romanın üçüncü tekil kişi ağzından anlatılmaktadır.
Roman boyunca bazı bölümlerde Ahmet Reşat Bey öne çıkarken; sırasıyla hemen
hemen tüm karakterler öne çıkmaktadır.
Azra’nın evine kaçış sırasında Kemal, bir süre bir
tünelde soğuk zeminde yatmak, saklanmak zorunda kalır. Bu esnada Sarıkamış’ta
yaşanan kötü günlerin acı hatıralarına sürüklenir. Romanda “Beyaz Ölüm” adı verilen bölüm Kemal’in
Sarıkamış ile ilgili kötü anılarını son derece canlı bir biçimde anlatmaktadır.
Bir ara benim de içim titremedi desem yalan olur. 110- 119 sayfaları arasında
devam eden bu bölümden en beğendiğim kısımları paylaşmak istiyorum sizlerle.. Gözyaşları
içinde okuduğumu bilmem söylememe gerek var mı?
Beyaz Ölüm
“Uyumak, ölmeye yatmak
demekti Sarıkamış’ta. Askerlerin böyle yüzükoyun karın üzerine yan yana
uzandıklarında, uyumamak için sürekli birbirlerini dürtükledikleri, lafa
tuttukları günleri, geceleri hatırladı Kemal. Kar altında uykuya dalmak,
dünyanın en güzel, en tatlı, en keyifli ölümüydü. Acısız, sızısızdı. Sessiz
sedasızdı. Kendini uykuya çabuk bırakana, beyaz bir kedi gibi yumuşacık gelir,
incitmeden alırdı canı. Uykuya direnenin karşısına ise gelinliğini giymiş,
duvağını takmış, dünya güzeli bir kız suretinde belirirdi beyaz ölüm. El ederdi
göz kırpardı duvağını aralar muhteşem kara gözlerini, eteğini kaldırır; diri
bacaklarını; yakasını indirir, dolgun memelerini gösterirdi. Karşı koyamaz,
şehvetle koşarlardı gencecik canlar bu beyaz gelinin kollarına.
Uyumamayı becerebilmek kafa
tutmaktı, direnmekti beyaz ölüme.
Çok az insan başarabilmişti
karşı koymayı.” (110-111)
“Ne kadar anlatsam
yüreğimdeki yarayı göremezsin, isyanımı anlayamazsın. Arkadaşlarımın donarak
öldüğü, aç kurtlara ve Ermeni çetelere yem olduğu o seferden beri, beni acıtan
bambaşka bir şeydir Mehpare. Vatan için donaydık, vatan için öleydik gam
yemeyecektim. Bizler, o karlı dağlara tırmandık, bilir misin? Ruslarla savaşan
Almanların hatırı için. Rus kuvvetlerini peşimize düşürelim de Alman askerleri rahatlasın
diye bir Şark cephesi açması için baskı yapıldı Osmanlı’ya. Enver delisi sürdü
bizleri beyaz cehenneme, doksan bin genç adamı, gözünü kırpmadan sürdü dağlara.
Arap çöllerinden gelenler üzerlerinde incecik kumaştan üniformalarla, bizler
ayağımızda kösele postallarla karın üzerinde günlerce yürüdük. Rüzgârda buzdan
kalıplara dönmüş kaputlarımızın içinde, kollarımızı kıpırdatamıyorduk. Buz
tabutlara konmuş gibiydik. Eldivenlerimizin içinde, parmaklarımız önce üşüdü,
sonra yandı acıdan, daha sonra hissizleşip dondu. Dövüşmeden, bir kurşun
atmadan teker teker dondurdu bizi. Öldürdü bizi Enver” (111-112).

Roman aynı isimle ekranda yerini almış,
reyting canavarına kurban gitmeden öncede sanırım 7-8 bölüm kadar da
yayınlanmıştı. Benim yazara tek eleştirim bu yönde olacak. Ayşe Kulin kurgu da
ailesinin romandakinden farklı gösterilmesine neden izin vermiştir. Örneğin;
dedesinin dizide yabancı bir kadınla birlikte olduğunun gösterilmesine neden
izin vermiştir. Bu şekliyle romanda gözümüzde canlanan Ahmet Reşat görüntüsü
ile tezatlık oluşturulmuştur.
Ayrıca yapımcı kastı seçerken
sanki piyasada hiç oyuncu yokmuş gibi romandaki fiziksel özelliklere zıt
karakterler seçmede ısrarcı olmuştur. Örneğin; sarışın olduğu sıklıkla
belirtilen Behice ve kızlarını özellikle daha esmer seçmesi gereksiz olmuş.
Romanı okuduktan sonra doğrusu dizinin ekrandan kalkmasına üzülmedim.
Roman yeterince sürükleyici ve
konusu etkileyici iken; dizilerde konu yaratmak adına ısrarla karakterleri
değiştirmek ve kişiliklerini daha izlenir hale sokma çabasını özellikle de
klasik olma yolunda ilerleyen bir eserde yapılmasını gereksiz görüyorum. Bence
orijinal haliyle roman daha izlenir olurdu.
YENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...